VASÎ

الوصيّ
Müellif:
VASÎ
Müellif: MUSTAFA ÖZ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2012
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 08.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/vasi--sia
MUSTAFA ÖZ, "VASÎ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/vasi--sia (08.12.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “bitişmek; bitiştirmek” anlamındaki vasy kökünden türeyen vasî “bir kimsenin, ölümünden sonra onun adına yapılmasını istediği şeyleri kendisinden talep ettiği kimse” mânasına gelir. Kelâm ve mezhepler tarihinde Zeydiyye dışındaki Şîa fırkalarınca kullanılır ve Hz. Peygamber’in temsilcisini, onun adına faaliyet yürüten kimseyi, onun halefini, vârisini ifade eder. İmâmiyye Şîası’na göre Resûl-i Ekrem vasî kelimesini ilk defa, sahip olduğu silâh vb. maddî şeylerle birlikte siyasî ve ruhanî yetkilerini Hz. Ali’ye devrettiğini bildirmek için yazdırdığı sayfalarda kullanmıştır. İmâmiyye kaynaklarına göre vasîlik Hz. Âdem döneminde Şît veya Hâbil ile başlamış, ilk vasî, ilk peygamber tarafından bildirilen ilâhî emirlerin sonraki dönemlerde uygulanmasını sağlamak üzere görevlendirilmiştir. Onun ardından gelen vasîler de aynı görevi sürdürmüş, ülü’l-azm diye adlandırılan Hz. Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Hz. Muhammed ile sayıları 124.000’e ulaştığı kabul edilen bütün peygamberlerin birer vasîsi ve onların da tayin ettikleri vasîleri olmuştur. Nûh’un vasîsi Sâm, onun tayin ettiği sonraki vasîler, İbrâhim’in vasîsi İsmâil ve sonrakiler, Mûsâ’nın vasîsi Yûşa‘ b. Nûn ve sonrakiler, Îsâ’nın vasîsi Şem‘ûn es-Safâ (Petrus) ve onun tayin ettikleridir. Resûlullah’ın vasîsi Hz. Ali ve onun ardından neslinden gelen on iki imamdır (İbn Bâbeveyh, Kemâlü’d-dîn, I, 212-213). Resûlullah’ın vasîsi Ali b. Ebû Tâlib bütün peygamberlere ait vasîlerin ilmini tevarüs emiş ve onların bildiklerini Resûl-i Ekrem’den öğrenmiştir (Küleynî, I, 224). Diğer peygamberlerin vasîleri babadan oğula intikal etmemekle birlikte Resûl-i Ekrem’in vasîliği Ali’den Hasan’a, ondan Hüseyin’e ve diğer dokuz imama geçmiştir. Nitekim vasî denildiğinde Ali ve neslinden gelen on iki imam anlaşılır. Bu husus ayrıca Şîa kaynaklarındaki nakillerle desteklenmektedir. Ümmü Seleme, Resûlullah’a gelip Mûsâ ile Îsâ’nın vasîlerini öğrenince kendisinin vasîlerinin kimler olacağını sormuş, Hz. Peygamber de hayatında ve ölümünden sonra vasîsinin tek olduğunu belirtmiş ve yerden aldığı toprağı un gibi ezip çamur haline getirmiş, üzerine mührünü basmış, vasîsinin bu fiili yapabilenlerden çıkacağını söylemiştir. Bunun üzerine Hz. Ali’nin, ardından Hasan ile Hüseyin’in ve Zeynelâbidîn’in yanına giden Ümmü Seleme onların da böyle yaptığını görünce vasî olacaklarını anlamıştır (a.g.e., I, 355-356). Yedinci imam Mûsâ el-Kâzım’ın, mensuplarını çağırıp oğlu Ali er-Rızâ’yı vasî tayin ettiğini bildirmesi dikkate alındığında (a.g.e., I, 312) bir önceki imamın kendisinden sonraki vasîyi tesbit yetkisinin bulunduğu anlaşılır.

İmâmiyye’deki yaygın anlayışa göre Hz. Ali’nin vasîliği, Resûl-i Ekrem’e mi‘rac esnasında bildirilmiştir. Ayrıca, “Önce en yakın akrabanı uyar” âyeti (eş-Şuarâ 26/214) inince Hz. Peygamber, Hâşimoğulları’nı toplayarak kendisine kimin vasî olacağını sormuş, bunun üzerine onların en genci olan Ali bu görevi kabul ettiğini belirtmiştir. Resûlullah verilen cevaptan memnun kalmış, Ali’nin omuzlarını ve sırtını okşayarak kalbini ilim ve hikmetle doldurmuştur. Bunun dışında Hz. Ali, Gadîr-i Hum*da vasî diye anılmamışsa da “velî, mevlâ, vâris” gibi sıfatlarla nitelendirilmiştir. Bundan dolayı Ali, İmâmiyye’nin rivayetlerinde vasîlerin efendisi, hayırlısı, vasîlerin vasîsi gibi ifadelerle anılmış, onun neslinden gelen imamlar için de benzer ifadeler kullanılmış, on ikinci imam için “hâtemü’l-evsıyâ” denilmiştir. On iki imamın Hz. Peygamber’le değişik şekillerde irtibat kurduğu, bu arada Fâtıma’nın evinde bulunan, üzerinde her birinin ismi yazılmış küçük bir levha aracılığıyla haberleştiği de kaydedilmektedir.

Zeydiyye Şîası’nda Resûl-i Ekrem’den sonra bu yetkilere sahip bir vasî düşüncesi görülmemesine rağmen ilk İsmâilîler tarafından ortaya konulan devir* inancında “nâtık” denilen büyük peygamberleri takip eden sâmit, vasî yahut vekillerin o peygamberler adına gelen şeriatı devam ettirecekleri telakkisi etkili olmuştur. Buna göre Hz. Âdem’in vasîsi Şît, Nûh’un vasîsi Sâm, İbrâhim’in vasîsi İsmâil, Mûsâ’nın vasîsi Hârûn yahut Yûşa‘, Îsâ’nın vasîsi Şem‘ûn es-Safâ, Hz. Muhammed’in vasîsi Ali’dir. İsmâiliyye’nin bâtınî anlayışına göre nâtıklar vahyin zâhirî (tenzîlî) mânalarını getirirken vasîler vahyi bâtınî yoruma tâbi tutup tenzilden kastedilen hakiki mânaları ortaya koyarlar. Bu sebeple İsmâiliyye hareketi Bâtıniyye diye anılmıştır. Buna göre aynı dönemde bir nâtık nebîden sonra sayıca daha çok vasî gelebilir. Vasî “temel ve kurucu” anlamında esas diye de anılır. Bu durumda mezhep mensuplarının yapması gereken şey tenzile göre hareket etmek değil esas (vasî) olan yetkililerin te’vil ve beyanlarına uymak, vasîlik iddia edenlerden kaçınmaktır.

Ehl-i sünnet âlimleri, Hz. Peygamber’in sağlığında bazı sahâbîler için takdirkâr sözler söyleyip onların özelliklerini belirttiğini kabul etmekle birlikte kendisinden sonraki dönem için bütün yetkilerini devrettiği herhangi birinin mevcudiyetini kabul etmemektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de vasî kelimesi yer almaz. Sünnî hadis literatüründe birkaç yerde geçen, Hz. Ali’nin Resûl-i Ekrem’in vefatı esnasında vasî tayin edildiğine dair rivayet Hz. Âişe’nin yanında zikredilince Âişe hayret ederek bu iddiayı reddetmiştir. Resûlullah’ın son anlarında kendi göğsüne yaslandığını belirten Âişe bu sırada onun su istediğini, daha sonra da kucağında yığılıp kaldığını söylemiş, bu durumda Hz. Peygamber’in Ali’ye ne zaman vasiyette bulunduğunu çevresindekilere sormuş ve böyle bir hadisenin vuku bulmadığını bildirmiştir (Müsned, VI, 32; Buhârî, “Veṣâyâ”, 1; Müslim, “Vaṣiyyet”, 19; İbn Mâce, “Cenâʾiz”, 64; Nesâî, “Ṭahâret”, 3, “Veṣâyâ”, 2). Bu anlamda rivayet edilen dört nakil dışında Sünnî hadis mecmualarında yer alan vasî ifadelerinin tamamı fıkhî anlamda kullanılmıştır. Ayrıca birçok hadis rivayetinde Resûl-i Ekrem’in vefatı sırasında kayda değer maddî bir miras bırakmadığı ve herhangi bir vasiyette bulunmadığı da kaydedilmektedir (Müsned, I, 343, 357; VI, 244; Müslim, “Vaṣiyyet”, 18; İbn Mâce, “Veṣâyâ”, 6; Ebû Dâvûd, “Veṣâyâ”, 1; Tirmizî, “Veṣâyâ”, 4; Nesâî, “Veṣâyâ”, 2).

Vasî anlayışı, Şîa çoğunluğu tarafından devlet başkanlığıyla ilgili olarak ileri sürülen siyasî bir iddiadır. Bu iddia on dört asırlık tarihî gelişim ve uygulanabilirlik açısından isabetli değildir. Şöyle ki, Kur’ân-ı Kerîm’de İslâmiyet’in insanlığa doğru yolu göstermek ve hak dini temsil etmek suretiyle bütün dinler üzerinde hâkimiyet kurmak için gönderildiği ifade edilmektedir (et-Tevbe 9/33; el-Feth 48/28; es-Saf 61/9). İslâm fetihlerinin yaygınlaşmasından itibaren İmâmiyye Şîası mensupları toplam müslüman nüfusun ancak % 6-7’sine ulaşabilmiş ve kendilerine has imâmet anlayışı çerçevesinde bir Şiî devleti kuramamıştır. Bu gerçeğin, Şîa’nın imam-vasî anlayışı çerçevesinde sözü edilen ilâhî beyanlarla bağdaştırılması mümkün değildir. Günümüzde dünya nüfusunun dörtte birini teşkil eden müslümanlar birçok devlet kurmuştur; ayrıca birçok ülkede azınlık halinde müslüman toplulukları yaşamaktadır. Bunların dinî, hukukî ve siyasî problemlerinin -ortada bulunmayan- bir imam veya vasî yoluyla çözüme kavuşturulması mümkün görülmemektedir.

BİBLİYOGRAFYA
Kāmus Tercümesi, IV, 1218; Müsned, I, 343-357; VI, 32, 244; Küleynî, el-Uṣûl mine’l-Kâfî (nşr. Ali Ekber el-Gaffârî), Beyrut 1401, I, 224, 312, 355-356; Nu‘mân b. Muhammed, Deʿâʾimü’l-İslâm (nşr. Âsaf b. Ali Asgar Feyzî), Kahire 1383/1963, I, 22, 25, 43, 47, 63; İbn Bâbeveyh, Kemâlü’d-dîn ve tamâmü’n-niʿme (nşr. Ali Ekber el-Gaffârî), Kum 1405, I, 212-213; a.mlf., Risâletü’l-i‘tikadâti’l-İmâmiyye: Şiî-İmâmiyye’nin İnanç Esasları (trc. Ethem Ruhi Fığlalı), Ankara 1978, s. 74, 79, 84, 85, 103, 107, 131, 146; a.mlf., Kitâbü’l-Ḫiṣâl (nşr. Hasan el-Harsân), Necef 1391/1971, s. 604; Ebû Ca‘fer et-Tûsî, el-İḳtiṣâd fîmâ yeteʿallaḳu bi’l-iʿtiḳād, Beyrut 1406/1986, s. 349; Ali Rızâ Berâziş, el-Muʿcemü’l-müfehres li-elfâẓi’l-Uṣûl mine’l-Kâfî, Tahran 1408/1988, II, 1937-1939; E. Kohlberg, “Waṣī”, EI2 (İng.), XI, 161-162.
Bu madde ilk olarak 2012 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 42. cildinde, 546-547 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.