MİHR ü MÜŞTERÎ

مهر و مشتري
Müellif:
MİHR ü MÜŞTERÎ
Müellif: A. AZMİ BİLGİN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2005
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.10.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/mihr-u-musteri
A. AZMİ BİLGİN, "MİHR ü MÜŞTERÎ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mihr-u-musteri (18.10.2019).
Kopyalama metni
Şark edebiyatlarında Leylâ ve Mecnûn, Yûsuf ve Züleyhâ, Hüsrev ve Şîrin gibi klasik aşk konularının sıkça ele alınması şairleri farklı konu arayışlarına yöneltmiş ve sembolik, alegorik veya temsilî hikâyeler kurgulanmasına fırsat tanımıştır. Bu tür mesneviler arasında anlatımları, konuları, kahramanları ve olay örgüleri bakımından birbirine benzeyen Mihr ü Müşterî ve Mihr ü Mâh’lar da önemli bir yer tutar. Çok eski devirlerden beri yıldız adlarının kişilere verilmesinde veya yıldızların kişileştirilmesinde, kozmik cisimlerin insanların ve devletlerin talihine etki ettiğine dair inanış yanında onların eskiden tanrı addedilişi de önemli rol oynamıştır. Nitekim bu tür mesnevilerin hemen hepsinde Bedr, Behrâm, Esed, Keyvân, Nâhid, Cevzâ, Zühal, Utârid, Bercis gibi gök varlıklarının adları birer kahramanın adı olarak kullanılmıştır.

Mihr ü Müşterî ile eski İran aşk destanlarından sayılan ve anonim özellikleriyle yazıya geçirilmiş olan mensur Mihr ü Mâh kıssaları arasında (Oxford Bodleian Library, Mecmūa-i Resāil, Add., nr. 69) konu bakımından benzerlikler vardır. Bu destanda anlatıldığına göre Meşriḳ ülkesinin adaletli hükümdarı Hâver Şah’ın uzun yıllar sonra bir oğlu olur. Çok iyi yetiştirilen Şehzade Mihr ava çıktığı bir gün yolda Müşterî adlı Mağribli bilge bir tüccara rastlar. Müşterî ona Mağrib hükümdarının güzel kızı Mâh’tan bahsederek bir resmini gösterince Mihr, Mâh’a âşık olur ve babasından habersiz dostu Nîkahter’le onu aramaya çıkar. Uzun maceralardan sonra sevdiğine kavuşur, evlenip mutlu olurlar (geniş bilgi için bk. Anbarcıoğlu, İran Şehinşahlığı’nın 2500. Kuruluş Yıldönümüne Armağan, s. 1-54; DDl., II/2 [1975], s. 1-12).

Fars edebiyatında bu destanla birçok bakımdan ortak özellikler gösteren Mihr ü Müşterî adlı ilk mesneviyi yazan şair Assâr-ı Tebrîzî’dir (ö. 784/1382). Müellifin ʿIşḳnâme adını da verdiği eser kahramanları dolayısıyla Mihr ü Müşterî diye tanınmış olup toplam 5120 beyittir. Yazılış tarihi kaynakların çoğunda 778 (1377) olarak belirtilmişse de Zebîhullah Safâ eserin 10 Şevval 748’de (13 Ocak 1348) tamamlandığını ileri sürmektedir (Târîḫ-i Edebiyyât der Îrân, IV, 1027-1028). İki kahramanın da erkek olması bakımından diğer aşk mesnevilerinden ayrılan Mihr ü Müşterî’de iki gencin aşkı nefsânî arzulardan arınmış derin bir dostluğun ürünüdür. Eserin Eski Anadolu Türkçesi’ne ilk çevirisini yapan Hassân bunu, “Ki ışkı odu illetten muarrâ / Dahı hem mihri şehvetten müberrâ” beytiyle açıklar (beyit 216). Assâr’ın gerek tasvir ve tahkiyedeki başarısı gerekse konuları anlatırken verdiği öğütler eserin beğenilmesine ve sonraki dönemlerde aynı konuda mesnevilerin yazılmasına sebep olmuştur.

Mesnevinin konusu kısaca şöyledir: İstahr Hükümdarı Şâpûr ile vezirinin çocukları olmamıştır. Bir gün avda rastladıkları bir pîr sayesinde şahın Mihr, vezirin Müşterî adı verilen birer oğulları dünyaya gelir. Okul çağına gelince her ikisi için bir hoca tutulur. İki çocuk birbirlerine aşırı bir sevgi duyar. Hâcibin kötü kalpli oğlu Behrâm, birbirini çok seven iki gencin bu yakınlığını haber verince hükümdar onları ayırır. Hükümdarın Bedr adındaki kölesi Müşterî’nin Mihr ile mektuplaşmalarına yardımcı olur. Fakat Behrâm eline geçen bir mektubu hükümdara gösterince idam edilmelerine karar verilir. Bedr, Müşterî ve Mihr’in idam edilmelerine hükümdarın yeğeni olan iyi kalpli Behzâd engel olur, Müşterî’yi ve Bedr’i Irak’a gönderir. Çok sıkıntılı geçen yolculuk esnasında karşılaştıkları bir kafilenin reisi Mehyâr onları Rey’e davet eder. Rey’e gidip bir hafta Mehyâr’ın konuğu olurlar. Bedr birgün pazarda dolaşırken Müşterî’nin akrabalarından Mihrâb’ı görür, onu Müşterî’ye götürür. Bu arada Behzâd babasının hapse attırdığı Mihr’in de serbest bırakılmasını sağlar. Mihr ve sadık adamları Esed, Cevher, Sabâ Müşterî’yi aramak üzere Hint’e doğru yola çıkarlar. Behrâm yine bir hile düşünerek Mihr’i arama bahanesiyle İstahr’dan ayrılır. Müşterî ve Bedr, Rey’den Azerbaycan’a giderken bindikleri bir gemide tesadüfen Behrâm ile karşılaşırlar. Behrâm’ın adamları onları denize atar, bir tahta parçasına tutunarak güçlükle kıyıya ulaşırlar. O sırada sahile avlanmaya gelen Derbend şehrinin hükümdarı bunları kurtarır. Bir ay sonra Müşterî, Mihrâb ve Bedr Deştikıpçak’a doğru yola çıkarlar, birçok tehlikeyi atlatarak Kıpçak sınırına ulaşmayı başarırlar. Mihr ve arkadaşlarının Hindistan’a gitmek üzere bindikleri gemi batmak üzereyken başka bir gemideki yolcular onları kurtarır. Yolda pek çok felâketle karşılaşsalar da Hârizm’e varırlar. Ülke hükümdarı Şah Keyvân’ın huzuruna çıkarlar. Hükümdar kısa sürede Mihr’in birçok fende mahir olduğunu anlar. Hükümdarın kızı Nâhid Mihr’e âşık olur. Mihr de bir süre sonra Nâhid’in güzelliğine hayran kalır. Bu arada Semerkant ülkesinin hakanı Sultan Karahan, Şah Keyvân’ın kızı Nâhid’i ister, dileği kabul edilmeyince savaş açar, ancak Mihr ve yanındaki 500 askere yenilerek esir düşer. Bu olaylar cereyan ederken Müşterî ve arkadaşları Hârizm sınırına varırlar. Behrâm ve adamları da oraya gelmiştir. Behrâm, Müşterî’yi ve Bedr’i esir alır, fakat önceden şehre gitmiş olan Mihrâb durumu öğrenip Şah Keyvân’a haber verir. Behrâm yakalanır ve Müşterî tarafından canı bağışlansa da on gün sonra korkusundan ölür. Nâhid’le evlenen Mihr babasının ülkesine dönerek tahta çıkar. Müşterî de vezir olur. Beş yıl kadar sonra Mihr ölünce Müşterî de aynı anda ölür. Cenazelerin kaldırıldığı akşam Nâhid de ölür, diğer dostları da kısa bir süre içerisinde vefat ederler.

Pek çok nüshası bulunan Mihr ü Müşterî’nin (meselâ bk. Tahran Millî Ktp., nr. 104; Tahran Melik Ktp., nr. 5934; British Library, Add., nr. 6619; Medine Ârif Hikmet Ktp., Fennü’t-târîhi’l-Fârisî, nr. 4323; Nuruosmaniye Ktp., nr. 4190, 4326; TSMK, Hazine, nr. 687, 705, 831; Konya Belediyesi İzzet Koyunoğlu Ktp., FY, nr. 1005) Türkçe’ye birçok çevirisi yapılmıştır. Bunlardan ilki, II. Murad döneminde Osmanlı saray şairlerinden olduğu anlaşılan Hassân’ın padişahın emriyle 835 (1431-32) yılında gerçekleştirdiği 5403 beyitlik tercümedir. Tek nüshası Paris’te bulunan yazmanın (Bibliothèque Nationale, Ancien Fonds, nr. 313) mikrofilmi Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir (mikrofilm arşivi, nr. 2170). Nüsha harekeli olup başlıkları Farsça’dır. Eser üzerinde lisans (Neslihan Özdoğan [vr. 1b-13a]) ve yüksek lisans tezleri hazırlanmıştır (Hüseyin Kara [vr. 13b-20a], Nasrullah Özsoy [vr. 20a-26b], Kâmil Tiken [vr. 27a-33b], M. Okan Baba [vr. 33b-39b], Fatma Nur Yılmaz [vr. 39b-45b], 1986, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü). İkinci çeviri II. Bayezid dönemi şairlerinden Münîrî İbrâhim Çelebi’ye (ö. 927/1521) aittir. Nüshalarından biri British Library (Or., nr. 7742), diğeri Fâtih Millet Kütüphanesi’nde (Ali Emîrî Efendi, Manzum, nr. 1185) bulunan eser 6011 beyit olup girişinde Münîrî’nin ilâve ettiği tevhid, na‘t, münâcât, methiye yanında metnin çeşitli yerlerinde “şi‘r” başlığı altında gazeller de bulunmaktadır. Eser üzerinde Ayten Akmandor doktora çalışması yapmıştır (Müniri ve Mihr ü Müşterî Mesnevisi, 1983, AÜ DTCF Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı). Üçüncü çeviri Ağacan b. Emîr Hüseyin’e aittir (DİA, III, 504). II. Selim devri şairlerinden Pîr Mehmed Azmî de sultanın emriyle Mihr ü Müşterî’den 1000 beyit kadar tercüme etmiş, sultanın ölümü sebebiyle çeviri yarım kalınca oğlu Azmîzâde Mustafa Hâletî 500 beyit daha tercüme etmiş, ancak eser yine tamamlanmamıştır (DİA, IV, 349; Riyâzî, vr. 104a; Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1914). Kiçi Mirzâde Yahyâ Mîrî’nin (ö. 1008/1599) Farsça’sından aynen çevirdiği (Kınalızâde, II, 945) bir başka Mihr ü Müşterî’nin iki nüshası bulunmaktadır (İÜ, TY, nr. 3520; Medine Ârif Hikmet Ktp., Fennü’l-edebi’t-Türkî, nr. 3501). Kaynaklarda Ümmüveledzâde Ali b. Abdülazîz’in (ö. 980/1572) (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1914), Molla Mâşîzâde Fikrî Derviş’in (ö. 992/1584) (Ahdî, vr. 158a) ve Lokmân b. Hüseyin’in de (ö. 1010/1601’den sonra; bk. Osmanlı Müellifleri, III, 136) Mihr ü Müşterî çevirilerinden söz edilmişse de bunlar henüz ele geçmemiştir.

Benzer bazı mesneviler Mihr ü Mâh adını taşımaktadır. Cemâlî-i Dihlevî’nin (ö. 942/1535) Hindistan’da Assâr’ın etkisiyle yazdığı Mihr ü Mâh bunlardandır. Mihr ü Nigâr adıyla da bilinen bu eser 3600 beyit olup Mihr ü Müşterî ile aynı vezindedir ve Hindistan’da yazılan en eski Farsça mesnevi olması sebebiyle ayrı bir öneme sahiptir. Cemâlî’nin Mihr ü Mâh’ı çocuğu olmayan padişahın bir dervişin duasıyla oğul sahibi olması, Mâh’ın sevgilisi Mihr’i aramak için yola çıkması, deniz yolculuğu ve bu esnada fırtınaya yakalanıp batan gemiden bir tahta parçasına tutunarak kurtulmaları, bir kalede devin öldürülmesi, Mâh’ın Mihr’in ülkesinde evlenip babasının bulunduğu ülkeye dönmesi ve orada hükümdar olması gibi birçok konuda Assâr’ın Mihr ü Müşterî’siyle benzerlikler göstermektedir. İki mesnevi arasındaki en önemli farklılık Assâr’ın kahramanlarının her ikisinin de erkek olmasıdır. Ayrıca Cemâlî bazı vesilelerle tasavvufî meseleleri de ele almıştır (geniş bilgi için bk. Anbarcıoğlu, TTK Belleten, XLVII/188 [1984], s. 1159-1162). XVII ve XVIII. yüzyıllarda Fars edebiyatında birçok şairin Mihr ü Mâh ya da Hurşîd ü Mâh adıyla mesneviler yazmaya devam ettiği görülmektedir (a.g.e., XLVII/188 [1984], s. 1152). Bunlardan anonim Mihr ü Mâh ile Assâr’ın ve Cemâlî’nin mesnevileri arasında birçok benzerlik vardır (bu üç eserin karşılaştırılması için bk. a.g.e., XLVII/188 [1984], s. 1164-1168).

Türk edebiyatında XVI. yüzyıldan itibaren Mihr ü Mâh adıyla yazılan mesneviler İran edebiyatındaki örneklerden oldukça farklıdır. Bunlardan Âlî Mustafa Efendi’nin eseri Şehzade Selim (II. Selim) adına kaleme alınmış olup eski astronomi anlayışına ve Batlamyus kozmogonisine uygun alegorik bir manzumedir. 1164 beyit olan bu aşk mesnevisinin iki nüshası bilinmektedir (Süleymaniye Ktp., İsmihan Sultan, nr. 342; British Library, Or., nr. 7475). Kastamonulu Kıyâsî (XVI. yüzyıl) ve Çorlulu Zarîfî’nin (ö. 1032/1623) yazdığı Mihr ü Mâh’lar da günümüze ulaşmıştır. Ancak Âlî’nin eseri tasavvufî kavramların daha yoğun işlenmesi bakımından diğer ikisinden ayrılır (bunlarla ilgili tezler için bk. bibl.). Kaynaklarda Necâtî Bey (Osmanlı Müellifleri, II, 435) ve Hâmidî’nin (Külekçi, II, 94-124) Mihr ü Mâh adlı eserlerinin olduğu belirtilmekteyse de bunlar henüz ele geçmemiştir.

BİBLİYOGRAFYA
Ahdî, Gülşen-i Şuarâ, Millet Ktp., Ali Emîrî, nr. 774, vr. 158a; Kınalızâde, Tezkire, II, 924-925, 944-946; Riyâzî, Riyâzü’ş-şuarâ, Nuruosmaniye Ktp., nr. 3724, vr. 104a; Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1914; Rieu, Catalogue, II, 626-627; Osmanlı Müellifleri, II, 435; III, 135-136; Karatay, Farsça Yazmalar, s. 213-215; FME, s. 303-304; Münzevî, Fihrist, IV, 3255; Meliha Ülker Anbarcıoğlu, “Mihr ü Mâh Kıssası”, İran Şehinşahlığı’nın 2500. Kuruluş Yıldönümüne Armağan, İstanbul 1971, s. 1-54; a.mlf., “Der Bâre-i Kıssa-i Mihr ü Mâh”, DDl., II/2 (1975), s. 1-12; a.mlf., “Türk ve İran Edebiyatlarında Mihr ü Mâh ve Mihr ü Müşterî Mesnevîleri”, TTK Belleten, XLVII/188 (1984), s. 1151-1189; a.mlf., “Kıyâsî’nin Mihr ü Mah Mesnevîsi”, Erdem, II/4, Ankara 1986, s. 87-170; Agâh Sırrı Levend, Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara 1973, s. 133; Neslihan Özdoğan, Mihr ü Müşterî, Hassân: vr. 1b-13a (lisans tezi, 1982), İÜ Ed.Fak. Genel Ktp., nr. 1800, s. 14; Zeynep Sabuncu, Mihr ü Mâh: Mustafa Âlî (yüksek lisans tezi, 1983), Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü; Zebîhullah Safâ, Târîḫ-i Edebiyyât der İrân, Tahran 1366, IV, 1027-1028; İskender Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Ankara 1989, II, 148-154; Vedat Nuri Turhan, Zarîfî ve Mihr ü Mâh Mesnevisinin Tenkidli Metni ile İncelemesi (yüksek lisans tezi, 1995), Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü; Numan Külekçi, XI-XX. Yüzyıllar El Yazması Metinler ve Özetleriyle Mesnevî Edebiyatı, Erzurum 1999, II, 94-124; A. Atilla Şentürk, XVI. Asra Kadar Anadolu Sahası Mesnevilerinde Edebî Tasvirler, İstanbul 2002, s. 87-91; Orhan Bilgin, “Assâr-ı Tebrîzî”, DİA, III, 504; Halûk İpekten, “Azmîzâde Mustafa Hâletî”, a.e., IV, 349.
Bu madde ilk olarak 2005 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 30. cildinde, 28-29 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.