HOCA SÂDEDDİN EFENDİ

Müellif:
HOCA SÂDEDDİN EFENDİ
Müellif: ŞERAFETTİN TURAN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.08.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/hoca-sadeddin-efendi
ŞERAFETTİN TURAN, "HOCA SÂDEDDİN EFENDİ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hoca-sadeddin-efendi (18.08.2019).
Kopyalama metni
943’te (1536-37) İstanbul’da doğdu. Büyük babası, Şah İsmâil’e intisap etmişken Çaldıran zaferinden sonra Yavuz Sultan Selim tarafından İranlı âlim ve sanatkârlarla birlikte Tebriz’den İstanbul’a getirilen ve padişahın güvenini kazanarak “hâfız-ı mahsûs-i sultânî” sıfatı ile Mısır seferine katılan İsfahanlı Hâfız Muhammed, babası Yavuz Sultan Selim’in çok sevdiği nedimi Hasan Can Çelebi’dir. Sâdeddin Efendi, babasının saray çevresindeki etkisi sebebiyle daha küçük yaşta iken iyi bir tahsil gördü; sahn müderrisi Karamânî Mehmed Efendi’den ve devrin ileri gelen âlimlerinden ders aldı. Daha sonra Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi’den mülâzemetle 1556’da İstanbul’daki Murad Paşa Medresesi müderrisliğine tayin edildi. Şevval 971’de (Mayıs 1564) Bursa Yıldırım Bayezid Medresesi’ne nakledildi ve bir yıl sonra hâriç rütbesine yükseltilerek yevmiyesi 50 akçeye çıkarıldı. Zilhicce 977’de (Mayıs 1570) Bursa Sultânî Medresesi pâyesini alan ve ertesi yılın sonlarında Sahn müderrisliğine terfi eden Sâdeddin Efendi, Şehzade Murad’ın muallimi İbrâhim Efendi’nin ölümü üzerine Muharrem 981’de (Mayıs 1573) onun yerine şehzade hocalığına tayin edilip Manisa’ya gönderildi.

Bu görev Sâdeddin Efendi’nin hayatında bir dönüm noktası olmuş ve ilim hayatında olduğu kadar devlet yönetiminde de etkinliği giderek artmıştır. Bundan sonra “Hoca” ve “Hoca Efendi” diye şöhret bulmuştur. Manisa’da öğrencisine büyük bir saygı ve güven aşılamaya muvaffak olan Sâdeddin Efendi, sekiz ay sonra III. Murad’ın saltanata çağrılması üzerine onunla birlikte İstanbul’a geldi ve cülûsun ardından (8 Ramazan 982/22 Aralık 1574) “hâce-i sultânî” unvanını kazandı. Fâtih Sultan Mehmed’in Kānunnâme’sinde şeyhülislâm “reîs-i ulemâ”, hünkâr hocaları da “serdâr-ı ulemâ ve müsteşâr-ı umûr-ı dîn ü dünyâ” olarak nitelendirilip hoca efendilerin şeyhülislâm ile aynı elkābla anılmaları ve sadrazamların onları “riâyeten” üst makama almaları öngörüldüğünden (Fâtih’in Teşkilât Kanunnâmesi, s. 31-32) bir yandan padişahın güvenine sahip olan, öte yandan Kānunnâme ve geleneklerden kaynaklanan üstünlüğe dayanan Hoca Sâdeddin, III. Murad’ın saltanatı döneminde sarayda çok seçkin bir mevki kazandı. Padişaha yakınlıkları ile tanınan Şemsî Ahmed ve Kara Üveys paşalarla Şeyh Şücâ‘, Gazanfer Ağa ve Canfedâ Hatun gibi devlet yönetiminde etkili kişiler arasında yer aldı. Konumunu güçlendirmek için Sokullu Mehmed Paşa’nın muhalifleriyle iş birliği etmekten çekinmedi. Onun devletin dış siyasetine dair konularda en büyük etkisi, İngiltere ile diplomatik ilişkilerin kurulması ve bir ticaret antlaşmasının imzalanmasında görüldü. Kraliçe Elizabeth’in 1578’de başlayarak İstanbul’a gönderdiği temsilciler ve elçiler Bâbıâli ve sarayla münasebet kurmaya çalışırken hep Hoca Sâdeddin’den destek görmüşlerdir. Bunların ilki olan Harborne ve ikincisi Barton, raporlarında Hoca Efendi’nin kendilerine her türlü kolaylığı gösterdiğini belirtmektedirler. İngiltere bir yandan Osmanlı Devleti ile ticaret antlaşması yapmaya, öte yandan da savaş halinde bulunduğu İspanya ile Osmanlılar arasında bir iş birliğini önlemeye çalışıyordu. Harborne’un naklettiğine göre Hoca Sâdeddin Efendi kendisinden bu konuyla ilgili bir “arz-ı hâl” vermesini istemiş ve onun hazırladığı metni düzelterek III. Murad’a sunmuştur. Böylece Hoca Sâdeddin dönemin Akdeniz siyasetinin mahiyetini, İngiltere ile münasebetlerin kapsamını ve önemini lâyıkıyla kavrayamamış olsa da Türk-İngiliz resmî ilişkilerinin kurulmasında büyük rol oynamıştır.

Sâdeddin Efendi’nin sarayda ve yönetimdeki yeri III. Murad’ın ölümünden sonra da sarsılmadı. III. Mehmed’in tahta çıkışında ilk biat eden o olmuştu. Asıl önemlisi, yeni padişahın şehzadeliği sırasında hocası olan Molla Nasuh cülûs davetinin alınmasından iki gün önce öldüğü için Sâdeddin Efendi hâce-i sultânî unvanını kullanmaya devam etti. Bu arada Vâlide Safiye Sultan’ın desteğini alarak eskiden beri araları açık olan Şeyhülislâm Bostanzâde Mehmed Efendi’yi gözden düşürmeye çalıştı. Çok geçmeden III. Mehmed, vezirliklere ve ilmiye rütbelerine tayin edilecek kişiler için Hoca Sâdeddin’le meşveret edilmesi emrini verince mevkii iyice sağlamlaştı. Artık Koca Sinan ve Damad İbrâhim paşalar gibi biribiri arkasına iş başına geçen vezîriâzamlar da onunla iş birliği yapmak zorunda kaldılar. Gücünün zirvesinde olan Hoca Sâdeddin Efendi, III. Mehmed’in cihad için bizzat Avusturya seferine çıkmasını sağlamış ve birlikte giderek zayıf iradeli padişahı yönlendirmede çok olumlu hizmet görmüş, Haçova zaferinin kazanılmasında etkin rol oynamıştır. Bu arada Avusturya Arşidükü Maximilian ile âsi Erdel Voyvodası Bathory kumandasındaki orduya karşı gönderilen Osmanlı kuvvetlerinin başarı kazanamadıkları haberi gelmişti. Bunun üzerine 20 Ekim 1596’da otağ-ı hümâyunda toplanan meşveret meclisinde devlet ileri gelenlerinin çoğu düşmanla karşılaşmayıp geri dönülmesini teklif etti. Buna karşılık Hoca Sâdeddin, savaşın kabul edilmeyip başka tarafa teveccüh edilmesi halinde düşmanın kendilerini takip edeceğini ve tuzağa düşürebileceğini, üstelik şimdiye kadar hiçbir Osmanlı padişahının çok zorunlu bir sebep olmadan muharebeden yüz çevirmediğini belirterek şehid oluncaya kadar savaşılması gerektiğini savundu. Padişahın huzuruna girildiğinde de aynı ısrarla III. Mehmed’i düşmanı karşılayıp savaşa girmeye ikna etti. Bununla da yetinmeyen Sâdeddin Efendi ordunun savaşta alacağı düzenle de ilgilendi. Haçova’ya varıldığında padişahla birlikte ordunun merkezinde yer aldı ve üç gün süren savaşı hünkâr ve sadrazamla birlikte idare etti. Savaşın ikinci günü (26 Ekim 1596) Osmanlı safları çözülünce Habsburg kuvvetleri hazine sandıklarının bulunduğu yere kadar ilerleyip sancaklarını diktiler. Yanı başında beliren bu tehlike karşısında III. Mehmed ne yapacağını şaşırdı; Sadrazam İbrâhim Paşa’nın telkiniyle savaş meydanından kaçma hazırlıkları yapılırken Hoca Sâdeddin Efendi padişaha yerinde kalması gerektiğini, aksi takdirde ordunun dağılacağını belirterek onu yatıştırdı ve hırka-i saâdeti giydirerek yerinde kalmasını sağladı.

Haçova’da kazanılan zafer Hoca Sâdeddin’in ününü ve etkisini daha da arttırdı. Ancak bu durum çok sürmedi. Cigalazâde Sinan Paşa’nın Damad İbrâhim Paşa yerine sadârete getirilmesini istediğinden damadını tutan Safiye Sultan’la arası açıldı. III. Mehmed annesinin telkiniyle İbrâhim Paşa’yı yeniden sadârete getirirken Hoca Sâdeddin Efendi’yi de hocalıktan azledip ulemâ tayinlerine ve diğer devlet işlerine karışmamasını emretti (9 Cemâziyelâhir 1005 / 28 Ocak 1597). Bu arada içlerinde Şeyhülislâm Bostanzâde Mehmed Efendi ile eski ders arkadaşı şair Kazasker Bâkî’nin de bulunduğu muhalifleri onun Mekke kadılığı ile merkezden uzaklaştırılmasını istemişlerse de artık “pîr” olan Hoca Sâdeddin için bu yola gidilmesi uygun görülmedi.

Fakat on ay sonra İbrâhim Paşa’nın sadaretten alınması (Kasım 1597) ve Bostanzâde’nin ölümü Hoca Sâdeddin’e beklenmedik bir biçimde şeyhülislâmlık kapısını açtı. Yeni sadrazam Hadım Hasan Paşa, meşihat makamının kazaskerlerden Bâkî ya da Karaçelebizâde Hüsâmeddin’e verilmesini arzettiği halde III. Mehmed Hoca Sâdeddin’i tercih etti ve 24 Şâban 1006’da (1 Nisan 1598) hâce-i sultânî unvanı ve ulûfesi bâki kalmak şartıyla şeyhülislâmlığa getirildi; padişah hocalığı ile şeyhülislâmlığı aynı anda yürüttüğü için “câmiu’r-riyâseteyn” unvanıyla anılmaya başlandı. III. Mehmed hocasının fetva makamına yükselmesine ilişkin olarak şöyle tarih düşürmüştü: “Oldu mollam Hoca Sa‘deddin” (1006/1598).

Böylece yeniden güç kazanan Hoca Sâdeddin rakiplerinden intikam almakta gecikmedi ve yine devlet işlerine müdahale etmeye başladı. Hadım Hasan Paşa’yı sadâretten azlettirerek yerine Cerrah Mehmed Paşa’yı tayin ettirdi; arkasından üçüncü defa bu mevkiye getirilen Damad İbrâhim Paşa’yı da kendisine uymak zorunda bıraktı. Bu arada Macaristan seferine çıkan Serdar Satırcı Mehmed Paşa’ya gerekli tâlimatı bizzat vermiş, başarısızlığı üzerine de bir mektup göndererek onu azarlamış ve İbrâhim Paşa’nın Uyvar seferi dolayısıyla gerekli maddî kaynağın temininde yardımcı olmuştur. Ayrıca Kırım Hanı II. Gazi Giray ile mektuplaştığı ve onunla iyi ilişkiler içinde olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan şeyhülislâm olarak fetva vermede büyük bir sürat gösteriyordu. Her cuma günü Ayasofya Camii’nde kendisine sorulan meselelerle ilgili olarak Türkçe, Arapça veya Farsça yazılmış mensur yahut manzum cevaplar veriyordu (fetva örnekleri için bk. İlmiyye Salnâmesi, s. 417-421). Hoca Sâdeddin, 12 Rebîülevvel 1008 (2 Ekim 1599) günü III. Murad için Ayasofya’da okunacak mevlide gitmek üzere evinde abdest alırken fenalaştı; bu durumda iken camiye gitti ve orada vefat etti. Şeyhülislâmlığı on sekiz ay iki gün sürmüştür. Cenaze namazını Fâtih Camii’nde, yerine getirilen Sun‘ullah Efendi kıldırdı ve naaşı Eyüp’te yaptırmış olduğu dârülkurrâ hazîresine defnedildi. “Nâgehan göçtü Hoca Sa‘deddin (1008/1599) mısraıyla ölümüne tarih düşürülmüştür.

Hoca Sâdeddin Efendi, çeyrek yüzyıla yakın ilmiye mesleği yanında idarî ve siyasî işlerde de söz sahibi olmuştur. Zamanın birçok edip ve şairi eserlerini ona ithaf etmişlerdir. Kendisini acı bir dille tenkit eden Gelibolulu Mustafa Âlî bile Menâkıb-ı Hünerverân’ını onun arzusu üzerine yazmış ve rasathâne kurması için büyük destek verdiği Takıyyüddin astronomiyle ilgili yazdığı eserleri ona ithaf etmiştir. Himayesine mazhar olanlar arasında ilmiye mensupları yanında Şehnâmeci Lokman ve Kınalızâde Hasan Çelebi de sayılabilir. Devrinin önemli siyasî olaylarında rol oynaması birçok muhalifinin ortaya çıkmasına yol açmış ve hakkında bazı suistimallere karıştığı yolunda ithamlarda bulunulmuştur. Özellikle oğullarını ve yakınlarını önemli mevkilere getirmesi ulemâ mesleğindeki bozulmaya sebep olarak gösterilir. Büyük ulemâ ailelerinin doğuşu da bu döneme dayandırılır. Daha sağlığında oğullarını Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerine getirtmiş, böylece Hocazâdeler ailesi ulemâ arasında nüfuzlu bir yer kazanmış ve bu aile etkisini sonraki asırlarda da sürdürmüştür. Nitekim Hoca Sâdeddin’in beş oğlu da babaları gibi ilmiye sınıfına girmiş, ilk ikisi Mehmed ve Esad efendiler şeyhülislâmlığa, Abdülaziz ve Sâlih efendiler kazaskerliğe kadar yükselmiştir. Torunlarından Ebûsaid Mehmed, Bahâî Mehmed ve Ebûsaid’in oğlu Feyzullah efendiler de şeyhülislâmlık yapmışlardır.

Büyük para hırsına rağmen (meselâ bk. Selânikî, s. 445-446) hayır ve hasenattan geri kalmayan Hoca Sâdeddin Efendi Eyüp Camii’nde herkese açık bir kütüphane kurmuş, oturduğu Beşiktaş semtinde bir hamam ve bir ekmek fırını yaptırmıştır. Eyüp’te inşa ettirdiği dârülkurrâ daha sonra tekkeye ve mescide çevrilmiştir. Bu mescid Servi Mahallesi Mescidi (Hoca Sâdeddin Efendi Mescidi) adıyla anılmaktadır. Hoca Sâdeddin ayrıca Sofular’daki Sofu Ali Çavuş Mescidi’ni de tamir ettirmiştir.

Eserleri. Hoca Sâdeddin Efendi’ye bir tarihçi olarak büyük şöhret kazandıran eseri Tâcü’t-tevârîh*tir. Hoca Târihi adıyla da anılan eser, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan başlayarak Yavuz Sultan Selim devri sonuna (1520) kadar gelir. Yazıldıktan kısa bir müddet sonra büyük bir alâkaya mazhar olan esere zeyiller yazıldığı gibi Avrupa’da daha XVII. yüzyıldan itibaren şöhret kazanarak tercümeleri yapılmıştır. Tâcü’t-tevârîh Maarif Nâzırı Nevres Paşa tarafından iki cilt halinde yayımlanmıştır (İstanbul 1279, 1280). Müellifin, babası Hasan Can’dan duyduklarına dayanarak kaleme aldığı Selimnâme ise Yavuz Sultan Selim’e ait menâkıb türü bazı kıssalardan ibaret olup Tâcü’t-tevârîh’in II. cildinin sonuna ilâve edilmiştir (II, 602-619). On iki hikâyeden oluşan Selimnâme’nin metnini ayrıca Ahmet Uğur neşretmiştir (AÜ İlâhiyat Fakültesi İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi, IV [1980], s. 225-241). Hoca Sâdeddin’in Kanûnî Sultan Süleyman devrine ait notlarının sonradan oğulları tarafından düzenlendiği anlaşılmaktadır. İsmet Parmaksızoğlu Tâcü’t-tevârîh’i sadeleştirmek suretiyle neşretmişse de (I-V, İstanbul 1974-1979) burada yer yer atlamalar ve yanlış anlamadan kaynaklanan hatalar mevcuttur.

Hoca Sâdeddin Efendi Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin er-Risâle’sini (İÜ Ktp., TY, nr. 6332), Şattanûfî’nin Abdülkādir-i Geylânî’nin menâkıbına dair Behcetü’l-esrâr’ını (TSMK Ktp., Bağdat Köşkü, nr. 295) ve Muslihuddîn-i Lârî’nin Farsça yazılmış Mirʾâtü’l-edvâr’ını Türkçe’ye çevirmiştir (yazma nüshaları için bk. TCYK, s. 91-95). Ayrıca Ûşî’nin Mâtürîdiyye akaidine dair el-Emâlî adlı eserini tercüme etmiş, Kemal Edip Kürkçüoğlu, Lâmiyye-i Kelâmiyye başlığı altında kütüphanesindeki bir yazma mecmua içinde yer alan bu tercümeyi neşretmiştir (AÜİFD, III/1-2 [1954], s. 1-21; ayrıca bk. el-EMÂLÎ). Hoca Sâdeddin Efendi, kendi ifadesine göre bu tercümeyi aynı vezin ve kafiye ile üç gecede hazırlayıp III. Murad’a sunmuştur. İçinde, Gazi Giray’ın Hoca Sâdeddin’e gönderdiği mektuplarla diğer bazı mektupların bulunduğu Mekâtîb-i Sultânî adlı bir mecmuanın (Nuruosmaniye Ktp., nr. 4292) onun tarafından tertip edildiği belirtilir. Ayrıca Selânikî’nin kaydına göre Kırım Hanı II. Gazi Giray’a sefere katılması için nasihat yollu mektup göndermiştir (Târih, s. 750). Naîmâ da onun Serdar Satırcı Mehmed Paşa’ya gönderdiği mektubun metnini vermiştir (Târih, I, 197-201).

BİBLİYOGRAFYA
Fâtih’in Teşkilât Kanunnâmesi (nşr. Abdülkadir Özcan, TD, sy. 33 [1982] içinde), s. 31-32; Âlî Mustafa, Künhü’l-ahbâr, DTCF Ktp., İsmail Saib Sencer, nr. I/1783, vr. 338b; Selânikî, Târih (İpşirli), bk. İndeks; Atâî, Zeyl-i Şekāik, s. 429-431; Peçuylu İbrâhim, Târih, II, 451; Kâtib Çelebi, Fezleke, I, 44, 83; a.mlf., Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 269, 284; Rızâ, Tezkire, İstanbul 1316, s. 46; Naîmâ, Târih, I, 68, 108, 138 vd., 150 vd., 160 vd., 197-201, 207 vd.; II, 141; Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-cevâmi‘, I, 272 vd.; Karslızâde Cemâleddin Mehmed, Osmanlı Târih ve Müverrihleri: Âyîne-i Zurefâ, İstanbul 1314, s. 20 vd.; Hammer (Atâ Bey), VI-VII, tür.yer.; a.mlf., GOD, III, 98 vd.; Devhatü’l-meşâyih, s. 36-38; Sicill-i Osmânî, III, 18-19; Osmanlı Müellifleri, III, 67; İlmiyye Salnâmesi, s. 417-421; Gibb, HOP, I, 164, 205; Ahmed Refik [Altınay], Âlimler ve Sanatkârlar, İstanbul 1924, s. 93-128; a.mlf., Hoca Sadeddin, İstanbul 1933; a.mlf., On Altıncı Asırda İstanbul Hayatı: 1533-1591, İstanbul 1935, s. 31-32; TCYK, I, 91-95; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III/2, s. 457-458, ayrıca bk. tür.yer.; Danişmend, Kronoloji, III, 525-526; Akdes Nimet Kurat, Türk-İngiliz Münâsebetlerinin Başlangıcı ve Gelişmesi: 1553-1610, Ankara 1953, tür.yer.; a.mlf., “Hoca Sadeddin Efendi’nin Türk-İngiliz Münâsebetlerinin Tesisi ve Gelişmesindeki Rolü”, Fuad Köprülü Armağanı, İstanbul 1953, s. 305-316; Babinger (Üçok), s. 137-141; K. Schwarz - G. Winkelhane, Hoga Sadeddin, Staatsmann und Gelehrter (gest 1599), und seine Stiftung aus dem Jahre 1614, Bamberg 1986; Münir Aktepe, “Hoca Sadeddin Efendi’nin Tâcü’t-tevârih’i ve Bunun Zeyli Hakkında”, TM, XIII (1958), s. 101-116; Aurel Decei, “Violenta disputa asupra Lui Mihai Viteazul şi a Tarii Romaneşti intre Hogea Sadeddin şi Muftiul Bostanzade, la 6 aprilie 1596”, Apulum, XIII (1975), s. 299-313; Şefâettin Severcan, “Hoca Sadeddin Efendi ve Tarihçiliğimizdeki Yeri”, EÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 8, Kayseri 1992, s. 73-78; Şerâfeddin Turan, “Sa’d-ed-din”, İA, X, 27-32; B. Flemming, “Khodja Efendi”, EI2 (İng.), V, 27-28; Mustafa Uzun, “Gazi Giray II: Edebî Yönü”, DİA, XIII, 453.
Bu madde ilk olarak 1998 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 18. cildinde, 196-198 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.