ÖZÜR

العذر
Müellif:
ÖZÜR
Müellif: H. İBRAHİM ACAR
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2007
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 21.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/ozur
H. İBRAHİM ACAR, "ÖZÜR", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ozur (21.11.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “bir kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep, mazeret, sakatlık, bozukluk, eksiklik, kusur” anlamlarına gelen uzr (uzür) kelimesinin Türkçeleşmiş şekli olan özürün fıkıhta sözlük mânalarına uygun değişik kullanımları vardır. Kelime iki âyette yer aldığı gibi (el-Kehf 18/76; el-Mürselât 77/6) aynı kökten türeyen kelimeler Kur’an’da ve hadislerde pek çok yerde geçer (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ʿuẕr” md.; Wensinck, el-Muʿcem, “ʿuẕr” md.). Fıkıhta özür terimi “dinen veya hukuken meşrû sayılan mazeret” anlamında kullanılır ve özrü bulunan kişiye ma‘zûr denir. Fıkıh usulünde ruhsat için yapılan tanımlarda özür ruhsatın meşrû kılınmasının sebebi olarak anılır. Bu bağlamda İbn Emîru Hâc özrü “sonradan ortaya çıkan ve mükellefin işini kolaylaştırmaya yarayan durum” diye tanımlamıştır (et-Taḳrîr ve’t-taḥbîr, II, 204). Cürcânî’ye göre özür, “şer‘î gereklere uyularak bir işe devam etmenin ancak ek bir zarar/zorluk ile mümkün olması durumu”dur (et-Taʿrîfât, “ʿuẕr” md.; Zekeriyyâ el-Ensârî, s. 70). “Avârızü’l-ehliyye” arasında sayılan bilgisizlik (cehl), zorlama (ikrah) gibi sebeplerin hangi durumlarda özür teşkil edeceği fıkıh usulünün hüküm bahislerinde ve çeşitli fıkıh bölümlerinde incelenmektedir. Mecelle’de yer alan, “Bir özür için câiz olan şey ol özrün zevâliyle bâtıl olur” şeklindeki kaide (md. 23) fıkhın özrün süresi hakkındaki temel yaklaşımını özetlemektedir.

Özür ve ma‘zûr terimlerinin fıkıhta en yaygın kullanıldığı konuların başında abdesti bozan haller gelir. Fıkıhta zorluğun giderilmesi ilkesinden hareketle özür sahibi kişilerin ibadetlerini yerine getirebilmeleri için özel hükümler öngörülerek kolaylıklar sağlanmış, normal durumlarda abdesti bozulmuş sayılacak kişinin bu durumda abdestli olduğu var sayılarak vaktinde ve kolaylıkla ibadet etmesine fırsat tanınmıştır. Hanefî mezhebinde başlangıçta bir farz namaz vakti süresince devam eden, bundan sonra da her namaz vaktinde en az bir defa meydana gelen ve abdesti bozan bedenî rahatsızlıklara özür, bu durumdaki kişiye ma‘zûr veya “sâhib-i özür” denir. İdrar yahut dışkısını tutamayan, burnu veya vücudundaki yarası sürekli kanayan, devamlı kusan, vücudundan irin, iltihap yahut sarı su gibi mâyi akan kişi, âdet veya lohusalık dışında bir hastalık sebebiyle kanı veya akıntısı durmayan kadın (bk. İSTİHÂZE) özür sahibi sayılır ve abdest konusunda özel hükümlere tâbi olur. Bazı böbrek rahatsızlıklarında olduğu gibi tıbbî cihazlara bağlı olarak tedavileri yapılan hastalar da tedavileri süresince özür sahibi kabul edilir. Bir kimsenin özür sahibi kabul edilebilmesi için mevcut özrün bir farz namaz vakti içinde abdest alıp namaz kılabilecek kadar kısa bir süre dahi olsa kesilmemesi ve bundan sonra da her namaz vaktinde en az bir defa aynı durumun meydana gelmesi gerekir. Aksi takdirde özür hali sona ermiş sayılır. Özür sahibinin abdesti, vakit içerisinde kendisini özür sahibi kılan sebebin dışında abdesti bozan hallerden biri vuku bulmadıkça bozulmaz. Hanefî mezhebinde sahih kabul edilen görüşe göre özür sahibi kimsenin abdesti namaz vaktinin çıkmasıyla da bozulur. Özür sahibi olanlar her namaz vakti için ayrı abdest alır, özür devam ederken o vakit içinde aldığı abdestle onu bozan başka bir durum meydana gelmedikçe diledikleri kadar farz ve nâfile namaz kılabilirler. Ayrıca özür sahibi abdestli iken Kâbe’yi tavaf edebilir, Kur’an okuyabilir. Özür sahibi kimsenin çamaşırına idrar, kan, irin ve akıntı gibi necis şeylerin bulaşması halinde bunlar -miktarı ne kadar çok olursa olsun- özür devam ettiği sürece namazın sıhhatine engel teşkil etmez ve özür sahibi kimse kirlenen yerleri tekrar temizlemekle veya çamaşır değiştirmekle mükellef tutulmaz. Ancak bu necis maddeler aralıklarla geliyorsa veya kişinin çamaşırına tekrar bulaşmayacaksa bunların yıkanması gerekir. Özür sahibi kişi, özür sahibi olmayanlara imamlık yapamaz.

Hanefî mezhebi dışındaki mezhepler bu konuyu “seles, el-hadesü’d-dâim” gibi terimlerle ele almışlardır. Mâlikîler’in bir kısmına göre namaz vaktinin, diğer bir kısmına göre günün yarısında veya çoğunda mazereti devam eden kişi özür sahibi sayılır. Mâlikîler’e göre özür sahibinin her vakit için ayrı abdest alması vâcip değil müstehaptır. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre özür sahibi olabilmek için abdesti bozan halin sürekli olması gerekir; eğer kişi abdest alıp namazını kılacak kadar bir süre temiz durabiliyorsa özür sahibi sayılmaz. Şâfiîler’e göre özür sahibinin ister kazâ ister edâ olsun her farz namaz için ayrı abdest alması gerekir. Hanbelîler’e göre özür sahibi aldığı abdestle dilediği kadar farz veya nâfile namaz kılabilir; ancak abdestten sonra özür sebebi olan maddenin çıkması halinde her vakit için ayrı abdest alması gerekir.

Özür sayılan çeşitli durumların namazın kılınışı, cuma ve cemaat namazlarına gitmeyle ilgili hükümlere de etkisi vardır. Geçerli bir mazeret sebebiyle ayakta namaz kılamayan kimse oturarak kılar. Ayağa kalkınca ağrı ve hastalığın artması, akıntı, düşman tarafından görülme ihtimali gibi sebepler de böyledir. Hastalık, can güvenliğinin bulunmaması gibi mazeretlerin varlığı halinde farz olan cuma namazı kılınmayabilir; bu durumda öğle namazı kılınır. Farz namazların cemaatle kılınması üzerinde önemle durulmuş, hatta bazı fakihlerce vâcip sayılmış olmakla birlikte bu da çeşitli mazeretlerle terkedilebilir. Hz. Peygamber can güvenliğinin bulunmayışını, hastalığı, sefer halinde iken gece karanlığını ve yerin çamurlu olmasını cemaate gitmemek için geçerli mazeretlerden saymış, fakihler de bundan hareketle bu konuda mazeret sayılabilecek durumları geniş biçimde incelemişlerdir. Fakihlerin çoğunluğuna göre başta yolculuk olmak üzere bazı mazeretlerin bulunması halinde öğle ile ikindi ve akşamla yatsı namazlarının birlikte kılınması câizdir (bk. CEM‘).

Oruçla ilgili mazeretlere gelince, Kur’ân-ı Kerîm’de (el-Bakara 2/184, 185) hastalık ve yolculuk hallerinin orucu ertelemeyi meşrû kılan gerekçeler olduğu belirtilmiştir. Başka deliller ve genel ilkeler ışığında bunların açılımı niteliğindeki bazı durumlar da ramazan orucunun ertelenmesi veya başlanmışsa bozulması için geçerli birer mazeret sayılmıştır. Bu durumlarda kişi tutamadığı oruçları daha sonra kazâ eder.

Borçlar hukukunda akdin ifasının süreyi gerektirdiği hallerde, kısmen müzâraada, özellikle -günümüzde kira ve iş akidlerine tekabül eden- icârede, akdin sürdürülmesinin kiracı/işveren açısından öngörülmeyen ve bizzat akid sebebiyle hak edilmeyen bir zarara yol açması durumunda Hanefîler’ce zarara uğrayan tarafa akdi feshetme hakkı tanınmış ve bu durumlar özür terimiyle ifade edilmiştir. Fakihlerin çoğunluğu ise bazı münferit meselelerde kural dışına çıkmakla birlikte mazeretleri ilke olarak fesih sebebi kabul etmez. Hanefî hukukçularınca geliştirilen, mazeret sebebiyle akdin feshi telakkisi modern hukuktaki beklenmeyen hal teorisinin temelindeki mantıkla benzerlik taşır.

Âmâ ve topal gibi engellilerle hastaların cihaddan ve güç yetiremeyecekleri diğer ödevlerden muaf oldukları Kur’ân-ı Kerîm’de ifade edilmiştir (en-Nûr 24/61; el-Feth 48/17; Şevkânî, IV, 52-53). Ayrıca Hz. Peygamber’in özellikle âmâ sahâbî İbn Ümmü Mektûm’la ilgili söz ve uygulamaları özürlülerle ilgili çeşitli hükümlere açıklık getirmiş, meselâ bu gibi kimselerin yöneticilik ve imamlık yapabilecekleri, buna karşılık savaşa iştirak etmekten muaf oldukları bildirilmiştir.

BİBLİYOGRAFYA
Burhâneddin el-Mergīnânî, el-Hidâye, İstanbul 1986, I, 32-33; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, İstanbul 1985, I, 26-27; İbn Kudâme, el-Muġnî, I, 340-342; Abdullah b. Mahmûd el-Mevsılî, el-İḫtiyâr li-taʿlîli’l-Muḫtâr, İstanbul, ts. I, 29-30; Bedreddin el-Aynî, el-Binâye, Beyrut 1990, I, 672-689; İbn Emîru Hâc, et-Taḳrîr ve’t-taḥbîr, Beyrut 1986, II, 204; Zekeriyyâ el-Ensârî, el-Ḥudûdü’l-enîḳa ve’t-taʿrîfâtü’d-daḳīḳa (nşr. Mâzin el-Mübârek), Beyrut 1411/1991, s. 70; Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, I, 111-112; Abdurrahman Şeyhîzâde, Mecmaʿu’l-enhur, İstanbul 1328, I, 56-57; Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, IV, 52-53; Abdülganî b. Tâlib el-Meydânî, el-Lübâb, Beyrut, ts., I, 46-47; Cezîrî, el-Meẕâhibü’l-erbaʿa, I, 103-104; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıḳhü’l-İslâmî ve edilletüh, Dımaşk 1409/1989, I, 288-294; Mehmet Şener, “Özür Hali”, İslâm’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İstanbul 1997, III, 556-558; Orhan Çeker, “Fıkıhta Hasta”, SÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 7, Konya 1997, s. 32-34.
Bu madde ilk olarak 2007 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 34. cildinde, 134-135 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.