NİZÂM-ı CEDÎD

نظام جديد
Müellif:
NİZÂM-ı CEDÎD
Müellif: KEMAL BEYDİLLİ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2007
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 08.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/nizam-i-cedid
KEMAL BEYDİLLİ, "NİZÂM-ı CEDÎD", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/nizam-i-cedid (08.12.2019).
Kopyalama metni
“Yeni bir düzen vermek” anlamına gelmekte olup daha önceki dönemlerde de kullanılmıştır. Kaynaklarda, Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa’nın sadâreti esnasında (1689-1691) cizyenin yeniden düzenlenmesi (Râşid, II, 148; Hammer, III, 841, 849), hatta din ayırımı gözetmeden Osmanlı tebaası arasındaki farklı uygulamalara son verilmesi, vergi ve hizmet yükümlülüklerinin eşitlik ilkesine göre yeniden tanzimi, dolayısıyla gayrimüslim halkın durumunun iyileştirilmesiyle ilgili yapılmak istenilenleri tanımlamak üzere zikredilmiştir (Zinkeisen, V, 287). III. Selim devrinde ise belirli bir anlam kısıtlaması içinde herhangi bir alanda yapılan düzenlemelere işaret eden bir tabir olmaktan ziyade sivil ve askerî bütün kurumların geniş kapsamlı olarak çağdaş ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde yenilenmesi, yeni bir düzene kavuşturulması ve eski konumlarına son verilmesi mânasında kullanılmıştır (Karal, Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları, s. 29). Bu haliyle yerleşik ve geleneksel düzen (nizâm-ı kadîm) kavramı karşıtı bir anlama sahip olduğu açıktır.

XVIII. yüzyılda Prusya’da ve Büyük Petro dönemi Rusya’sında gözlendiği kadarıyla askerî reformların sivil reformları da öngörmüş olmasından ötürü çağdaş bir askerî teşkilât oluşturulması aynı zamanda sivil ve merkezî bir bürokrasinin gelişmesini gerekli kılmış ve devletin diğer kurumlarının da etkileneceği bir çekim alanı ortaya koymuştur. Avrupa tarzında düzenli ve eğitimli ordu kurma girişimleri devletin merkezîleşmesine, bürokratik kadrolarının nitelik kazanmasına ve genişlemesine yol açmış, dolayısıyla askerîleşme kaçınılmaz biçimde sivilleşmeyi, çağdaş ve merkezî bir devlet yapılanmasını ve merkezî buyurganlığın güçlenmesini beraberinde getirmiştir. Bu anlamda askerî zafiyetin genelde diğer kurumlardaki yozlaşmanın bir sonucu ve göstergesi olduğu açıktır. Ahmed Cevdet Paşa’nın tesbitiyle çağdaş ve eğitilmiş bir ordunun meydana getirilmesi gereklidir, ancak devletin mülkî idaresi de ıslaha muhtaçtır ve iyi işlemeyen bir mülkî idare ile düzen altına alınmış çağdaş bir kurumu yönetmek mümkün değildir (Târih, VI, 5). Bu anlamda III. Selim devrindeki Nizâm-ı Cedîd girişimi, Avrupa tarzında eğitilmiş tâlimli ordusu dahil olmak üzere devletin çağın şartlarına göre düzenlenmiş bütün kurumlarını içine alan genel ve yapısal bir gelişme göstermiş, hatta devlet idaresinin belirli ve değişmez ilkeler içinde kişilerden bağımsız bir sisteme oturtulması ve yönetimin Avrupa’nın “saat gibi işleyen yeni nizamı”nı örnek alması gerektiği ileri sürülmüştür. Uygulamaların bünyesel bir bütünlük arzetmesinden ötürü Nizâm-ı Cedîd’in, yalnızca orduyu ele alan dar anlamda ve devletin diğer sivil kurumlarının ıslahını da hedefleyen geniş anlamda olmak üzere yaygın biçimde tekrarlanagelen iki ayrı tarifi yanıltıcıdır.

Nizâm-ı cedîd kavramının, Avrupa’da o dönemde özellikle ihtilâl Fransa’sındaki (Fransa Nizâm-ı Cedîdi), II. Joseph dönemi (1780-1790) reformları (Josefinizm) ışığında Avusturya’daki, çağdaş bir anayasa ilân ederek (3 Mayıs 1791) kendi nizâm-ı cedîdini ihdas eden Lehistan’daki gelişmelerden hareketle eski düzene karşı bir yeniden yapılanma olarak algılandığı açıktır. XVIII. yüzyıl Aydınlanma felsefesinin ardından çağlara damgasını vuracak olan fikriyatıyla ve başlamış bulunan sanayi inkılâbının değiştirmekte olduğu maddî şartlarıyla beslenen kitlelerin reform ve düzen değişikliği talepleriyle Fransa’da tabanda patlayan ihtilâl başarıyla sonuçlanır ve saltanatın sonunu getirirken, felsefî düşünceyle yüzeysel herhangi bir teması dahi olmayan fikrî hayatı içinde başta padişah olmak üzere tavanda yenilenme taraftarı idarî kadrolar tarafından yürütülen Nizâm-ı Cedîd reformları çeşitli sebeplerle eski düzenin korunmasını isteyen geniş kitlelerin tepkisini çekmiş ve yine başka tür bir ihtilâlle sonuçlanıp III. Selim’in tahtına ve hayatına mal olmuştur. Bundan dolayı Nizâm-ı Cedîd ile tedrîcen olgunlaşacak bir düzen değişikliğine teşebbüs edilmiş olduğunu düşünmek mümkündür.

1787’de başlayan Rus ve Avusturya savaşlarının gözler önüne serdiği zafiyet ve nihayet Ziştovi barışından sonra içinde bulunulan şartlar dahilinde Rusya ile savaşa devam edilmesinin mümkün olmadığı hakkında, III. Selim’in bu doğrultudaki kesin emir ve beklentilerine aykırı olarak Şumnu’da ordu ve hükümet ricâlinin oy birliğiyle aldığı karar (11 Zilhicce 1205 / 11 Ağustos 1791) ve bunun hazırlanan bir mahzarla İstanbul’a bildirilmesi (Mehmed Emin Edib Efendi’nin Hayatı ve Tarihi, s. 242-247), geniş boyutlu bir yenilenme ve yeniden yapılanmanın hayata geçirilmesinin ilk önemli adımını teşkil etti. İleri gelen devlet adamlarından, devlet kurumlarında ne gibi yenilikler yapılması icap ettiğine dair hazırlanması istenen lâyihalar başlayan Nizâm-ı Cedîd döneminin işareti oldu. Bizzat III. Selim’in devlet ricâlinden, gerekli gördükleri düzenlemelerin kâğıda dökülerek takdim edilmesini istemesi daha önceki dönemlerde hazırlanan bu tür lâyihalardan farklı bir gelişmeydi. Böylece padişahın yapılacak reformları geniş tabanlı bir fikir tahkikine dayandırmak, bu tür girişimlerin uygulanmasından doğacak sorumlulukları paylaştırmak ve muhtemel muhalefeti önlemek istemiş olduğu genelde hep ileri sürülmüş ve yaygın bir kanaat olarak benimsemiştir (İA, IX, 310). Ancak padişahın bu talebiyle, savaşmama kararı alıp Osmanlı tarihinde emsali görülmemiş bir boykot hadisesi ortaya koyan ve kurumlarıyla birlikte büyük çapta saygınlık kaybına uğrayan asker ve sivil devlet ricâline ve onların bu karar doğrultusunda kendisine takdim ettikleri boykot belgesine (mahzar) karşılık vermek istediği, böylece muhataplarını köşeye sıkıştırmış olduğu görüşü daha isabetli bir değerlendirmedir. III. Selim bu boykotu girişilecek reformların haklı bir dayanağı olarak öne sürmüş ve mahzarda imzaları bulunan ricâle reform zaruretini hazırladıkları lâyihalarla inkâr edemeyecekleri bir şekilde ikrar ettirmiştir. Reform uygulamalarının ileriki safhalarında muhalefet gösteren çevrelere karşı bu hadise özellikle dile getirilecek ve yüzlerine vurulacaktır (bilhassa Vak‘anüvis Ahmed Vâsıf’ın Muhassenât-ı Asker-i Cedîd zımnında kaleme aldığı Koca Sekbanbaşı Risâlesi olarak bilinen risâlesi).

Klasik Osmanlı düzenindeki bozulma ve gerekli önlemlerin alınmasına duyulan ihtiyaç uzun zamandan beri dile getirilmiş ve bu konuda çeşitli eserler kaleme alınmıştı. Bu tür eserlerde genelde kafalardaki ideal düzenin geçmişe yansıtılmasıyla oluşan altın dönem söylemi öne çıkarılmış, durgun ve değişmez, dış gelişmelere kapalı bir toplum modeli idealize edilmekle beraber bunun sadece nazariyatta mümkün ve gerçek hayatta uygulama dışı olduğu gözden kaçırılmıştır. Osmanlı-İslâm bakış açısı doğrultusunda değişimlerin bid‘at diye algılanma geleneği, zaruri dahi olsa yeniliklerin olumsuz olarak yargılanmasına yol açmıştır. XVIII. yüzyılın sonlarında başlayan, yeni dönemde yaşanan ağır askerî yenilgiler ve başta özellikle Kırım olmak üzere toprak kayıpları gelenekçi ıslahat anlayışına ağır bir darbe vurmuş olmakla birlikte bu durum, Osmanlı kurumlarının ve hayat tarzının inançsız Avrupa’da geliştirilmiş olan her şeyden daha üstün olduğu varsayımı üzerine oturtulmuş olan Osmanlı sisteminin direnişini kırmaya yetmemiştir. Askerî yenilgilerin Avrupa’da meydana gelen bilimsel gelişmeler, yeni kurum ve tekniklerden ziyade Osmanlı kadim düzeninden ve kanunlarından uzaklaşma sonucu olduğuna dair inanışın devam etmesinden veya bu inanışın yanlışlığının itiraf edilememesinden dolayı Nizâm-ı Cedîd hakkında hazırlanan lâyihalarda genelde XVIII. yüzyıl geleneksel Osmanlı reformcularının görüşlerine itibar edilmiş ve yenilenme önerileri neredeyse tamamen askerî alanla sınırlı kalmıştır. Ancak bu çevrelerin gerekli gördüğü askerî reformların, neticede sivil kurumları da içine alan genel bir yenilenme ve yeniden yapılanma zaruretini gerekli kıldığını görmeleri herhalde büyük bir şaşkınlık içine düşmelerine yol açmıştır. Meselenin bu boyuta varacağını öngörmeyenler, düşünce ve bilgi olarak çağın gerisinde ve özellikle teknik gelişmeler ve ihtiyaçları teşhis etmekten ve bunlara cevap vermekten uzak kalanlar, diğerleri yanında bizzat padişahın da alaycı ifadelerine hedef olarak devre dışı bırakılmıştır (Beydilli, İlmî Araştırmalar, sy. 8 [1999], s. 29, 32). Bu tür davranış ve dışlamalar, reform uygulamalarından bir şekilde etkilenerek zaman içinde oluşacak muhalefet cephesinin daha da genişlemesine yol açacaktır.

Başta Sadrazam Koca Yûsuf Paşa olmak üzere lâyiha sahipleri defterdar, beylikçi, çavuşbaşı, kethüdâ, reîsülküttâb gibi sefer ricâlinin hemen tamamını kapsamakta ve içlerinde sefer ahvâlini kaydeden tarihçi Sâdullah Enverî yanında başta Tatarcık Abdullah Efendi olmak üzere ulemâ temsilcileri de yer almaktaydı. Kaynaklar bunların sayısını yirmi olarak vermektedir. Baron von Brentano ve Mouradgea d’Ohsson’dan (Muradcan Tosunyan) oluşan yabancılardan ikisinin adı ve lâyihası bilinmekle beraber bunların sayılarının daha fazla olması gerektiğine dair işaretler vardır (Kaçar, s. 126). Nizâm-ı Cedîd kavramı altında yapılmak istenilenlerin belirlendiği ve hatta yetmiş iki maddelik bir programı olduğu ifade edilirse de bunları sıralamak mümkün değildir ve programı ancak uygulamalardan çıkarılabilir. Öte yandan III. Selim’in hayatî tehlikeler arzeden bu reform işine giriştiği çekirdek kadro ile bir tür sözleşme yaptığı ve her şeyin ters gittiği son anda reform ekibini feda etmeyeceğine, hiç olmazsa kaçmalarına fırsat tanıyacağına dair söz vermiş olduğu neticede bu yöndeki davranışıyla sabittir. Dar bir kadro oluşturan reform ekibi içinde vâlide sultan kethüdâsı Yûsuf Ağa, sır kâtibi Ahmed, “sudûr”dan İsmet Bey, son derece nâfiz bir şahsiyet olup önemli makamları işgal eden İbrâhim Nesim (Gizli Sıtma), Bahriye Nâzırı Hacı İbrâhim, ilk îrâd-ı cedîd defterdarı ve tâlimli asker nâzırı olan Çelebi Mustafa Reşid (Köse Kâhya) bulunmaktaydı. “Atabekân-ı saltanat” olarak da anılan (Cevdet, VIII, 147), padişah çevresindeki başlangıçta sayıları üç, daha sonra on ikiye kadar çıkan bu küçük kadro bir gizli kabine gibi çalışmaktaydı. Bunların divan üyeleriyle beraber kırk kişilik bir meclis oluşturduğu ve önemli kararların bu şekilde alındığı ileri sürülmekte olup, bu husus başta sadrazam olmak üzere diğer divan üyeleri tarafından yadırganmakta ve dışlanmış olmaları hissiyle reform icraatına giderek artan bir oranda daha baştan itibaren karşı bir tutum içine girmelerine yol açmış bulunmaktaydı. Reformların enerjik ve bu işin zaruretine samimi olarak inanmış bir kişinin sadâretinde yürütülmesinin bu bakımdan daha iyi sonuçlar verebileceği zamanında yapılan değerlendirmelerde de ileri sürülmüştür (Zinkeisen, VII, 321-322).

Girişilecek reformların finanse edilmesi, bunlar için yeni kaynaklar bulunması, eskilere çeki düzen verilmesi ve kötüye kullanılmasının önlenmesi Nizâm-ı Cedîd icraatının en önemli konusunu teşkil etmiştir. Bu durum meydana gelen muhalefetin de ana sebeplerinden birini oluşturur. Îrâd-ı Cedîd Hazinesi bu işler için kurulmuş, özellikle yeni askerî teşkilâtın masraflarının buradan karşılanması öngörülmüş olduğundan başlangıçta bu iki kurumun idaresi, Îrâd-ı Cedîd defterdarı ve tâlimli asker nâzırı sıfatıyla aynı şahsa (Mustafa Reşid) havale edilmiştir (Cezar, s. 155 vd.). Reform giderlerinin karşılanması amacıyla özellikle bütün timar gelirlerinin zamanla tamamen hazineye intikalini ve dolayısıyla sistemin tasfiyesini öngören bir uygulama içine girilmiştir. Yıllık geliri 30 keseden yüksek olan mukātaalar satışa çıkarılmayarak yeni hazineye devredilmiştir. Ayrıca İstanbul Emtia Gümrüğü ve imparatorluktaki duhan gümrükleri mukātaaları ile yüksek getirisi olan diğer mukātaaların gelirlerinden oluşan ve hisseler halinde daha önceleri peşin ödeme ile tâliplerine tevcih edilen eshamın da mahlûl olması halinde el konulup Îrâd-ı Cedîd Hazinesi’ne aktarılması kararlaştırılmış; zeâmet ve timarlar sefere iştirak etme şartı ile verildiğinden son savaşlara katılmamış olanların yoklanarak bu gibilerin yıllık 20 keseye kadar varan gelirleri ellerinden alınıp yeni hazineye aktarılmıştır. Yine gelir kalemi olarak alkollü içkilerden resm-i zecriyye, keçi ve koyunlardan alınan yapağı ve kıl resmi, pamuk ve pamuk ipliği, mazı ve istifidye (kuş üzümü) vergileri ihdas edilmiştir. Böylece Îrâd-ı Cedîd Hazinesi’nin 1212 (1797-98) yılı gelirleri 64.500 kese gibi önemli bir meblağa ulaşmıştır (Mahmud Râif Efendi, s. 45, 65). Fakat yeni kurulan ordu mevcudunun zaman içinde yüksek sayılara erişmesinin Anadolu ve Rumeli ahalisinin üstündeki yükü arttırdığı, halkın ağır vergi altında ezildiği ve ordudaki sayısal artışın ağır maliyetinin karşılanması büyük ölçüde timar ve zeâmetlere el konulmasıyla sonuçlandığından bu uygulamaların geniş kitlelerin hoşnutsuzluğuna yol açtığı kayıtları önem taşımaktadır (Ebûbekir Efendi, s. 11). Dolayısıyla idam edilenlerin mallarına el koyup paylaşmak dışında Nizâm-ı Cedîd’in ilgasından sonra yapılan ilk işlerden biri Îrâd-ı Cedîd Hazinesi’ne aktarılan gelirlerin yağmalanması olmuştur (Beydilli, Türk Bilim ve Matbaacılık Tarihinde Mühendishâne, s. 51).

İâşe ve özellikle savaş zamanlarında ordunun zahire ihtiyacının karşılanması önemli olduğu kadar kötü uygulamalara açık bulunması yüzünden kârlı bir işti. Ordunun ihtiyacı için nüzül eminleri ve İstanbul için tüccarlar görevlendirilirdi. Hububat Nezâreti’nin ihdası ile bu sahada ciddi düzenlemelere gidilerek özellikle mübâyaacıların ahaliye baskılarına son verildi ve kötü uygulamaların, haksız kazançların önü alındı. Gerekli yerlerde ambarlar yapılarak hububat, piyasanın talebini ve ihtiyacı karşılayacak derecelerde depolandı, satışlarda rayiç fiyat esası uygulanmaya başlandı. Ancak piyasa fiyatlarının yüksekliğinden ötürü hayat pahalılığı önlenemedi.

Yeniçeri, cebeci, topçu, arabacı, humbaracı ve lâğımcı gibi eski askerî ocakların ilgası hiç olmazsa bunlara karşı koyacak yeni ordunun hazırlanmasına kadar mümkün olamadığından bunların ıslahına çalışıldı. Alınan önlemler eski alışkanlıkları ve kazanç kapılarını büyük ölçüde kapattı. Bunlara çağdaş eğitim ve disiplin getirilmek istenmesi gizli ve açık tepkilere yol açtı. 1775’te kurulan Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun ıslah edildi ve 1795’te Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun tesis edildi. Bu mühendishanenin içinde yer alan matbaa ile uzun bir aradan sonra kitap basımına tekrar başlandı (1797). Sonunda teknik sınıfların dışında kalanlar büyük ölçüde kendi hallerine terkedildi. Büyük bir havuzun yapıldığı tersane işleri ve Rus savaş gemilerinden daha kıvrak, süratli ve teknik özellikleri itibariyle üstün yeni bir donanma inşası (Bostan, s. 216) önemli derecede başarılı fakat bir o kadar da masraflı geçti (Cezar, s. 304-305). Ticaret filosunun takviyesi için özel teşebbüsün ve bilhassa ricâlin gemi işletmeciliğine girişmesi teşvik edildi, böylece 1795 yılına gelindiğinde seksen iki gemilik bir filo oluşturulmuş oldu. Karadeniz’in Rusya dışındaki yabancı devlet gemilerine kapalılığı kuralına her şeye rağmen riayet edildi. Boğaz kalelerinin takviyesi ve düzenlenmesi bilhassa Rus tehdidi hesaba katılmış olarak Karadeniz ciheti için önemsendi. Çanakkale Boğazı’nın ise gerektiği gibi takviye edilmediği İngiliz filosunun İstanbul önlerine gelmesiyle ortaya çıkmıştır (20 Şubat 1807). Levend Çiftliği başta olmak üzere İstanbul’un çeşitli yerlerinde yeni kışlalar yapıldı (Taksim, Üsküdar, Harem’de Selimiye, Hasköy’de Humbaracı ve Lağımcı). Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde yeni askerin üsleri olmak üzere kışlalar inşa edildi. Aydın, Akşehir, Niğde, Kayseri ve Kastamonu’da 1000, Beyşehir, Ankara, Bolu ve Viranşehir’de 2000, Kütahya Develi’de 1500 kişilik kışlalar yapıldı (Beydilli, XIII [1987], s. 439). Yeni askerî oluşumu Rumeli’ye de yaymak üzere Edirne’de Saray bölgesinde bir kışla inşasına başlanmışsa da bu teşebbüs Nizâm-ı Cedîd’in Rumeli’ye teşmili silâhlı bir direnişle karşılandığından sonuçsuz kalmıştır (1806).

Nizâm-ı Cedîd için 1805 dönüm yılı oldu. Zamanla uygulamaların geniş hoşnutsuzlukları beraberinde getirdiği ve aksaklıkların abartılarak kötüye kullanıldığı, özellikle sistemin çeşitli risâlelerle bu tarihten itibaren kendini savunmak durumunda kalmış olmasından anlaşılmaktadır. Başlangıçta reformlardan ziyade reformcu heyetin ağır bir şekilde eleştirildiği gözlenirken giderek bir ayırım yapılmamaya, reformlar bir bid‘at, bir zulüm ve “gâvurlaşma” şeklinde görülmeye ve takdim edilmeye başlandı. Reformcuların şahsî zenginlikler peşinde koştukları suçlamalarının pek fazla abartılmış olduğu, idam istemiyle verilen listede zaten bunların sayılarının on bir olarak belirlendiği ve bu tür suçlamaların hiç olmazsa bütün ricâl için söz konusu edilemeyeceği hususunu, katlinden sonra borç içinde olduğu ortaya çıkan Mahmud Râif Efendi gözler önüne sermektedir (Mahmud Râif Efendi, s. 31). Ricâlin müsâdereye tâbi tutulmasını, bunların devlet malından servet elde etmiş oldukları ithamıyla haklı gösteren III. Selim’in (Karal, Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları, s. 83) bu gibi haksız tasarruflara izin vermesi beklenemezdi. Öte yandan Kabakçı İsyanı’nın ardından yeni ricâlin giriştiği yağma ve bölüşüm, bu anlamdaki suçlamaların kötüye kullanılan siyasî bir silâh olmaktan öteye geçmediğini ortaya koymaktadır.

1806 yılındaki gelişmeler, Rumeli âyanının Nizâm-ı Cedîd uygulamasının genişletilmesine karşı çıkmasıyla meydana gelen Edirne Vak‘ası, hac farîzasının Vehhâbî engellemesi sebebiyle yerine getirilememesi, İngiliz filosunun, Rus seferine çıkmak üzere şehirde toplanan ordunun mevcudiyetine rağmen İstanbul önüne gelerek (20 Şubat 1807) on gün kalması ve devleti Fransız yanlısı siyasetten ayrılıp eski müttefikleri İngiliz-Rus dostluğuna geri döndürmek üzere tehdit etmesi gibi vahim olaylar III. Selim idaresine ağır bir darbe vurmuş olmakla beraber, İngiliz filosunun şehrin önünden ayrılması üzerine (1 Mart 1807) ordunun sefer için Edirne istikametine doğru yola çıkması (12 Nisan 1807) problemsiz bir şekilde ve bilinen teşrifatı içinde gerçekleşmiştir. Bu durumda, kısa bir zaman sonra Şeyhülislâm Topal Atâullah Mehmed Efendi, Sadâret Kaymakamı Köse Mûsâ Paşa başta olmak üzere adamları vasıtasıyla açıkça faaliyet gösteren Şehzade Mustafa’nın tertibiyle Boğaz yamaklarından Kabakçı Mustafa önderliğinde oluşacak isyanın ordu ricâlinin iştirak ve onayı olmadan düzenlenen, şahsî ihtiras ve menfaat sâikiyle hareket eden küçük bir topluluğun hıyaneti neticesinde tezgâhlanmış olduğu açıktır (bk. KABAKÇI İSYANI). Bu gelişmede, Fransız yanlısı bir politikaya dönen III. Selim’in aleyhinde el altından faaliyet gösteren gizli bir Rus ve İngiliz parmağının aranması herhalde komplo teorisi sayılarak göz ardı edilmeyecek ciddiyettedir. Kritik anlarda siyaset etmekten âciz kalan ve uzun zamandır haşmetini kaybetmiş olan padişahın elinin altındaki nizamî kuvvetleri son anda dahi kullanamayacak kadar karakter zafiyeti içinde bulunmasının isyanın başarıya ulaşmasında en önemli etken olduğu kesindir. 25 Mayıs’ta birkaç yüz yamak tarafından başlatılan ve halkın uzaktan seyirci olarak kaldığı isyan 29 Mayıs Cuma günü Nizâm-ı Cedîd’in ilgası, III. Selim’in tahttan indirilmesi ve İstanbul’daki Nizâm-ı Cedîd ricâlinin idamıyla sonuçlanmıştır. Uzun yıllar eğitilmiş olarak kışlalarında müdahale için padişahın küçük bir işaret ve emrini bekleyen binlerce Nizâm-ı Cedîd askeri ise âsilere karşı kullanılamadan ortada kalmıştır. Yenilenme ve yeniden yapılanma girişimlerinin bu şekilde sona ermesi devletin geleceği üzerinde telâfisi imkânsız olumsuzluklara yol açmıştır

BİBLİYOGRAFYA
Râşid, Târih, II, 148; Nizâm-ı Cedit’in Kaynaklarından Ebubekir Ratib Efendi’nin “Büyük Lâyiha”sı (haz. V. Sema Arıkan, doktora tezi, 1996), İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü; Mehmed Emin Edîb Efendi’nin Hayatı ve Târîhi (haz. Ali Osman Çınar, doktora tezi, 1999), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 242-247; Mahmud Râif Efendi ve Nizâm-ı Cedîd’e Dair Eseri (haz. Kemal Beydilli - İlhan Şahin), Ankara 2001, tür.yer.; Dihkānîzâde Ubeydullah Kuşmânî, Zebîre-i Kuşmânî fî ta‘rîfi nizâmı İlhâmî (haz. Ömer İşbilir, yüksek lisans tezi, 1990), İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, tür.yer.; Ebûbekir Efendi, Vak‘a-i Cedîd, İstanbul 1332, s. 11; Hammer, GOR, III, 841, 849; Esad Efendi, Üss-i Zafer (haz. Mehmet Arslan), İstanbul 2005, s. 119-127; Zinkeisen, Geschichte, V, 287; VII, 318 vd.; O. F. von Schlechta-Wssehrd, Die Revolutionen in Constantinopel in den Jahren 1807 und 1808, Wien 1882; Cevdet, Târih, V, 161-165; VI, 4 vd.; VII, 289-290; VIII, 147; Enver Ziya Karal, Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları: Nizam-ı Cedit 1789-1807; Ankara 1946; a.mlf., Osmanlı Tarihi: Nizam-ı Cedid ve Tanzimat Devirleri (1789-1856), Ankara 1947; a.mlf., “Nizam-ı Cedîde Dair Lâyihalar”, TV, I/6 (1942), s. 411-425; II/8 (1942), s. 104-111; II/11 (1943), s. 342-351; II/12 (1943), s. 424-432; Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1956, s. 18-29; U. Heyd, “The Ottoman Ulema and Westernization in the Time of Selim III and Mahmud II”, Studies in Islamic History and Civilization (ed. U. Heyd), Jerusalem 1961, s. 63-96; Stanford J. Shaw, Between Old and New: The Ottoman Empire under Sultan Selim III, 1789-1807, Cambridge 1971; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978, tür.yer.; J. M. Stein, “Habsburg Financial Institutions Presented as a Model for the Ottoman Empire in the Sefaretname of Ebu Bekir Ratib Efendi”, Habsburgisch-osmanische Beziehungen (ed. A. Tietze), Wien 1985, s. 233-241; a.mlf., “An Eighteenth-Century Ottoman Ambassador Observes the West: Ebu Bekir Râtip Efendi Reports on the Habsburg System of Roads and Posts”, Ar.Ott., X (1985), s. 219-312; Yavuz Cezar, Osmanlı Maliyesinde Bunalım ve Değişim Dönemi, İstanbul 1986, tür.yer.; Kemal Beydilli, Türk Bilim ve Matbaacılık Tarihinde Mühendishâne, Mühendishâne Matbaası ve Kütüphanesi: 1776-1826, İstanbul 1995; a.mlf., “Ignatius Mouradgea D’Ohsson (Muradcan Tosunyan). Ailesi Hakkında Kayıtlar, ‘Nizâm-ı Cedîd’e Dâir Lâyihası ve Osmanlı İmparatorluğundaki Siyâsî Hayatı”, TD, sy. 34 (1984), s. 247-314; a.mlf., “İlk Mühendislerimizden Seyyid Mustafa ve Nizâm-ı Cedîd’e Dair Risâlesi”, TED, XIII (1987), s. 387-443; a.mlf., “Karadeniz’in Kapalılığı Karşısında Avrupa Küçük Devletleri ve ‘Mîrî Ticâret’ Teşebbüsü”, TTK Belleten, LV/214 (1991), s. 687-755; a.mlf., “Küçük Kaynarca’dan Tanzimat’a Islâhat Düşünceleri”, İlmî Araştırmalar, sy. 8, İstanbul 1999, s. 25-64; a.mlf., “D’Ohsson, Ignatius Mouradgea”, DİA, IX, 496-497; Mustafa Kaçar, Osmanlı Devleti’nde Bilim ve Eğitim Anlayışındaki Değişmeler ve Mühendishânelerin Kuruluşu (doktora tezi, 1996), İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü; Mehmet Öz, Osmanlı’da Çözülme ve Gelenekçi Yorumcuları, İstanbul 1997, tür.yer.; İdris Bostan, Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği, İstanbul 2006, tür.yer.; Fahri Çetin Derin, “Yayla İmamı Risalesi”, TED, III (1973), s. 213-272; C. V. Findley, “Ebu Bekir Ratib’s Vienna Embassy Narrative: Discovering Austria or Propagandizing for Reform in Istanbul?”, WZKM, 85 (1995), s. 41-80; M. Tayyib Gökbilgin, “Nizâm-ı Cedîd”, İA, IX, 309-318.

Kemal Beydilli
Bu madde ilk olarak 2007 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 33. cildinde, 175-178 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.