ZIRH - TDV İslâm Ansiklopedisi

ZIRH

Bölümler İçin Önizleme
  • 1/2Müellif: AYDIN USTABölüme Git
    Eski Türkçe’de yarık, Moğolca’da cebe, Latince’de lorica, Arapça’da dir‘, le’me, Farsça’da zırıh, cevşen, Ortaçağ Avrupası’nda armour kelimeleriyle if...
  • 2/2Müellif: TÜLİN ÇORUHLUBölüme Git
    Türk Devletlerinde. Zırh Osmanlı kaynaklarında cebe ve cevşen adıyla geçer ve genelde bu iki kelime birlikte kullanılır. Cebe zırh anlamına gelmekle b...
1/2
Müellif:
ZIRH
Müellif: AYDIN USTA
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2013
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 24.10.2021
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/zirh#1
AYDIN USTA, "ZIRH", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/zirh#1 (24.10.2021).
Kopyalama metni

Eski Türkçe’de yarık, Moğolca’da cebe, Latince’de lorica, Arapça’da dir‘, le’me, Farsça’da zırıh, cevşen, Ortaçağ Avrupası’nda armour kelimeleriyle ifade edilmiştir. Savaşlarda düşmanın saldırı silâhlarının darbe ve atışlarına karşı hayatî bölgeler başta olmak üzere vücudun zarar görmesini engelleyen en önemli savunma silâhlarından biriydi. Diğer savunma silâhları (göbeklik, dizçek, kolçak, miğfer, kalkan) gibi zırhın gelişimi de saldırı silâhlarındaki ilerlemeye paralel olarak gerçekleşmiştir. Zırhla alâkalı ilk örnekler, Bronz çağında milâttan önce 2050’de ve sonrasında Sumerler ve Asurlular dönemine tarihlenmektedir (Boutell, s. 11; Keegan, s. 213). Milâttan önce 1500’lerden itibaren Mısır’da XVIII. hânedan döneminde, Hititler’de ve Ege’deki Miken uygarlığında savaşçılar, bu çağa adını veren bronz yanında tunç ve deriden mâmul zırhlar giymeye başlamışlardır (Boutell, s. 20-41; Başol, s. 10). Demir çağının son dönemlerinde ise demirden yapılan zırhlar ön plana çıkmıştır. Kur’an’da İsrâiloğulları’nı savaşın şiddetinden koruması için Allah tarafından Dâvûd’a zırh yapma sanatının öğretildiği (el-Enbiyâ 21/80), demirin onun için yumuşatıldığı ve ondan itinayla muntazam zırhlar yapmasının istendiği (Sebe’ 34/10-11) ifade edilir. İslâmî kaynaklarda, Dâvûd’un Allah’tan kendisine geçimini sağlayacak bir kazanç yolu göstermesini talep ettiği, bunun üzerine kendisine zırh yapma sanatının öğretildiği belirtilmektedir. Rivayete göre zırh yaparak giyen ilk kişi de odur; bundan dolayı ilk zırh ustası kabul edilmiştir. Giderek yaygınlaşan zırhların örme, pullu ve plaka zırh şeklinde üç tasarımı mevcuttur. Bunların kullanımı coğrafya, iklim, âdet ve geleneklerle, sahip olunan demirle yakından ilgiliydi. Nitekim İran’ın kuzey ve doğu bölgelerinde plaka zırh, daha sıcak iklime sahip orta ve güney bölgelerinde ise örme zırh yaygındı (Robinson, s. 27).

Örme Zırh. Metal halkaların ağ biçiminde birbirine bağlanmasıyla yapılıyordu. İlk defa Kelt soyluları tarafından giyilmiş olmakla birlikte (m.ö. 400) Romalılar’ca kullanılmaya başlanmasıyla yaygın hale gelmiş ve XVII. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Örme zırhlara Romalılar’da “lorica serta”, Araplar’da “zerd” (uzunlarına “sâbiga”, kısa zırhlara “betra”), Türkler’de “kübe/küpe yarık” adı veriliyordu. Ortadoğu ve İran’da sıcak iklim özelliklerine uygun olması ve esnekliği dolayısıyla Romalılar’dan öğrenilen elbise tarzındaki örme zırh en fazla tercih edilen tür olmuştur. Bu zırhlar ayrıca 15-20 kg. ağırlıklarıyla diğer zırhlara göre daha rahat hareket imkânı veriyordu. Genellikle süvariler tarafından kullanılan zırhların çoğu Bizans ve İran yapımıydı. Örme zırhı tamamlamak üzere yine örme demirden tozluk ve çizmeler giyilirdi. Eğer zırh kısa kollu ise omuzdan bileğe kadar uzanan kolluklar bulunurdu. Bütün bu teçhizat başı koruyan miğferle birlikte savaşçının gözleri dışında her yerini örtüyordu. Araplar İslâm öncesinde demir gibi metallerden yahut kalın köseleden yapılan ve “beyza” veya “hûze” denilen, genellikle zırhın bir parçası sayılan miğfer kullanırlardı. Savaşlarda kumandanlar ve cengâverlerle beraber imkânı olanların çoğu zırh giyerdi. Kaynaklarda savaşların çoğunda zırh giydiği bildirilen Hz. Peygamber, Uhud Gazvesi’nde üst üste iki zırh giymişti. Bu savaşta Mekke ordusunda 700, İslâm ordusunda ise 100 askerin zırhı vardı (Vâkıdî, I, 203-204). Benî Nadîr’den alınan ganimetler arasında elli zırh, elli miğfer ve 340 kılıç bulunuyordu. Mekke’nin fethi sırasında Resûl-i Ekrem’in yanı sıra askerler de örme zırh giymişti (İbnü’l-Esîr, II, 245-246). Mekke fethi öncesinde Hz. Peygamber’in Merrûzahrân’da Kureyş lideri Ebû Süfyân’ın gözünü korkutmak maksadıyla yaptırdığı resmigeçit esnasında muhacirler ve ensardan oluşan bölükteki askerlerin, giydikleri zırhtan dolayı sadece gözleri görünüyordu (Kettânî, I, 387). Resûl-i Ekrem, Huneyn Gazvesi’ne çıkarken henüz İslâm’a girmeyen Safvân b. Ümeyye’den 100 zırh ödünç almıştı. Kendisinin Zâtüfudûl, Zâtülvişâh, Zâtülhavâşî, Fidda, Sa‘diyye, Betrâ ve Hırnık adında yedi zırhından bahsedilmektedir. Bunlardan Zâtüfudûl, vefatı esnasında borcu karşılığında bir yahudinin elinde bulunuyordu (İbn Kayyim el-Cevziyye, I, 130). Resûlullah’ın bazı anlaşmalara diğer savaş aletleri yanında zırh temini için de şart koydurduğu görülmektedir. Medine’ye gelen ve kendi dinlerinde kalmak suretiyle İslâm hâkimiyetini kabul eden Necran heyeti Yemen’de savaş çıkması halinde ödünç olarak otuz zırh, otuzar at ve deve göndermeyi taahhüt etmişlerdi (a.g.e., III, 633-634). Örme zırh kılıç darbelerine karşı dayanıklı, fakat mızrak ve ok atışlarına karşı zayıf bir savunma aracıydı. Muhtemelen bu sebeple Mısır’da ve İran’da XII. yüzyıldan itibaren dikdörtgen metal plakalarla desteklenmiş cevşen ve dört aynalı zırh denilen karma zırh türleri ortaya çıkmıştır. Bu zırhlar XIV ve XV. yüzyıllarda sıkça kullanılmıştır. Ayrıca örme zırhın halkalarının kılıç darbeleriyle koparak vücutta yaralanmalara sebebiyet vermesi ihtimaline karşı zırhın altına keten tünikler giyilirdi.

Pullu Zırh. Deri veya keten bir zemin üzerine ağaçtan, ham deriden, altın, gümüş, bakır, bronz ve demirden elde edilen malzemenin (pullar) balıksırtı birbirinin üstüne gelecek şekilde deri iplerin birleştirilmesiyle yapılırdı. İlk defa eski Mısır ve Asurlular’da görülen bu zırh çeşidi (Robinson, s. 1-2), daha sonra İskitler ve ardından gelen Sarmatlar ile meskûn Orta Asya bozkırlarından Çin’e kadar uzanan bölgelerde kullanılmıştır. İsrâil toprağını işgal eden Filistî ordusu ile İsrâil ordusu arasındaki savaşta Dâvûd’un öldürdüğü zorlu savaşçı Golyat’ın (Câlût) üzerinde pullu zırh bulunduğu, baldırlarına tunç zırhlar giydiği kaydedilmektedir (, VII, 38). Pullu zırh Romalılar’da “lorica squamata” adıyla bilinirdi. Ancak pulların fazla esnek olmayışının savaşçının hareket kabiliyetini kısıtlaması dolayısıyla II. yüzyılın ortalarından itibaren bu zırhın kullanımı azalmıştır.

Plaka Zırh. Deri veya metal plakaların deri ipliklerle birleştirilmesiyle yapılırdı. Ancak burada plakalar pullu zırhta olduğu gibi bir zemin üzerinde değil doğrudan birbiriyle birleştirilirdi. İlk örneklerine Asurlular dönemine ait kaya kabartmalarında rastlanan plaka zırhlar daha sonra İran coğrafyasında yaygın biçimde kullanılmıştır. Türk ve Moğol ordularında da en çok giyilen zırh türü olarak bilinir. Türkler’de “kedim” veya “demir don” adı verilen plaka zırhların bel hizasına veya diz altına kadar uzanan iki şekli vardı. Memlükler döneminde “karkal” denilen bu zırh Mısır’da en fazla rağbet gören zırh çeşidi idi (Kalkaşendî, II, 143). Kolsuz olan ve ipekli kumaşlarla süslenen karkalın ayak bileklerine kadar inen çeşitleri “sâbiğa” veya “müsbile” diye anılırdı. Plaka zırhlar Ruslar, Çinliler ve Japonlar tarafından XVI. yüzyıla kadar kullanılmıştır.

Bunların dışında çeşitli parça zırhlar geliştirilmiştir. Vücudun hayatî organlarının yer aldığı göğüs kısmını korumak üzere deriden ve çeşitli metallerden imal edilen göğüs zırhları eskiçağlardan beri biliniyordu. Grekler, deriden yaptıkları “cuirass” denilen bu zırhı güçlendirmek amacıyla üzerine metal pullar işlerlerdi. Roma lejyonlarında deri üstüne metal şeritlerle kaplanmış olan bir zırh tercih ediliyordu. Romalılar’da “thorax”, Araplar’da örme zırh ile aynı adla anılan göğüs zırhı eski Türkler’de “say yaruk” ve “kuyag” adını taşırdı. Ön ve arka olmak üzere iki kısımdan meydana gelen bu tür zırhlar Grekler’de ve Romalılar’da vücut formuna uygun biçimde yapılır ve sanatkârane bir şekilde süslenirdi.

Güçlü bir savunma silâhı olmasının yanı sıra içten dikdörtgen şekilli çelik levhalar işlenmiş estetik bir görüntüye sahip yelek ve elbiselere İslâm dünyasında “kazâgand”, Avrupa’da “brigandine” deniyordu. Sultanlar ve devlet adamları bu tür zırh elbiseleri savaşların dışında bir suikast ihtimaline karşı da giyerlerdi. Selçuklu Sultanı Berkyaruk ve Muhammed Tapar devrinde emîrler Bâtınî saldırılarına karşı zırhla dolaşırlardı (Özaydın, s. 92). Selâhaddîn-i Eyyûbî de 1175’te Halep önlerinde bulunduğu sırada uğradığı Haşhaşîler’in saldırısından üzerindeki kazâgand sayesinde kurtulmuş ve bu zırh elbiseyi hayatı boyunca üzerinde taşımıştı (İbnü’l-Esîr, XI, 430; Bahâeddin İbn Şeddâd, s. 242-243). Bu türden zırh elbiselerin yanında örme ve plaka zırhların üstüne bol kesim ve kolsuz ketenden üstlükler giyilirdi. Elbise belden bağlanan kılıç kemeriyle daraltılırdı. Görünüşünün dışında üzerine işlenen aile arması ve amblemleri sayesinde bu üstlükler kişinin karşı tarafça tanınmasını sağlayarak hayatını kurtarırdı (Lepage, s. 93-94). Türkler’de zırh altına giyilen ipekli hırkaya “çokal”, zırh üzerine giyilenine ise “kaftan” denirdi.

Deri zırhlar maliyet açısından daha ucuz ve daha rahat olduğu için tercih edilirdi. Bu tür zırhlara Grekler ve Romalılar “spolas” adını vermişlerdi. Göğüs kısmında “kardiophylaks” (kalbi koruyan) ismiyle anılan bir metal levha bulunurdu. Kafkaslar’da “tecfâf” denilen deri zırhlar giyilmekteydi. Derinin dışında keten ve tahta, zırh için kullanılan diğer malzemelerdi. Yenisey kazılarından elde edilen bilgilere göre Kırgızlar kendileri ve atları için tahta plakalardan zırhlar kullanıyorlardı. Bu zırhların Tunguzlar tarafından ve Japonya’da da giyildiği bilinmektedir (Ögel, s. 220; Süslü, s. 183). Göktürkler’in zırh kullandığına dair Çin kaynaklarında bilgi yer almasına karşılık (Chou Shu, L, 907) cinsi konusunda açıklama yoktur. Ancak bunların deriden mâmul olması muhtemeldir. Grekler, “thorakes linoi” adı verilen keten zırhlarının üzerini darbeye karşı etkinliğini arttırmak için metal pullarla kaplarlardı. Eyyûbîler zamanında sırımdan örülerek yapılan ve “senevver” diye anılan bir zırh çeşidi mevcuttu (Şeşen, s. 292). Zırhların sağlamlığı, kullanılan malzemenin kalitesi ve sanatkârının ustalığı dışında yapılan çeşitli karışımlarla arttırılırdı. Meselâ cam ve bakır tozundan bazı maddeler tutkalla karıştırılarak tabaklanmış deriye sürülür, kuruduktan sonra yağ ve boya yağı ile yağlanıp darbelere karşı güçlü bir zırh alaşımı ortaya çıkarılırdı (Bakır, LXI/232 [1998], s. 520). Yine Orta Afrika’da yaşayan “lamat” adındaki bir hayvanın derisini devekuşu yumurtası ve yoğurt ile tabaklamak suretiyle demirin işlemediği sertlikte bir zırh elde edilirdi (Zekeriyyâ b. Muhammed el-Kazvînî, s. 58).

Zırh yapımcılığı konusunda Avrupalılar ve İranlılar büyük ilerleme kaydetmişlerdi. İranlı ustalar bütün Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasında aranılan kişilerdi. İslâmiyet öncesi Arabistan yarımadasında Medine’deki yahudiler ve Yemenliler de silâh ve zırh yapımındaki maharetleriyle bilinirlerdi. Araplar arasında zırhlar, yapıldığı malzemeye, yere ve yapan ustaya göre değişik adlar alırdı. Bahreyn bölgesinde oturan Muhârib b. Amr kabilesi, Hatâme b. Muhârib’e nisbetle “hatâmiyye” (hutâmiyye) denilen ve kılıç kıran zırhlarıyla tanınmıştı. İlhanlılar’da her eyalette devlet adına silâh ve zırh yapımıyla uğraşan ustalar vardı. Devlet bunların imal ettiği malzemeyi savaş zamanlarında askere dağıtmak üzere silâh depolarında muhafaza ederdi. Olcaytu Han, 1315’teki Suriye seferi öncesinde silâh depolarında bulunanların dışında Avrupalı tüccarlardan 1500 zırh ve miğfer satın almıştı (Robinson, s. 27). Timur da Ortadoğu seferinin ardından bölgedeki birçok silâh ve zırh ustasını Semerkant’a nakletmişti. Silâh depolarındaki bütün malzemeler kayıt altında tutulurdu. 1945 senesinde Preslav şehrinde bulunan Tuna Bulgarları’na ait Proto-Bulgar kitâbesi bu türden kayıtları içermektedir (Venedikoff, XI/43 [1947], s. 544-545). Ordularda zırh kullanımı savaş gelenekleriyle yakından alâkalıydı. Ağır zırhlı süvarilerin ön plana çıktığı Avrupa’da piyadelerdeki zırh koruması maddî durumlarıyla bağlantılı idi ve daha zayıftı. Buna karşılık hareketli bir savaş tarzına sahip Türkler’de ve Araplar’da süvariler piyadelere göre daha hafif zırh ve teçhizatla donatılırdı.

Zırhların fiyatları ham maddesi, sağlamlığı ve sanat değerine göre değişirdi. Pahalı ham maddeden imal edilen ve sanat değeri olan zırhlar Ortaçağ’da yüksek fiyatlara satılırdı. Lamat derisinden yapılan bir zırhın fiyatı 30 dinar civarındaydı. Memlükler devrinde Mısır’da karkar fiyatları 100 ile 700 dirhem arasında değişirken cevşen fiyatları malzemesine göre 1000 dirheme kadar ulaşırdı (Çetin, s. 240). Savaşlarda ganimetler arasında ele geçirilen zırhların çokluğuna göre fiyatlar düşebilirdi. Zırhlar miras bırakılır ve hediye edilebilirdi. Bakımına özen gösterilir, “kusre” denilen bir madde ile temizlenirdi. Pasın giderilmesi için zeytinyağı dökülürdü. Kumla ovalamak da bir başka bakım yöntemiydi. Barış döneminde zırhlar “cirab” denilen deri torbalarda tutulurdu. Zırhlar aynı zamanda kullanıldıkları toplumun düşüncesini ve ideallerini yansıtırdı. Avrupalılar’ın düşüncesine göre zırhın her parçası kutsanmış olup üzerine şövalyelik ideallerinin sembolleri işlenirdi. Miğfer, zırh ve kalkan kiliseyi ve insanları kötülükten korumayı ifade ederdi (Lepage, s. 87). Araplar’da meşhur savaşçılar cesaretlerini göstermek adına göğüs zırhının sadece ön kısmını giyerlerdi (Vefîk ed-Dakdûkī, s. 238). Arap edebiyatında zırh ile alakalı pek çok şiir mevcuttur.

Muhariplerin savaş meydanlarındaki en önemli yardımcı unsuru olan atlar için de zırhlar yapılmış, m.ö. V ve IV. yüzyıllardan itibaren atın kafasını, boynunu ve göğsünü korumak amacıyla zırhlar kullanılmıştır. Özellikle Avrupa’da atın bütün vücudunu örten zırhlar görülse de bu durum hayvanın hareket kabiliyetini kısıtladığından fazla tercih edilmemiştir. Doğuda ise Persler döneminden beri ata zırh giydirildiği görülmektedir. Bronz ve demirden mâmul plaka at zırhları gerek Persler’de gerekse Grekler’de çok yaygındı. Eski Türkler’de de “keçim” denilen at zırhları mevcut olup bunlar bazan süs olarak da ata giydirilirdi (Süslü, s. 183; Koca, s. 144). İlk fetihler döneminin ardından Araplar, İran örneğine göre atlara zırh giydirmişlerdi. Bu dönemden itibaren atlar, savaşlarda demir zırhların dışında çeşitli karışımlarla astarlanıp güçlendirilen keten dokumalarla donatılırdı. Karahanlılar’da zırh için “yarık” ve “kuyag” kelimeleri kullanılırdı. Yûsuf Has Hâcib hükümdarın Ay Toldı’ya vezirlik tevcih ederken unvan, mühür, tuğ, davul ve kuyag verdiğini söyler (Kutadgu Bilig, I, beyit 1036). Delhi Türk Sultanlığı’nda elbise şeklinde olan zırhlara “bergüstvân-ı câmegî” denilirdi. Zırhın üstüne de “haftân” adı verilen bir çeşit pamuklu elbise giyilirdi. At ve fillerin korunması için kullanılan zırhlar ise “bergüstvân” diye anılırdı (Kortel, s. 313). Memlükler devrinde Kahire’de bu türden zırhların ve atlarla ilgili diğer malzemelerin satıldığı Sûkulhayl, Sûkullecmiyyîn, Sûkulmehmâziyyîn adını taşıyan çarşılar vardı (Çetin, s. 251).


BİBLİYOGRAFYA

, III, 15, 114-115, 158, 217-218.

, I, 203-204; III, 885, 890.

, II, 63, 404, 440.

İbn Kuteybe, el-Meʿâni’l-kebîr fî ebyâti’l-meʿânî, Beyrut 1984, II, 1029-1039.

Yûsuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig (nşr. Reşid Rahmeti Arat), Ankara 1979, I, beyit 1036.

İbn Münkız, Kitâbü’l-İ‘tibâr: İbretler Kitabı (trc. Yusuf Ziya Cömert), İstanbul 1992, s. 25, 84, 88-89, 98, 105, 142-144, 170-171.

, II, 245-246; XI, 430.

Bahâeddin İbn Şeddâd, en-Nevâdirü’s-sulṭâniyye (nşr. Cemâleddin eş-Şeyyâl), Kahire 1384/1964, s. 242-243.

Zekeriyyâ b. Muhammed el-Kazvînî, Âs̱ârü’l-bilâd, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), s. 58.

, VI, 240-247.

, I, 130; III, 193, 472, 633-634.

, II, 142-143; III, 473.

Charles Boutell, Arms and Armour in Antiquity and the Middle Ages, London 1907.

H. R. Robinson, Oriental Armour, New York 1967.

M. Gorelik, “Oriental Armour of the Near and Middle East from the Eighth to Fifteenth Centuries as Shown in Works of Art”, Islamic Arms and Armour (ed. R. Elgood), London 1979, s. 30-63.

Abdülazîz b. İbrâhim el-Ömerî, el-Ḫiref ve’ṣ-ṣınâʿât fi’l-Ḥicâz fî ʿaṣri’r-Resûl, [baskı yeri yok] 1405/1985, s. 261-263.

Vefîk ed-Dakdûkī, el-Cündiyye fî ʿahdi’d-devleti’l-Ümeviyye, Beyrut 1985, s. 237-240.

Muhsin M. Hüseyin, el-Ceyşü’l-Eyyûbî fî ʿahdi Ṣalâḥiddîn, Beyrut 1406/1986, s. 261-265, 318-323.

Chou Shu, Ting-wen Shu-Chü, Tai-pei 1987, L, 907.

Bahaeddin Ögel, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1988, s. 220.

Özden Süslü, Tasvirlere Göre Anadolu Selçuklu Kıyafetleri, Ankara 1989, s. 182-184.

Mustafa Zeki Terzi, Hz. Peygamber ve Hulefâ-i Râşidîn Döneminde Askerî Teşkilât, Samsun 1990, s. 132-133.

Emine Uyumaz, Selçuklular Devrinde Askerî Teşkilat (yüksek lisans tezi, 1992), Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 165-168.

J. Keegan, Savaş Sanatı Tarihi (trc. Füsun Doruker), İstanbul 1993, s. 213.

N. Hooper – M. Bennett, The Cambridge Illustrated Atlas of Warfare: The Middle Ages, 768-1487, Cambridge 1996, s. 158-160.

D. Nicolle – G. Turner, Armies of the Caliphates, 862-1098, Oxford 1998, s. 18-20.

Ramazan Şeşen, Salâhaddin Eyyûbi ve Devri, İstanbul 2000, s. 288-292.

Abdülkerim Özaydın, Sultan Berkyaruk Devri Selçuklu Tarihi (485-498/1092-1104), İstanbul 2001, s. 92.

R. Brzezinski – M. Mielczarek, The Sarmatians 600 BC-AD 450, Oxford 2002.

Jean-Denis G. G. Lepage, Medieval Armies and Weapons in Western Europe, London 2002.

M. Abdülhay el-Kettânî, Hz. Peygamber’in Yönetimi: et-Terâtîbu’l-idâriyye (trc. Ahmet Özel), İstanbul 2003, I, 387, 506, 519, 527; II, 453.

Salim Koca, Selçuklularda Ordu ve Askerî Kültür, Ankara 2005, s. 142-144.

Serkan Başol, Hitit Askerî Teşkilatı ve Sefer Organizasyonu (yüksek lisans tezi, 2006), Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 10-11.

S. Haluk Kortel, Delhi Türk Sultanlığı’nda Teşkilât (1206-1414), Ankara 2006, s. 313.

Altan Çetin, Memlûk Devletinde Askerî Teşkilât, İstanbul 2007, s. 238-240, 248-251.

R. D’Amato – G. Sumner, Arms and Armour of the Imperial Roman Soldier, from Marius to Commodus 112 BC-AD 192, London 2009.

Erkan Göksu, Türkiye Selçuklularında Ordu, Ankara 2010, s. 335-338, 366-369.

Iv. Venedikoff, “Preslav Şehrinde Yeni Keşfedilen Proto-Bulgar Kitabesi” (trc. Firuze Preyger), , XI/43 (1947), s. 541-557.

A. Rahman Zaky, “Islamic Armour an Introduction”, Gladius, II, Madrid 1963, s. 69-74.

Abdulhalik Bakır, “Ortaçağ İslam Dünyasında Madenler ve Maden Sanayi”, , LXI/232 (1998), s. 520-595.

a.mlf., “Ortaçağ İslam Dünyasında Deri, Tahta ve Kağıt Sanayi”, a.e., LXV/242 (2001), s. 75-160.

Metin Yılmaz, “Emevi ve Abbasi Dönemi Resmi Kıyafetleri”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 26-27, Samsun 2008, s. 237-250.

Ersin Teres, “Orta Türkçede ‘Zırh, Kalkan’ Anlamı Taşıyan Bazı Sözcükler”, Turkish Studies, IV/3 (2009), s. 2112-2118.

J. W. Allan, “Armor”, , II, 483-489.

Abdurrahman Küçük, “Câlût”, , VII, 38.

Maddenin bu bölümü TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2013 yılında İstanbul’da basılan 44. cildinde, 391-394 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
2/2
Müellif:
ZIRH
Müellif: TÜLİN ÇORUHLU
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2013
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 24.10.2021
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/zirh#2-turk-devletlerinde
TÜLİN ÇORUHLU, "ZIRH", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/zirh#2-turk-devletlerinde (24.10.2021).
Kopyalama metni

Türk Devletlerinde. Zırh Osmanlı kaynaklarında cebe ve cevşen adıyla geçer ve genelde bu iki kelime birlikte kullanılır. Cebe zırh anlamına gelmekle beraber Cebeci Ocağı ordunun silâh ihtiyacını karşılayan askerî sınıfın adıdır. Cebeci ise zırh/silâh imal ve temin eden kimsedir. Zırh, savaşçının düşman tarafından gelebilecek bir saldırıya karşı kendini ve bindiği hayvanı korumak amacıyla giydiği veya kuşandığı giysidir. Erken çağlardan itibaren bazan hayvan postu, bazan deri veya ağaç kabuklarından omuzluk, kolluk, baldırlık gibi zırh parçaları kullanılmıştır. Savaşçı bir yandan kendini korumak için geliştirdiği zırh parçalarını kuşanırken atı için de zırh tedarik etmiştir. Zırh yapım malzemesi olarak başlangıçta ahşap, post, deri ve keçe gibi materyal kullanılırken maden sanatının gelişmeye başlamasıyla birlikte madenî zırhlar devreye girmiştir. Bugün akla gelen ilk zırh biçimi metal ve özellikle demir ve çelik zırhlardır. Metal zırhların ilk örnekleri İskitler ve Hunlar dönemine kadar gider. Kazakistan’ın Almatı şehri yakınlarında Isık/Esik kasabasında bulunan, milâttan önce IV. yüzyıla ait bir Hun kurganında ortaya çıkarılan genç bir erkek cesedi üzerindeki zırh en gösterişli ve en eski metal zırh örneği kabul edilir; dünya literatüründe “altın elbiseli adam” olarak geçen erkek cesedi ve üzerinde altın bir zırh kaftan, zırh çizme ve baldırlık ile miğfer bulunur. Bu zırh küçük metal levhaların bir kumaş üzerine aplike edilmesiyle üretilmiştir. Levhalarda yüksek kuyumculuk işçiliğinin eseri motif ve figürler yer alır. Altaylar bölgesinde Hun dönemine ait Berel buluntuları ile Oms ve İrtiş havzası buluntuları arasında demir zincir örme zırh parçaları ve zırh plakaları büyük yer tutar. Çin kaynakları, Yenisey Kırgızları’nın ahşaptan yapılmış zırhlı elbiselerinin olduğunu ve atlarına da bu tip zırhlar giydirdiklerini kaydeder. Milâttan önce I. yüzyıla tarihlenen Tüekta I kurganında Kırgızlar’ın kullandığı şekilde tahtadan zırh parçaları, omuzluk, göğüslük, kolçak ve baldırlık parçaları bulunmuştur. Zincir örme ve zincir örme üzerine metal plaka takviyeli zırhların Hun döneminden itibaren kullanıldığı ve bu zırh türünün Batı Hunları ile birlikte bozkır kuşağını takiple Orta Asya’dan çıkarak Orta Avrupa’ya kadar ulaşan Avar, Kuman, Kıpçak ve Peçenekler’le yayıldığı bilinmektedir. Güney Ukrayna, Romanya ve Macaristan’da yapılan arkeolojik kazılarda Hazarlar, Kuman, Kıpçak ve Peçenekler’e ait zincir örme ve zaman zaman plakalarla takviye edilmiş demir zırhlar ortaya çıkarılmıştır. Hazar Türkleri’ne ait Stanitza köyündeki Saltova buluntuları arasında atlara ait baş zırhları, Balta buluntuları arasındaki zincir örme zırhlar ve at başlıkları ilgili örneklerdir. Doğu Avrupa Türkleri’ne ait buluntular içinde en dikkat çeken zengin koleksiyon Oğuz Türkleri’nden olan Peçenekler’e ait ünlü Nagy-Szent Miklos hazinesinde (IX. yüzyıl) yer almaktadır. Yirmi üç parçadan oluşan hazinedeki parçalardan birinin üzerinde zincir örme peçelikli miğferli, zincir örme gömlekli, plaka takviyeli kolçak ve baldırlıklı zırh giyimli süvari tasviri bulunur. Bu Türk zırh geleneği Bizans zırhlarını da etkilemiştir. Bizans askerleri arasında da Batı Avrupa zırhlarından farklı şekilde kendi topraklarında yaşayan bozkır topluluklarının etkisiyle zincir örme zırh gömlekler kullanılmıştır. Ayrıca Orhon, Altay ve Tanrı dağları bölgesindeki Göktürk kaya resimlerinde figürler, deriden veya demirden levhalarla örülmüş zırhlar ve sivri külâh şeklinde zırh başlıklarla tasvir edilmiştir. Uygur devri alp tasvirlerinde küçük deri parçalarının veya demir levhaların bir elbise üzerine yan yana ve üst üste balık pulu gibi sıkı bir şekilde dikilmesiyle oluşturulmuş zırhlar dikkati çeker.

Abbâsî ordusuna asker olarak giren Türk savaşçıları kalkan kullanmakta, göğüslük, miğfer ve vücut zırhları giymekteydi. Tasvirlerden ve buluntulardan yola çıkılarak Büyük Selçuklular’da örme zırhların yaygınlığı tesbit edilebilmektedir. Marco Polo, XIII. yüzyılın ikinci yarısında Hanbalık’ta Kubilay Han’ın sarayını ziyaret ettiğinde burada zırhların depolandığı ve sergilendiği yeri gördüğünü bildirir. Ancak bu devirde zırhın daha çok üst düzey askerlere mahsus olduğu söylenebilir. Zırhlar aynı zamanda devlet törelerinin ihtişamını arttıran bir objeydi. Anadolu Selçukluları devrinde Emîr Hüsâmeddin Çoban’ın Rus elçisini kabulünü anlatan İbn Bîbî, silâhlarını kuşanmış seçkin gençlerin saf saf dizilerek atlarının zırh takım ve başlıklarıyla çadırın hizasına çekildiklerini, diğer bütün askerin kol kol tepeden tırnağa altın yaldızlı demir zırh giymiş ve mızraklarını omuzlarında tutmuş halde beklediklerini yazar. İstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde yer alan Selçuklu dönemine ait taş eser üzerindeki zırhlı asker kabartmaları Selçuklu zırhlarının biçimsel özellikleri hakkında önemli bilgiler sağlar. Anadolu Selçuklu zırhları Osmanlı zırhlarına örneklik etmiştir.

Osmanlı döneminde her türlü silâh Cebeci Ocağı tarafından imal veya temin edildiğinden kapıkulu askerlerinin zırhları da bunların sorumluluğuna verilmişti. Cebecibaşının denetiminde deftere kaydedilerek askere zırh dağıtılır ve işi bitince geri alınırdı. Bunun dışında saray hazinesinde cebe ve cevşenler olduğu gibi bazı vezir ve kumandanların da özel cebehâneleri vardı. Kanûnî Sultan Süleyman’ın veziri ve damadı Rüstem Paşa’nın ölümünden sonra kendisine ait özel cebehânesinde 2000 adet zırh, 1500 adet altın kakmalı tolga başlık bulunmuştur. Başlık, peçelik, gömlek, göğüslük, dizçek, baldırlık, kolçak ve elçekten oluşan Osmanlı zırhları takımının ağırlığı ortalama 45-50 kg. arasında değişirdi. Bu sebeple uzun yola çıkacak yaya asker zırh giymiyordu. Zırh muharebe esnasında kapıkulu süvarileri, kumandanlar ve onların muhafızları konumundaki atlılar tarafından kullanılıyordu. Ayrıca kale muhafızları ile devlet törenleri sırasında sultan yahut tören kumandanı ve onların muhafızları da zırh giyerdi. Genellikle zırhlı süvarilerin atları da zırhlı olurdu. IV. Murad, Bağdat seferi hazırlıklarını yaparken sultanın otağının sağ yanında gözü pek ve dövüşken, tepeden tırnağa demir zırhlar içinde ve yayları ellerinde birkaç yüz okçu, sol yanında yine aynı durumda tüfenkçiler duruyordu. Bu sefere Rumeli beylerbeyi “gök demir”e bürünmüş, ak ve kızıl bayraklarla donatılmış alayı ile katılmıştı. Burada gök demir gök gibi parıldayan demir zırhlardı. Demire “gök” sıfatının yakıştırılması, İslâm öncesi dönemlerden beri demirin Türk kültüründe kutsal sayılmasından kaynaklanmaktadır. Evliya Çelebi de zırhlı askerlerle ilgili olarak “gök demire bürünmüş” ifadesini sıkça kullanmıştır. Melek Ahmed Paşa’nın alayının Van Kalesi’nden ayrılışında düzenlenen töreni tasvir ederken de sadece gözleri görünen heybetli muhafızların gök rengi demire bürünmüş, potluklu, derbendî toğulgalı, zırh külâhlı, serpenahlı ve kaz göğüslü demir (göğüs zırhı) zırh giydiklerini belirtmiştir. Atlarını ise “yancıklı, deniz hotaslı, sineleri demir kalkanlı, alınları demir harbeli, sağrıları kaplan ve pars postu küheylân atlar” şeklinde anlatmıştı. Aynı alayın içinde diğerlerinden daha gösterişli teçhiz edilmiş elli adet alay çavuşu vardı, bunlar da sırma kakmalı zırhlar giymişlerdi.

Osmanlı zırhlarının yapımında temel malzeme demir olmakla birlikte metalin vücuda temasını önlemek için zırhların iç kısımları keçe veya çeşitli dokumalarla desteklenirdi. Bazı örneklerde ise demir zırh içten ve dıştan kumaş kaplanarak gizlenirdi. Bu tür zırh gömlekler daha ziyade suikasttan korunması gereken önemli kişilere giydirilirdi. Zırh gömlekler bazan sadece zincir örgü ile, bazan da göğüs ve sırt bölgelerine dövme demir plaka takviye edilmiş olarak kullanılmaktaydı. Sadece zincir örme zırh gömleklerin yakası yırtmaçlıydı ve boyu diz üstüne kadar uzanırdı. Bu tarz zırh gömleklerin göğüs ve karın kısmını korumak için ayrıca zırh göğüslük veya göğüs/sırt kalkanı adı verilen demir levhalar kancalı deri kemerlerle omuzlardan ve koltuk altlarından vücuda bağlanırdı. Azerbaycan ve İran bölgesine Safevîler’e ait “car ayna” adıyla anılan, karın ve göğüs bölgesini âdeta bir korse gibi saran, dört parçadan oluşan zırh plakalar zincir örme yahut deri ve keçeden yapılmış zırh gömlekler üzerine giyilirdi. Plaka takviyeli zırh gömleklerin ise ön ve sırt kısmı hariç diğer kısımları zincir örmeydi, önden açık ve yarım kolluydu. Zırh gömleklerin tamamlayıcı parçaları kolçak, elçek, dizçek, baldırlık ve tozluktu. Bu parçalar zırh gömlekle takım teşkil edecek şekilde zincir örme veya zincir örgü arasına demir plaka takviyeli yapılır ve kenarlarına perçinlenmiş deri kemer parçalarıyla kola yahut bacağa bağlanırdı.

Göğüs ve sırt kısmı demir plakalarla takviye edilmiş zincir örme zırh gömleklerin boyları XV-XVI. yüzyıllarda 70-80 cm. arasında değişmekteydi. XVI. yüzyıldan sonra boylar biraz daha uzamıştır. Takviye plakalarının sayısı önde dört ile altı, arkada ise beş ile yedi sıra arasında değişirken XVI. yüzyılda önde dört, arkada beş sıra olmuştur. Aynı şekilde plaka boyutları da büyümüştür. Takviye plakalarının üzeri altın veya gümüş tel kakma yahut sıvama teknikleriyle süsleniyordu. Süslemelerde stilize edilmiş palmet, rûmî ve hatâyî üslûplarda bitkisel motifler ve yazılar vardı. Yazılar genellikle koruyucu dualar, kelime-i tevhid, Feth ve Saf sûrelerinden alınmış âyetlerden meydana gelirdi. Plakaları birbirine bağlayan ve gömleğin diğer bölümlerini oluşturan zincir halkaları ise etrafındaki dört halkadan geçerek perçinlenirdi. Önden açık olan zırh gömleklerinin bağlantı kancaları bakır yahut sarı madendendi ve orta sıradaki takviye plakalarına perçinlenmişti. Haddeden çekilmiş zincir telleri yuvarlak kesitli veya yassı kesitliydi; bu durum bölge ve üretim atölyeleriyle ilgiliydi. Biçimsel açıdan Osmanlı zırh gömlekleriyle diğer Türk ve İslâm zırh gömlekleri arasında belirgin bir fark yoktur. Bu özellikleriyle Türk zırhları Doğu Avrupa zırhlarını da etkilemiştir. Bütün vücudu metal levhalarla saran hantal ve hareket kabiliyetini ortadan kaldıran Batı Avrupa zırhlarına karşın Macar, Romen, Bulgar gibi Doğu Avrupa kültürlerinde Batı Hunları’yla başlayıp Avar, Kuman, Kıpçak, Peçenek ve nihayet Osmanlılar’ın etkisiyle yaygınlaşan zincir örme zırhlar ön plana çıkmıştır. Bu zırhlar diğer Avrupa zırhlarından farklı olarak vücudun nefes almasını ve rahat hareket etmesini sağlıyordu. Gerek Osmanlı Devleti gerekse diğer Türk devletlerinin zırh ihtiyacının büyük bir kısmı Hazar denizinin batı kıyılarında, Kuzey Azerbaycan’da, Dağıstan, Nahcıvan ve Doğu Anadolu (Bitlis, Erzurum, Kars) atölyelerinden sağlanıyordu. Özellikle Şamahı ve Kubaçi bölgenin en önemli metal işleme ve zırh üretim merkezleriydi. Osmanlı, Memlük, Akkoyunlu, Şirvanşahlar, Timurlu ve Safevîler’e ait zırh örnekleri İstanbul’da Askerî Müze’de ve Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonlarında sergilenmektedir.


BİBLİYOGRAFYA

, Cevdet-Askerî, nr. 47749.

Marco Polo’nun Geziler Kitabı (trc. Ömer Güngören), İstanbul 1985, s. 87.

Nejat Diyarbekirli, “Kazakistan’da Bulunan Esik Kurganı”, Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan (haz. İÜ Ed.Fak.), İstanbul 1973, s. 291-304.

a.mlf., “Peçenek Hazinesi ve Türk Sanatının Çeşitli Kıtalarda Gelişen Ortak Nitelikleri”, , sy. 4-5 (1974), s. 395-428.

Emel Esin, İslâmiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslâma Giriş, İstanbul 1978, s. 16, 23, 32-33, 41, 83-84, 105.

E. Nowgorodowa, Alte Kunst der Mongolei, Leipzig 1980, s. 213-215.

Kemal Akişev, Kazakistan’ın Köhne Altını, Alma-Ata 1983.

Bahaeddin Ögel, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1989, s. 66, 67, 77, 209, 216, 220.

A. İ. Melyukova, Archeologia SSSR, Stepi Evropeyskoy Çasti VI Skifo Sarmatskoye Viremya, Moskova 1989, s. 338.

A. Pálóczi-Horváth, Pechenegs, Cumans, Iasians, Budapest 1989, s. 18-20, 22, 24, 34-35.

V. J. Parry, “İslâm’da Harb Sanatı” (trc. Erdoğan Merçil – Salih Özbaran), , sy. 28-29 (1975), s. 193-218.

D. Alexander, “Two Aspects of Islamic Arms and Armor”, Metropolitan Museum Journal, XVIII, New York 1983, s. 97-109.

Maddenin bu bölümü TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2013 yılında İstanbul’da basılan 44. cildinde, 394-395 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER