ALÂEDDİN ALİ ÇELEBİ

Müellif:
ALÂEDDİN ALİ ÇELEBİ
Müellif: ÖMER FARUK AKÜN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1989
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 22.07.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/alaeddin-ali-celebi
ÖMER FARUK AKÜN, "ALÂEDDİN ALİ ÇELEBİ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/alaeddin-ali-celebi (22.07.2019).
Kopyalama metni
Alâeddin Ali b. Sâlih Filibe’de ve kuvvetli bir ihtimalle Fâtih Sultan Mehmed devrinde doğdu. Gençlik yıllarında muntazam bir tahsil gören Ali Çelebi Edirne’de zamanın ilim otoritelerinden ve sonraları Rumeli kazaskerliğine yükselen Abdülvâsi‘ b. Hayreddin Hızır’ın yanında yetişti, gerekli kademeleri geçirerek onun eliyle müderrislik derecesine erişti. Hocasına olan bu intisabından dolayı Vâsi Alisi diye şöhret buldu. Adı bazı eski kaynaklarda Sâlihzâde er-Rûmî şeklinde de geçmektedir. Yetişme çağında öğrenmeye çalıştığı hat sanatını Şeyh Hamdullah’ın damadı Şeşkalem Şükrullah Halîfe’den elde etmiştir. Taşköprizâde’nin kaydettiğine göre müderrislik hayatına Edirne’de Sirâciye Medresesi’nde başlayan Alâeddin Ali bir müddet sonra Bursa’da 1509’dan önceki bir tarihte ilkin Bayezid Paşa, ardından Ferhâdiye medreselerinde hizmet gördü; 933 (1526-27) ötesine giden bir tarihte de şair Üsküplü İshak Çelebi yerine Hudâvendigâr (Kaplıca) Medresesi müderrisliğine yükseldi. Uzun yıllar kaldığı Bursa’dan 1537’de Edirne’de Halebiye Medresesi’ne tayin edildi. Çok geçmeden de Üç Şerefeli’deki Atik (Saatli) Medrese müderrisliğine getirildi. Yüksek ilmî meziyetleriyle gittikçe daha dikkat çeken Alâeddin Ali burada henüz bir yılını doldurduğu sırada, 945’te (1538-39) İstanbul’da Sahn müderrisliği pâyesine lâyık görülüp kendisine Fâtih medreselerinden Karadeniz ciheti (Başkurşunlu) Medresesi müderrisliği verildi. Sahn’a gelişinden bir sene sonra da tekrar Edirne’ye, bu defa devrin büyük âlimi Muhaşşî Sinan yerine II. Bayezid Medresesi’ne altmışlı* pâye ile tayin edildi. 1542’de, ilmiye sınıfınca kazaskerliğe götüren bir kapı diye pek gözde bir mansıb sayılan Bursa kadılığına yükseltildi. Rivayet onun bu yükselişini, üzerinde uzun yıllar uğraşıp Edirne’deki son müderrisliği sırasında tamamlayarak Kanûnî Sultan Süleyman’a sunduğu Hümâyunnâme’nin hükümdarda uyandırdığı büyük hayranlığa bağlamaktadır. Buna göre padişah kitabı okur okumaz onu Bursa kadılığı ile mükâfatlandırmıştı. İlerlemiş yaşı Alâeddin Ali’ye daha ileri mansıblara yükselme imkânı vermedi. Çok geçmeden Bursa’da vefat etti. Sıfat ve mevkiine yaraşır bir yer olarak Emîr Sultan Camii hazîresinin türbeye yakın bir noktasında, camiye çıkan merdivenin yanına defnedildi.

Şiir vadisinde kendisinden bahsettirecek bir varlık göstermeyen Alâeddin Ali’ye asırlar boyu sürmüş bir şöhret kazandıran, çağının estetik anlayışı içinde göz kamaştırıcı bir üslûp ve imajlarla ördüğü Hümâyunnâme adlı Kelîle ve Dimne tercümesidir. Henüz Hümâyunnâme’yi ortaya koymamış bulunduğu sırada tezkire sahibi Sehî Bey’in dikkat ve ilgisini çekmemesine mukabil, Latîfî’den başlayarak XVI. asır ve sonrası tezkire ve hal tercümesi müellifleri, bilhassa Hümâyunnâme dolayısıyla kendisinden büyük takdirle bahsetmişlerdir.

Tarihçi Âlî’nin, yirmi senelik bir uğraşma sonunda meydana geldiğini söylediği Hümâyunnâme’nin yazılış yeri ve tarihi kaynaklarda farklı şekillerde gösterilmiştir. Âşık Çelebi onu Sahn müderrisliğinde, Beyânî II. Bayezid Medresesi’nde, Edirne tarihçisi Ahmed Bâdî de Hüsâmiye (Ekmekçi Köylü) Medresesi’nde iken yazdığını ileri sürerse de kendisi eserini Üç Şerefeli’deki Atik Medrese’de iken kaleme aldığını önsözünde bizzat bildirir. Öteki kayıtlar ise ancak eserin bitiriliş zamanı ile ilgili olabilir.

Âlî’nin Küçük Nişancı Mehmed Paşa’dan naklettiğine göre, Ali Çelebi eserini tamamladığında bir ikindi divanında devrin sadrazamı Lutfi Paşa’ya, bir nüshası Kanûnî Sultan Süleyman’a sunulmak, diğerini ona hediye olmak üzere takdim ettiği zaman sadrazam, vaktini hayvan masalları ile uğraşarak harcamış olduğu yolunda azarlayıp kendisini hayal kırıklığına uğratmakla beraber kitabı padişaha arzetmiş, Hümâyunnâme’yi hemen o gece başından sonuna kadar büyük bir zevk ve hayranlıkla okuyan hükümdar ertesi sabah, Âlî’nin diğer bir ifadesine göre de üç gün sonra Lutfi Paşa’nın muhalefetine rağmen Ali Çelebi’ye Bursa kadılığını verdirmişti. Ancak Âlî’nin bu rivayetinde kronolojik tutarsızlıklar vardır. Çünkü Vâsi Alisi’ne Bursa kadılığı verildiği tarihte (1542) Lutfi Paşa sadâret makamında olmayıp daha bir yıl kadar önce, 948 Muharremi başında (Nisan 1541) oradan ayrılmış, yerine Hadım Süleyman Paşa geçmiş bulunuyordu. Lutfi Paşa’nın sadâret devresine rastlayan böyle bir tayin, olsa olsa onun 1539-1541 arasındaki sadâreti sırasında (946/1539-40) Sahn Medresesi’nden Edirne’de II. Bayezid Medresesi’ne yükselişi için bahis konusu olabilir. Hümâyunnâme’nin takdimi dolayısıyla Bursa’ya kadı oluşu meselesi, gerçekte Lutfi Paşa’nın sadrazamlıktan ayrılmadan önceki bir tarihte cereyan etmekle beraber, Bursa’ya tayininin hemen değil de aradan bir sene geçtikten, onun artık sadâretten ayrılmış olduğu sırada gerçekleşmiş bulunabileceği şıkkı ise, eseri okuduğunda duyduğu büyük takdir ve hayranlığın Kanûnî’yi müellifi derhal böyle büyük bir makamla mükâfatlandırmak arzusuna sevketmiş olduğunu göstermek isteyen fıkranın esprisine pek uzak düşer.

Âlî’nin, Hümâyunnâme’nin yirmi yıllık bir çalışma sonunda meydana geldiği hakkındaki beyanı da Vâsi Alisi’nin onu 944 Rebîülevvelinde (Ağustos 1537) tayin edildiği Üç Şerefeli’deki Atik Medrese’de yazmaya başladığını bildiren ifadesi karşısında inandırıcı olmaktan çıkar. Burada eserine başlayışı ile Bursa kadılığına tayini arasında sadece beş yıllık bir zaman mesafesi bulunması, onun yirmi senelik bir süre içinde yazılmış olduğuna dair Âlî’nin kaydını geçersiz ve düzeltilmeye muhtaç kılmaktadır. Küçük Nişancı Mehmed Paşa’nın ölümünden (979/1571) hayli zaman geçtikten sonra ilkin Nushatü’s-selâtîn’de yazıp Künhü’l-ahbâr’da da tekrarlarken (1002/1594), aradan geçen uzunca zamanın tesiriyle, onun kendisine vaktiyle anlattıklarını muhtemelen yanlış hatırlaması sonucu düştüğü kronolojik tutarsızlık farkedilmeksizin Peçevî’den Hammer’e, ondan Fuad Köprülü’ye kadar Âlî’nin bu rivayeti tekrarlanagelmiştir.

Kelîle ve Dimne’nin, Hüseyin Vâiz-i Kâşifî (ö. 910/1505) tarafından Envâr-ı Süheylî adıyla Farsça’ya çevrilmiş şeklinin tercümesi olan Hümâyunnâme, edebî değer ve muhteviyatça Farsça aslını çok aşmış bir eserdir. Alâeddin Ali, ifadesini çok muğlak bulduğu Envâr-ı Süheylî’yi üslûp ve imajlar yönü ile yeni baştan yazarcasına işlemiş, muhteviyatını tasvirî tablolar, âyet ve hadisler, esas metinde olmayan Arapça, Farsça yeni şiirlerden başka kendisinden ve diğer Türk şairlerinden ilâve ettiği manzum parçalarla zenginleştirmiştir. Vâsi Alisi’nin elinde eser, Osmanlı Türk kültüründen gelme imajlar ve yerli hayat unsurları kazanmıştır. Eserdeki yerli rengi sezen Hammer ve Krimsky, yirmi senede yazıldığına dair Âlî’deki bilgiden hareketle, Alâeddin Ali’nin müderrislik hayatının mühim bir kısmını geçirdiği ve Hümâyunnâme’nin yazıldığı yer olarak kabul ettikleri Bursa’nın çeşitli güzellikleriyle tabiat dekorunu kitabında aksettirdiğini önemle belirtirler.

Alâeddin Ali’den bahseden bütün tezkire müelliflerince ona gelinceye kadar Türk nesir sanatında eşi görülmemiş ve daha sonra da seviyesine erişilemeyecek bir şaheser olarak değerlendirilen Hümâyunnâme, asırlar boyu süren büyük bir rağbet ve takdir görmüştür. Hümâyunnâme, Tâcîzâde Câfer Çelebi, Lâmiî, Kemalpaşazâde gibi şöhretlerin eserlerinden nesir sanatı bakımından çok üstün tutulduğu gibi, Nergisî ve Veysî çapında büyük üstatların bu vadide yeni ve parlak örnekler verdikleri sonraki devirlerde de şöhret ve itibarını devam ettirmiştir. Münşîyâne nesrin tamamıyla aleyhinde olduğu halde Nâmık Kemal bile onu Türk edebiyatı için bir kazanç kabul eder (Bahâr-ı Dâniş Mukaddimesi, İstanbul 1290, s. 7).

Alâeddin Ali’nin eserine karşı duyulan yaygın ve devamlı takdir yalnız Türk müelliflerinde kalmayıp yabancı müelliflerce de paylaşılmıştır. Türk dili için yazdığı kitabına Hümâyunnâme’den çeşitli parçalar alan Arthur Lumley Davids, Ali Çelebi’nin bu eseriyle Türk edebiyatında edebî nesrin en güzel örneğini verdikten başka, ince düşünceler ve üslûp güzelliğiyle işlenmiş bu masallar ve hikâyeler dizisi içinde bir ahlâk sistemi kurduğunu söylerken Hammer de onu ölmez bir eser diye yüceltir. Başta La Fontaine’inkiler olmak üzere Batı edebiyatlarında konusunu hayvanlardan alan masallar ile Hümâyunnâme arasında mukayese yapan Dora d’Istria, bu meziyetlerinin yanı sıra eserde birtakım hayvan tipleriyle devrin bazı devlet büyüklerinin temsil edilmiş olduğuna işaret eder.

Türk edebiyatına ahlâkî, içtimaî ve siyasî terbiyeye yönelik nasihat ve düşüncelerle örülmüş çekici bir masallar kitabı kazandırmış olan Hümâyunnâme, Avrupalılar’ca Fürstenspiegel diye adlandırılan prenslerin, devlet idaresine namzet genç insanların terbiyesi için yazılmış siyasetnâme nevinin tipik bir örneği gibi kabul görerek fikrî muhtevası ve edebî meziyetleriyle Batı edebiyat âleminin alâkasını devamlı surette üzerine çekmiş, XVII. yüzyılın ortalarından başlayarak kitap halindeki tercümelerinin yanı sıra seçilmiş parçaları ile de çeşitli dillere çevrilmiştir. İlk olarak Brattuti’nin 1654-1659’da yaptığı iki ciltlik İspanyolca tercümenin ardından devrinin ünlü şarkiyatçısı Galland’ın, gördüğü çok yaygın kabul ile Hümâyunnâme’yi Batı’da meşhur eden, bu yoldan Kelîle ve Dimne’nin tanınmasına da ayrıca tesiri olan Fransızca tercümesi gelmiştir: Les contes et fables indiennes de Bidpai et de Loqman, traduites d’Ali Tchelebi-ben-Saleh, auteur turc (Paris 1724). Bununla kalmayıp 1778’de üç cilt halinde daha da genişletildikten başka, duyulan ihtiyaçla 1785, 1786 ve 1833’te yeni baskıları yapılan Galland tercümesi vasıtasıyla, aslı olan Envâr-ı Süheylî’den çok daha fazla alâka gören Hümâyunnâme, ondan önce XVII. asrın son çeyreğinde Alman, İsveç, Felemenk ve Macar dillerine çevrilmiş bulunmaktaydı. Galland tercümesi üzerinden Malaya (1866) ve Java (1879) dillerine dahi çevrilen Hümâyunnâme’nin XIX. asrın daha yarısı dolmamışken çeşitli dillerdeki büyüklü küçüklü tercümelerinin sayısı elliyi bulmuştu. Daha sonra da yapılmış türlü seçmelerle Hümâyunnâme etrafındaki bu tercüme ve tanıtma faaliyeti devam etmiştir. Eser 1876 ve 1904’teki tercümeleriyle de Rusça’ya girmiştir (Hümâyunnâme’nin mühim bir kısmı ile Garp dillerindeki tercümeleri için bk. V. Chauvin, Bibliographie des ouvrages Arabes ou relatif aux Arabes, Liége 1897, II, 49-55).

Ayrıca eseri Batı edebiyat dünyasına daha etraflı bir şekilde tanıtmak ihtiyacı ile XIX. asrın başında müsteşrik E. von Diez de başlı başına bir kitap kaleme alır: Ueber Inhalt und Vortrag, Entstehung und Schiksale des königlichen Buchs, eines Werks von Regierungskunst, als Ankündigung einer Uebersetzung nebst Probe aus dem Türkisch Persisch Arabischen des Waassi Aly Dschelebi (Berlin 1811, 2+214 s.).

Eski Türk edebiyatının Osmanlı sahasında Garp dillerine en çok tercüme edilmiş eser olmak gibi bir talih ve imtiyazı olan Hümâyunnâme, işlediği konuya o derece damgasını basmıştır ki Batı’da tercümeleri yeni yeni gözükmeye başladığı sırada D’Herbelot gibi şarkiyatçılar Hümâyunnâme sözünü, aslı olan Kelîle ve Dimne’nin adı yerine, onun Farsça’daki umumi ismi ve müterâdifi şeklinde kullanmışlardır.

Dilinin çok lugatlı oluşu ile kültürü yüksek seviyedekilere hitap edebilen Hümâyunnâme’nin vasat okuyucu zümresi için sonraları ayrıca hulâsaları ve sadeleştirilmiş şekilleri de ortaya konulmuştur. XVII. asırda Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ninkini, XVIII. asırda Osmanzâde Tâib’in Simârü’l-esmâr (Zübdetü’l-ezhâr) adıyla yaptığı sadeleştirilmiş hulâsa ile çok sonra II. Abdülhamid’in emriyle Ahmed Midhat Efendi tarafından dili daha da sadeleştirilmiş yorumlu ve açıklamalı yeni bir hulâsası takip etmiştir (Hulâsa-i Hümâyunnâme, 1304). Ali Çelebi’nin eseri Osmanzâde’nin hulâsası üzerinden Ramazanzâde Abdünnâfi İffet tarafından nazma da çekilmiştir: Nâfiu’l-âsâr Nevbâve-i Simârü’l-esmâr (İstanbul 1268). Öte yandan Bursalı M. Tâhir, eserin XVI. asır şairi Hilâlî tarafından manzum şekliyle, XIX. asır başlarında Şerif İbrâhim Mâhir’in yaptığı, basılmamış bir sadeleştirilmesini haber vermektedir. Pek çok yazma nüshası bulunan Hümâyunnâme’nin 1835-1876 yılları arasında üst üste çeşitli baskıları da yapılmıştır.

Asırlarca Türk münevver zümrelerinin edebî zevkine cevap veren, Türkçe’deki diğer tercümelerinden daha başarılı şekilde Kelîle ve Dimne’yi Türk edebiyatına mal eden, Avrupa dillerine yapılan tercümeleri vasıtasıyla da bu dünya klasiğinin Batı âleminde tanınıp yayılmasında ayrı bir payı bulunan Hümâyunnâme’nin edebiyat tarihimiz bakımından taşıdığı ehemmiyet ve yeri, yeni zamanların münşîyâne nesri mahkûm eden edebiyat anlayışının tesiriyle unutulmuştur. Edebiyat tarihi kitaplarında önceleri esere birkaç satır ile de olsun temas edilirken günümüzdekilerde kendisinden büsbütün bahsedilmez olmuştur. Bu sahada eser vermiş müellifler içinde sadece Fâik Reşâd ve Vasfi Mahir, Hümâyunnâme’nin devrine göre değer ve meziyetlerini görüp belirtmeyi bilmişlerdir. Öte yandan müellifini karıştırıp onu Kınalızâde Ali Çelebi’nin eseri sananların da sayısı az değildir.

Hümâyunnâme’nin geçmişte uyandırdığı alâka ve akis yalnız edebiyatta kalmamış, ayrıca minyatür sahasında da kendisini göstermiştir. Farsça Kelîle ve Dimne’ler üzerinde teşekkül etmiş minyatür geleneğine mukabil, Hümâyunnâme etrafında Osmanlı üslûbuna bağlı yeni bir minyatür zemini doğmuştur. Bu sahadaki veriler içinde, yazılışından on beş on altı sene sonra (964/1557) tertip edilmiş seksen sekiz minyatürlü nüshası başta gelir (bk. TSMK, Revan Köşkü, nr. 843 nüshası için bk. Karatay, TY, II, 304; Nurhan Atasoy - Filiz Çağman, Türkish Miniature Painting, İstanbul 1974, s. 61-62, Levha 381). Daha sonra 974’te (1567) meydana getirilmiş otuz minyatürlü başka bir nüshası da vardır (TSMK, Hazine, nr. 359). Bu nüsha ve Hümâyunnâme etrafındaki Türk minyatür geleneği için bilhassa Güner İnal’ın “Kahire’de Yapılmış Bir Humâyunnâme’nin Minyatürleri” adlı makalesine bakılmalıdır (TTK Belleten, 1976, XL/159, s. 438-465). Eserin yarım asır sonra, 997’de (1589) 165 minyatürle süslenmiş çok daha zengin bir nüshası meydana getirilmiştir (British Museum, add. 15, 153; Rieu, Catalogue, s. 228a; G. M. Meredith - Owens, Turkish Miniatures, London 1963, s. 27, 28, Levha V-VI, XIII-XIV, XVIII-XX). Bunlardan başka yalnızca bazı parçaları ele geçen çeşitli nüshalar da bulunmaktadır.

BİBLİYOGRAFYA
Eski Kaynaklar: Lâtifî, Tezkire, s. 248-249; Taşköprizâde, Şakāʾik, (nşr. Ahmed Subhi Furat), İstanbul 1985, s. 492-493; Âşık Çelebi, Meşâirü’ş-şuarâ, vr. 180a-181a; Kınalızâde, Tezkire, II, 692-694; Mecdî, Şekāik Tercümesi, s. 12, 486-487; Takıyyüddin İbnü’t-Temîmî, et-Tabakatü’s-seniyye fî terâcimi’l-Hanefiyye, Süleymaniye Ktp., nr. 829, vr. 297a; Âlî, Nushatü’s-selâtîn (nşr. A. Tietze, Mustafa Ali’s Counsel For Sultans), Wien 1982, II, 202-203; a.mlf., Künhü’l-ahbâr, Nuruosmaniye Ktp., nr. 3409, vr. 145b-146a; Beyânî, Tezkire, İÜ Ktp., TY, nr. 2568, vr. 59a-60a; [Anonim], Târîh-i Silsile-i Ulemâ, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2142, vr. 23a, 217a; Kafzâde Fâizî, Zübdetü’l-eş‘âr, İÜ Ktp., TY, nr. 1646, vr. 81a; Baldırzâde, Ravzatü’l-evliyâ, İÜ Ktp., TY, nr. 9656, vr. 80b-81a; Kâtib Çelebi, Süllemü’l-vüsûl ilâ tabakati’l-fuhûl, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1887, vr. 154b; Keşfü’z-zunûn, II, 1509; a.e. (nşr. Flügel), V, 239; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, II, 54; Peçevî, Târih, I, 59-61; Beliğ, Güldeste, s. 297-299; Müstakimzâde, Tuhfe, s. 316-317; a.mlf., Mecelletü’n-Nisâb, Süleymaniye Ktp., Hâlet Efendi, nr. 628, vr. 432b; Ayvansarayî, Vefeyât, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1375, vr. 102a-b; Mehmed Râşid, Zübdetü’l-vekāyi‘ der Belde-i Celile-i Bursa, Millet Ktp., Ali Emîrî, Tarih, nr. 89, s. 233-234 (aynen Beliğ’den nakil); Şeyh Fahreddin, Gülzâr-ı İrfân, Millet Ktp., Ali Emîrî, Şer‘iyye, nr. 1098, vr. 212a-b; İzzetzâde Abdülaziz, Terâcim-i Ahvâl-i Ulemâ ve Meşâyih, İÜ Ktp., TY, nr. 2456, vr. 71b.

Diğer eserler: D’Herbelot, Bibliothèque orientale, Paris 1697, s. 145, 450; Silvestre de Sacy, Calila et Dimna ou Fables de Bidpai, Paris 1816, s. 51-52; A. L. Davids, Kitâbü’l-İlmi’nnâfi fî tahsîl-i Sarf u Nahv-i Türkî-Grammaire Turke, London 1836, s. LXII-LXIII, 212-214; Hammer, Umblick auf einer Reise von Constantinopel nach Brussa und dem Olympos, Pesth 1818, s. 62; a.mlf., GOR (1834), II, 197-198; a.mlf., HEO (1836), V, 387, 552; a.mlf., (Atâ Bey), V, 260, 334; a.mlf., GOD (1837), II, 229-234; Kraft, Die arabischen, persischen und türkischen Handschriften der KaiserlichKöniglichen Orientalischen Akademie zu Wien, Wien 1842, s. 50; Adrien Royer, “Fragments du Humaīoun-nameh”, JA (1848), IV. seri, s. 381-416; (1849), s. 415-453; Servan de Sugny, La Muse ottomane, Paris 1853, s. XXVIII, 253-254, 343; Flügel, Handschriften (1867), III, 299-301; Dora D’Istria, La Poésie des ottomans, Paris 1877, s. 72-76, 199-200; Rieu, Catalogue (1888), s. 227-228; Pertsch, Verzeichniss, Berlin 1889, s. 435; V. D. Smirnov, Oçerk istorii tureçkoy literaturi, St. Petersburg 1891, s. 85; Faik Reşad, Eslâf, İstanbul 1311, I, 55-58; Kāmûsü’l-a‘lâm (1311), IV, 3171, 3192; Sicill-i Osmânî (1315), III, 497; H. Ethé, Grundriss der iranische Philologie, Strassbourg 1904, II, 327-329; A. E. Krimsky, Istoria Turcii eya Literaturi, Moskva 1910, s. 106-108; K. Basmadjian, Essai sur l’histoire de la littérature ottomane, İstanbul 1910, s. 48; Ahmed Bâdî Efendi, Riyâz-ı Belde-i Edirne, Beyazıt Devlet Ktp., nr. 10391, s. 93; a.mlf., Devâyih-i Mülhakat-ı Vilâyet-i Edirne, Bayezıt Devlet Ktp., nr. 10393, s. 150-151; Bursalı Mehmed Tâhir, Ahlâk Kitablarımız, İstanbul 1325, s. 11-12; Osmanlı Müellifleri (1338), II, 304-305; Hediyyetü’l-ârifîn, I, 744; İbrahim Necmi [Dilmen], Târîh-i Edebiyat Dersleri, İstanbul 1338, I, 89; Blochet, Catalogue (1933), II, 54-55; Th. Menzel, “Wası Alısı”, EI (1933), IV, 1186-1187; Ergun, Türk Şairleri, I, 422-424; Kâmil Kepeci, Bursa Kütüğü, Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Ktp., Genel bl., nr. 4519, I, 120; Fr. Taeschner, “Die osmanische Literatur”, HOr., V (1963), 38; Kocatürk, Türk Edebiyatı Tarihi (1970), s. 419-420; Câhid Baltacı, XV.-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976, s. 482; Ömer Faruk Akün, “Vâsi’ Alîsi”, İA (1982), XIII, 226-230.
Bu madde ilk olarak 1989 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2. cildinde, 315-318 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.