HEZL

الهزل
Müellif:
HEZL
Müellif: H. YUNUS APAYDIN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 16.09.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/hezl--fikih
H. YUNUS APAYDIN, "HEZL", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hezl--fikih (16.09.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “zayıflık, cılızlık” gibi anlamları bulunmakla birlikte hezl daha çok ciddi olmamayı, şaka yapmayı ifade etmektedir. Kur’an’da bu anlamda bir yerde geçen (et-Târık 86/14) kelimenin terim olarak, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’ye de nisbet edilen yaygın tanımlarından biri “kendisiyle bir anlam kastedilmeyen şey” biçimindedir. Diğer bir tanıma göre hezl, “bir şeyle konuluş (vaz‘) amacına uygun olmayan bir şeyin kastedilmesi”dir. Tanımda geçen vaz‘dan maksat lugavî vaz‘ değil aklî ve şer‘î vaz‘dır. Şöyle ki, söz aklen bir anlam ifade etmek için, şer‘î tasarruf ise hükmünü doğurmak için konulmuştur. Bir sözle onun aklî konuluş amacının dışında bir şey -yani anlamını ifade etmemesi- ve hukukî işlemle konuluş amacının dışında bir şey -yani hüküm doğurmaması- kastedilirse hezl gerçekleşmiş olur. Bu sebeple hezl, “hiçbir şey kastetmemek veya kastedilmesi sahih olmayan bir şeyi kastetmek suretiyle sözün hakiki veya mecazi anlamına delâletini kastetmemek” ve “sözü sırf oyun, eğlenti ve şaka olarak söylemek” şeklinde tanımlanabilir. Böyle bir sözü söyleyen kimseye de hâzil denilir.

Mahiyeti. Klasik Hanefî literatüründe hezl, ehliyeti daraltan veya ortadan kaldıran haller (avârızu’l-ehliyye) bahsinde ele alınmakla birlikte ehliyet ârızası sayılmamaktadır. Hezl, ehliyete ve herhangi bir hükmün vücûbuna aykırı olmadığı gibi mükellefe yönelik hitabın kalkmasında da hiçbir şekilde mazeret değildir. Çağdaş İslâm hukukçularından Mustafa Ahmed ez-Zerkā, hezlin akid ve tasarrufların butlân veya fesadına yol açacağını söylemiş, fakat bunu, hezlin ehliyet ârızalarından olmasına değil sözlü tasarrufun -iradenin kesin biçimde açıklanması şeklinde ifade edilen- rüknüne aykırı olmasına bağlamıştır. Çünkü beyanın iradeye delâlet etmediğini ileri sürerek hezlin ehliyet ârızalarından sayılması, icap ve kabule ilişkin diğer şartların da ehliyet ârızası olarak kabul edilmesi sonucunu doğurur (el-Fıḳhü’l-İslâmî, II, 815). Abdürrezzâk es-Senhûrî, teknik olarak yerinde olmayan bir yaklaşımla hezli, tıpkı cünûn ve -doktrindeki tartışmalara rağmen- sarhoşluk gibi iradeyi bütünüyle kaldıran haller mesabesinde tutmuştur (Meṣâdirü’l-ḥaḳ, II, 103). Bazıları ise hâzilin iradesinin “gayri ciddi irade” olarak adlandırılmasını doğru bulmuşlardır (M. Ali Bahrülulûm, s. 188).

Beyan edilen iradenin geçerli bir hukukî sonuç doğurabilmesi için beyanda bulunan kişinin ehliyetinin bulunmasının yanı sıra kural olarak iç irade ile dış iradenin de (kasıt ile beyan) birbirine uygun olması gerekir. Çünkü dış irade olarak da anılan irade beyanının fonksiyonu esasen iç iradeye delâlet etmesi ve onun belirtisi olmasıdır. Akid sîgaları, anlamları ve neye delâlet ettikleri bilinerek ve kastedilerek söylendiğinde bu sîgaların hükümleri terettüp eder ve bağlayıcı olur. Bu sebeple iradesi bulunmayan gayri mümeyyiz çocuğun, uyuyan ve akıl bozukluğu bulunan kişilerin beyanında olduğu gibi salt irade beyanı bir sonuç doğurmaz. Aynı şekilde ciddi olarak kastedilmeksizin beyan edilen ve halin delâletiyle anlaşılan tek taraflı irade de, meselâ bir tiyatro sahnesinde oyunculardan birinin diğerine bir şey hibe etmesi, ders esnasında “boşama” lafzının zikredilmesi hiçbir sonuç doğurmaz (Şirbînî, III, 287). Buna karşılık ciddi mi yoksa hezl mi olduğu belli olmayan durumlarda irade beyanı bağlayıcı olur. Bu noktada İslâm hukukçuları arasında tartışma yoktur. Tartışma, iç ve dış irade var olmakla birlikte birinde kusur bulunması halinde veya iç ve dış iradenin uyuşmazlığı durumunda hangisinin dikkate alınacağı noktasındadır. İslâm hukukçuları, iç iradenin rızâ ve ihtiyarla gerçekleşeceğinde görüş birliğine varmış, fakat rızâ ve ihtiyarın aynı şey mi, yoksa farklı şeyler mi olduğu noktasında ihtilâf etmişlerdir. Hanefîler, bunların aynı şey olmadığını öne sürerek ihtiyarı “akdi oluşturan ibareyi söylemeyi kastetmek”, rızâyı ise “akdin sonuçlarını kastetmek” şeklinde tanımlamışlardır. Çağdaş İslâm hukukçularından Muhammed Mustafa Şelebî’nin hem ibareyi hem sonuçlarını kastetmeyi tam kasıt, sadece ibareyi kastetmeyi eksik kasıt olarak adlandırması da bu sebeple olmalıdır (el-Medḫal, s. 453). Hanefîler’in bu yaklaşımına göre rızânın varlığı ihtiyarın varlığını gerektirmekteyse de ihtiyarın varlığı rızânın varlığını gerektirmemektedir.

İç irade ile beyan arasındaki uygunsuzluk kasıtlı olabileceği gibi kasıtsız da olabilir. İç irade ile beyan edilen irade arasında kasıtlı olarak yaratılan uygunsuzluk genel anlamda hezl durumunda, kasıtsız uygunsuzluk ise daha ziyade hata ve hile durumunda gerçekleşir. Niteliğine ilişkin farklı iki yaklaşım sebebiyle İslâm hukuk doktrininde ikrahın hangi kategoride yer alacağı pek açık değildir. Hanefî doktrinindeki, ikrahın rızâyı kaldırmakla birlikte ihtiyarı kaldırmadığı şeklindeki anlayış ve ikisinin genelde birbirine kıyas edilmesi, ikrahın kasıtlı uygunsuzluk kapsamında değerlendirilmesini, diğer ekollerin rızâ-ihtiyar ayırımı yapmayıp ikrahı rızâya aykırı bir durum olarak kabul etmesi ise onun kasıtsız uygunsuzluk kapsamında değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır.

Anlamları ve neye delâlet ettikleri bilinmekle birlikte sîgaların sonuçlarının kastedilmemesi iki şekilde olur. Birincisi, sîganın anlamının dışında ve ona aykırı bir şeyin kastedilmesi durumudur ki çoğunlukla kastedilen şeyin meşrû olup olmamasına göre değerlendirilir. Meselâ, “Karım benim nezdimde annem gibidir” deyip bununla zıhârı değil hürmeti kastetmesi gibi kastolunması câiz olan bir şey ise diyânî açıdan konu kendisiyle Allah arasında kalır ve bu sîgaların hükümleri onu bağlamaz. Ancak dünyevî hüküm açısından eğer bunların kastedildiğine dair karine yoksa kendisini bağlar. İkincisi, gerek anlamı gerekse anlamı dışında bir şey kastedilmeksizin sadece sîganın kastedilmesidir ki hezl diye adlandırılan durum budur ve hezl sadece sözlü tasarruflarda söz konusu olur.

İç irade ile onun açıklaması arasındaki kasıtlı uygunsuzluk, iki taraflı mı yoksa tek taraflı mı olduğuna bakılmaksızın İslâm hukuku literatüründe hezl kavramıyla ifade edildiği için, Türk hukukundaki iki taraflı kasıtlı uygunsuzluk hali olan muvâzaa ve telcie ile tek taraflı kasıtlı uygunsuzluk halleri olan zihnî kayıt ve şaka genelde hezl kapsamında değerlendirilebilir.

Hezlde, lafzın veya hukukî işlemin seçimine ve dile getirilmesine ilişkin bir çeşit kasıt (beyan fiilini bilerek ve isteyerek yapma durumu) bulunmakla birlikte seçilen lafzın veya hukukî işlemin amacına veya sonucuna uygun bir kasıt yani sonuç iradesi bulunmamaktadır. Bir başka ifadeyle hezlde sonuca ilişkin değil sebebe ilişkin bir kasıt vardır. Hezl, anlamlarını ve amaçlarını bilmeksizin ve tasavvur etmeksizin akid sîgalarını kasten söyleme durumundan farklı olduğu gibi bu yönüyle beyanda bulunmayı (akid sîgasını söylemeyi) yani sebebi kastetmeksizin irade beyanında bulunan uyuyan, mecnun ve şuurunu kaybetmiş kimselerin beyanlarından da ayrılmaktadır. Çünkü beyan fiilleri şuurlu bir iradeye dayanmadığı için hukukçuların çoğunluğuna göre bu kişilerin beyanlarına sonuç terettüp etmez. Bu anlayış dikkate alınarak bir yönüyle mükrehin de bu kapsamda değerlendirilmesi mümkündür.

Hezl ile ikrah arasında bir açıdan benzerlik, başka bir açıdan farklılık bulunmaktadır. Mükreh her ne kadar sebebi gerçekleştirmiş, yani hüküm doğurmaya elverişli sözü söylemişse de bu sebebin hükmünü, yani söylediği sözün anlamını kastetmemiştir. Hanefî usulcülerine göre ikrah genel olarak rızâya aykırı olup ihtiyara aykırı olmadığı halde hezl hüküm hakkında hem rızâya hem de ihtiyara aykırıdır; sebebi gerçekleştirme hakkında ise ikisine de aykırı değildir. Bu mahiyet farklılığına rağmen Hanefîler mükrehin talâkını hâzilin talâkına kıyasla vâki kabul etmişlerdir.

Hükmü. Hâzilin yaptığı hukukî işlemlerin prensip itibariyle sahih ve bağlayıcı olmayacağı hususunda İslâm hukukçuları genelde aynı görüşte olmakla birlikte, “Üç şeyin şakası da ciddidir: Nikâh, talâk ve ıtk (bir rivayette rec‘at)” meâlindeki hadis sebebiyle (İbn Mâce, “Ṭalâḳ”, 13; Ebû Dâvûd, “Ṭalâḳ”, 9; Tirmizî, “Ṭalâḳ”, 9) hâzilin evlenme, boşanma ve âzat etme (ıtk) gibi tasarrufları fakihlerin büyük çoğunluğu tarafından vâki (nâfiz ve bağlayıcı) kabul edilmiştir. Ayrıca kişi talâk lafzını kasıt ve ihtiyar kaynaklı olarak söylediği için, “Ben bunun vâki olmayacağını zannetmiştim” demesinin bir etkisi yoktur (Şîrâzî, II, 104; İbn Kudâme, IV, 234-235; İbn Cüzey, s. 153). Bununla birlikte yukarıdaki hadis zayıf görülmüş, İbn Hazm ise uydurma olduğunu belirtmiştir (el-Muḥallâ, X, 204; İbn Hacer, III, 236; Azîmâbâdî, VI, 262-264). Buna bağlı olarak hezl yoluyla yapılan nikâh ve talâkın hükmü konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Meselâ İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel dahil müctehidlerden bir kısmının, konuyla ilgili bir âyetin (el-Bakara 2/227) ifade tarzını da delil göstererek talâk lafızlarının niyete bağlı olarak sonuç doğuracağı görüşünde olduğu rivayet edilir. Ca‘ferî fıkhında da hâzilin talâkı vâki kabul edilmez (Şevkânî, VI, 264; M. Mustafa Şelebî, Aḥkâmü’l-üsre, s. 483). Yine hâzilin talâkı konusunda Mâlikî mezhebinde talâkın bağlayıcı olmadığı, bağlayıcı olduğu -ki mezhepte genel kabul gören görüş budur-, kişinin hâzil olduğuna dair bir delil varsa bağlayıcı değil aksi halde bağlayıcı olduğu şeklinde üç farklı görüş bulunmaktadır. Bu görüş farklılığı nikâh akdinde de cereyan etmiştir. Fakat daha yaygın ve açık görüş hâzilin nikâh akdinin bağlayıcı olmadığı yönündedir. Bu görüş Şâfiî’den de nakledilmektedir. Mâlikî mezhebinde hâzilin talâk ve nikâhı hakkındaki görüşler hâzilin satım akdiyle ilgili olarak da söz konusu edilmektedir. Bazı Mâlikîler hâzilin bütün tasarruflarının lağv olacağını söylemişlerdir (İbn Rüşd, II, 62; Sâlih el-Ezherî, I, 339).

Alım satım konusunda hâzil her ne kadar alım satım sözlerini söylemişse de bunların gereğini ve gerçeğini ihtiyar etmediği için alım satıma ilişkin rızâsı yoktur ve dolayısıyla yaptığı akid sahih değildir. Hezl konusunda satımla nikâhı ayıranlar, gerekçe olarak ilgili hadiste ciddiyet ve hezlin sadece bazı akidler açısından aynı tutulduğunu, eğer bu hüküm bütün akidler için geçerli olsaydı bütün akidlerin veya bütün sözlerin ciddisinin ve hezlinin aynı olduğunun belirtileceğini öne sürmüşlerdir. Bazıları da anlam bakımından satım ve nikâhın farklılığı üzerinde durarak nikâh, talâk, rec‘at ve ıtk işlemlerinde Allah hakkı bulunduğunu, bundan dolayı kulun bu hükümleri gerektiren sebebi gerçekleştirdikten sonra tıpkı küfrü gerektiren sözlerde olduğu gibi bu sebeplerin hükümlerini terettüp ettirmeme yetkisi bulunmadığını, alım satım gibi işlemlerin ise sırf kul hakkı olan malda bir tasarruf olması açısından farklı kabul edildiğini söylemişlerdir. Nitekim kişi bir malı, bedel karşılığında veya bedelsiz olarak elinden çıkarabileceği gibi bu konuda başka bir kişiyle şaka da yapabilir ve bu davranışına ciddiyetin sonuçları yüklenmez. Bu yaklaşıma göre Allah haklarında oyun, hezl ve mizah câiz olmayıp sözün ciddisi de şakası da aynıdır.

Şâfiî mezhebinde sahih olan görüşe göre alım satım gibi diğer sözlü tasarruflar da tıpkı talâk, nikâh gibi hezl halinde in‘ikad eder. Hadiste üç şeyin özellikle belirtilmesi nikâhın öneminden dolayıdır. Hanbelî hukukçularından Ebü’l-Hattâb el-Kelvezânî de hâzilin talâkı gibi satımının da sahih olacağını söylemiştir. Bu görüşte olanlar genelde satımı hadiste geçen nikâh, talâk ve rec‘ate kıyas etmişlerdir. Ayrıca hakiki iradenin ve hezlin ispat güçlüğünün yanı sıra hukukî işlemlerde objektif ve şeklî şartlarla yetinme ihtiyacı da fakihlerin bir kısmını böyle bir kanaate sevketmiş olmalıdır.

İbn Kayyim el-Cevziyye’nin bu konudaki değerlendirmesi şöyledir: Hâzil hükmünü iltizam etmeksizin sözü söylemiş, beyanda bulunmuştur. Ancak hükümlerin sebepler üzerine bina edilmesi akdi yapana değil şârie ait bir husustur. Dolayısıyla kişi sebebi gerçekleştirmişse kendisi istesin veya istemesin onun hükmü kendisini bağlar. Çünkü hükmün sebep üzerine düzenlenmesi kendi ihtiyarına bağlı değildir. Hâzil, anlamını ve gereğini bildiği halde sözü kastetmiş ve irade etmiştir. Bir anlam içeren sözü kastetmek, sözle anlamı arasındaki bağımlılık ilişkisinden dolayı aynı zamanda sözün anlamını da kastetmek demektir. Mükrehin durumunda olduğu gibi bu kasta başka bir kastın muarız olması durumu ise farklıdır. Çünkü mükreh sebebi kendiliğinden kastetmemiş, kendinden ezâyı uzaklaştırmayı kastetmiştir. Hâzil ise ne sözün hükmünü ne de hükmüne aykırı bir şeyi kastetmiştir. Bu sebeple söylediği sözün sonucu terettüp eder. Öte yandan hezl gizli bir durum olup bunu sadece hâzilin kendisi bilebilir ve diğer tarafın hakkını iptal noktasında hâzilin sözü kabul edilemez (İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn, III, 132, 136-138).

Ancak İslâm hukukçuları ve özellikle Hanefîler hâzilin satımı sahih olmaz derken -ifadelerinden ve verdikleri örneklerden anlaşıldığına göre- tarafların önceden gizli anlaşmalarına (muvâzaa) dayalı hezl durumunu, hâzilin satımı mün‘akid ve sahihtir derken de akdin yapılması esnasında karşı tarafın bilmediği veya bilmek durumunda olmadığı tek taraflı hezl durumunu kastetmişlerdir. Çünkü hakiki iradenin bulunmaması birinci tür satımın sahih kabul edilmemesini, hukukî işlemlerde objektiflik ve istikrarın korunması ilkesi de ikinci tür satımın sahih kabul edilmesini gerekli kılmaktadır (bk. TELCİE). Ayrıca Hanefîler’in, hâzilin satımı sahih olmaz derken butlân ve fesad ayırımları gereği bu satım akdinin fâsid olacağını, yine hâzilin satımı mün‘akiddir derken de onun bâtıl olmayacağını kastetmiş olmaları düşünülebilir.

Genel muhtevası itibariyle hezl, hükmün ihtiyar edilmesine ve ona rızâ gösterilmesine aykırı olmakla birlikte, hükmün sebebine teşebbüse razı olunmasına ve teşebbüsün ihtiyar edilmesine aykırı değildir. Çünkü hâzil söylediği sözle bir anlam kastetmediği, daha doğrusu söylediği sözün anlamını kastetmediği için zorunlu olarak bu tasarrufun hükmüne razı değildir ve o hükmü kastetmemiştir. Hâzil, sebebin dile getirilmesinde istekli olduğundan, yani beyanı ikrah sonucu değil rızâ ve sahih ihtiyar kaynaklı olduğundan zorunlu olarak sebebi gerçekleştirme noktasında ihtiyar ve rızâ sahibi addedilir. Bu durumda hezl, bir bakıma alım satımdaki şart muhayyerliği anlamına dönüşmektedir. Muhayyerlik hüküm hakkında ihtiyar ve rızâyı kaldırır. Çünkü muhayyerliğin fonksiyonu sadece hüküm konusunda olup sebebe teşebbüs hakkındaki ihtiyar ve rızâyı kaldırmaz. Zira alım satım akdindeki “aldım”, “sattım” sözleri akdi yapan kişinin rızâ ve ihtiyarıyla mevcuttur. Aynı şekilde hezlde de hüküm hakkında olmasa bile sebebe teşebbüs hakkında rızâ ve ihtiyar bulunmaktadır. Belirtilen noktada hezl ile şart muhayyerliği arasında benzerlik bulunmakla birlikte alım satımdaki hezl akdi fâsid hale getirirse de şart muhayyerliği akdi fâsid kılmaz. Bunun yanında alım satımdaki süresiz şart muhayyerliğinin tıpkı hezl gibi akdi fâsid kılacağı ve her iki durumda da akdin fâsid olup kabz ile dahi mülkiyet ifade etmeyeceği söylenmiştir. Hâzilin satımının fâsid mi yoksa bâtıl mı olduğu konusu doktrinde tartışmalıdır. Bazı Hanefîler, kabz ile dahi mülkiyet ifade etmediği ve bunun da butlânın hükmü olduğu noktasından hareketle hâzilin satımının bâtıl sayılmasının daha doğru olacağını, bazıları da bu akdin, ehlinden mahalline muzaf olarak sâdır olması itibariyle hâzilin satımının bâtıl değil fâsid olarak değerlendirilmesinin uygun olacağını söylemişlerdir.

Hezlin gerçekleşmesinin ve dikkate alınmasının şartı dil ile açıkça ifade edilmiş olmaktır. Akidden önce veya akid esnasında kişinin, “Ben bu akdi hezl/şaka olarak yapıyorum” demiş olması gerekir. Bundan dolayı hezl, özellikle akidlerde hukukî istikrar ve objektiflik ilkesi gerekçesiyle sadece halin delâletiyle sabit olmaz; tarafların, kendilerinin akid hususunda hezl yaptıklarını akidden önce belirtmiş olmaları şarttır. Şu kadar ki şart muhayyerliğinin aksine bunun akidde zikredilmesi şart değildir. Çünkü tarafların hezlden maksatları diğer insanların bu işlemi satım zannetmeleri olduğundan eğer hezl durumu akidde zikredilecek olursa tarafların maksadı gerçekleşmeyecektir. Bu anlamda, “başına gelen bir zaruretten dolayı kişinin inşa etmeye sürüklendiği akid” olarak tanımlanan telcie de (sûrî akid) hezl gibidir. Telcie, taraflardan birinin diğerine gerçekten bir alım satım değil göstermelik olmak üzere, “Ben sana evimi satıyorum” deyip buna şahit tutarak satım akdini yapmasıdır. Hanefî imamlarından, bu durumda telcie şartının bâtıl, akdin câiz olduğu ve akdin bâtıl olacağı yönünde iki farklı rivayet bulunmakla birlikte yaygın olarak benimsenen görüşe göre bu satım akdi fâsiddir ve şeklen hâzilin satımıyla aynıdır. Bazı âlimler, hezlin telcieden daha genel olduğu ve telcienin bir hezl türü sayıldığı görüşündedir. Çünkü hezl şartının akidden önce öne sürülmesi mümkün olduğu gibi akid esnasında belirtilmesi de mümkündür ve hezlde ıztırar şartı da yoktur. Halbuki telcie genelde ıztırar sebebiyle olur, ayrıca telcienin mutlaka akidden önce şart koşulması gerekir. Bununla birlikte ehliyete aykırı olmamaları bakımından aynı hükümdedirler. Şâfiîler, önceki gizli anlaşmanın mülga olduğu, sonraki akdin rükün ve şartlarını tamamladığı gerekçesiyle telcie satımının mün‘akid, Hanbelîler ise tarafların tıpkı iki hâzil gibi satım kastetmedikleri gerekçesiyle bâtıl olduğunu söylemişlerdir (İbn Kudâme, IV, 237; Nevevî, IX, 334).

Hanefî fıkhında hezlin akde ve hukukî işlemlere etkisi konusunda ayrıntılı bir hukuk doktrini geliştirilmiştir. Hanefîler hezlin tesir ettiği konuları inşâ, ihbar ve itikad şeklinde üç kısımda değerlendirirler.

A) İnşâ Kabilinden Olan Hususlarda Hezl. Hanefî hukukçuları, hükme rızâyı kaldırmakla birlikte sebebi gerçekleştirmeye ilişkin rızâyı kaldırmadığını öne sürdükleri hezlin tasarruflara etkisini belirlemek için rızâ ve ihtiyarın hükmü ve etkisi açısından tasarrufları ayırıma tâbi tutmuşlar ve ibarenin hükmüne değil sadece ibarenin kendisine taalluk eden her hükmün, başka bir deyişle sübûtu rızâ ve ihtiyara bağlı olmaksızın sadece sebebe ilişkin olan her hükmün hezl ile birlikte yani hezle rağmen sabit olacağını, rızâya ilişkin bulunan hükümlerin ise -hükme rızâ bulunmadığı için- sabit olmayacağını söylemişlerdir. Buna göre tasarruflar öncelikle fesih ihtimali bulunanlar (alım satım, icâre vb.) ve bulunmayanlar (talâk, ıtak vb.) şeklinde ikiye ayrılmış; hezlin, fesih ihtimali bulunan tasarruflara kural olarak tesir edip fâsid yapacağını, feshe ihtimali bulunmayan tasarruflara ise tesir etmeyeceğini ileri sürmüşlerdir.

1. Hezlin Fesih İhtimali Bulunan ve Malı Konu Alan Tasarruflara Etkisi. Alım satım ve icâre gibi fesih ihtimali bulunan malî tasarruflarda hezl akdin aslına ilişkin, bedelin miktarına ilişkin ve bedelin cinsine ilişkin olmak üzere üç şekilde söz konusu olabilir ve bunlardan her biri dört değişik şekilde gerçekleşebilir. Çünkü taraflar önce hezl üzerinde muvâzaa yapıp daha sonra hezlden cayma veya hezli devam ettirme hususunda veya akdi yaptıkları sırada hezli sürdürme veya ondan vazgeçmeye ilişkin bir şey hatırlamadıkları noktasında ittifak edebilirler ya da ihtilâfa düşebilirler. a) Akdin Aslına İlişkin Hezl. Akid yapma niyetinde olmayan tarafların, gerçekte aralarında akid olmadığı hususunda önceden anlaşıp üçüncü şahıslar huzurunda göstermelik olarak akid yapmalarıdır. Bu şekildeki hezlin hükmü tarafların sonraki tutumlarına göre belirlenmektedir. Taraflar sonradan muvâzaayı sürdürme üzerinde anlaşırlarsa tıpkı süresiz şart muhayyerliğinde olduğu gibi alım satım fâsid olarak in‘ikad eder. Çünkü hâzil, sebebin sonucuna razı olmamakla birlikte sebebi gerçekleştirme noktasında ihtiyar sahibi ve razıdır. Dolayısıyla akid, tıpkı iki taraflı muhayyerlik hakkı bulunan alım satım gibi icâzet ihtimaline binaen mülkiyet gerektirmeyecek biçimde fâsid olarak in‘ikad etmiştir. Bu durumda taraflardan biri akdi feshederse akid bozulur; ikisi birden icâzet verirse akid câiz olur. Ebû Hanîfe, bu durumda fesadın giderilmesi için icâzet süresini, süresiz şart muhayyerliğinde olduğu gibi üç gün olarak belirlemiştir. Üç günden sonra fesadın giderilmesi muteber değildir. Bu sebeple kabz gerçekleşse bile bu alım satım mülkiyeti gerektirmez. Taraflar yaptıkları hezlden cayma konusunda, yani muvâzaadan vazgeçip üçüncü şahısların huzurunda yaptıkları akde itibar hususunda ittifak ettikleri takdirde alım satım sahih ve bağlayıcı olur ve muvâzaadan caymaları sebebiyle hezl bâtıl sayılır. Bir bakıma ikinci akid ilk akdi ortadan kaldırmış olur. Taraflar, akid esnasında önceki muvâzaayı sürdürmeye veya ondan vazgeçmeye ilişkin bir şey hatırlamadıkları noktasında ittifak veya taraflardan biri muvâzaayı sürdürdüklerini, diğeri ise muvâzaadan vazgeçip akdi ciddi olarak yaptıklarını belirtmek suretiyle hezli sürdürme ve ondan cayma hususunda ihtilâf ettiklerinde Ebû Hanîfe’ye göre her iki durumda da yapılan akid sahihtir. Ebû Hanîfe, tarafların sükût veya ihtilâf etmeleri durumunda icabın sıhhatine öncelik vermiştir; çünkü akidlerde aslolan sıhhattir ve bir değiştirici bulunmadığı sürece akid sıhhate hamledilir. Ebû Yûsuf ve Muhammed ise muvâzaadan cayma hususunda ittifak bulunmadıkça önceki muvâzaaya itibar ederek tarafların sükût edip akid esnasında bir şey hatırlamadıkları üzerinde ittifak etmeleri durumunda yapılan akdin bâtıl/fâsid olacağını, tarafların ihtilâfı durumunda muvâzaanın sürdürüldüğü iddiasında bulunan tarafın sözüne itibar edileceğini söylemişlerdir. Ebû Yûsuf ve Muhammed, âdeti ve muvâzaanın akidden önce yapılmış olmasını dikkate alırken Ebû Hanîfe, muvâzaa yerine alenen yapılan ikinci akde itibar edilmesi ve kişinin tasarruflarının imkân ölçüsünde sıhhate hamledilmesi ilkesinden hareket etmiştir. b) Bedelin Miktarına İlişkin Hezl. Tarafların akdin ciddi olduğunda, yani aralarında gerçekte bir akid bulunduğunda ittifak etmekle birlikte bedelin miktarı hususunda hezl yapmalarıdır. Daha açık bir ifadeyle tarafların, önceden aralarında satım bedelinin gerçekte 1000 lira olduğu, fakat üçüncü şahısların huzurunda bedelin -1000’i hezl olmak üzere- 2000 lira olarak belirtilmesi hususunda muvâzaa yapmalarıdır. Taraflar, daha sonra hezlden cayma hususunda ittifak ederlerse vazgeçmeleri sebebiyle hezl bâtıl olacağından satım bedeli 2000 lira olur. Akid esnasında taraflar bir şey hatırlamadıkları noktasında ittifak veya ihtilâf ederlerse Ebû Hanîfe, akdin zâhirine göre davranmak gerektiği ve akdin önceki muvâzaayı neshettiği gerekçesiyle hezlin bâtıl ve alenen yapılan akidde söylenen miktarın sahih olacağını, yani satım akdinin 2000 lira üzerinden gerçekleşeceğini söylemiştir. Ebû Yûsuf ve Muhammed ise muvâzaaya göre amel etmenin gerektiği ve muvâzaanın önce olduğu, bunun da tercih sebebi sayılacağı gerekçesiyle muvâzaa ile amel etmiş ve tarafların hezl olarak belirledikleri bedelin 1000 lirasının bâtıl olacağını ve satım akdinin 1000 lira üzerinden gerçekleşeceğini ileri sürmüşlerdir. Muvâzaayı sürdürme hususunda ittifak etmeleri durumunda Ebû Hanîfe, muvâzaanın akdin aslında değil bedelde olması ve tarafların akid hususunda ciddi oldukları gerekçesiyle semenin akid esnasında söylenen 2000 lira olacağını söylemiştir. Pezdevî bu durumu, “Teâruz durumunda asıl ile amel etmek vasıf ile amel etmekten evlâdır” prensibine bağlamıştır. Şöyle ki, akdin aslında ciddiyete itibar etmek akdin sıhhatini, miktardaki hezle itibar etmek ise akdin fesadını gerektirmektedir. Semenin 1000 kabul edilmesi durumunda akdin sahih olması mümkün değildir, çünkü bu fâsid bir şarttır. c) Bedelin Cinsinde Hezl. Taraflar aralarında, meselâ gerçekte 100 dirhem, üçüncü şahısların huzurunda ise 100 dinar üzerinden akid yapmak üzere muvâzaaya girdiklerinde her halükârda, yani gerek cayma ve sürdürme gerek akid esnasında bir şey hatırlamadıkları hususunda ittifak etsinler, gerekse sürdürme ve cayma hususunda ihtilâf etsinler, alım satım istihsânen akid esnasında söylenen 100 dinar karşılığında ittifakla câizdir. Ebû Yûsuf ve Muhammed, miktardaki muvâzaaya itibar edip muvâzaa olarak belirlenen semeni geçerli kabul ettikleri halde bedelin cinsindeki muvâzaaya itibar etmeyip muvâzaa olarak belirlenen dirhemi değil, akid esnasında söylenen dinarı geçerli semen kabul etmek suretiyle bedelin cinsinde hezl ile bedelin miktarındaki hezl arasında ayırım yapmışlardır.

2. Hezlin Fesih İhtimali Bulunmayan ve Malı Konu Almayan Tasarruflara Etkisi. Talâk, köle âzadı, yemin gibi malı konu almayan tasarruflarda ilgili hadis sebebiyle hezl bâtıl, işlem sahih olur. Çünkü hezl, fesih ihtimali bulunan tasarruflarda söz konusu olduğu gibi fesih ihtimali bulunmayan tasarruflarda da söz konusu olabilir. Bu tür tasarruflar malla ilişkisi açısından üç grupta toplanabilir. a) Kesinlikle Malla İlişkisi Bulunmayan Tasarruflar. Talâk, nikâh, köle âzadı, yemin gibi konularda muvâzaaya dayalı hezl durumlarında her halükârda akid bağlayıcı ve hezl bâtıl olur. Kısastan af, nezir gibi konular da aynı hükümde tutulmuştur. Eşler, boşanma kasıtları olmaksızın kocanın alenî olarak boşama beyanında bulunması hususunda muvâzaa yaptıklarında yine hadis gereğince işlem sahih, hezl bâtıl olur. Diğerlerinde de durum aynıdır. Ancak kısastan af, bir yaklaşıma göre her ikisinin de hak düşürücü olması bakımından talâk gibi değerlendirilmiş, dolayısıyla tıpkı yarım talâkla boşama durumunda bir talâkın gerçekleşmesi gibi kanın yarısını affetme durumunda da kanın tamamının affedilmiş olacağı söylenmiştir. Bir diğer yaklaşıma göre ise kısastan af, her ikisinin de ihya olması bakımından köle âzadına ilhak edilmiştir. Bu konuda hadis dışındaki gerekçe şudur: Hâzil, hükme razı olmasa bile sebebi ihtiyar edip ona razı olmuştur. Bu sebeplerin (talâk, kısastan af gibi tasarrufların) hükmünün ikāle yoluyla önceki duruma döndürülmesi muhtemel olmadığı gibi bunlar şart muhayyerliğine de muhtemel değildir. Dolayısıyla bu sebepler bulunduğu zaman hükümleri de bulunur. Bu yüzden hezlin bu tür tasarruflara etkisi yoktur. Çünkü hezl şart muhayyerliği menzilesindedir. b) Malın Asıl Değil Tâbi Olduğu Tasarruflar. Nikâh akdi gibi malın (mehir) tâbi konumda olduğu tasarruflarda taraflar bu tasarrufun aslına ilişkin hezl yaparlarsa, yani evlenme niyetleri bulunmayıp aralarında gerçekte nikâh olmamak üzere şahitler huzurunda göstermelik olarak evlenme hususunda muvâzaa yaparlarsa ilgili hadis gereğince akid sahih ve bağlayıcı olarak in‘ikad eder, hezl bâtıl olur. Mehrin miktarı üzerinde hezl yapmaları, yani gerçekte aralarında gizlice kararlaştırdıkları mehir 1000 olduğu halde üçüncü şahısların huzurunda mehrin 2000 olduğunu söyleyerek nikâh yapmaları durumunda, eğer muvâzaadan cayma hususunda anlaşırlarsa mehir akid esnasında söyledikleri miktar yani 2000 olur. Önceki muvâzaayı devam ettirme üzerinde ittifak ederlerse her üç Hanefî imamına göre mehir muvâzaa olarak kararlaştırdıkları miktar yani 1000 olur. Ebû Hanîfe’nin bu konudaki görüşü satım meselesindeki görüşünden farklıdır. Çünkü satım akdinde taraflar miktar hususunda hezl yaptıktan sonra muvâzaayı sürdürme üzerinde ittifak etseler bile Ebû Hanîfe’ye göre akid esnasında söylenen miktar gereklidir. Burada ise muvâzaa olarak kararlaştırılan miktar gerekir. Satımla nikâh arasındaki bu farkın sebebi şudur: Satım fâsid şartla fâsid olur; muvâzaa ile amel onu fâsid şart haline getirir. Akdi tashih amacıyla Ebû Hanîfe burada muvâzaa ile amel etmemiştir. Nikâh ise fâsid şartla fâsid olmadığı için burada -Ebû Yûsuf ve Muhammed’in satım konusunda dedikleri gibi- her iki muvâzaa ile amel edilebilir. Tarafların, akid esnasında bir şey hatırlamadıkları noktasında ittifak veya ihtilâf etmeleri durumunda akdin hangi mehir üzerinden gerçekleşeceği konusunda Ebû Hanîfe’den farklı iki rivayet bulunmaktadır. İmam Muhammed’in rivayetine göre Ebû Hanîfe, satım akdinin aksine nikâhın yine muvâzaa olarak kararlaştırılan miktar (1000) mukabilinde gerçekleşeceği görüşündedir. Çünkü nikâh akdinde tarafların aslî maksatları her iki taraf açısından helâlliğin sabit olmasıdır. Mehrin meşrû kılınması ise amaç olmayıp konunun önemini göstermek amacına yönelik olduğu için mehir tâbi konumundadır; nitekim mehir hiç zikredilmese veya meçhul olsa bile nikâh akdi sahih olur. Dolayısıyla -ciddiyeti hezle tercih etmekle- tesmiyenin de sahih olacağı öne sürülerek mehrin amaç olduğu söylenemez. Eğer mehrin akid esnasında söylenen miktar (2000) olması gerektiği söylenirse mehir amaç haline getirilmiş olur. Halbuki mehir amaç değildir. Öyleyse hezl ile amel etmek gerekir ve mehir olarak sadece muvâzaa olarak belirlenen miktar (1000) gereklidir. Satım akdindeki semen amaç olduğu için semendeki cehalet ve benzeri bir durum satım akdini fâsid kılar. Semen sıhhatle amaçlanmış konumda düşünülünce mebî‘ gibi olmuş ve hezl onu fâsid bir şarta dönüştürmüştür. Bu sebeple semenin akid esnasında belirlenen miktar (2000) olması gerekir. Ebû Yûsuf’un rivayetine göre ise Ebû Hanîfe bu durumda mehr-i müsemmânın (2000) gerekeceği görüşündedir. Çünkü mehrin tesmiye edilmesi, tıpkı satım akdinin ilk olarak yapılmasında olduğu gibi sıhhat hükmündedir. Öte yandan satımın aslına ilişkin hezl yapıp akid esnasında bir şey hatırlamadıkları noktasında ittifak veya ihtilâf yahut sükût ederlerse, Ebû Hanîfe bu durumlarda icabın sıhhatiyle amel etmeyi muvâzaa ile amel etmekten evlâ görmektedir. Burada da durum aynıdır. Hezlin mehrin cinsine ilişkin olması, yani gerçekte mehir dirhem üzerinden iken dinar üzerinde muvâzaa yapmaları durumunda taraflar hezlden cayma üzerinde ittifak ederlerse mehir akid esnasında söyledikleridir; eğer sürdürme veya akid esnasında önceki muvâzaayı hatırlamadıkları noktasında ittifak ya da ihtilâf ederlerse mehr-i misl gerekir. Hezli sürdürme üzerinde ittifak etmeleri durumunda satımdaki durumun aksine her üç Hanefî imamına göre mehr-i misl gerekir. Çünkü satım ancak semenin tesmiyesiyle, nikâh ise mehir tesmiye edilmeksizin de sahih olur. Akid esnasında bir şey hatırlamadıkları noktasında ittifak veya ihtilâf ederlerse Muhammed’in Ebû Hanîfe’den rivayetine göre yine mehr-i misl gerekir. Ebû Yûsuf’un rivayetine göre ise mehr-i müsemmâ icap eder ve muvâzaa yukarıda zikredilen gerekçeyle bâtıl olur. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre mehr-i misl gerekir. c) Malın Amaç Olduğu Tasarruflar. Kadının kocaya ödediği bir bedel mukabilinde boşanması demek olan hul‘ (muhâlea), mal karşılığında âzat etme ve kasten öldürme suçunda diyet konusunda anlaşma bu tür tasarrufun örneklerini oluşturur. Taraflar, muhâleanın aslına ilişkin hezl yapar ve hezli sürdürmek üzere ittifak ederlerse Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre talâk vâki olur ve malın ödenmesi gerekir. Çünkü onlara göre hezl kesinlikle muhâleaya etki etmez. Sürdürme, cayma ve ihtilâf durumları da böyledir. Ebû Hanîfe’ye göre ise bu durumda talâk vâki olmaz. Zira hezl şart muhayyerliği menzilesinde olup hul‘ hususunda kadına muhayyerlik tanınması halinde kadın dilemedikçe talâk vâki olmaz ve mal gerekmez. Ancak kadının talâkı seçmesi durumunda talâk vâki olur ve mal gerekir. Taraflar bütünüyle, yani hem muhâleanın aslı hem de bedel itibariyle hezl yaptıktan sonra -ki esasen muhâleanın aslına ilişkin hezl yaptıklarında zaruri olarak bedeli itibariyle de hezl yapmış olurlar- muvâzaadan vazgeçerlerse her üçüne göre de talâk vâki olur ve bedel gerekir. Ebû Yûsuf ve Muhammed’in görüşüne göre bunun sebebi talâkın vukuuna ve malın vücûbuna hezlin engel olmamasıdır. Ebû Hanîfe’ye göre ise bunun sebebi tarafların cayma üzerinde ittifak etmeleriyle hezlin bâtıl olmasıdır. İhtilâf etmeleri durumunda Ebû Hanîfe’ye göre cayma iddiasında bulunanın sözüne itibar edilir ve bu suretle talâk gerçekleşmiş olur. Çünkü Ebû Hanîfe hezli talâkın aslına müessir kılarak talâkın vâki olmayacağını söylemiş, fakat ihtilâf anında bütün şekillerde cayma iddia edenin sözüne itibar etmiştir. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise hezl tasarrufun (muhâlea) aslına tesir etmediği için tarafların hezli devam ettirme veya ondan cayma hususunda ittifak etmeleri durumunda tasarruf bağlayıcı olur ve mal gerekir. Tarafların sürdürme ve cayma hususunda ihtilâf etmeleri halinde de sonuç aynıdır. Muhâlea bedelinin cinsinde hezl yaparlarsa, yani maksatları dirhem olduğu halde telcie olarak dinar zikrederlerse Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre her halükârda (gerek cayma veya sürdürme yahut akid esnasında bir şey hatırlamadıkları noktasında ittifak etsinler gerek ihtilâf etsinler) akid esnasında tesmiye edilen bedel karşılığında muhâlea gerçekleşir. Çünkü hezl tasarrufun aslına tesir etmediği gibi tâbi konumda bulunan mala da tesir etmez. Ebû Hanîfe’ye göre ise eğer cayma üzerine ittifak ederlerse zikredilen bedel gerekli olur; sürdürme üzerinde ittifak ederlerse talâk, kadının söylenen bedeli kabul edip talâkı seçmesine bağlı olur. Akid esnasında bir şey hatırlamadıkları noktasında ittifak ederlerse müsemmâ gerekir ve talâk vâki olur. Eğer ihtilâf ederlerse söz cayma iddiasında bulunanındır. Muhâleaya ilişkin olarak ileri sürülen bu yaklaşımlar, kasten öldürmede sulh ve mal karşılığı âzat etme hususunda da geçerlidir.

B) İhbar Kabilinden Olan Hususlarda Hezl. Fesih ihtimali bulunan ve bulunmayan tasarruflara ilişkin ikrardaki hezl ikrarı iptal eder. Çünkü ihbar/ikrar, haber verilen şeyin varlığı üzerine bina edilir; hezl ise haber verilen şeyin yokluğuna delâlet etmektedir. Nitekim talâk veya ıtâk ikrarına zorlanan kişinin ikrarı sahih değildir. Aynı şekilde hezl olarak yapılan talâk ikrarı da bâtıldır, taraflar daha sonra bunu onaylasalar bile câiz olmaz. Zira icâzet kendinden önceki tevakkuf durumuna dayanır. Nitekim hâzilen satımın in‘ikadı irade beyanlarının sahihliğine dayandığı için hâzilen yapılan satımın icâzet ihtimali vardır.

C) İtikada İlişkin Hususlarda Hezl. Kişinin hezl yoluyla kâfirliği ve dinden dönmeyi gerektiren sözleri söylemesi küfürdür. Kâfir olmasının sebebi, söylediği sözlerin muhtevasına inanması değil doğrudan doğruya hezldir. Çünkü hezl yapan kişi hezl hususunda ciddi, ihtiyar sahibi ve razı olduğu için hezl yapmakla dini hafife almış olmaktadır. Fakat zor altında ve baskı sonucu irtidadı gerektiren sözleri söyleyen kişinin (mükreh) durumu farklıdır. Çünkü mükreh küfür kelimesine inanmamakta, sadece zor altında diliyle ifade etmektedir. Dolayısıyla bu çirkin kelimenin icrasına razı değildir; rızâsı olmadığı için mücerret lafzı söylemekle kâfir olmaz. Kâfir kişi hezl olarak müslüman olsa ve hâzilen kendi dininden teberrî etse, imanın iki rüknünden birinin varlığı sebebiyle onun mümin olduğuna hükmedilir. Kâfir kişi müslüman olmaya zorlansa ve müslüman olsa her ne kadar bu kelimenin icrasına razı değilse de iki rükünden birinin varlığı sebebiyle müslüman olduğuna hükmedilir. Hâzil ise bunları söylemeye razı olduğu için İslâmiyet’i kabul ettiğine hükmolunması evlâ görülmüştür.

BİBLİYOGRAFYA
İbn Mâce, “Ṭalâḳ”, 13; Ebû Dâvûd, “Ṭalâḳ”, 9; Tirmizî, “Ṭalâḳ”, 9; İbn Hazm, el-Muḥallâ, VIII, 333-334; IX, 21-22, 206; X, 204, 208-211; Şîrâzî, el-Müheẕẕeb, II, 104; Pezdevî, Kenzü’l-vüṣûl, IV, 1477-1489; Serahsî, el-Mebsûṭ, V, 95; XXIV, 122; Kâsânî, Bedâʾiʿ, V, 176-178; Kādîhan, el-Fetâvâ, III, 492-493; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, II, 62; İbn Kudâme, el-Muġnî, IV, 234-237; VII, 134-135; Ebü’l-Berekât en-Nesefî, Keşfü’l-esrâr, Bulak 1317, II, 292-301; Sıbt İbnü’l-Cevzî, Îs̱ârü’l-inṣâf (nşr. Nâsırü’l-Ali el-Huleyfî), Kahire 1987, s. 377-378; Nevevî, el-Mecmûʿ, IX, 334; İbn Cüzey, el-Ḳavânînü’l-fıḳhiyye, Beyrut, ts., s. 153; Sadrüşşerîa, et-Tavżîḥ, II, 187-191; İbn Kayyim el-Cevziyye, İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn, III, 131-138; Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt, I, 326, 330, 336; İbn Hacer, Telḫîṣü’l-ḥabîr (nşr. Şa‘bân M. İsmâil), Kahire 1979, III, 236; İbnü’l-Hümâm, et-Taḥrîr, II, 194-201; a.mlf., Fetḥu’l-ḳadîr, III, 344, 347; İbn Kutluboğa, Mûcibâtü’l-aḥkâm (nşr. M. Suûd el-Meînî), Bağdad 1983, s. 307, 316; Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, III, 287-289; Emîr Pâdişah, Teysîr, II, 290-300; el-Fetâva’l-Hindiyye, V, 49-51; Şevkânî, Neylü’l-evṭâr, VI, 234-235, 264; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), IV, 507-508; Azîmâbâdî, ʿAvnü’l-maʿbûd, VI, 262-264; Sâlih el-Ezherî, Cevâhirü’l-iklîl, Beyrut, ts. (Dârü’l-Ma‘rife), I, 339; Ebü’l-Hasan Ali b. Abdüsselâm et-Tüsûlî, el-Behce, Beyrut, ts. (Dârü’l-fikr), I, 357; Sıddîk Hasan Han, er-Ravżatü’n-nediyye, Kahire, ts. (Dârü’t-Türâs), II, 46-47; Ali Haydar, el-Mecmûatü’l-cedîde fi’l-kütübi’l-erbaa, İstanbul 1332, s. 44-61; Senhûrî, Meṣâdirü’l-ḥaḳ, II, 103; Zerkā, el-Fıḳhü’l-İslâmî, I, 362-364; II, 811-815; M. Yûsuf Mûsâ, Aḥkâmü’l-aḥvâli’ş-şaḫṣiyye, Kahire 1958, s. 264-265; M. Mustafa Şelebî, Aḥkâmü’l-üsre fi’l-İslâm, Beyrut 1397/1977, s. 483; a.mlf., el-Medḫal fi’t-taʿrîf bi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Beyrut 1405/1985, s. 453, 459-463; M. Ali Bahrülulûm, ʿUyûbü’l-irâde fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Beyrut 1404/1984, s. 186-188, 203-212; Ali Muhyiddin el-Karadâğî, Mebdeʾü’r-rıżâ fi’l-ʿuḳūd, Beyrut 1406/1985, I, 205-219; Hüseyin Halef el-Cebûrî, ʿAvâriżü’l-ehliyye ʿinde’l-uṣûliyyîn, Mekke 1408/1988, s. 371-392.
Bu madde ilk olarak 1998 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 17. cildinde, 306-311 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.