VAKİT

الوقت
VAKİT
Müellif: M. KÂMİL YAŞAROĞLU
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2012
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 17.10.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/vakit
M. KÂMİL YAŞAROĞLU, "VAKİT", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/vakit (17.10.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte vakit (vakt, çoğulu evkat) “zamanın belirli bir parçası” anlamına gelir. Bu kelimeden türeyen mîkāt da (çoğulu mevâkıt) bir iş için belirlenen zamanı veya mekânı ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm’de vakit ve bu kökten gelen kelimeler (mîkāt, mevâkīt, mevkūt) on üç âyette yer alır. Kelime türevleriyle birlikte hadislerde de kullanılır. Zaman metafizik boyutuyla kelâm ve felsefede incelenirken onun vakitle belirtilen pratik boyutu astronomi, tarih, fıkıh ve amelî tasavvufta ele alınmıştır.

Vakit fıkıh usulünde bir kısım şer‘î hükümlere illet ve sebep kılınması, vâcibin edâsının şartı olması, fıkıh fürûunda ise ibadetler, akidler ve çeşitli tasarruflarda şart olup olmaması yönüyle incelenir. Fıkıh usulü eserlerinde vaz‘î hüküm veya me’mûr bih bahislerinde, özellikle vâcibin edâ ve kazâ yönünden alt bölümlerinde vakit önemli bir kıstastır (Sadrüşşerîa, I, 377 vd.; Tâceddin es-Sübkî, I, 150 vd.). Şâriin eda edilmesi için herhangi bir vakit tayin etmediği ibadetler mutlak (serbest zamanlı) ibadetlerdir. Nâfile namaz, umre, vakte bağlı olmayan adak ve kefâretler, belli ölçüde zekât böyledir. Farz namazlar, ramazan orucu, hac gibi belirli bir zaman dilimi içinde eda edilmesi istenen ibadetler ise mukayyet ibadetler olup vakit bu ibadetlerin ifasında önemli bir unsurdur. Mukayyet ibadetler geniş vakitli ve dar vakitli diye ikiye ayrılır. Teravih, kuşluk, evvâbîn ve teheccüd namazları ile Hz. Peygamber’in belli günlerde tutulmasını tavsiye ettiği oruçlar bir vakte bağlı olarak eda edilen mukayyet nâfile ibadetlerdendir. Vakti içinde yerine getirilmeyen ibadetin vakti çıktıktan sonra eda edilmesi kazâ olarak isimlendirilir.

Fıkhî hükümlerde vakitler genelde kamerî aylara göre tesbit edilmekle birlikte namaz vakitleri, oruçtaki imsak ve iftar gibi ibadetlerin ifasına ilişkin vakitler dünyanın güneş ve kendi ekseni etrafındaki dönüşüne göre belirlenir. Öte yandan vakit birimlerinin bir kısmının şer‘î açıdan tanımında örfe göre bazı farklılıklar olabilir. Meselâ şer‘î gün güneşin batmasıyla başlar; fecr-i sâdıktan güneşin batmasına kadar olan süre de şer‘î gündüz diye adlandırılır. Günümüzde yaygın örfe göre ise gün gece yarısı başlar, gündüz de güneşin doğmasından batmasına kadar geçen süredir. Ramazan orucu, hac, zekât, fıtır sadakası, bayram namazları gibi edâsı yıl içinde belirli vakitlere bağlanan ibadetlerin, yemin, îlâ, iddet gibi tasarruf ve muamelelerin vakit ve sürelerini tesbitte kamerî aylar ve şer‘î gün esas alınır. Ancak idarî düzenlemeler ve malî akidler gibi örfe dayalı veya ca‘lî şartların ağırlıklı olduğu (mükelleflerin takdirine bırakılan hususlarda) örf ve uygulamadaki zaman ölçülerine itibar edilir. İbadetlerde vakit o ibadetin vücûb sebebi veya sıhhat şartıdır. Mukayyet nâfile ibadetler gibi bir kısım ibadetlerin belirli bazı vakitlerde yapılması daha faziletlidir. Fıkıhta en çok namazla ilgili olarak ele alınan vaktin oruç, itikâf, hac ve umre, zekât ve fıtır sadakası, kurban ve akīka gibi diğer ibadetlerde ve temizlikle ilgili bazı konularda da (mest üzerine mesh, bedenî temizlik, hayız ve lohusalık süreleri gibi) önemli bir yeri vardır.

Namaz Vakitleri. Kur’an’da namazın müminler için vakitleri belirlenmiş bir farîza olduğu ifade edilmiş (en-Nisâ 4/103), bu vakitlere açık şekilde veya işaret yoluyla değinilmiştir (el-Bakara 2/238; Hûd 11/114; el-İsrâ 17/78; Tâhâ 20/130; en-Nûr 24/36; er-Rûm 30/17-18; el-İnsân 76/25). Bununla birlikte namaz vakitleri daha çok Hz. Peygamber’in fiil ve sözleriyle açıklık kazanmıştır. Beş vakit namazın farz kılınmasının ardından Cebrâil Resûl-i Ekrem’e gelerek imamlık yapmış ve birinci gün namazları ilk vakitlerinde, ikinci gün son vakitlerinde kıldırarak başlangıç ve bitiş zamanlarını göstermiştir (Tirmizî, “Ṣalât”, 1; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 2). Resûlullah’ın namaz vakitleriyle ilgili açıklamaları hadis kaynaklarında müstakil kitap veya bab başlıkları altında yer almış; genellikle vaktinde kılınan namazın önemi, vakitlerin fazilet, kerâhet, haramlık ve cevaz bakımından değerlendirilmesi gibi hususlar fıkıh kaynaklarında etraflıca işlenmiştir. Farz namazların, bu namazların öncesinde veya sonrasında kılınan sünnet namazların, vitir, teravih ve bayram namazlarının kılınabilmesi için vaktin girmiş olması şarttır. Vakit aynı zamanda namazın vücûb sebebidir. Vaktinden önce kılınan farz namaz sahih değildir, vaktinde yeniden kılınması gerekir. Vaktinden sonraya bırakılan namaz da kazâya kalmış olur. Hz. Peygamber namazı vaktinde kılmanın önemini vurgulamış, “Allah’ın en çok sevdiği amel hangisidir?” sorusuna, “Vaktinde kılınan namazdır” cevabını vermiştir (Buhârî, “Mevâḳītü’ṣ-ṣalât”, 5).

Sabah Namazının Vakti. İkinci fecrin (fecr-i sâdık) ortaya çıkmasından güneşin doğuşuna kadar geçen süredir. Fecr-i sâdık sabaha karşı doğu ufkunda tan yeri boyunca genişleyerek yayılan aydınlıktır. Bu andan itibaren yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur. Bu vakit aynı zamanda sahurun sona erip orucun başlaması vaktidir (bk. FECİR). Öğle Namazının Vakti. Güneşin tam tepe noktasına gelip kısa bir süre için gölgelerin kısalıp uzamasının durduğu vakte “vakt-i zevâl”, cisimlerin bu vakitte yere düşen gölgesine de “fey’-i zevâl” denir. Öğle namazının vakti zeval vaktinin bitiminden, yani güneşin gökyüzündeki tepe noktasını geçip batıya doğru kaymasından itibaren başlar; sona erme anı hakkında ise iki görüş vardır: Hanefîler’den imâmeyne ve diğer üç mezhebe göre öğlenin vakti, bir cismin gölgesinin -zeval vaktindeki gölgesi hariç- kendisinin bir misline ulaştığı ana kadar devam eder. Bu anda “asr-ı evvel” denilen zaman dilimi başlar. Ebû Hanîfe’ye göre ise öğlenin vakti cisimlerin gölgelerinin fey’-i zevâl dışında kendilerinin iki misline ulaştığı anda son bulur; ardından gelen zamana da “asr-ı sânî” denir. Bu görüş farklılıkları dikkate alınarak öğle namazının asr-ı evvel girmeden önce ve ikindi namazının asr-ı sânî girdikten sonra kılınması tavsiye edilmiştir. Cuma namazının vakti de öğle namazının vakti gibidir. İkindi Namazının Vakti. Fakihlerin çoğunluğuna göre eşyanın gölgesinin bir misline, Ebû Hanîfe’ye göre ise iki misline ulaştığı andan itibaren başlar ve güneşin batışına kadar devam eder. Akşam Namazının Vakti. Güneşin batmasıyla başlar, batı ufkundaki şafağın kaybolmasıyla sona erer. Aralarında imâmeynin de bulunduğu çoğunluğa göre şafak güneş battıktan sonra ufukta meydana gelen kızıllıktır. Ebû Hanîfe’ye göre ise bu kızıllıktan sonra ortaya çıkan beyazlıktır. Yatsı Namazının Vakti. Şafağın kaybolmasından itibaren başlar, ikinci fecrin doğuşuna kadar devam eder.

Vitir namazının vakti yatsı namazının vaktiyle aynıdır, ancak yatsı namazının ardından kılınması gerekir. Bayram namazının vakti, ilk gün güneşin doğmasından yükselmesine kadar geçen 45-50 dakikalık kerâhet vaktinin çıkmasıyla başlar, öğle namazı öncesindeki kerâhet vaktine kadar sürer (ayrıca bk. BAYRAM). Teravih namazının vakti yatsı namazının arkasından sabah namazının vaktine kadar geçen süredir. Kuşluk namazının vakti güneşin doğup kerâhet vaktinin çıkmasından sonra başlar, öğleyin kerâhet vaktinin girişine kadar devam eder; ancak genellikle tercih edilen vakit örfî gündüzün ilk dörtte birinin geçtiği, güneşin sıcaklığının yakmaya başladığı zamandır; bu da yaklaşık güneşin doğuşu ile öğle namazı vakti arasındaki sürenin yarısına tekabül eder.

Hanefî mezhebi dışındaki mezheplerde namaz vakitleri ihtiyarî ve zarurî olmak üzere iki kısımda ele alınır. İhtiyarî vakit vaktin namazın eda edilmesi istenen ilk kısmıdır, zarurî vakit ise ancak bir mazeret sebebiyle namazın ertelenebileceği o vakit içindeki son zaman dilimidir. Mâlikîler ve Şâfiîler bütün namazların birer zarurî vaktinin bulunduğunu kabul ederken Hanbelîler’e göre sadece sabah, ikindi ve yatsı namazlarının zarurî vakti vardır. Bu mezheplere göre gayri müslim bir kimsenin İslâm’ı kabul etmesi, bulûğa erme, hayızlı kadının temizlenmesi, akıl hastasının iyileşmesi, baygın kimsenin ayılması ve -bazı fakihlere göre- uyku gibi mazeretler dışında namazlar zarurî vakitlerine ertelenirse günah işlenmiş olur. Beş vakit namazdan her birinin kendine ayrılan vakit içinde kılınması farz olmakla beraber bazı özel durumlarda öğle ile ikindi ve akşamla yatsı namazlarının birleştirilerek kılınması câizdir (bk. CEM‘).

Müstehap Vakitler. Bir farz namaz bu namaz için belirlenmiş vaktin hangi diliminde kılınırsa kılınsın vaktinde eda edilmiş olur. Nitekim Hz. Peygamber, “Namazın ilk vaktinde Allah’ın rızası, son vaktinde affı vardır” buyurmuştur (Tirmizî, “Ṣalât”, 13). Bununla birlikte Resûl-i Ekrem’in cemaatin toplanmasını sağlamak, ibadetleri kolaylaştırmak gibi sebeplerle farklı uygulamalarda bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu uygulamaları dikkate alan fakihler farz namazları vaktin hangi kısmında kılmanın daha faziletli sayıldığı konusunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Mâlikîler, hava durumuna bakılmadan beş vakit namazın vakit girer girmez kılınmasını daha faziletli kabul etmiştir. Şâfiîler’e göre bütün namazların ilk vaktinde kılınması, ancak sıcak havalarda öğle namazının serine bırakılması sünnettir. Hanbelîler’e göre yatsı namazının gecenin ilk üçte birine veya yarısına kadar geciktirilmesi, diğer namazların ise ilk vaktinde kılınması daha faziletlidir. Hanefîler’e göre sabah namazının ortalık aydınlandıktan sonra, öğle namazının sıcak havalarda hava serinleyince, ikindi namazının asr-ı sânîde kerâhet vaktine girilmeden bir miktar geciktirilerek kılınması, yatsı namazının gecenin ilk üçte birine kadar geciktirilmesi müstehaptır. Ayrıca kurban bayramının ilk günü Müzdelife’de bulunan hacıların o günün sabah namazını ilk vaktinde, ortalık henüz karanlık iken kılmaları daha faziletlidir. Akşam namazının ilk vaktinde, vitir namazının ise uyanacağına güvenen kişiler için vaktin sonunda kılınması bütün mezheplerce daha faziletli kabul edilmiştir.

Mekruh Vakitler. Bazı vakitlerde namaz kılmak mekruhtur. Kerâhet vaktin ya doğrudan kendisinden veya vaktin dışındaki bir sebepten kaynaklanabilir. Birinci durumda mekruh olan vakitler (kerâhet vakitleri) güneşin doğmasından yükselmesine kadar geçen süre (şurûk), güneşin tam tepe noktasında olduğu zaman dilimi (istivâ) ve güneşin batma zamanı (gurûb) olup Hz. Peygamber bu vakitlerde namaz kılınmamasını istemiştir (Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 293). Ancak Medine ehlinin amelini esas alan Mâlikîler istivâ vaktini kerâhet vakti kabul etmez. Yukarıda zikredilen vakitlerde mutlak nâfile namaz kılmanın mekruh sayıldığı konusunda mezhepler arasında ittifak vardır. Hanefîler’e göre bu vakitlerde namaz kılmak tahrîmen mekruh olduğundan farz namazlar dahil hiçbir namaz kılınmaz; bunun tek istisnası, “İkindi namazından bir rek‘atı güneş batmadan önce kılabilen kişi ikindi namazına yetişmiş demektir” şeklindeki hadis dolayısıyla (Buhârî, “Mevâḳītü’ṣ-ṣalât”, 28) o günün ikindi namazının farzıdır. Diğer üç mezhebe göre ise bu vakitlerde kazâ namazı kılınabilir; Hanbelîler’e göre iki rek‘atlık tavaf namazı kılmak da câizdir. Şâfiîler’e göre Mekke hareminde bu vakitlerde namaz kılmak mekruh olmadığı gibi diğer yerlerde cuma günü güneşin tam tepede bulunduğu anda küsûf, tahiyyetü’l-mescid gibi bir sebepten dolayı nâfile namaz kılmak câizdir.

Namaz kılmanın mekruh oluşu vaktin dışındaki bir sebepten de kaynaklanabilir. Sabah namazının farzından önce bu namazın sünneti dışında nâfile namaz ve sabah namazının farzı kılındıktan sonra mutlak nâfile namaz kılınması mekruhtur ve bu konuda mezhepler arasında görüş birliği vardır. Ancak Şâfiîler bu esnada küsûf, tavaf, istiskā gibi bir sebebe bağlı namazların kılınabileceği görüşündedir. İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar mutlak nâfile namaz kılmak mekruhtur (Buhârî, “Mevâḳītü’ṣ-ṣalât”, 30). Hanefîler’e ve Mâlikîler’e göre akşam namazının farzından önce de nâfile namaz kılınmaz. Konuyla ilgili bir rivayeti (Buhârî, “Teheccüd”, 35) esas alan Şâfiîler’e göre ise akşam namazından önce iki rek‘at namaz kılmak sünnettir. Farz namaza başlanmak üzere kāmet getirilirken nâfile namaz kılınması da mekruh kabul edilmiştir. Ancak sabah namazının sünneti kuvvetli bir sünnet olduğundan Hanefîler’e göre cemaate yetişebileceğinden emin olan kimse kāmet getirildikten sonra da sünneti kılabilir. Şâfiîler ve Hanbelîler ise kāmet getirilince revâtib bile olsa hiçbir nâfile namaza başlanmayacağı görüşündedir. Cuma günü hatibin minbere çıkışından cumanın farzının bitişine kadar nâfile namaz kılınmaz. Şâfiîler’e ve Hanbelîler’e göre cuma namazının iftitah tekbirine yetişecek kadar vakit bulunduğu sürece sadece tahiyyetü’l-mescid namazı kılınabilir. Şâfiîler dışındaki çoğunluğa göre bayram namazlarından önce veya sonra da nâfile namaz kılınmaz. Şâfiîler ise imamın dışındakiler için nâfile namaz kılmanın mekruh sayılmadığı görüşündedir. Hac zamanı Arafat’ta ve Müzdelife’de birleştirilerek kılınan öğle ve ikindi, akşam ve yatsı namazları arasında nâfile namaz kılınmaz.

Diğer İbadetler. Vakit farz orucun vücûb sebebidir. Hz. Peygamber, “Ramazan hilâlini gördüğünüzde oruç tutun, şevval hilâlini gördüğünüzde bayram edin” buyurmuştur (Buhârî, “Ṣavm”, 5, 11). Orucu edâ vakti ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar geçen süredir. Kur’an’da geceye kadar oruç tutulmasından söz edilmiş (el-Bakara 2/187), Resûl-i Ekrem’in açıklama ve uygulamasında güneşin batmasıyla iftar vaktinin gireceği belirtilmiştir (Müslim, “Ṣıyâm”, 51; Ebû Dâvûd, “Ṣıyâm”, 19). Resûlullah’ın uygulamalarında görülen ve onun tarafından tavsiye edilen, belli vakitlerde tutulması sünnet veya müstehap olan mukayyet nâfile oruçlar vardır. Başta muharrem ayı olmak üzere haram aylarda, şâban ayında ve şevval ayının ramazan bayramından sonraki altı gününde tutulan oruçlar bu türdendir. Bunların dışında kalan mutlak nâfile oruçlar oruç tutulması mekruh yahut haram sayılmayan günlerde tutulabilir. Muayyen bir zaman dilimi içinde yerine getirilmesi gereken hac ibadetinde diğer şartların yanında zilhicce ayının girmesi ve arefe günü ihramlı olarak Arafat’ta vakfede hazır bulunulması şarttır. Tavaf, şeytan taşlama, kurban gibi hac menâsikinin de vakitle ilişkisi vardır (bk. HAC).

Altın, gümüş, para, ticaret malları ve hayvanlarda zekâtın farz olması için üzerlerinden bir kamerî yılın geçmesi gerekir. Toprak ürünleriyle madenler ve definelerde bu şart aranmaz. Toprak ürünlerinde zekâtın vücûb vakti konusunda farklı görüşler ileri sürülmekle birlikte çoğunluğun tercih ettiği görüş bunun hasat zamanında gerçekleştiği yönündedir. Ramazan ayının sonunda gücü yeten müslümanın ödemekle mükellef kılındığı fıtır sadakası yükümlülüğünün ne zaman doğacağı ve ne zaman yerine getirileceği konusunda da fakihler ihtilâf etmiştir (bk. FİTRE). Kurban ibadetinin sahih olabilmesi için belirlenmiş vakti içinde, kurban bayramının “eyyâm-ı nahr” denilen, bayram namazının kılınmasından üçüncü günün akşamına kadar devam eden süre içinde kesilmesi gerekir. Şâfiî mezhebine ve bazı fakihlere göre bu süre bayramın dördüncü günü akşamına kadardır.

Bazı ayların yanı sıra Kadir gecesi, arefe ve cuma günleri gibi vakitlerin Allah katında daha değerli sayıldığı Kur’an ve hadislerde belirtilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de seher vakitlerinde istiğfar edenler övülmüş (Âl-i İmrân 3/17; ez-Zâriyât 51/18), Hz. Peygamber’in hadislerinde gecenin son üçte birlik kısmında, farz namazlardan sonra, namazda secde halinde iken, ezan okunurken, ezanla kāmet arasında, Kadir gecesi, arefe günü, cuma günü ve iftar anı gibi vakitlerde dua yapmanın faziletine işaret edilmiştir. Ayrıca bazı âyet (el-Müzzemmil 73/3-4) ve hadislerde (Tirmizî, “S̱evâbü’l-Ḳurʾân”, 17; “Edeb”, 79) Kur’an’ın gece vakti okunmasının faziletli olduğu ifade edilmektedir. Ancak faziletli vakitler konusunda telif edilen kitapların çoğunda yer alan rivayetler genellikle zayıf, bir kısmı asılsızdır.

Vaktin Gerçekleşmediği Bölgelerde İbadet. Namaz ve oruç vakitlerinden herhangi birinin gerçekleşmediği veya tam olarak belirlenemediği bölgelerde bu vakitlere ait namazların kılınıp kılınmayacağı ve oruç vakitlerinin tesbiti konusu eskiden beri tartışılmıştır. Bu bölgelerde yaşayanlar için vakti gerçekleşmemiş olan namaz ve orucun farz olmayacağını veya daha sonra kazâ edilmesi gerektiğini söyleyen bazı âlimler bulunmakla birlikte fakihlerin çoğunluğuna ve günümüzdeki fetva kurullarının ortak kanaatine göre her iki ibadette asıl sebep ilâhî hitaptır ve vakit sadece alâmettir. Dolayısıyla kutuplara yakın bölgelerde yaşayanlar, diğer bölgelerdeki mükelleflerden yaşanan süre bakımından bir farklılık taşımadıkları gibi bütün müslümanların tâbi olduğu günde beş vakit namaz kılma ve yılda bir ay oruç tutma yükümlülüğüyle de mükelleftir; vakitlerden herhangi birinin gerçekleşmemesi bu ibadetleri edâ sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bu durumdaki müslümanlar için vakitlerin Mekke enlemine veya en yakın bölgeye göre tesbit edilmesi, bazı namazların birleştirilerek kılınması gibi yöntemler önerilmiştir. Ancak vakitlerin teşekkülü bakımından en yakın bölge kavramı değişiklik gösterdiği için yakın bölgeye göre tesbit yönteminin uygulanmasında bazı güçlükler yaşanmaktadır (görüşler ve çözüm önerileri için bk. Memiş, s. 127-147; Keleş, s. 155-171).

Kamerî ayların ölçü alındığı ibadet ve muamelelerin zaman veya sürelerinin isabetle tayin edilebilmesi kamerî ayların başlangıçlarının doğru şekilde belirlenmesine bağlı olduğundan hilâlin görülmesi konusu İslâmî gelenekte öteden beri önem taşımıştır. İslâm hukukçularının çoğunluğu, ilgili hadislerin açık ifadesine dayanarak kamerî ayların başlangıcının tesbitinde hilâli görmenin esas alındığını, bunun imkânsızlığı durumunda içinde bulunulan ayın otuz güne tamamlanması gerektiğini, bu konuda hesaba ve uzmanların görüşüne uymanın câiz olmadığını ileri sürmüştür. Buna karşılık bazı tâbiîler yanında bir kısım klasik dönem âlimleriyle bazı çağdaş bilginler hilâlin ilk defa görülebileceği zamanın ve yerin hesapla tayininin mümkün olduğunu, doğruluğuna güvenildiği takdirde hesapla belirlenen hükmî rü’yete göre kamerî ayların başlangıcının tayin edilebileceğini söylemiştir (tarafların delilleri, günümüzde İslâm ülkelerinde kamerî ayların tesbiti ve birliği sağlama konusundaki çalışmalar için bk. HİLÂL).

İbadetlerde vaktin önemine bağlı olarak İslâm tarihinde güneş, ay ve yıldızlar vasıtasıyla zamanın, özellikle namaz vakitlerinin belirlenmesini konu alan ilm-i mîkāt çok gelişmiştir. Namaz vakitlerinin tesbitinde kullanılan çeşitli saatleri düzenleyen, bunların ayarları ve tamirleriyle ilgilenen kimselere “muvakkit”, bunların faaliyet gösterdikleri yerlere “muvakkithâne” denilmektedir. Bu hususta ilmî çalışma yapan astronomlar ise “mîkātî” diye adlandırılmaktadır. Saat yapımıyla ilgilenen bilim dalı “ilmü âlâti’s-sâât” (ilmü’l-benkâmât) diye anılmıştır (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 147, 255). Bu alanda eser veren veya alet yapan çok sayıda bilim adamından İbnü’ş-Şâtır, Şemseddin el-Halîlî ve Takıyyüddin er-Râsıd en çok tanınanlarıdır (ayrıca bk. RÛDÂNÎ; SÜVEYDÎ, Muhammed Emîn).

Kıble tayini gibi vakit tayini de İslâm tarihi boyunca özel bir ilgiye mazhar olmuş, bu çerçevede hem fakihler hem astronomi âlimleri çeşitli eserler kaleme almıştır. Ayrıca ibadet vakitlerinin hikmetlerini, çeşitli vakitlerin faziletlerini ve tartışmalı konuları ele alan eserler yazılmıştır. Bunlar arasında Beyhakī’nin Feżâʾilü’l-evḳāt (bk. bibl.), Kemalpaşazâde’nin Risâle fî beyâni ḥikemi’ṣ-ṣalavâti’l-ḫams fî evḳāti’l-ḫamse (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3632, vr. 228a-230b), Zeynüddin İbn Nüceym’in Refʿu’l-ġışâʾ ʿan vaḳteyi’l-ʿaṣr ve’l-ʿişâʾ (Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi, nr. 420, vr. 112a-117b), İbn Kutluboğa’nın Risâle iẕâ lem yecid vaḳte’l-ʿişâʾ (Köprülü Ktp., Fâzıl Ahmed Paşa, nr. 652, vr. 100b-102b), Muhammed b. Muhammed el-Hattâb el-Mâlikî’nin Risâle fî maʿrifeti istiḫrâci evḳāti’ṣ-ṣalavât ve şeyʾin mine’t-tevârîḫ ve’l-aʿmâli’l-fıḳhiyye min ġayri âletin mine’l-âlât (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 1184, vr. 98a-143a; Brockelmann, II, 334, 537), Müneccimbaşı Ahmed Tâhir’in Şevârikü’l-aʿlâm fî evḳāti’ṣ-ṣalavât ve’ṣ-ṣıyâm (İstanbul 1294/1877), Ali Kuşçu’nun er-Risâletü’l-fetḥiyye fî maʿrifeti’l-evḳāt ve feyʾi’z-zevâl ve semti’l-ḳıble li’l-müteḥarrîn ve’l-müctehidîn fi’ṭ-ṭâʿât ve’s-sâʿât (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2733, müellif hattı; Nuruosmaniye Ktp., nr. 2950, vr. 104b-120a) ve Şeyh Ahmed Filibevî’nin el-Hidâye mine’z-zelzele fî maʿrifeti’l-vaḳt ve’l-ḳıble (Süleymaniye Ktp., Âtıf Efendi, nr. 1723, vr. 1b-19a) adlı eserleri zikredilebilir.

BİBLİYOGRAFYA
İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, V, 212; Lisânü’l-ʿArab, “vḳt” md.; Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, Feżâʾilü’l-evḳāt (nşr. Adnân Abdurrahman Mecîd el-Kaysî), Mekke 1410/1990; Şîrâzî, el-Müheẕẕeb, I, 58-61; Serahsî, el-Mebsûṭ, I, 141-162; Muvaffakuddin İbn Kudâme, el-Muġnî (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî – Abdülfettâh M. el-Hulv), Kahire 1412/1992, II, 8-52; Sadrüşşerîa, et-Tavżîḥ şerḥu’t-Tenḳīḥ (nşr. Zekeriyyâ Umeyrât), Beyrut 1416/1996, I, 377 vd.; Tâceddin es-Sübkî, Cemʿu’l-cevâmiʿ (Ḥâşiyetü’l-ʿAṭṭâr içinde), Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye), I, 150 vd.; Tecrid Tercemesi, II, 460-549; Hatîb eş-Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc (nşr. M. Halîl Aytânî), Beyrut 1418/1997, I, 187-206; Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, Şerḥu Muḫtaṣarı Ḫalîl, Bulak 1318, I, 211-228; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), I, 357-378; Mercânî, en-Nâẓûretü’l-ḥaḳ fî farżıyyeti’l-ʿişâʾ ve in lem yeġibi’ş-şafaḳ, Kazan 1287/1870; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 147, 255, 407, 423, 738; II, 1904, 2041; Brockelmann, GAL Suppl., II, 334, 537; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıḳhü’l-İslâmî ve edilletüh, Dımaşk 1997, I, 663-690; Hâlid b. Ali el-Müşeykıh, Maʿrifetü evḳāti’l-ʿibâdât, Riyad 1418/1998, I-II; H. Yunus Apaydın, “Namaz”, İlmihal, İstanbul 1998, I, 233-238; Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 2001, I, 104-111; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihâli, İstanbul 2004, s. 249-265; Osman Memiş, Namaz Vakitleri ve Namazların Cem’i (Birleştirilmesi) (yüksek lisans tezi, 2005), UÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 78-145; Ekrem Keleş, “Yaklaşık 45. Enlemin Ötesinde Yatsı ve İmsak Vakitleri Problemi”, III. Din Şûrası Tebliğ ve Müzakereleri, Ankara 2005, s. 148-194; Mûsâ Cârullah, Uzun Günlerde Oruç (haz. Abdullah Kahraman), İstanbul 2010; Ali Şafak, “Ramazan Hilâli ve Kutuplara Yakın Yerlerde Namaz Vakti Meseleleri Üzerine Bir Araştırma”, İslâm Medeniyeti, V/4, İstanbul 1982, s. 3-28; “Evḳātü’ṣ-ṣalât”, Mv.F, VII, 170-190; “Vaḳt”, a.e., XLIV, 102-108.
Bu madde ilk olarak 2012 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 42. cildinde, 488-491 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.