MÜFESSER

المفسّر
Müellif:
MÜFESSER
Müellif: FERHAT KOCA
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2006
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 16.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/mufesser
FERHAT KOCA, "MÜFESSER", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mufesser (16.12.2019).
Kopyalama metni
Tefsîr masdarından türetilen ve sözlükte “açıklanmış” anlamına gelen müfesser kelimesi Hanefî usul terminolojisinde hükme te’vil ve tahsis ihtimali taşımayacak derecede açık biçimde delâlet eden lafzı ifade eder. Kelime Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde geçmemekle birlikte bir âyette (el-Furkān 25/33) ve birçok hadiste (Wensinck, el-Muʿcem, “fsr” md.) tefsir kelimesine rastlanır. İki hadisin rivayetinde biri râvi Ya‘lâ b. Memlek’in (Tirmizî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 23; Nesâî, “İftitâḥu’ṣ-ṣalât”, 83, “Ḳıyâmü’l-leyl”, 13), diğeri Buhârî’nin (“Zekât”, 55) değerlendirme ifadesi içinde olmak üzere müfesser kelimesi geçmekle beraber bunların sözlük anlamında kullanıldığı görülmektedir.

Fıkıh usulünde Kitap ve Sünnet’teki ifadelerin yorumuyla ilgili kurallar belirlenirken lafız değişik açılardan ayırıma tâbi tutulmuştur. Hanefî usulcülerinin açıklık bakımından yaptığı “zâhir, nas, müfesser, muhkem” şeklindeki dörtlü tasnif içinde müfesser muhkemden sonra açıklık düzeyi en yüksek lafız türünü ifade eder. Serahsî’nin müfesseri tanıtmak üzere yaptığı izahı, “Hâs ise te’vil, âm ise tahsis ihtimali bırakmayacak şekilde açıklanmış olup kendisiyle neyin kastedildiği zâhir ve nastan daha ileri düzeyde bir açıklıkta bilinen lafız” şeklinde özetlemek mümkündür (Uṣûl, I, 165). Alâeddin es-Semerkandî müfesseri tanımlarken sözü söyleyenin amacı hakkında kati delil bulunduğu için başka bir mânaya gelme ihtimalinin ortadan kalkmış olması unsuruna ağırlık verir ve bu sebeple ona “mübeyyen” ve “mufassal” adlarının da verildiğini belirtir (Mîzânü’l-uṣûl, s. 351). Bir lafız kendi sîgasındaki açıklık düzeyi sebebiyle müfesser sayılabileceği gibi, başlangıçta te’vile açık olduğu veya sözün sahibinden izah gelmeden anlaşılamayacak durumda bulunduğu halde daha sonra hiçbir kapalılık taşımayacak şekilde açıklanmış olan lafızlar da müfesser kapsamına girer. Bazı ahkâm âyetlerindeki “semânîn” (seksen) ve “selâse” (üç) gibi sayı bildiren lafızlarla müşriklerle savaş hakkındaki âyette (et-Tevbe 9/36) tahsis ihtimalini ortadan kaldıran “kâffeten” (topyekün) lafzı müfesserin birinci türü için verilen örnekler arasında yer alır. Müfesserin ikinci türü için “salât” (namaz) gibi dinî terime dönüştürülen ve içeriği başka açıklama gerektirmeyecek ölçüde açık hale getirilen lafızlar örnek verilebilir (ayrıca bk. MÜCMEL). Öte yandan müşterek, müşkil ve mücmel lafızlar da kati delille ihtimal veya işkâli ortadan kaldıracak şekilde açık hale getirildiğinde müfessere dönüşmüş olur (a.g.e., s. 351). İkisinin de beyana konu olması yönünden müfesser ile müevvel terimleri arasında benzerlik bulunmakla birlikte müfesserde açıklamayı yapan bizzat şâri‘dir ve lafız kesin bir biçimde açıklandığı için artık başka mânaya gelme ihtimali yoktur; müevvelde ise lafzın mânası müctehidin zann-ı gālibi ve ictihadı ile ortaya çıkarılır ve bu mâna kesin olmadığı için başka bir mânanın kastedilmiş olma ihtimali varlığını korur (ayrıca bk. MÜEVVEL).

Müfesserin hükmü, neshi hakkında delil bulunmadığı takdirde delâlet ettiği mânaya uygun olarak amel etmenin gerekli olmasıdır. Te’vil ve tahsis ihtimaline kapalı olmakla birlikte müfesser neshi kabil amelî bir hükümle ilgiliyse nesih ihtimaline açıktır (Şemsüleimme es-Serahsî, I, 165); ancak bu ihtimal Hz. Peygamber’in hayatta bulunduğu süre ile sınırlıdır. Onun vefatından sonra sadece müfesser lafızlar değil bütün naslar nesih açısından muhkem niteliğinde olup nesih ve iptale kapalıdır. Lafızların açıklık düzeyi bakımından bu şekilde sıralamaya tâbi tutulmasının pratik sonucu aynı konuda iki farklı seviyede lafız bulunması halinde ortaya çıkar. Böyle bir durumda müfesser zâhir ve nassa, muhkem de müfessere tercih edilir (örnekler için bk. M. Edîb Sâlih, I, 187-196; Zekiyyüddin Şa‘bân, s. 374-375).

Hanefîler dışındaki usul çevrelerinde müfesser için yapılmış tanımlara rastlanmakla beraber (İbn Fûrek, s. 147; İbn Hazm, I, 43; Bâcî, s. 48) mütekellimîn metodunu benimseyen usulcülerin eserlerinde müfesser Hanefîler’deki gibi yaygın bir kullanıma konu olmamış ve yerleşik bir terim haline gelmemiştir. Onlardan bazıları müfesseri “tefsire ihtiyacı bulunmayan” ve “tefsire muhtaç olup da hakkında tefsir vârit olmuş lafız” anlamında kullanmışlardır. Mütekellimîn metoduna göre yazılmış usul eserlerinde genellikle yer alan ve lafızların mânaya delâletinin açıklık derecesini gösteren zâhir ve nas şeklindeki ayırımda nas Hanefîler’in terminolojisindeki müfesser karşılığı olup “mânasına kati olarak delâlet eden ve başka ihtimale açık bulunmayan lafız” demektir (M. Edîb Sâlih, I, 222-224; Zekiyyüddin Şa‘bân, s. 376; mübeyyenin nasla eş anlamlı kullanımı için bk. Gazzâlî, I, 345).

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “fsr” md.; et-Taʿrîfât, “el-Müfesser” md.; Tehânevî, Keşşâf, II, 1115-1117; Wensinck, el-Muʿcem, “fsr” md.; Buhârî, “Zekât”, 55; Tirmizî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 23; Nesâî, “İftitâḥu’ṣ-ṣalât”, 83, “Ḳıyâmü’l-leyl”, 13; İbn Fûrek, el-Ḥudûd fi’l-uṣûl (nşr. Muhammed es-Süleymânî), Beyrut 1999, s. 147; İbn Hazm, el-İḥkâm, Beyrut 1405/1985, I, 43; Bâcî, İḥkâmü’l-fuṣûl fî aḥkâmi’l-uṣûl (nşr. Abdullah Muhammed el-Cübûrî), Beyrut 1409/1989, s. 48; İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, el-Burhân fî uṣûli’l-fıḳh (nşr. Abdülazîm ed-Dîb), Devha 1399, I, 413; Şemsüleimme es-Serahsî, Uṣûl (nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgānî), Haydarâbâd 1372 → Beyrut 1393/1973, I, 165; Gazzâlî, el-Müstaṣfâ, Kahire 1322/1904, I, 345; Alâeddin es-Semerkandî, Mîzânü’l-uṣûl (nşr. M. Zekî Abdülber), Katar 1404/1984, s. 351, 360; Seyfeddin el-Âmidî, el-İḥkâm (nşr. İbrâhim el-Acûz), Beyrut 1405/1985, III, 25; Sadrüşşerîa, et-Tavżîḥ fî ḥalli ġavâmizi’t-Tenḳīḥ (Teftâzânî, et-Telvîḥ içinde), Kahire 1377/1957, I, 125; Şevkânî, İrşâdü’l-fuḥûl, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), s. 178; Ali Haydar Efendi, Usûl-i Fıkıh Dersleri, İstanbul 1966, s. 172-174; Abdülvehhâb Hallâf, İslâm Hukuk Felsefesi: İlmü usûli’l-fıkh (trc. Hüseyin Atay), Ankara 1973, s. 315-316; Muhammed Ebû Zehre, İslâm Hukuku Metodolojisi (trc. Abdülkadir Şener), Ankara 1979, s. 107-108; Bilmen, Kamus2, I, 21, 76; M. Edîb Sâlih, Tefsîrü’n-nuṣûṣ fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Beyrut 1404/1984, I, 165-178, 187-196, 222-226; Fahrettin Atar, Fıkıh Usûlü, İstanbul 1988, s. 211; Ferhat Koca, İslâm Hukuk Metodolojisinde Tahsis, İstanbul 1996, s. 82, 141; Zekiyyüddin Şa‘bân, İslâm Hukuk İlminin Esasları (trc. İbrahim Kâfi Dönmez), Ankara 2004, s. 372-376.
Bu madde ilk olarak 2006 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 31. cildinde, 497-498 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.