HİLE

الحيلة
Müellif:
HİLE
Müellif: SAFFET KÖSE
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 23.10.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/hile
SAFFET KÖSE, "HİLE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hile (23.10.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “çare, maharet, kurnazlık” gibi anlamlara gelen hile hukuk dilinde, bir kimseyi istenen yönde bir irade beyanında bulundurmak için onda yanlış bir kanaat uyandırarak veya mevcut bulunan hatalı fikrin devamını sağlayarak yanıltmayı ifade eder. Herhangi bir akit veya hukukî işlem yapmak isteyen kimsenin iradesine yönelik hile İslâm hukuk literatüründe genelde tağrîr, yer yer de tedlîs terimleriyle veya “aldatma” anlamını içeren hud‘a, hılâbe, ğaş gibi kelimelerle ifade edilir (bk. TAĞRÎR). Bu mânada hilenin gabn* ve garar* kavramlarıyla da yakın bağlantısı vardır. Davranışları dış görünüş ve şekil şartları yönünden dinî-hukukî esaslara uygun düşürme ve bu çerçevede bir çözüm üretme şeklinde açıklanabilecek olan, “dinî-hukukî çare ve çıkış yolu” anlamına gelen hîle-i şer‘iyye ise ayrı bir kategori oluşturur (bk. HİYEL). Akde taraf olanların iradelerine yönelik olarak yapılan hilelerde, ona mâruz kalan kişinin iç iradesiyle beyanı arasında bir uygunsuzluk söz konusu olmamakla birlikte beyanın kaynağını teşkil eden iç iradenin doğumunda başvurulan hile etkin rol oynamış ya da bu iç irade aslında yanlış iken başvurulan gerçek dışı yollarla o hatalı durumun düzelmesine engel olunarak devamı sağlanmıştır. Sonuç itibariyle hile, buna mâruz kalan şahsın hatalı bir irade beyanında bulunmasına yol açtığından iradenin oluşumunda bozukluk veya rızâyı sakatlayan sebep olarak nitelendirilir.

Kur’an’da, ticarî ilişkilerin karşılıklı rızâya ve gönül hoşnutluğuna dayanması temel ilke olarak konmuş (en-Nisâ 4/29), böylece akitlerde karşılıklı rızânın bulunması âdeta helâl kazancın ön şartı olarak kabul edilmiş, ferdin hür iradesiyle karar vermesini engelleyen hile ve ikrah gibi rızâyı sakatlayan hususlar yasaklanarak insanlar arası ilişkilerde açıklık ve dürüstlük ilkesi hâkim ve geçerli kılınmak istenmiştir. Hadislerde de benzeri bir yaklaşım sergilenmiş, Hz. Peygamber, “Bizi aldatan bizden değildir” demiş (Buhârî, “Îmân”, 164; Tirmizî, “Büyûʿ”, 72; Ebû Dâvûd, “Büyûʿ”, 50), alışverişlerde doğru davranan ve güvenilir olan ticaret erbabının şehidlerle birlikte haşrolunacağını haber vermiştir (Dârimî, “Büyûʿ”, 8; Tirmizî, “Büyûʿ”, 4; İbn Mâce, “Ticârât”, 1). Öte yandan Resûl-i Ekrem hileye başvuranın ateşte olduğunu söylemiş (Buhârî, “Büyûʿ”, 60), alışverişlerde aldandığından şikâyet eden bir sahâbîye, “Alışveriş yaptığında hile yok de” buyurmuş (Buhârî, “Büyûʿ”, 48; “İstiḳrâż”, 19, “Ḫuṣûmât”, 3, “Ḥiyel”, 7; Müslim, “Büyûʿ”, 48), bir başka hadiste de kusurlu bir malın bu durumunu gizleyerek satmanın helâl olmadığını ve bu şekilde hareket eden kişinin daima Allah’ın gazabı ve meleklerin lâneti altında bulunduğunu (İbn Mâce, “Ticârât”, 45), bu tutumun kazancın bereketini gidereceğini (Buhârî, “Büyûʿ”, 19, 23, 44, 46; Müslim, “Büyûʿ”, 47) ifade etmiştir. Bu naslar ilk planda hilenin haram, kötü ve yanlış bir davranış olduğunu, dünyevî ve uhrevî bir sorumluluk doğurduğunu belirtmekte, aynı zamanda hilenin akitlere ve hukukî işlemlere olan etkisi hakkında da önemli ipuçları vermektedir.

İslâm hukukçuları, nasların hukukî ilişkilerde karşılıklı rızâyı korumaya, açıklık, dürüstlük ve güveni sağlamaya yönelik ifade ve amaçlarından hareketle bilhassa muâmelât hukuku alanında bir dizi tedbir ve prensip geliştirmeye çalışmışlardır. Bu gelişmenin bir parçası olarak klasik dönem fıkıh literatüründe, hangi davranış biçimlerinin hile teşkil ettiği ve akitlerde başvurulan hileli yolların akitlere ne ölçüde tesir edeceği konusunda bazı objektif kriterlerden söz edilmiş, gerek fiilî ve sözlü hileler gerekse üçüncü şahıslar tarafından yapılanlar üzerinde ayrıntılı bir hukuk doktrini geliştirilmiştir.

Fiilî hileler konusundaki tartışmanın temelini, Hz. Peygamber’in satılacak deve veya davarların memelerindeki sütü biriktirmeyi yasaklayan ve “musarrât hadisi” olarak bilinen açıklaması oluşturmaktadır. Bu hadise göre, böyle bir hayvanı satın alan kişi alışverişi geçerli kılma veya iade etme konusunda muhayyerlik hakkına sahiptir. Sağdığı süte karşılık da bir ölçek hurma verecektir (Buhârî, “Büyûʿ”, 64; Müslim, “Büyûʿ”, 11; Ebû Dâvûd, “Büyûʿ”, 46). Sütün memede biriktirilip satılmasını Resûl-i Ekrem’in hile olarak vasıflandırdığı rivayetleri de mevcuttur (Müsned, I, 433; İbn Mâce, “Ticârât”, 43). Bu sebeple hadiste üzerinde durulan, satılık hayvanın sütünün memede biriktirilmesi meselesi fıkıh literatüründe hile konusunda örnek olay ve çözüm olarak ele alınmakta ve bu özelliği taşıyan diğer hileler, meselâ elbiseyi yeni göstermek için boyamak, değirmene gelen suyu çok göstermek için bir müddet kesip biriktirdikten sonra salıvermek gibi davranışlar da bu çerçevede değerlendirilmektedir. Ancak bu tür hilelerin akde ve tarafların akdi devam ettirme veya feshetme yönündeki yetkilerine tesiri hususunda fakihler aynı görüşte değildir. Bu tür hileler konusunda adı geçen hadisten hareket eden Ebû Yûsuf, Züfer, İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel hile sebebiyle akdin feshedilebileceği görüşünü benimserler. Hileye mâruz kalan kimsenin bu hakkına “hile muhayyerliği” (hıyârü’t-tedlîs) denilir. Muhayyerliğin ne zaman başladığı konusunda ise bazı görüş ayrılıkları vardır. Bir kısım âlimler, hilenin anlaşıldığı andan itibaren muhayyerlik hakkının kullanılması gerektiğini söylerken hâkim görüşe göre bu süre üç gündür. Akdin feshedilmesi durumunda akit konusu maldan elde edilen semerelerin tazmin edilmesi gerekir. Bu durumda kural olarak maldan istifade edilmişse bunun kıymetinin ödenmesi uygundur (Zerkā, I, 382). Hz. Peygamber’in sağılan süte karşılık bir ölçek hurma verilmesini emretmesi, hurmanın o gün yaygın ve kolay bulunabilecek bir mal olması ve muhtemelen elde edilen semereyi değer olarak karşılaması sebebiyledir. Hile yüzünden akdin feshedilebileceği görüşünü benimseyen âlimlere göre hilenin muhayyerlik hakkı verebilmesi için aldatılan kişinin bundan haberdar olmaması, hilenin akdin teşekkülüne ve fiyata tesir etmiş olması, ortaya çıktıktan sonra buna mâruz kalan kimsenin rızâya delâlet edecek tasarruflarda bulunmaması ve hile kastının mevcut olması gerekir. Eğer hile kastı yoksa bu hile muhayyerliği değil ayıp muhayyerliği neticesini doğurur (bk. AYIP). Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed ise musarrât hadisinin getirdiği hükmü esasen Kitap ve Sünnet’le sabit olan genel tazmin usulüne aykırı bulduklarından, ayrıca başka gerekçeler de ileri sürerek akdin feshinden bahseden bu hadisle amel etmemişler ve akitlerde hilenin mevcudiyeti halinde muhayyerlikle ilgili genel prosedürün ve imkânların işletilmesini değil hileden doğan zararın tazmin edilmesi görüşünü benimsemişlerdir.

İslâm hukukçuları, sözlü ve yalan beyan yoluyla yapılan hileler üzerinde de önemle dururlar. Piyasa fiyatının altında veya üstünde bir satış bedeliyle akdi gerçekleştirmek isteyen tarafların birbirlerini etkilemek ve akde razı etmek için birtakım aldatıcı ve yanıltıcı sözlere başvurmaları, özellikle satıcının maliyete veya aldığı fiyata bir miktar kâr ilâvesiyle malını sattığı murâbaha, zararına sattığı vadîa, aldığı fiyata sattığı tevliye, Mâlikî ve Hanbelîler’e göre piyasadaki rayiç bedel üzerinden satış demek olan istirsâl (istîmân = istislâm) gibi güven esasına dayalı akitlerde doğrudan etkili olur. Çünkü bu grupta yer alan akitlerle ilgili olarak literatürde söz konusu edilen kural ve sınırlandırmaların temel amaçlarından biri de bu akitleri tercih eden ve yeterli ticarî tecrübesi olmayan kimseleri korumaktır. Bu sebeple burada müşterinin itimadına hıyanet sayılan en küçük bir eksik ve yalan beyan, satıcının müşterinin rızâsına tesir edecek her türlü hususu açıklamaması hile olarak değerlendirilmekte ve bunun sonucunda aldanan tarafa hilenin zararından kurtulma imkânı sağlanmaktadır. Mâlikîler, Zeydîler ve İmâmiyye Şîası’na göre bu tür akitlerde, İmam Muhammed’e göre murâbaha ve tevliyede, Ebû Hanîfe’ye göre sadece murâbahada, Hanbelîler’e göre istirsâl akdinde her türlü hile aldatılan tarafa akdi bozma muhayyerliği verir. Şâfiîler, bazı durumlarda Hanbelîler, murâbaha ve tevliyede Ebû Yûsuf, tevliyede Ebû Hanîfe, aldatmadan doğan fazlalık miktarının fiyattan düşüleceği görüşündedir.

Hilenin akde tesiri için, onu akdin taraflarından birinin yapması şart olmayıp üçüncü şahısların sözlü veya fiilî hilesi de belli durumlarda akde tesir eder. Meselâ üçüncü şahsın akdi yapanlardan biriyle anlaşmalı olması, hilenin kendisi lehine hile yapılanın bilgisi dahilinde cereyan etmesi ya da onun hilenin bulunduğunu bilebilecek durumda bulunması halinde üçüncü şahısların hilesi de akde müessir sayılır ve aldanan tarafa akdi feshetme hakkı tanınır.

Hilenin akitlere tesiri esasen bey‘, icâre gibi tam iki taraflı ve feshi kabil akitlerde söz konusu edilmekle birlikte nikâh gibi karşılıklı anlaşma ile geriye dönük olarak iptali mümkün olmayan akitlerde de hilenin belli ölçüde etkisi vardır. Nitekim nikâh akdindeki aldatmalarda Mâlikîler, Şâfiîler ve Hanbelîler hileye mâruz kalan tarafa fesih hakkı tanımaktadır. Hanefîler’in çoğunluğu, gizlenen kusur sebebiyle nikâh akdinin feshedilemeyeceği görüşünde olmakla birlikte İmam Muhammed kocanın sınırlı sayıda da olsa bazı kusurlarını gizleyerek evlenmesi halinde kadına muhayyerlik hakkı tanımaktadır.

Hileye mâruz kalan tarafa tanınan akdi feshetme veya uğradığı zararın tazminini isteme gibi haklar veya hile yapan şahsın emanet veya adalet vasfını yitirmesi gibi sonuçlar, bu konuda geliştirilebilecek hukukî müeyyidelerin örneklerini oluşturduğu gibi hilenin uygun bir cezaî müeyyide ile tecziyesi de mümkündür. Nitekim hileye başvurmak suretiyle karşı tarafı aldatan kişinin ta‘zîr cezasıyla cezalandırılacağı konusunda İslâm hukukçuları arasında görüş birliği vardır.

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “ḥvl” md.; Feyyûmî, el-Miṣbâḥu’l-münîr, “ḥvl” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ḥvl” md.; el-Muvaṭṭaʾ, “Büyûʿ”, 96, 97; Müsned, I, 433; II, 7, 50, 63, 108, 156, 242, 274, 277, 287, 288, 319, 417; III, 59, 68, 81, 466; IV, 45; Dârimî, “Büyûʿ”, 8, 10, 33; Buhârî, “Îmân”, 164, “Büyûʿ”, 19, 23, 44, 46, 48, 58, 60, 64, 70, “İstiḳrâż”, 19, “Ḫuṣûmât”, 3, “Şürûṭ”, 8, 11, “Ḥiyel”, 6, 7; Müslim, “Büyûʿ”, 11, 13, 47, 48; Tirmizî, “Büyûʿ”, 4, 65, 72; İbn Mâce, “Ticârât”, 1, 36, 43, 45; “Büyûʿ”, 14; Ebû Dâvûd, “Büyûʿ”, 44, 46, 50; Nesâî, “Büyûʿ”, 16, 17, 19, 21; a.mlf., el-Merâsîl (nşr. Yûsuf Abdurrahman el-Mar‘aşlî), Beyrut 1406/1986, s. 129; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Aḥkâmü’l-Ḳurʾân, II, 788-789; Kâsânî, Bedâʾiʿ, V, 220-233; İbn Cüzey, el-Ḳavânînü’l-fıḳhiyye, Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye), s. 174-177; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, II, 137-140, 144-150; İbn Kudâme, el-Muġnî, IV, 73-118; Nevevî, Ravżatü’ṭ-ṭâlibîn (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd – Ali M. Muavvaz), Beyrut 1412/1992, III, 116-155; İbn Dakiku’l-Îd, İḥkâmü’l-aḥkâm (nşr. Ahmed M. Şâkir), Beyrut 1407/1987, II, 110-121; İbn Kayyim el-Cevziyye, İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn (nşr. Tâhâ Abdürraûf Sa‘d), Beyrut, ts. (Dârü’l-Cîl), II, 38-39, 330; İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Hatîb), IV, 355-369; İbnü’l-Hümâm, Fetḥu’l-ḳadîr (Kahire), VI, 2-41, 121-134; Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, II, 63-65; Derdîr, eş-Şerḥu’ṣ-ṣaġīr (nşr. Mustafa Kemâl Vasfî), Kahire, ts. (Dârü’l-Maârif), III, 70-71, 87, 160-225; IV, 43-46; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr, IV, 90-99; Azîmâbâdî, ʿAvnü’l-maʿbûd, IX, 415-418; Subhî Mahmesânî, en-Naẓariyyetü’l-ʿâmme li’l-mûcebât ve’l-ʿuḳūd, Beyrut 1948, I, 171-177; Senhûrî, Meṣâdirü’l-ḥaḳ, II, 149-174; Zerkā, el-Fıḳhü’l-İslâmî, I, 374-386; Karaman, İslâm Hukuku, II, 142-149; M. Ali Bahrül‘ulûm, ʿUyûbü’l-irâde fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Beyrut 1404/1984, s. 487-636; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, bk. İndeks; Ali Muhyiddin Ali el-Karadâğī, Mebdeʾü’r-rıżâ fi’l-ʿuḳūd, Beyrut 1406/1985, I, 600-705; Abdülkerîm Zeydân, el-Medḫal li-dirâseti’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Beyrut 1411/1990, s. 297-299; Zekeriya Güler, Zahirî Muhaddislerle Hanefî Fakihleri Arasında Münâkaşalar ve İhtilâf Sebepleri: IV-V/X-XI. Asır (doktora tezi, 1992, SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), s. 127-131; “Tedlîs”, Mv.F, XI, 126-130.
Bu madde ilk olarak 1998 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 18. cildinde, 28-29 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.