SULTAN - TDV İslâm Ansiklopedisi

SULTAN

السلطان
Müellif:
SULTAN
Müellif: MUSTAFA ÖZTÜRK
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2009
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 28.10.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/sultan--kuran
MUSTAFA ÖZTÜRK, "SULTAN", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sultan--kuran (28.10.2020).
Kopyalama metni
Sözlükte “kandili tutuşturmak için kullanılan zeytinyağı” anlamındaki selît kelimesinden veya “karşı konulamayacak bir güce sahip olmak, mutlak üstünlük sağlamak” mânasına gelen selâta masdarından türeyen sultân kelimesi “hüccet, delil, kahr, kudret satvet ve bu sayılanlara sahip olan kimse” demektir. “Tahakküm ve otorite” anlamındaki sulta da aynı köktendir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “slṭ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “slṭ” md.; Kalkaşendî, V, 420-421). Müslüman devlet başkanlarına sultan denilmesi bir telakkiye göre Allah’ın yeryüzündeki hücceti konumunda olmalarındandır (Zeccâc, III, 76). Ancak halife veya devlet başkanına sultan adı verilmesini güç ve otorite sahibi olmaya bağlayan görüş daha mâkul görünmektedir (Ebû Hilâl el-Askerî, s. 182). Sultanın Kur’ân-ı Kerîm’deki kullanımları dikkate alındığında selâta masdarından türemiş olması ihtimalinin daha güçlü olduğu söylenebilir. Kelimenin kaynağının Süryânîce’de “iktidar” ve nâdiren “iktidar sahibi” anlamına gelen šultânâ kelimesi olduğu da ileri sürülmüştür (Jeffery, s. 176-177). “Karşı konulamaz bir güç ve kuvvet sahibi olma” mânası dikkate alındığında sultan tıpkı hüccet gibi muarızı susturmayı mümkün kılan bir cedelî delil olduğu sayılabilir. Ayrıca selît kelimesinin çok güzel konuşan ve sivri dilli anlamına gelmesi (Lisânü’l-ʿArab, “slṭ” md.) sultanın güçlü bir delil olma özelliğine işaret eder. Sultanın beyyine ve burhanla da yakın ilişkisi vardır. Zira beyyine ve burhan “bir iddiayı açıklığa kavuşturma, doğru ile yanlışı birbirinden ayırma” gibi mânalar taşır (bk. BEYYİNE; BURHAN). Bu mânalar selît kelimesinde de mevcuttur.

Sultan kelimesi Kur’an’da otuz yedi yerde geçer (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “slṭ” md.). Ayrıca iki âyette (en-Nisâ 4/90; el-Haşr 59/6) aynı kökten türeyen ve masdarı “musallat etmek” anlamına gelen fiiller yer alır. Sultan diğer anlamlarının yanı sıra, “Cihadın en faziletlisi zalim sultan katında hakkı söylemektir” (Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 17; Tirmizî, “Fiten”, 13) ve, “Sultan velisi olmayanın velisidir” (Ebû Dâvûd, “Nikâḥ”, 19) örneklerinde olduğu gibi “yönetici, hükümdar” mânasında olmak üzere birçok hadiste geçer (Wensinck, el-Muʿcem, “slṭ” md.). İkrime’ye göre sultan zikredildiği âyetlerin tamamında “hüccet” anlamında kullanılmıştır. Taberî de ilgili âyetlerin tefsirinde çoğunlukla bu mânayı tercih eder. Bazı âlimler ise kelimenin bir kısım âyetlerde “mûcize, Kur’an âyeti, istilâ” gibi mânalarda kullanıldığına dikkat çekmiştir (meselâ bk. Fîrûzâbâdî, III, 247).

Kelime, ilgili âyetlerin birçoğunda “mübîn” (apaçık) sıfatıyla birlikte zikredilmiş olup bu sıfat sultanın çok güçlü bir hüccet oluşunu ifade eder. Öte yandan sultan zikredildiği âyetlerin hemen hepsinde “hüccet” anlamına gelmekle birlikte hüccet oluşun keyfiyeti farklıdır. Bazı âyetlerde Hz. Mûsâ’ya apaçık bir sultan verildiği, Firavun’a apaçık bir sultanla gönderildiği bildirilmiştir (Hûd 11/96; el-Mü’minûn 23/45). Hz. Mûsâ’ya Firavun karşısında açık hüccet verilmesi, “elini güçlendirmek” anlamına gelir. Buradaki güç unsuru klasik tefsirlerde Mûsâ’nın asâsının yılana dönüşmesi ve elinin bembeyaz bir ışık saçması gibi hissî mûcizelerle yorumlanmıştır. M. Reşîd Rızâ, Nisâ sûresinin 153. âyetinin tefsirinde “sultân-ı mübîn” terkibini “Allah’a isyan eden İsrâiloğulları’nı yola getirme gücü” şeklinde açıklamıştır.

Bazı âyetlerde şeytanın gerçek müminler üzerinde bir nüfuz ve yaptırım gücünün bulunmadığı sultan kelimesiyle ifade edilmiş (İbrâhîm 14/22; el-Hicr 15/42; en-Nahl 16/99-100; el-İsrâ 17/65), diğer bazı âyetlerde ise putlara ilâhlık yakıştırıp tapınmanın sağlam dayanaktan yoksun olduğunu belirtmek üzere Allah’ın bu konuda hiçbir sultan indirmediği bildirilmiştir (Âl-i İmrân 3/151; el-En‘âm 6/81; el-A‘râf 7/33, 71; Yûsuf 12/40; el-Hac 22/71; en-Necm 53/23). Fahreddin er-Râzî, bu konuda Allah’ın hiçbir sultan indirmemesinin, putlara tapınmanın herhangi bir delil ve hüccete dayanmasının imkânsızlığına ilişkin bir kinaye olduğunu söyler (Mefâtîḥu’l-ġayb, XIII, 50).

Sultan kelimesi, haksız yere insan hayatına son vermenin yasaklandığını bildiren âyette (el-İsrâ 17/33) “yetki ve yetkili kılma” anlamında kullanılmıştır. Klasik tefsirlerde ağırlık kazanan yoruma göre bu şekilde öldürülen kimsenin velisine atfedilen sultandan maksat velinin kātilden kısas veya diyet talep etme hak ve yetkisidir. Yine müminlere savaş açanların öldürülmesi gerektiğinden söz eden âyette geçen (en-Nisâ 4/91) sultân-ı mübîn terkibi de “kesin yetki” anlamındadır. Aynı sûrenin 144. âyetindeki sultan kelimesi “aleyhte kullanılacak delil” mânasına hamledilmiştir. Kelimenin buradaki karşılığı “birinin eline yetki verme” şeklinde de ifade edilebilir.

Hz. Süleyman’ın hüdhüd hakkındaki sözlerini ihtiva eden âyette (en-Neml 27/21) yer alan sultân-ı mübîn “geçerli mazeret, haklı gerekçe” anlamındadır. Diğer taraftan insanların ve cinlerin Allah’ın huzurunda hesap vermekten asla kurtulamayacaklarını ve O’nun mutlak iradesine rağmen hiçbir şey yapamayacaklarını ifade eden âyette (er-Rahmân 55/33) zikredilen sultan “evrenin sınırlarını aşmayı mümkün kılacak bir güç, Allah tarafından bahşedilen bir yetki ve imkân” mânasına yorumlanabilir.

BİBLİYOGRAFYA
Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1420/1999, IV, 348; VII, 107, 645; XI, 232, 595; Zeccâc, Meʿâni’l-Ḳurʾân ve iʿrâbüh (nşr. Abdülcelîl Abduh Şelebî), Beyrut 1408/1988, III, 76; Ebû Hilâl el-Askerî, el-Furûḳ fi’l-luġa, Beyrut 1403/1983, s. 182; Zemahşerî, el-Keşşâf (Kahire), II, 201; III, 143; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut 1411/1990, XIII, 50; XVIII, 43; Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân, Beyrut 1988, IV, 150; IX, 62; X, 116, 166; XVI, 90; Fîrûzâbâdî, Beṣâʾiru ẕevi’t-temyîz (nşr. M. Ali en-Neccâr), Beyrut, ts. (el-Mektebetü’l-ilmiyye), III, 247; Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ (Şemseddin), V, 420-421; Elmalılı, Hak Dini, VII, 4682; A. Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur’ān, Kahire 1957, s. 176-177; Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, Beyrut 1999, VI, 12; XII, 114-115.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2009 yılında İstanbul'da basılan 37. cildinde, 495-496 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER