HİL‘AT

الخلعة
Bölümler İçin Önizleme
  • 1/2Müellif: MEHMET ŞEKERBölüme Git
    Sözlükte “elbisesini çıkarmak, üzerinden çıkardığı elbiseyi başkasına vermek” anlamına gelen hal‘ kökünden türeyen hil‘at, terim olarak halifeler ve h...
  • 2/2Müellif: FİLİZ KARACABölüme Git
    Osmanlılar’da Hil‘at. Osmanlılar’da hil‘at giydirme geleneğine, aynı zamanda hânedanın meşruiyetinin ve ona bağlılığın bir işareti olması sebebiyle ço...
1/2
Müellif:
HİL‘AT
Müellif: MEHMET ŞEKER
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 19.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/hilat#1
MEHMET ŞEKER, "HİL‘AT", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hilat#1 (19.11.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “elbisesini çıkarmak, üzerinden çıkardığı elbiseyi başkasına vermek” anlamına gelen hal‘ kökünden türeyen hil‘at, terim olarak halifeler ve hükümdarlar tarafından taltif etmek ve şereflendirmek amacıyla devlet adamlarına ve diğer bazı kişilere giydirilen değerli elbiseyi ifade eder. Dârüttırâzlarda sanatkârâne sırma işlemelerle, özellikle şerit halinde kenar yazılarıyla süslenmiş olan ve hükümdarın isim veya alâmetini (şiâr) taşıyan kaftanlar (tırâz*) hükümdar tarafından taltif amacıyla birine hediye edildiğinde hil‘at adını alırdı. Hil‘atin çoğul şekli olan hila‘ ile teşrîf (çoğulu teşârîf, teşrîfât) kelimeleri ise memuriyetin mahiyet ve önemine göre başlık, kemer, hamail, kılıç, at, davul, bayrak ve para gibi birtakım hediyeleri de içine alırdı. Bu elbiselerin rengi devletin benimsediği renkte olurdu (Abbâsîler’de siyah, Selçuklular’da kırmızı, Fâtımîler’de beyaz).

Eski Türkçe metinlerde hil‘at karşılığında kaftan, kedüt ve ton gibi kelimelerin kullanıldığı görülür. Kutadgu Bilig’de geçen kedüt (II, 135) ve ton (II, 395) Reşit Rahmeti Arat tarafından hil‘at olarak çevrilmiştir. Dede Korkut Kitabı’nda da hil‘atten söz edilir. Aruz’un Kazan’a karşı isyanında yardımlarını sağlamak için bütün beyleri “hil‘atladığı” anlatılır (s. 246). Aynı eserin bazı yerlerinde ise “cübbe ton” (s. 83), “şalvar cübbe çuka” (s. 115) ve “cübbe çuğa çirgab” (s. 224) gibi ifadeler hil‘at karşılığında kullanılmıştır. Aslında hil‘at geleneği Türkler’de İslâmiyet’i kabullerinden önce de vardı ve muhtemelen Çinliler’den alınmıştı. E. Chavannes’in belirttiğine göre Çin imparatorları Türk prenslerine bazan kendi sırtlarından çıkardıkları hil‘atleri verirlerdi (İA, V/1, s. 485).

Eski Yakındoğu kültürlerinden geldiği ileri sürülen geleneğin (EI2 [İng.], V, 6) Mısır’da Firavunlar döneminde mevcut olduğu anlaşılmakta, Ahd-i Atîk’te de hil‘atle yorumlanabilecek bazı ifadeler bulunmaktadır. Hz. Ya‘kūb çok sevdiği oğlu Yûsuf için özel bir entari (alaca entari, ketônet passîm) yapmış (Tekvîn, 37/3), Firavun da Mısır’ın idarî işlerini törenle Hz. Yûsuf’a tevdi ederken parmağından çıkardığı mühür-yüzüğü onun parmağına geçirmiş ve kendisine ince keten elbise giydirerek boynuna altın zincir takmıştır (Tekvîn, 41/42-43). Bundan başka Filistî Golyat’ı (Câlût) sapan taşıyla öldürüp kesik başını getirdiği zaman Yonatan’ın Dâvûd’a üzerindeki cübbeyi çıkarıp kılıcı, ya-yı ve kuşağı ile birlikte verdiği anlatılır (I. Samuel, 18/4). Herodot da Mısır Firavunu Amasis’in (Ahmose) Lidya Kralı Kroisos’a (Cresus) gönderdiği, üzerinde hayvan tasvirleri bulunan altın sırmalı bir gömlekten söz eder (Târih, III: Thalia, 47).

Genellikle kabul edilen görüşe göre hil‘at geleneği resmen Abbâsîler döneminde başlamıştır. Bununla beraber Hz. Peygamber’in, ünlü kasidesini okumasının ardından bürdesini (hırka) Kâ‘b b. Züheyr’e hediye etmesini (İbnü’l-Esîr, II, 276) İslâm’da hil‘at geleneğinin başlangıcı sayanlar olduğu gibi bu geleneği Emevîler’le başlatanlar ve onların bu âdeti Sâsânîler ile Bizanslılar’dan aldığını söyleyenler de vardır (İA, V/1, s. 484). Corcî Zeydân, halifenin hil‘at verdiği ilk kişinin Abbâsîler zamanında Ca‘fer b. Yahyâ el-Bermekî olduğunu belirtir (Târîḫu’t-temeddüni’l-İslâmî, V, 170). Hârûnürreşîd, hilâfet makamına oturduğu gün idarî görev verdiği Ca‘fer’e merasimle hil‘at giydirmiştir. Abbâsîler’de halifenin maiyeti arasına giren ve hil‘ate lâyık görülen erkâna “ashâbü’l-hil‘a” denilirdi. Bu şeref elbisesinin verilmesi belli bir töreni gerektiriyordu. Veliaht, vezir ve eyalet valisi tayin edilenler böyle bir törenle hil‘at giyerlerdi. Abbâsî Halifesi Kāim-Biemrillâh, 462’de (1070) Vezir Fahrüddevle’nin oğlu Amîdüddevle’ye Beytünnevbe’de düzenlenen bir merasimle hil‘at vermişti. İbn Haldûn, İranlılar’ın İslâmiyet’ten önce bu gibi elbiseleri hükümdarlarının sûretleri veya diğer bazı şekil ve motiflerle süslediklerini, müslüman hükümdarların ise sûret yerine kendi adlarını yahut uğurlu saydıkları cümle ve ibareleri yazdırdıklarını söyler; Emevî ve Abbâsîler’in bu elbiselerin süslü olmasına büyük önem verdiklerini kaydeder (Mukaddime, II, 26-27).

Abbâsî Devleti zayıflayıp merkezî otoritesini kaybedince bazı hânedanlıklar kuran emîrler de kendilerini meşrû saydırabilmek için halifelerden menşur, altın işlemeli siyah atlas elbise, murassa‘ kabzalı kılıç, altın bilezik, gerdanlık, altın toka, altın eyerli at, üzerinde beyaz yazıyla halifenin adı yazılı siyah bayrak ve hilâfet arması taşıyan daha başka şeyler almışlardır. Tâhirîler, Saffârîler ve Sâmânîler’de de görülen söz konusu âdet, Gazneliler’de özellikle Mahmûd-ı Gaznevî’den başlayarak büyük önem kazanmıştır. Gelenek Fâtımîler, Selçuklular, Hârizmşahlar, Eyyûbîler ve Memlükler gibi İlhanlılar, Altın Orda Hanlığı ve Timurlular’la Hindistan’da kurulan çeşitli Türk devletlerinde de bazı değişikliklerle sürdürülmüştür.

Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e Abbâsî Halifesi Kāim-Biemrillâh’ın 442’de (1050) hil‘atler gönderdiği bilinmektedir. Ayrıca Tuğrul Bey 449 (1057) yılında Bağdat’a geldiğinde âdete uyarak Halife Kāim-Biemrillâh’tan saltanat için izin almış ve kendisine hil‘at olarak yedi siyah cübbe giydirilip başına altın sırmalı siyah sarık sarılarak altın bir gerdanlıkla iki bilezik takılmış, kını altınla müzeyyen bir kılıç kuşatılmış ve kendisine bir ahidnâme verilmiştir. Daha sonra da altın eyerli bir ata bindirilerek yolcu edilmiştir (İbnü’l-Esîr, IX, 633-634; Kalkaşendî, III, 293-294). Tuğrul Bey de halifenin elçisi Ebû Bekir et-Tûsî’ye hil‘at vermişti (Bündârî, s. 4).

Sultanlar halifelerin gönderdiği hil‘atlere çok önem verirlerdi. Sultan Alparslan tahta çıkınca Abbâsî halifesine elçi göndererek adına hutbe okunmasını, para bastırılmasını ve kendi alâmetlerini taşıyan “sultânî hil‘atler” imal edilmesini istedi. Dârüttırâzların kurulmasını gerektiren bu son istek, Abbâsî hazinesi o günlerde bunu karşılamaya müsait olmadığı için gecikmeyle yerine getirilebildi (Köymen, Alp Arslan ve Zamanı, s. 86). Bir an önce hazırlanıp gönderilmesi hususunda ısrar edildiğini gösteren yazışmalardan anlaşıldığına göre hil‘atlere sahip olmak, bir hükümdarın hükümranlığının ve otoritesinin başlıca unsurlarından biri sayılmaktaydı. Hil‘atler için tesis kurma ve bunları hazırlatma işi ise halifeye aitti. 480 (1087) yılında Halife Muktedî-Biemrillâh, Sultan Melikşah’ın kızıyla evlenmesi münasebetiyle bütün Selçuklu emîrlerine ve Melikşah’ın hanımına hil‘atler göndermişti (İbnü’l-Esîr, X, 161). Selçuklu sultanına hil‘at gönderilmesi işi daha sonra da sürdürülmüştür. Selçuklu sultanları halifenin gönderdiği hil‘atleri devlet erkânına, vasal hükümdarlara ve lutuflarına mazhar olan başka kişilere verirlerdi. Hükümdarlar bağımsız da olsalar meşruiyetlerinin tasdiki için diğer alâmetlerle birlikte hil‘atlerini halifeden almak zorundaydılar. Meselâ 1061 yılında Batı Karahanlılar’dan İbrâhim Tamgaç Buğra Han’a ve 1103 yılında da Doğu Karahanlılar’dan Ahmed Han’a dönemlerinin halifelerince hil‘at verilmiştir. Hil‘at geleneğinin Karahanlılar’da İslâmiyet’i kabullerinden hemen sonra başladığı söylenebilir. Hârûn Buğra Han 992’de hastalanınca Mâverâünnehir’den ayrılırken Buhara vilâyetinin idaresini bıraktığı Abdülazîz b. Nûh b. Nasr’a hil‘at giydirmişti (Genç, s. 154).

Hil‘atler çok defa bir tek elbiseden ibaret olmayıp cübbe, fereciye, sarık gibi diğer giyim eşyasının yanında altın veya gümüş eyerli at, bayrak, kös, hatta çadır şeklinde olabilmekteydi (Köymen, Alp Arslan ve Zamanı, s. 84-87). Sultan Alparslan, Mekke Emîri Muhammed b. Hâşim’e Abbâsî halifesi ve Selçuklu sultanı adına hutbe okutması üzerine hil‘atlerle birlikte 30.000 dinar para göndermişti (İbnü’l-Esîr, X, 61).

Bu gelenek Anadolu Selçukluları zamanında da devam etmiştir. I. Alâeddin Keykubad’ın tahta geçtiğini öğrenen Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh, Şehâbeddin es-Sühreverdî’yi hükümdarlık hil‘ati, menşur, sultanlık kılıcı ve diğer hâkimiyet alâmetleriyle Konya’ya gönderdi. Şehrin kadı, âlim, derviş ve ahîleri elçiyi Zincirli denilen mevkiye kadar giderek karşıladılar; sultan da hilâfet makamını tebcil için hassa askerleriyle birlikte elçiyi karşılamaya çıktı. Sühreverdî, ertesi gün sarayda halifenin hil‘atini Sultan Alâeddin Keykubad’a giydirdi ve başına sarığını koyup ona adaletten ve şeriattan ayrılmamasını tavsiye etti (İbn Bîbî, I, 248-251).

Selçuklular’da yeni sultan biattan sonra beylere, vezirlere ve diğer devlet erkânına hil‘at giydirirdi. I. İzzeddin Keykâvus, savaşta gösterdiği kahramanlık sebebiyle Necmeddin Behramşah’a özel bir hil‘at vermişti (a.g.e., I, 156). Sultanlar tahta çıktıklarında bir nevi yeniden tayin anlamında hil‘atleri yenilerlerdi. Bu geleneğin Anadolu Selçukluları’nda da devam ettiği görülmektedir. Alâeddin Keykubad tahta çıkınca merasime katılmaları için uç beylerine ferman yollayıp başşehre gelmelerini emretmiş, onlara ikramda bulunduktan sonra hil‘at ve menşurlarını yenileyerek yerlerine göndermiştir (Turan, s. 329). Sultan ayrıca o dönemin meşhur simalarından Kemâleddin Kâmyâr’a teşrîf-i hâs, 1000 kızıl dinar, beş yük katırı, on at ve beş köle vermişti (İbn Bîbî, I, 290).

Hil‘at sadece müslümanlara değil gayri müslim devlet adamlarına da verilmiştir. 248 (862) yılında Abbâsî Halifesi Müstaîn-Billâh’ın emriyle İrmîniye Valisi Ali b. Yahyâ, isyana katılmayıp devletin menfaatlerini korumuş olan Bagrat sülâlesinden Aşot’u “işhanlar işhanı” unvanıyla taltif edip kendisine hil‘at giydirmiştir. Daha sonra aynı yere vali tayin edilen Îsâ b. Şeyh eş-Şeybânî’nin tavsiyesi üzerine 269’da (882) Halife Mu‘temid-Alellah da Aşot’a kral unvanı tevcih ederek Bağdat’tan taç ve hil‘at göndermiştir (İA, IV, 319). Selâhaddîn-i Eyyûbî de kendisine gelen İngiliz elçisine hil‘atler giydirmişti (Ebü’l-Ferec, II, 455).

Abbâsî hil‘atleri sınıflarına göre 300, 100, 30 dinar değerindeydi (Sâbî, s. 98-99). Çok kıymetli kumaşlardan yapılan, üzerindeki süslemeleri ve rengârenk görünümleriyle gözleri kamaştıran bu şeref elbiseleri bazan başlı başına bir servet teşkil ederdi (İbn Fazlullah el-Ömerî, et-Taʿrîf, s. 161, 164).

Fâtımî halifeleri de ihtişamlı günlerinde devlet adamlarına ve saraya yakın kişilere hil‘at verme geleneğini sürdürmüşlerdir. Mısır’da gelişmiş olan dokumacılık, Kâbe örtüsü ve hil‘at geleneğiyle daha ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Nil deltası dârüttırâzların yoğunlaştığı bölgeydi. Günümüze ulaşan hil‘atlerin çoğu Fâtımî ve Memlük dönemlerine aittir. Bu hil‘atlerde yer alan ve ipekle işlendiği için zamana kumaşından daha çok dayanmış olan şeritler halindeki yazılarda sırasıyla besmele, halife için bereket ve uzun ömür duası, üretildiği dârüttırâz ve nâdiren dokuyan ustanın adı görülmektedir. Hil‘atler “hizânetü’l-kisvât” denilen depolarda muhafaza edilmekteydi. Bunlar da “hizânetü’l-bâtıne” ve “hizânetü’z-zâhire” olmak üzere iki kısma ayrılırdı. Halifenin elbiselerinin bulunduğu birinci kısmı bir kadın idare ederdi. Halife tarafından yazlık ve kışlık olarak yılda iki defa devlet erkânına verilen elbiselerle bayram, tayin, kabul gibi vesilelerle ihsan edilecek elbiselerin saklandığı hizânetü’z-zâhire ise yüksek dereceli bir memurun yönetimindeydi. Makrîzî, hizânetü’l-kisvât ve burada bulunan elbiselerin özellikleri hakkında bazı bilgiler vermektedir (el-Ḫıṭaṭ, I, 409-413).

Memlükler’de hil‘atle ilgili olarak özellikle Makrîzî, İbn Fazlullah el-Ömerî ve Kalkaşendî’nin eserlerinde geniş açıklamalar bulunmaktadır. Memlükler’de hil‘at alacak olanlar üçe ayrılmaktaydı; bunlar “erbâbü’s-süyûf” denilen askerler, “erbâbü’l-aklâm” denilen bürokratlar ve ulemâdan ibaretti. Üst derecedeki asker ve bürokratlara, altın tırâzlı kırmızı ve sarı atlastan yapılarak ipekle işlenmiş ve kürk ilâve edilmiş çeşitli libaslarla başlık, altın kemer, kılıç, altın veya gümüş eyerli at verilirdi. Rütbe ve derecelere göre tevdi edilen hil‘atlerin kaliteleri ve sayıları da değişirdi. Meselâ ulemânınki genellikle beyaz ve yeşil pamuklu veya yünlü kumaştan mâmul, bol yenli ve tırâzsız olurdu. Uzak bir yerden misafir olarak gelme veya misafirliğin sona ermesi, affedilme, sağlığına kavuşma, evlenme ve doğum gibi olaylar da hil‘at vermek için birer vesileydi. Hil‘at ve diğer hediyeleri reddetmek ise büyük bir suçtu ve bu hareket açık bir düşmanlığı gösterirdi. Hille Emîri Dübeys b. Ali b. Mezyed el-Esedî’nin kendisine verilen gümüş eyerli atı, Ahvaz hâkimi Hezâresb’e altın eyerli at verildiğini söyleyerek reddetmesi Halife Kāim-Biemrillâh’ın ağırına gitmiş ve kendisine İmam Şâfiî’nin, “Hiç kimseye lâyık olduğundan fazlasını vermem” sözüyle cevap göndermiştir. 578 (1183) yılında Sincar’ın muhasarası sırasında Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin yanına gelen Ahlatşah’ın elçisi de hil‘at ve hediye kabul etmemesi sebebiyle tenkitlere mâruz kalmıştır (Şeşen, s. 122). Memlükler’de kadılara ipek hil‘at verilirdi. Ancak bazı din adamları haram olduğu gerekçesiyle bunları almamışlardır. Meselâ Mısır Kadısı Takıyyüddin b. Dakīkul‘îd, Memlük Sultanı Lâçin’in kendisine gönderdiği ipek hil‘ati kabul etmemiş, sultan da sebebini haklı bulduğu için değiştirilmesini emretmişti (Süyûtî, II, 168).

BİBLİYOGRAFYA
Herodotos, Târih (trc. Müntekim Ökmen), İstanbul 1973, s. 188 [III. Kitap: Thalia, 47]; Sâbî, Rüsûmü dâri’l-ḫilâfe, s. 93-99; Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb (Uludağ), s. 125-138; Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig (trc. Reşid Rahmeti Arat), Ankara 1988, II, 135, 395; Dede Korkut Kitabı (nşr. Muharrem Ergin), Ankara 1958, I, 82-83, 115, 176, 224, 246; Muhammed b. Hüseyin el-Beyhakī, Târîḫ (nşr. Halîl Hatîb Rehber), Tahran 1368, I, 163, 246; Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, bk. İndeks; Ahbârü’d-devleti’s-Selcûkıyye (Lugal), s. 28; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 276; IX, 633-634; X, 61, 161; Bündârî, Zübdetü’n-Nusra (Burslan), bk. İndeks; Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’âtü’z-zamân (nşr. Ali Sevim), Ankara 1968, s. 115-116; İbn Bîbî, el-Evâmirü’l-Alâiyye: Selçukname (trc. Mürsel Öztürk), Ankara 1996, I-II, bk. İndeks; Ebü’l-Ferec, Târih, II, 455; Aksarâyî, Müsâmeretü’l-aḫbâr, s. 14, 21, 29; İbn Fazlullah el-Ömerî, Mesâlik (Eymen), s. 69-72; a.mlf., et-Taʿrîf bi’l-muṣṭalaḥi’ş-şerîf (nşr. Semîr ed-Dürûbî), Kerek 1413/1992, s. 161, 164; İbn Haldûn, Mukaddime (trc. Zakir Kadiri Ugan), İstanbul 1988, II, 26-29; Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ (Şemseddin), III, 293-294; Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, I, 409-413; II, 227-228; Süyûtî, Ḥüsnü’l-muḥâḍara, II, 168-169; C. Zeydân, Târîḫu’t-temeddüni’l-İslâmî (nşr. Hüseyin Mûnis), Kahire 1902-1906, I, 136, 146 vd.; V, 170 vd.; M. Fuad Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri (İstanbul 1931; haz. Orhan F. Köprülü), İstanbul 1986, s. 186-189; a.mlf., “Hil’at”, İA, V/1, s. 483-486; Barthold, İslâm Medeniyeti (İstanbul 1940), Ankara 1984, s.124-125; M. Abdülazîz Merzûk, ez-Zuḫrufetü’l-mensûce fi’l-aḳmişeti’l-Fâṭımiyye, Kahire 1942, s. 21-24, 49-51; E. Lévi-Provençal, Histoire de l’Espagne musulmane, Paris-Leiden 1950-67, II, 129-130; III, 45; L. A. Mayer, Mamluk Custume, Geneva 1952, s. 56-64; Abdülmün‘im Mâcid, Nüẓumü’l-Fâṭımiyyîn ve rusûmühüm fî Mıṣr, Kahire 1955, II, 14-17, 54-63; Uzunçarşılı, Medhal, s. 2-3; Hasan-ı Enverî, Iṣṭılâḥât-ı Dîvânî Devre-yi Ġaznevî ve Selcûḳī, Tahran 2535 şş., s. 32, 35-37; Mehmet Altay Köymen, Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul 1976, s. 81-82; a.mlf., Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi III: Alp Arslan ve Zamanı, Ankara 1992, s. 84-87; Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilâtı, Ankara 1981, s. 154-155; Ramazan Şeşen, Salâhaddîn Devrinde Eyyûbîler Devleti, İstanbul 1983, s. 122; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, İstanbul 1984, s. 329-330; Hakkı Dursun Yıldız, “10. Yüzyılda Türk-Ermeni Münasebetleri”, Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu (Erzurum-1984), Ankara 1985, s. 30-31; Bedr Abdurrahman Muhammed, Rusûmü’l-Ġazneviyyîn, Kahire 1987, s. 42-44, 64, 87; P. L. Baker, “Islamic Honorific Garments”, Costume The Journal of the Costume Society, London 1991, s. 25-28; Eymen Fuâd Seyyid, ed-Devletü’l-Fâṭımiyye, Kahire 1413/1992, s. 153, 192, 233-234, 373; Mehmet Şeker, İbn Battuta’ya Göre Anadolu’nun Sosyal-Kültürel ve İktisadî Hayatı ile Ahîlik, Ankara 1993, s. 44-45; Güller Nuhoğlu, Beyhaki Tarihine Göre Gazneliler’de Devlet Teşkilâtı ve Kültür (doktora tezi, 1995, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), s. 76, 78-80, 130, 145, 183, 185, 188, 210, 215, 216; F. W. Buckler, “Two Istances of Khil‘at in the Bible”, Journal of Theological Studes, XXIII (1922), s. 197 vd.; Pakalın, I, 833-834; Streck – [Mükrimin Halil Yınanç], “Ermeniye”, İA, IV, 319; A. Grohmann, “Tırâz”, İA, XII/1, s. 239, 242; N. A. Stillman, “Khilʿa”, EI2 (İng.), V, 6-7.
Bu bölüm ilk olarak 1998 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 18. cildinde, 22-25 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
2/2
Müellif:
HİL‘AT
Müellif: FİLİZ KARACA
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 19.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/hilat#2-osmanlilarda-hilat
FİLİZ KARACA, "HİL‘AT", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hilat#2-osmanlilarda-hilat (19.11.2019).
Kopyalama metni
Osmanlılar’da Hil‘at. Osmanlılar’da hil‘at giydirme geleneğine, aynı zamanda hânedanın meşruiyetinin ve ona bağlılığın bir işareti olması sebebiyle çok önem verilmiş, maddî sıkıntı içine düşüldüğü dönemlerde bile uygulanması sürdürülmüştür. Çeşitli devlet görevleri verilenlere veya bu görevler kapsamındaki yetkileri tasdik edilenlere, padişaha bağlılıklarını gösterenlere ve taltif edilmek istenen kimselere takdir, tebrik veya teşvik için (bazılarına da te’dib gayesiyle) hil‘atler giydirildiği bilinmekte, bunun bazan da cülûs bahşişleri içinde yer aldığı görülmektedir. Özellikle resmî törenler ve sûr-ı hümâyun gibi şenlikler hil‘at verilmesi için önemli vesilelerdi. Hil‘atler giydirilme sebeplerine bağlı olarak “arz hil‘ati, ulûfe hil‘ati, vedâ hil‘ati, umum hil‘ati” gibi adlarla anılıyordu. Öte yandan bu uygulamaya in‘âm nazarıyla bakılmakla birlikte, yine taltif amacıyla yılda bir veya birkaç defa verilen (genellikle kışlık ve yazlık), resmî kayıtlara “âdet” olarak geçirilen hil‘atler de vardı. Bunlar sonradan daha ziyade nakde dönüştürülmüştür (hil‘at-bahâ).

Daha önceki çeşitli devletlerde olduğu gibi Osmanlılar’da hil‘atin eş anlamlısı olarak kullanılan teşrif kelimesi sadece hil‘ati değil hil‘atle birlikte verilen diğer hediyeleri de ifade ederdi. Elçilere, bazı muteber misafirlere, Kırım hanı ile Eflak ve Boğdan voyvodalarına yapılan aynî ve nakdî yardımlarla birlikte verilen hil‘ati ifade için “teşrîf”, sefere davet maksadıyla Kırım hanına, seferdeki başarıları dolayısıyla serdarlara, ulûfe dağıtımı sonrası sadrazama hil‘atle birlikte gönderilen hatt-ı hümâyun, kılıç, hançer, para ve benzeri şeyleri ifade için de “teşrîfât” kelimesi kullanılmıştır (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, s. 398). Hil‘at vermenin, veren kişinin kendi üzerinden çıkardığı elbiseyi başkasına giydirmesi şeklinde yapılan uygulamasına da rastlanır (Silâhdar, II, 548). Hil‘at terimi zaman zaman yalnız hediye edilen elbiseleri kapsamına almıştır. Padişah kızlarının (Sultan) nikâh akdi dolayısıyla sultan ve damat tarafından sadrazama, şeyhülislâma, elçilere ve diğer devletlerin hükümdarlarına gönderilen hediyeler arasında bulunan hil‘atler bunlardandır. Sadrazamın padişaha sunduğu kürkler için ise hiçbir zaman hil‘at kelimesi kullanılmamıştır.

Osmanlılar’da devlet adına verilecek olan hil‘atler hazarda padişah, sadrazam, dârüssaâde ağası, defterdar ve valiler, seferde ise serdâr-ı ekrem ve serdarların huzurunda giydirilirdi (a.g.e., II, 104). “Huzurda giydirilme” ifadesi, her zaman giyme işleminin ilgili şahsın huzurunda yapılması değil bazan da giymenin ardından huzura çıkılması anlamına gelirdi. Özellikle padişah tarafından hil‘at giydirilenler padişahın huzuruna çıkarak yer öpme merasimini (bûs resmi) yerine getirirlerdi. Bu şekilde hil‘at verilmesi verenin hizmetinde bulunmak veya ona tâbi olmak demekti. Dolayısıyla söz konusu görevlilerden her biri ancak kendilerinden daha alt mevkide bulunanlara hil‘at giydirebilirlerdi. Meselâ sadrazam tarafından şeyhülislâma verilecek hil‘at giydirilmez, bir bohça içerisinde takdim edilirdi. Ayrıca vâlide sultan, sultan ve damatlarla vezirler ve diğer devlet erkânının verdikleri hil‘atlerin büyük çoğunluğu devlet hazinesinden değil kendi hazinelerinden çıkarılmaktaydı. Sadrazamın, görev tevcihi veya ulûfe dağıtılmasından sonra padişah tarafından kendisine gönderilen kürkü o anda yapılan bir merasimle giymesi âdet olduğu gibi diğer kimselerin gönderdiği kürkleri de getirenin yanında hemen giymesinin bir nezaket ifadesi olduğu anlaşılmaktadır (Râşid, II, 547).

Vilâyetlerde ve sefer esnasında orduda çok çeşitli yerlerde hil‘at giydirme merasimi icra edilmekle beraber İstanbul’da XVII. yüzyılın sonlarına kadar saray, daha sonraki tarihlerde de Paşakapısı bu iş için ana merkez olmuştur. Ancak gerek saray gerekse Paşakapısı içinde, daha önceki bazı devletlerde görüldüğü gibi hil‘atlerin giydirilmesi için özel bir mekân (meselâ Gazneliler’de câmehâne) yoktu. Fakat hil‘atin hangi sebeple kimlere verileceği ve nasıl bir tören yapılacağı belirlenmişti. Sarayda Kubbealtı’nda bulunan hazine önü, Bâbüssaâde arası, Bâbüssaâde önündeki binek taşı avlusu, Has Oda ve çeşitli kasırlar, Bâbıâli’de Arz Odası, divanhâne ve misafir odası hil‘at törenlerinin gerçekleştiği mekânlardı. Bazı özel şartlarda “tahta perde verâsında” da (tören yapılmaksızın) hil‘at giydirildiği olurdu.

Özellikle görev tevcihi sebebiyle yapılan hil‘at giydirme törenleri, hem geniş kitleye hitap etmesi hem de şeklinin tayin edilmiş olması (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, s. 516) bakımından önemliydi. Zira şâkirtlik gibi çıraklık mahiyetindeki görevler dışında tayin edilen her memura hil‘at giydiriliyordu. Hatta aynı görevin vekâletinden asaletine geçiş de hil‘at verilmesini gerektiriyordu. Tevcîhat sebebiyle kimlerin padişah huzurunda hil‘at giyecekleri tesbit edilmişti. Bunların ayrıca sadrazam huzurunda tekrar hil‘at giymeleri âdetti (Tevkiî Abdurrahman Paşa, s. 529). Vezirler, yeniçeri ağası, defterdar, reîsülküttâb, nişancı, defter emini, çavuşbaşı, sipahiler ağası, silâhdarlar ağası, yeniçeri efendisi, kul kethüdâsı, rûznâmçe-i evvel, mîrâhûr-ı evvel, mîrâhûr-ı sânî, kapıcılar kethüdâsı, mîralem ve cebecibaşı ağalar hil‘atlerini, tayinlerini takip eden ilk arz sırasında Bâbüssaâde arasında giyerek Arz Odası’nda padişah huzurunda yer öperlerdi. Sadrazam ve defterdara ulûfe tevzii dolayısıyla verilen hil‘atler de aynı şekilde Bâbüssaâde arasında, sadrazama ilk arzında verilmesi mûtat olan kapaniçe ise Bâbüssaâde önündeki selâm taşında giydirilirdi. Tayinleri takip eden ilk arz sırasında hil‘at giyenlerle ulûfe tevzii dolayısıyla hil‘at giyen defterdar hil‘atlerini arz dönüşü giydikleri yerde çıkarırlarken sadrazam ulûfe hil‘atini arzdan sonra divanhânede divan görevlilerinin kendisini tebrik için yaptıkları etek öpme (dâmen-bûs) resminden sonra çıkarır ve teşrifatçı efendi bu kürkü Devât Odası’nda mehterbaşına teslim ederdi. Arza girmesi kural olduğu halde burada hiçbir sebeple kazaskere hil‘at giydirilmezdi. Önceleri şeyhülislâmlar divanda, kazaskerler Has Oda gibi bir yerde padişahın elini öperek hil‘at giyerlerdi; bu usul bir ara terkedilmiş ve Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi’nin şeyhülislâmlığında tekrar yürürlüğe konulmuştur (Zeyl-i Ravzatü’l-ebrâr, s. XXV, 75). Daha sonraki tarihlerde kazaskerler şeyhülislâm konağında hil‘at giymişlerdir.

Münferit tevcihler dışında cülûs ve sefer dolayısıyla ve şevval ayındaki genel tayinler sırasında yeni görev alan veya yerinde kalan kimselere hil‘at giydirilir ve buna “umum hil‘ati” denilirdi (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, s. 21, 90). Umum hil‘atlerinin Paşakapısı’nda giydirilmeye başlanmasından sonra da yine aynı şekilde şeyhülislâm, vezirler, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, nakîbüleşraf ve İstanbul kadısının hil‘at törenleri bizzat sadrazamın huzurunda Arz Odası’nda, diğerleri ise divanhânede yapılırdı. Eflak ve Boğdan voyvodaları ile beylerbeyi tevcihlerinde tayin edilen kişinin başşehirde bulunmaması durumunda onların kapı kethüdâlarına hil‘at giydirilmek suretiyle görevleri ilân edilirdi. Sefer sebebiyle merkezde yapılan tevcîhat yanında sefere memur edilen beylerbeyiler de askerleriyle orduya dahil olduklarında hil‘at giyerek yerlerini alırlardı (Topçular Kâtibi Abdülkadir Efendi, s. 537). Elçilere giydirilen hil‘atler de protokol bakımından önemliydi. Saraya gelen elçiler hil‘atlerini divandan sonra hazine önünde giyer ve arza girerek yer öperlerdi. Bâbıâli’de önde gelen elçilik erkânına ve mihmandarına sadrazamın huzurunda, diğer maiyet mensuplarına ise misafir odasında hil‘at giydirilirdi.

Hil‘at giydirilmesini gerektiren iki sebep aynı zamana rastlarsa merasimler üst üste ve her biri yine kendi kuralı gereğince yapılırdı. Meselâ sadrazam ve defterdar, ilk arzlarının ulûfe tevzii gününe tesadüf etmesi halinde ikişer hil‘atle arza girerlerdi. Sadrazama Bâbüssaâde’ye varmadan selâm taşında taşra hazinedarbaşısı kapaniçesini, Bâbüssaâde aralığına vardığında iç hazinedarbaşısı kapaniçesinin altına ulûfe kürkünü giydirirdi (Abdullah Nâilî Paşa, vr. 49b). Bu hil‘atlerin büyük bir kısmı resmî günlerde ve merasimler sırasında giyilirken bir kısmı ancak belirli merasimlere mahsustu.

Devlet memurlarının kıyafetleri rütbe ve görevlerinin özelliklerine göre değişiyordu. Protokole dahil olan ricâlin normal günlerde, alelâde merasimlerde ve önemli törenlerle büyük alaylarda giymek için üç ayrı kıyafetleri vardı; dolayısıyla bunlara giydirilecek hil‘atler de memuriyetlerine göre farklı idi. Başta sadrazam olmak üzere üst seviyedeki bazı görevlilere verilecek hil‘atlerin cinsleri değişebiliyordu. Bunlara hangi sebeple ne tür hil‘at verileceği önceden tesbit edilmişti. Elçi ve misafirlerin hil‘atlerinin cinsini tayinde şahsın mevkii ve yüklendiği görev belirleyicilik açısından önemliydi. Herkesin giyeceği hil‘at türü belli olduğundan sadrazam ve padişah huzurunda aynı kişilere aynı sebeplerle verilen hil‘atler de genellikle aynı olurdu. Fakat özellikle elçilere XVIII. yüzyıldan itibaren zaman zaman padişah huzurunda daha iyi cins hil‘atler giydirilmiştir.

Kuruluştan itibaren imal edildiği kumaş cinsine göre çeşitleri olan hil‘atlerin memurların derecelerine göre farklı türlere ayrılması daha sonraki tarihlerde gerçekleşmiştir. Kumaş ve cinslerinin zamanla çoğalması bu türleri zenginleştirmiş ve derecelendirilmesini kolaylaştırmıştır. XVII. yüzyıldan sonra pek görülmeyen, fazla ikramda bulunmak üzere iki hil‘atin birlikte giydirilmesi âdeti de çeşitlerin henüz yeterince zenginleşmemesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Aynı şekilde sonraki tarihlerde malî sebeplerle yapılan bazı kısıtlamalar dolayısıyla, meselâ kürk yasağından sonra bazı kimselere verilecek yeni hil‘atlerin eskisinin değerini taşımasına dikkat edilmiş ve bunu sağlamak için sırma işlemeler, inci ve murassa kopçalar kullanılmıştır.

XVII. yüzyılın başlarında Amasya kemhâsı ve diğer kumaşlar yanında daha ziyade serâserin mükemmel, âlâ, evsat, kuşaklık, kârhâne, İstanbul gibi çeşitlerinden imal edilen “câme-i mîrâhûrî”ler hil‘at olarak verilmiş ve bunlar kumaşın cinsine göre “câme-i mîrâhûrî an-serâser-i kuşaklık” şeklinde adlandırılmıştır (BA, KK, nr. 666). Aynı yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında hil‘atlerin muhtemelen serâser cinslerinden isimlerini alan mükemmel, âlâ, evsat, kuşaklık, kârhâne, İstanbul ve altunum-gümüşüm gibi çeşitleri görülmektedir (BA, KK, nr. 667). Yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise kuşaklık, âlâ, altunum-gümüşüm, serenk adlarıyla hil‘at türleri azalmış ve kürklerin kaplanmasında da kuşaklık kumaş kullanılmıştır (BA, KK, nr. 668). Kısa bir müddet sonra “has” denilen yeni bir cins hil‘atin ortaya çıkışı ile hil‘at türleri ve fiyatları aşağıdaki şekilde belirlenmiştir:


XVII. yüzyılın ortaları
(BA, KK, nr. 683)
XVII. yüzyılın sonları
(BA, KK, nr. 684)
XVIII. yüzyılın ikinci yarısı (Abdullah Nâilî Paşa, vr. 121b)
AkçeAkçe (Kuruş)Kuruş
Hâssü’l-hâs80009600 (= 80)37
Hâss-ı sâde60005500 (= 45)12
Kuşaklık-ı hâs6000----
Kuşaklık-ı sâde48004300 (= 36)26
Âlâ28002300 (= 19)18

XVIII. yüzyıla gelindiğinde kuşaklık tek türe dönüşmüş ve has da hil‘at çeşitlerinin atîk ve cedîd olarak ikiye ayrılması sırasında değer kaybederek âlânın altına düşmüştür; altunum-gümüşüm ise pek kullanılmamıştır. Ayrıca yine XVII. yüzyılın sonlarında özellikle ilmiye mensuplarına verilen çuha ve sof feracelerle XVIII. yüzyılın ikinci yarısında kürklerin kaplanmasında da kullanılan “kumâş-ı hân-ı cedîd” görülmeye başlanmıştır.

Yüksek rütbeli devlet erkânına hil‘at olarak genellikle samur, kakum ve sincap gibi kürkler verilirdi. Siyah tilki kürkü çok değerliydi ve yalnız padişaha mahsustu; ancak padişah tarafından fevkalâde taltif amacıyla sadrazama, çok ender bazı durumlarda da diğer kimselere verilmiştir (D’Ohsson, s. 91-92). Kürklerin fiyatları ve dolayısıyla kaliteleri giydirileceği şahsa göre belirlenmişti. XVII ve XVIII. yüzyıllarda çeşitli görevliler için satın alınacak samur kürk fiyatları 300 ile 1000 kuruş arasında değişmekteydi. XVIII. yüzyılın başlarında bu kürklerin vezirler için 600, kazaskerler ve mîrâhûr-ı evvel için 450, nakîbüleşraf, İstanbul kadısı ve bostancıbaşı için 350 kuruşa, diğer kişiler için de rütbelerine göre kıyas yoluyla satın alınması nizama bağlanmıştır (BA, İbnülemin-Hil‘at, nr. 458). Hil‘at cinslerinde yapılan her değişiklikte kime hangi cinsin giydirileceği yeniden tesbit edildiği gibi XVIII. yüzyılda malî sebeplerle bu konuda bazı kısıtlamalara da gidilmiştir. Bu arada elçilere kürk yerine hâssü’l-hâs giydirilmesi esası getirilmiştir. Ancak gerekli görülen durumlarda yine kürk verilmesi usulü sürdürülmüştür.

XVI. yüzyılda hil‘atlerin en çok verildiği merasim olan sûr-ı hümâyunlarda dağıtılan hil‘at sayısı dört bine ulaşırdı (Selânikî, I, 168-169). 1099 (1688) yılının son sekiz aylık hil‘at sarfiyat ortalaması 251, 1173 (1759-60) yılı sarfiyatının aylık ortalaması ise 160’tır (BA, KK, nr. 694). Şevval ve zilhicce aylarındaki sarfiyatın ramazan ve kurban bayramları dolayısıyla artışı dikkat çekmektedir. XVII. yüzyılın sonlarında aylık hil‘at masrafı meselâ 1094 yılı Muharrem ayı (Ocak 1683) için 2.298.025 akçe (= 19.150 kuruş), Safer ayı (Şubat 1683) için 3.328.660 akçedir (= 27.739 kuruş; BA, KK, nr. 684). Bu sonuçlardan anlaşıldığına göre XVIII. yüzyıldan itibaren hem giydirilen hil‘at sayısı azaltılmış hem de fiyatları düşürülmüştür.

Sarayda “hayyâtîn-i hil‘at” denilen özel terziler bulunur ve bunlar ilk zamanlarda hil‘atleri Hazîne-i Âmire’den aldıkları kumaşlardan dikerlerdi; hatta sefer sırasında bir kısmı orduya katılırdı. Fakat zamanla bunların sayısı ve dolayısıyla imalâtları azalmış ve hil‘atler daha ziyade dışarıdan satın alınmıştır (BA, KK, nr. 672, 683, 684). Saraydaki hassa ve hil‘at terzilerinin sayısı XVI. yüzyıl sonlarında 478, XVII. yüzyılın başlarında 319 iken aynı yüzyılın sonlarında 217’ye düşmüştür. Hil‘atler Kubbealtı’nın yakınında bulunan Bîrûn Hazinesi’nde muhafaza edilirdi. Hazinedarbaşının nezaretindeki bu hazine iki kısımdı. Hil‘atlere ait kısım kaftancıbaşının, kırtasiye ve kumaşlara ait kısım ise hazinedarbaşının sorumluluğunda idi. Hazinenin ayrıca hâzin-i Bîrûn denilen görevlileri vardı ve bunların XVII. yüzyıl sonlarındaki sayısı dörttü. Hazinenin gelir kayıtları başmuhasebe ve rûznâmçede, masraf kayıtları ise -hazineden hil‘at çıkışı teşrifat kaleminde yapıldığı için- XVI. yüzyıldan 1099’a (1688) kadar Teşrifat Masraf Rûznâmçe Defterleri’nde veya yine Teşrifat Nezâreti’nde tutulan müstakil kaftancıbaşı masraf defterlerinde yer almıştır. Bu şekilde gelir ve masraf kayıtlarının ayrı kalemlerde olması muhasebe hesaplarının yapılmasını güçleştirmiş, fakat sonradan masraf hesapları da rûznâmçeye bırakılmıştır. Ayrıca önceleri ancak devir teslim sırasında veya satın alınacak hil‘at sayısını belirlemek amacıyla hazine mevcudunu tesbit için yapılan muhasebe hesapları sonradan yıllık olarak düzenli bir şekilde tutulmuştur.

Hil‘at mübâyaalarında taşra hazinesi yetkililerinden başka özellikle münferit alımlarda çok çeşitli kimseler görevlendirilmiştir; bunların bir kısmının hil‘at giydirilecek şahsın adamları olduğu anlaşılmaktadır. Önceden verilmiş hil‘atlerin daha sonra tekrar hazinece satın alındığı da görülmektedir. Hil‘atler hazineden hemen giydirilmek, padişah ve sadrazam hazinelerinde ihtiyat olarak bulundurulmak veya gerektiğinde giydirilmesi için ordu ve eyaletlere topluca gönderilmek üzere çıkarılırdı. Padişah ve sadrazam hazinelerine taşra hazinesinden gerekli hil‘atlerin alınması, muhafazası ve giydirilmek üzere hazırlanması için ayrı görevliler vardı. Padişah adına Enderun’da bulundurulan siyah tilki, samur gibi değerli kürk ve hil‘atlerin muhafazası ile kapaniçecibaşı, taşra hazinesinden hil‘at alımı, muhafazası ve giydirilmek üzere hazırlanması ile Enderun Hazinesi hazinedarbaşısı ve kethüdâsı görevli iken sadrazam dairesinde bu işlerle hâzin-i hil‘at ve kaftan ağası gibi memurlar ilgilenmekteydi.

Hil‘at giydirme âdeti II. Mahmud zamanından başlayarak aşamalı biçimde kaldırılmıştır. 1237 (1822) yılında ulemâ ve vüzerâya mahsus bol yenli kakumlar dışında kürk giyilmesi yasaklanırken (Cevdet, XII, 45) aynı yıl içinde bazı merasimler sırasında giydirilecek çoğu kürk olan hil‘atler yavaş yavaş terkedilmiş, 6 Şevval 1244 (11 Nisan 1829) tarihli elbise nizamnâmesiyle memurların kıyafetlerinde değişiklik yapılırken göreve tayinlerde hil‘at giydirme âdetinden vazgeçilmiştir. Ancak bununla hil‘at giydirme geleneği tamamen ortadan kalkmamış, bazı özel durumlarda Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etmiştir. Meselâ II. Mahmud 1831-1837 yılları arasında çıktığı yurt içi gezilerinde ileri gelenlere verdiği değerli hediyelerin yanında kendilerine hil‘at de giydirmiştir (Özcan, Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu’na Armağan, s. 364, 365, 370, 374, 375). Aynı şekilde Sultan Abdülmecid de 1844’te yurt içinde yaptığı bir seyahat sırasında verilmek üzere rütbeli ricâl için nişanlar, ilmiye mensupları ve başka milletlerin din adamları için de hil‘atler hazırlatmıştır (BA, İrade-Dahiliye, nr. 4335). Mekke emîri ve diğer bazı görevlilere ise her yıl surre emini ve kaftan ağası ile hil‘at gönderilmesi usulü devam ettirilmiştir. Hil‘atin doğu eyaletlerindeki ilgası daha yavaş ve daha geç gerçekleşmiştir. Özellikle aşiretlerin çok olduğu Musul, Şehrizor ve Bağdat gibi bölgelerde bunun hoşnutsuzluğa yol açabileceği endişesiyle uygulamanın yavaş yavaş gerçekleştirilmesine dikkat edilmiştir. Zira hil‘atler, daha çok göreve tayinleri sebebiyle buralardaki memurlara değerli at gibi hediyeler veren aşiret bey ve ağalarına giydiriliyordu.

BİBLİYOGRAFYA
BA, A.AMD, nr. 17/76; BA, A.MKT, Meclis-i Vâlâ, nr. 85/95; BA, Sadâret-Teşrifat Kalemi, nr. 29/33, 134/50, 258/56; BA, HH, nr. 20115; BA, İbnülemin-Hil‘at, nr. 242, 294, 312, 314, 342, 364, 446, 448, 458, 477, 485, 544, 547; BA, İrade-Dahiliye, nr. 4335; BA, İrade-Meclis-i Mahsûs, nr. 664; BA, KK, nr. 208, s. 112-113 (Ruûs Defteri); nr. 672, 683-684 (Hil‘at Mübâyaa Defterleri); nr. 687, 691-696 (Bîrûn Hazinesi Muhasebe İcmal Defterleri); nr. 673, 673/m. 1 (Bîrûn Hazinesi Masraf Defteri); nr. 666, 667, 668 (Teşrifat Kalemi Masraf Rûznâmçeleri); nr. 664 m (Mevcûdâtî Rûznâmçesi); nr. 669, 670, 685; BA, BEO, Sadâret Defterleri, nr. 345; nr. 347, s. 8, 12, 18; nr. 349, s. 10; nr. 359, s. 151, 154-155, 161; nr. 356, vr. 38b, 39b, 45a-b, 47b, 49a-b, 103b, 121b-142b; nr. 435, s. 32-42; BA, D.BŞM, Kaftancıbaşı Masraf Defterleri, nr. 209; Defter-i Teşrifât-ı Hümâyun, Konya İzzet Koyunoğlu Ktp., nr. 14.555, vr. 1b-45a; Teşrifat Defteri, Arkeoloji Müzesi Ktp., nr. 323, vr. 13b; Defterdara Ait Telhis ve Mektup Mecmuası, İÜ Ktp., TY, nr. 3960, vr. 42b; Kānunnâme, Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb, nr. 1004, vr. 7b; Âşıkpaşazâde, Târih (Atsız), s. 53; Selânikî, Târih (İpşirli), I, 103, 168-169, 179, 299, 322, 364; II, 446, 524, 544, 546, 584, 589, 591, 595, 680-681, 729; Ayn Ali, Risâle-i Vazîfehorân, s. 93, 108, 112; Topçular Kâtibi Abdülkadir (Kadrî) Efendi Târihi (haz. Ziya Yılmazer, doktora tezi, 1990), İÜ Ed.Fak. Genel Ktp., nr. TE 80, s. 537; Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi, Zeyl-i Ravzatü’l-ebrâr (haz. Nevzat Kaya, doktora tezi, 1990, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), s. XXV, 75; Eyyûbî Efendi Kānûnnâmesi (haz. Abdülkadir Özcan), İstanbul 1994, s. 34, 39, 56-58; Hezârfen, Telhîsü’l-beyân, vr. 136b, 143b; Tevkiî Abdurrahman Paşa, Kānunnâme (MTM, I/3 [1331] içinde), s. 513-514, 526, 529; Abdullah Nâilî Paşa, Mukaddime-i Kavânîn-i Teşrîfât, Süleymaniye Ktp., Hüsrev Paşa, nr. 813/2, vr. 31a-32a, 49b, 121b; Naîmâ, Târih, V, 365; Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekāyiât (haz. Abdülkadir Özcan), Ankara 1995, s. 21, 90, 104, 398, 428, 516; Silâhdar, Târih, II, 104, 548; Râşid, Târih, II, 546-547; Sâdullah Enverî, Târih, İÜ Ktp., TY, nr. 5994, vr. 256a-b; Halil Nûri, Târih, İÜ Ktp., TY, nr. 5996, vr. 227a; Edib Mehmed Emin, Târih, Süleymaniye Ktp., Pertev Paşa, nr. 464, vr. 4a; Teşrîfât-ı Kadîme, s. 91-92; Câbî Ömer Efendi, Târih (haz. Mehmet Ali Beyhan, doktora tezi, 1992), İÜ Ed.Fak. Genel Ktp., nr. TE 9, s. 213, 996-998; D’Ohsson, XVIII. Yüzyıl Türkiyesinde Örf ve Âdetler (trc. Zerhan Yüksel), İstanbul, ts. (Tercüman 1001 Temel Eser), s. 91-92; Hammer (Atâ Bey), X, 128; Ârif Mehmed Paşa, Mecmûa-i Tesâvîr-i Osmâniyye, İstanbul 1279, s. 11, lv. VIII; Cevdet, Târih, XII, 45; Lutfî, Târih, I, 121; II, 269-273; IV, 114; Tahsin Paşa, Sultan Abdülhamid, Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları, İstanbul 1990, s. 206; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III/1, s. 267; a.mlf., İlmiye Teşkilâtı, s. 131, 179, 190-191; a.mlf., Saray Teşkilâtı, tür.yer.; a.mlf., Merkez-Bahriye, tür.yer.; Halil Sahillioğlu, Türkiye İktisat Tarihi, İstanbul 1989, s. 57; Abdülkadir Özcan, “II. Mahmud’un Memleket Gezileri”, Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu’na Armağan, İstanbul 1991, s. 364, 365, 370, 374, 375; a.mlf., “Fâtih’in Teşkilât Kanunnâmesi ve Nizam-ı Âlem İçin Kardeş Katli Meselesi”, , sy. 33 (1982), s. 46; Güller Nuhoğlu, Beyhaki Tarihine Göre Gazneliler’de Devlet Teşkilâtı ve Kültür (doktora tezi, 1995, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), s. 185, 216; Şehabeddin Tekindağ, “Fatih Devrinde Osmanlı-Memlûklu Münasebetleri”, TD, XXX (1976), s. 73; Mehmet İpşirli, “Osmanlı Devlet Teşkilâtına Dâir Bir Eser: Kavânîn-i Osmanî ve Râbıta-i Âsitâne”, TED, sy. 14 (1994), s. 33; Pakalın, I, 833-834; N. A. Stillman, “Khilʿa”, EI2 (İng.), V, 6-7.
Bu bölüm ilk olarak 1998 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 18. cildinde, 25-27 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.