HÜMÂYUN

همايون
Müellif:
HÜMÂYUN
Müellif: ENVER KONUKÇU
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 14.10.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/humayun--baburlu
ENVER KONUKÇU, "HÜMÂYUN", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/humayun--baburlu (14.10.2019).
Kopyalama metni
4 Zilkade 913’te (6 Mart 1508) Kâbil’de doğdu; babası Bâbür, annesi köklü bir aileden olan Mâhım Begüm’dür. İyi bir eğitim görmüş, dinî ilimler yanında cebir, geometri ve özel ilgisinin bulunduğu astronomi okumuş, ayrıca savaş sanatı ve devlet idaresi konusunda dersler almıştır. 923’te (1517) Kâbil’e vali tayin edildi; ardından Bedahşan’ın idaresi de ona bırakıldı. Afganistan’ın ilhakından sonra Pencap’a giren babasının Hindistan’daki fetihlerine katıldı ve ordusuyla Hisar Fîrûze üzerine yürüdü (26 Şubat 1526). Burada kazandığı zaferden sonra mükâfat olarak kendisine bu eyaletin geliri verildi. Receb 932’de (Nisan 1526) Bâbürlü Devleti’nin kuruluşunda dönüm noktası olan Pânîpet Meydan Savaşı’nda büyük başarı gösterdi ve Lûdî ordusunun dağıtılmasında önemli rol oynadı. Sultan İbrâhîm-i Lûdî’nin ölümüyle sonuçlanan bu savaşta hezimete uğrayan ve Delhi’nin gerisine çekilen Afgan kuvvetlerini takip ederek müstahkem Agra şehrini ele geçirdi. Cemâziyelevvel 933 (Şubat 1527) tarihinde de babasının Çitor Racası Rânâ Sangâ ile yaptığı savaşta yer aldı. Bâbür Hindistan işlerini yoluna koyduktan sonra onu Afganistan’a gönderdi. Böylece Bedahşan’a dönen Hümâyun Türkistan meselesiyle uğraştı ve Özbekler’e karşı devletin kuzey sınırlarını koruyarak iki yıl kadar onlarla mücadele etti. 935’in sonlarına doğru (Ağustos 1529) Afganistan’da kalıcı barışı sağlamasından sonra Hindistan’a çağırıldı. Bu sırada Bâbür rahatsızlandı ve hastalığının giderek ağırlaşması üzerine bütün emîrleri huzuruna toplayarak Hümâyun’u veliaht tayin ettiğini bildirdi; vefatından üç gün sonra da Hümâyun adına hutbe okunup sikke kesildi (9 Cemâziyelevvel 937 / 29 Aralık 1530).

Hümâyun’un en büyük rakibi Lûdîler idi. Bengal’e sığınmış olan Afganlar’ın da önemli ölçüde yardımını alarak ortaya çıkan Mahmud Han Lûdî, Bâbürlüler’in zayıf bulunduğu sınır bölgelerinde sık sık karışıklıklara sebep oluyordu. Onun Cavnpûr Kalesi’ni zaptetmesi ve Gucerât Sultanı Bahadır Şah ile Bengal Sultanı Nusret Şah’ı da kendi tarafına çekmeye çalışması üzerine Bâbürlü kuvvetleri harekete geçerek Devre denilen yerde Lûdîler’i hezimete uğratıp Cavnpûr Kalesi’ni geri aldı (1531). Ertesi yıl da Afganlı Sûrî hânedanının kurucusu Şîr Şah Sûr Bâbürlüler’e düşmanca tavır takındı. Hümâyun onun bulunduğu Çunâr Kalesi’ni kuşatarak teslim olmasını istedi. Fakat bu sırada Gucerât ordusunun Bâbürlü arazisine girmesi üzerine onunla anlaşıp hâkimiyetini tanımak şartıyla burayı kendisine verdi. Bu durum Şîr Şah Sûr’un itibarını ve gücünü arttırdı; saflarına çok sayıda katılmalar oldu.

Şîr Şah Sûr ile anlaştıktan sonra Agra’ya dönen Hümâyun Şâban 941’de (Şubat 1535) buradan Gucerât’a hareket etti ve Mandasor Kalesi önlerine geldi. Mart 1535’te yapılan savaşta Sultan Bahadır yenilerek geri çekildi ve Gucerât Bâbürlüler’in eline geçti; Hümâyun buraya kardeşi Mirza Askerî’yi vali tayin etti. Daha sonra Mâlvâ ve Handeş itaat altına alındı. Hümâyun 1537’de Şîr Şah Sûr’a karşı Doğu Hindistan seferine çıktı ve bazı yerleri ele geçirdikten sonra Bengal’e girdi. Ancak onun Bengal’de bulunduğu sırada kardeşleri Hindal, Askerî ve Kâmrân’ın taht mücadelesi başlatmaları yeni karışıklıklara yol açtı. Askerî, Gucerât’ta padişahlığını ilân edip Agra üzerine yürüdüyse de Hümâyun’la anlaşıp isyanına son verdi; fakat bu hadise Gucerât’ın ve Mâlvâ’nın elden çıkmasına sebep oldu. Öte yandan Hindal da Agra’da isyan bayrağı açtı. Kardeşleriyle uğraşan Hümâyun bu durumdan faydalanmak isteyen Şîr Şah Sûr’a barış teklifinde bulundu; fakat Şîr Şah buna bir gece baskını ile cevap verdi ve Çavsa’da Bâbürlü ordusuna büyük bir darbe vurdu (9 Safer 946 / 26 Haziran 1539). Hümâyun güçlükle Agra Kalesi’ne sığınabildi; ancak Afgan kuvvetlerinin yaklaşması üzerine burayı da bırakarak batıya yöneldi ve arkasından 10 Muharrem 947’de (17 Mayıs 1540) Kannevc’de ikinci savaşını da kaybederek Lahor Kalesi’ne çekildi. Daha sonra durumu emîr ve kardeşleriyle tartışan Hümâyun Kâmrân’ın iktidar hırsından dolayı bir netice alamadı. Sûrîler de bu sırada Râvi nehrini geçmişlerdi. Şîr Şah’ın Lahor’a doğru hareketi üzerine Hümâyun Bedahşan’a çekilmek istediyse de Kâbil’de bulunan Kâmrân buna izin vermedi; o da mecburen Sind’e sığınmayı düşündü. Fakat Sind’deki Argun hânedanının hükümdarı Hüseyin Şah Argun, Kâmrân Mirza ve Şîr Şah Sûr’dan çekindiği için buna razı olmadığı gibi Hümâyun’un toprakları üzerinden Gucerât’a geçmesine de müsaade etmedi. Bu durumda çaresiz kalan Hümâyun İran’a sığındı ve Safevî Hükümdarı I. Tahmasb tarafından büyük bir törenle karşılandı.

İran’da Herat, Meşhed, Nîşâbur ve Sebzevâr’ı ziyaret eden Hümâyun, Cemâziyelevvel 951’de (Ağustos 1544) Kazvin’de Şah Tahmasb’a yapacağı askerî yardım karşılığında on iki imam adına hutbe okutmayı taahhüt etti. Safevîler’den istediği yardımı alınca Kâbil üzerine yürüdü ve bura ile Bedahşan’ı ele geçirdi; daha sonra da 958-959 (1551-1552) yıllarında Kâmrân ve Hindal Mirza meselelerini sonuçlandırdı. 961’de (1554) Afganistan tamamen sükûnete kavuşturulmuştu. Hümâyun’un asıl amacı Hindistan’a geri dönmekti ve bu fırsatı Şîr Şah’ın beklenmeyen ölümüyle elde etti. Şîr Şah’ın ölümünden sonra vârisleri arasında çıkan taht kavgasından faydalanarak Pencap’a girdi ve Rebîülâhir 962’de (Mart 1555) Lahor’u zaptetti. Sûrîler’den Sultan İskender Şah’ın Sirhind’de yenilmesinden sonra da 4 Ramazan 962’de (23 Temmuz 1555) Delhi kapılarını Bâbürlü kuvvetlerine açmak zorunda kaldı. Hümâyun şehre girip tahta oturdu, böylece on beş yıl sonra Bâbürlü İmparatorluğu’nu yeniden canlandırdı.

Gucerât Sultanı Bahadır Şah İstanbul’a bir elçi göndererek Hümâyun’a karşı Osmanlılar’dan yardım istedi; fakat arzusu gerçekleşmedi. Hümâyun, başlangıçta Osmanlılar’la dostane ilişkiler kurmaya istekli değildi. Ancak daha sonra Tebriz’de iken karşılaştığı iki Türk ileri geleniyle sohbet etmiş ve onlarla Kanûnî Sultan Süleyman’a iyi dileklerini göndermişti. Osmanlılar ise Hint alt kıtasında olup bitenleri yakından takip ediyorlardı; Hümâyun’un Kâbil’den Kanûnî’ye 10 Ramazan 955 (13 Ekim 1548) tarihli bir mektup gönderdiği (TSMA, nr. E. 9661’de kayıtlı bulunan bu mektubun Türkçe tercümesi için bk. Gülbeden Begüm, s. 91-92, 101-104) ve mektubunda eğer Meşhed’in doğusundaki topraklar Bâbürlüler’e bırakılırsa Osmanlılar’ın İran’a sefer düzenlemesine gerek kalmayacağı, kendisinin Tahmasb üzerine yürüyüp onu bütün soy sop ve adamlarıyla birlikte yakalayarak “padişah baba”ya teslim edeceğini yazmıştır. Ancak Osmanlı, Safevî ve Bâbürlü tarihlerine dair kaynaklardan hiçbirinde böyle bir mektuba yer verilmemiş olması onun mevsukiyetini şüpheye düşürmektedir. Hint Okyanusu’nda fırtınaya yakalanan Osmanlı denizcisi Seydi Ali Reis Gucerât ve Sind yoluyla Delhi’ye gelmiş ve burada büyük bir merasimle karşılanarak hükümdarın huzuruna çıkarılmıştı. Bu misafirlik sırasında Seydi Ali Reis ile siyasî ve edebî konularda sohbet eden Hümâyun ona iltifatlarda bulunmuş ve bir müddet daha yanında kalmasını istemiştir (Mir’ât-ı Memâlik, s. 43 vd.). Hatta ona ve arkadaşlarına dirlik önererek kendi hizmetine girmelerini teklif etmişse de onlar bunu kabul etmemişlerdir. Burada kaldığı müddetçe Hümâyun ve çevresindekilere Osmanlı sultanının sahip bulunduğu güç ve kudreti anlatmaya çalışan Seydi Ali Reis, Hindistan’ın yedi iklim hâkimi Osmanlı padişahına ait toprakların onda biri kadar bile olmadığını söylediğini, bunun üzerine Hümâyun’un da, “Yeryüzünde padişahlık namı devletlü hudâvendigârın hakkıdır” dediğini ve Kanûnî’ye dualar ettiğini yazmaktadır (a.g.e., s. 51-52). 17 Rebîülevvel 963’te (30 Ocak 1556) Delhi’den ayrılan Seydi Ali Reis İstanbul’a dönüşünde Bâbürlü hükümdarının mektubunu Kanûnî’ye takdim etmiştir. Bazı tarihçiler mektubun Hümâyun, bazıları da Ekber Şah tarafından yazdırıldığı kanaatindedirler (bu konudaki farklı görüşler için bk. Naimur Rehman Farooqi, s. 16). Bu mektupta Kanûnî “en yüksek sıfatlara sahip halife” olarak nitelendirilmektedir. Seydi Ali Reis, kendisine verilen at ve hil‘atle Delhi’den ayrılmak üzere iken (Mir’ât-ı Memâlik, s. 55) Hümâyun 7 Rebîülevvel 963’te (20 Ocak 1556) kendi yaptırdığı Dînpenâh adlı iç kaledeki kütüphanesinin merdiveninden düştü ve başını yere çarptı; 15 Rebîülevvel 963’te de (28 Ocak 1556) vefat etti. Hümâyun’un 11, 13 veya 14 Rebîülevvel tarihlerinde öldüğü de kaydedilmektedir. Seydi Ali Reis, sultanın ölümü üzerine devlet adamlarının ne yapacaklarını tartıştıklarını görünce onlara veliaht Ekber Şah tahta geçinceye kadar Osmanlılar gibi ölüm olayını gizlemelerini tavsiye ettiğini ve onların da bu tavsiyeye uyduklarını yazmaktadır (a.g.e., s. 55-56). Nitekim Hümâyun’un vefatı iki hafta kadar gizli tutulmuştur. Hümâyun’un, eşi Hacı Begüm (Mâh Çûçek Begüm) tarafından inşa ettirilen Delhi’deki türbesi mimari bir şaheserdir.

Hümâyun, saltanatı boyunca ülke topraklarını genişletmeye çalışan faal bir devlet adamı ve cesur bir kumandan olarak tanınmıştır. Bazı kaynaklarda dindarlığından bahsedilmektedir. Hümâyun başta Dînpenâh Kalesi olmak üzere Delhi, Gvalyor ve Agra’da birçok mimari eser yaptırmıştır. Edebiyatla da ilgilenmiş ve yazdığı şiirler bir divanda toplanmıştır. Ayrıca onun adına bazı eserler kaleme alınmıştır; kız kardeşi Gülbeden Begüm’ün Hümâyûnnâme’si onun faaliyetlerini anlatmaktadır. Teyzesinin çocuğu ve Târîh-i Reşîdî müellifi Haydar Mirza, Hândmîr, Cevher Âftâbecî ve Bayezid Beyat da bu dönemin önde gelen tarihçilerindendir.

BİBLİYOGRAFYA
Bâbür, Vekāyi‘ (Arat), II, 239-240, 246, 259 vd.; Seydi Ali Reis, Mir’ât-ı Memâlik, İstanbul 1313, s. 43 vd., 51-52, 55 vd.; Abdülkādir el-Bedâûnî, Muntak̲h̲abu-t-tawārīk̲h̲ (trc. G. S. A. Ranking), Delhi 1986, I, 600-601, ayrıca bk. İndeks; Gülbeden Begüm, Hümâyûnnâme (trc. Abdürrab Yelgar - Eymen Manyas), Ankara 1944; Ebü’l-Fazl el-Allâmî, The Akbarnāmā (trc. H. Beveridge), New Delhi 1987, I, 654-656, ayrıca bk. İndeks; Cevher Âftâbecî, Teẕkiretü’l-vâḳıʿât: Private Memoirs of the Moghul Emperor Humāyūn (trc. Ch. Stewart), London 1832; Syad Muhammad Latif, Lahore: Its History and Antiquities, Lahore 1892, s. 22-25; Abdülhay el-Hasenî, Nüzhetü’l-ḫavâṭır, IV, 389-392; S. K. Banerji, Humāyūn Badshah, I-II, London 1938-41; a.mlf., “The Capture of Qandahar by Humāyūn”, Journal of the United Provinces Historical Society, sy. 131, Calcutta 1940, s. 39-50; Bayur, Hindistan Tarihi, II, 34-62; S. Ray, Humāyūn in Persia, Calcutta 1948; I. Prasad, The Life and Times of Humāyūn, Calcutta 1955; Riazul Islam, Indo-Persian Relations: A Study of the Political and Diplomatic Relations Between The Mughul Empire and Iran, Lahore 1970, s. 24-47, 196-201; B. Gascoigne, The Great Moghuls, New York 1971, s. 47-75; Ahmet Asrar, Kânûnî Devrinde Osmanlıların Din Siyaseti ve İslâm Âlemi, İstanbul 1972, s. 175 vd.; Abdülmün‘im en-Nemr, Târîḫu’l-İslâm fi’l-Hind, Beyrut 1401/1981, s. 240-243; Erdoğan Merçil, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, İstanbul 1985, s. 342-344; History of India, III, 224-242; V, 263-276; Naimur Rahman Farooqi, Mughal-Ottoman Relations, Delhi 1989, s. 14-17; Azmi Özcan, Pan-İslâmizm: Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve İngiltere (1877-1914), İstanbul 1992, s. 10-11; G. D. Lowry, “Humayun’s Tomb, Function and Meaning in Early Mughal Architecture”, Muqarnas, IV, Leiden 1990, s. 133-148; Mirza Bala, “Hümâyûn”, İA, V/1, s. 628-631; Şerafettin Turan, “Seydi Ali Reis”, a.e., X, 529-530; S. Digby, “Humāyūn”, EI2 (İng.), III, 575-577; A. S. Bazmee Ansari, “Ḥusayn Shāh Arghūn”, a.e., III, 632-633.
Bu madde ilk olarak 1998 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 18. cildinde, 481-483 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.