MIZRAK - TDV İslâm Ansiklopedisi

MIZRAK

المزراق
Bölümler İçin Önizleme
  • 1/2Müellif: MUSTAFA ZEKİ TERZİBölüme Git
    Sözlükte “dürtmek; atmak, fırlatmak; delmek” gibi anlamlara gelen zerk kökünden türetilmiş bir alet ismi olan mizrâk (çoğulu mezârîḳ), sert ve esnemey...
  • 2/2Müellif: TÜLİN ÇORUHLUBölüme Git
    Türkler’de Mızrak. Uzunluğuna göre “kargı” ve “harbe” adlarıyla da bilinen mızrak eski Türk silâhları arasında bayrak, sancak, süngü ve ciritle birlik...
1/2
MIZRAK
Müellif: MUSTAFA ZEKİ TERZİ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2005
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.06.2021
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/mizrak#1
MUSTAFA ZEKİ TERZİ, "MIZRAK", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mizrak#1 (18.06.2021).
Kopyalama metni
Sözlükte “dürtmek; atmak, fırlatmak; delmek” gibi anlamlara gelen zerk kökünden türetilmiş bir alet ismi olan mizrâk (çoğulu mezârîḳ), sert ve esnemeyen uzun-ince ahşap bir gönderle ucuna takılmış taş (çakmak taşı, volkan camı), kemik, boynuz, bakır, tunç, demir veya çelikten mâmul bir temrenden oluşan dürtücü-delici bir yakın ve uzak dövüş silâhıdır; hedefe doğrudan dürtülerek yahut fırlatılarak kullanılır. Çeşitli özellikleri açısından birçok isim alan (aş.bk.) mızrak türü silâhlara genel olarak rumh (çoğulu rimâh, ermâh) denilmektedir. En eski silâh türlerinden ve av aletlerinden biri olan mızrak, Yontma Taş devrinden itibaren dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkmış ve yerine göre, meselâ bazı Afrika yerlileri tarafından ucu sivriltilmiş düzgün fidan gövdelerinden veya ağaç dallarından, Eskimolar tarafından deniz gergedanı (narval) dişinden tek parça halinde yapılmıştır. Bir tarz olarak geliştirilmiş tek parça dökme demir ağır mızraklar da bulunmaktadır (Memlükler’in kullandığı bazıları altın kakmalı demir mızraklar gibi). Çivi yazılı Hitit tabletlerinde mızrak, ağır mızrak ve altın kaplama mızraklardan bahsedilmekteyse de arkeolojik buluntular ve tasvirî sanat eserleri ağır mızrakların yekpâre oluşundan değil temrenlerinin büyüklüğünden dolayı bu adı aldığını göstermektedir. Esasen tek parça demir mızraklar demirin bollaştığı ve döküm tekniğinin geliştiği milâttan önce I. binyılın sonlarına doğru ortaya çıkmıştır.

Mızrağın özellikle çölde yaşayan Araplar için ayrı bir önemi vardı. Çünkü onu diğer milletlerden farklı biçimde kızgın çöl güneşinden korunmak amacıyla gölgelik direği olarak da kullanıyorlardı. Her Arap’ın toplumdaki yerine ve malî gücüne göre bir mızrağı bulunurdu. Fakir bedevîler normal ağaç dallarından, zengin bedevîler ise Hindistan’dan gelen kıymetli ağaçlardan yapılmış mızraklara sahiptiler. Mızrak yapımına en uygun ağaç “neb‘” veya “şevhat” denilen, sağlam ve sert olmasının yanı sıra doğruluğundan dolayı da düzeltmeye ihtiyaç göstermeyen bambu türü içi dolu kamışlardı. Bunlar Hindistan’dan Bahreyn’e, oradan Arap memleketlerine naklediliyordu. Genellikle bambudan yapılan gövdenin baş tarafına “sinan, nasl, âmil, zurka” adı verilen ve yaralamayı-öldürmeyi sağlayan demir uç geçirilmek suretiyle mızrak tamamlanıyordu. Bir bambu mızrak şu bölümlerden oluşmaktaydı: 1. Metn. Demir ucun takıldığı ince uzun ağaç gövde; üzerindeki “küûb” denilen boğumlar gövde pürüzsüz hale gelinceye kadar tesviye edilirdi. 2. Züc. Arka uca takılan sivri ve kısa demir parçası. Bu parça mızrağın sinan yukarıya gelecek şekilde yere dikilmesini ve ayrıca fırlatıldığında hedefe isabet etmesini sağlardı. 3. Âliye. Gövdenin demir ucun takıldığı kısmının alt tarafı; buraya mızrağın göğsü de denirdi. 4. Sinan. Önceleri yaban öküzü boynuzundan yapılan bu öldürücü bölümün metale dönüştükten sonra çeşitli şekilleri ortaya çıkmıştır. Bunların en yaygın tipleri kama gibi her iki ağzı da düz olanlarla yaralamayı daha tahripkâr hale getiren ağızları dalgalı ve çentikli olanlardı. Sinanın gövdeye geçen kısmına “sa‘lebe”, uç kısmına da “zubbe” deniyordu.

Mızrakların hepsi aynı boyda değildi. Uzunluğu 4 arşını bulmayan kısa mızraklara “harbe, neyzek (nîzek), mızrak, mıtrad, aneze” adları verilirdi. Kaynaklar, Araplar’ın bu kısa mızrakları mızrak atıcılığında maharetleriyle tanınan Habeşler’den aldıklarını yazmaktadır. Hz. Peygamber’in Medine’de Habeşler’in harbeleriyle sergiledikleri oyunları izlediğine dair rivayetlerden (Buhârî, “Ṣalât”, 69; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 59) mızrağın Habeş folklorunda da önemli bir yere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Uhud Gazvesi’nde Hz. Hamza’yı harbe atışıyla şehid eden Vahşî b. Harb de Habeşî bir köle idi. Boyları 10 arşından daha uzun olan mızraklara “hatıl” adı verilirdi. “Esmer” denilen mızrak gövdesinin koyu renkli oluşundan, “assâl” saplandığı sert yerdeki titreyişinden ve “ledn” hafifliğinden dolayı bu isimle anılmaktaydı. Araplar kılıçlarını olduğu gibi mızraklarını da onları yapan ustalara izâfe ederek adlandırıyorlardı; “Semheriyye” Semher, “Zâgıbiyye” Zâgıb ve “Yezeniyye” Zî-Yezen adlı ustalara nisbet edilmişti. Ayrıca “Rûdeynî” Rudeyne isimli mızrak yapımı ve ticaretiyle ün kazanmış bir kadına, “Hattıyye” de Bahreyn’de bir liman olan Hatt’a nisbetle verilen isimlerdi.

Atın taşıma kolaylığı sağlaması sebebiyle uzun mızrakları atlılar, kısa mızrakları ise hem atlılar hem yayalar kullanırdı. Mızrak taşıyan kişiye genel olarak “râmih” denilirdi. Râmihin mızrağı taşıma şekillerinden en çok uygulananı “i‘tikâl” adı verilen ve atlılara mahsus olan usuldü. Bu yöntemde mızrak eyerin üzengisinden diz kapağına doğru temreni yukarı gelecek şekilde uzatılarak tutulurdu. Savaşta içi dolu, ağır mızraklar sağlamlıkları ve daha öldürücü olmaları sebebiyle içi boş ve hafif mızraklara tercih edilirdi. Her zaman dayanıklı kalması için mızrak gövdeleri zeytin yağı sürülerek yağlanırdı.

Kur’ân-ı Kerîm’de mızrağın avlanma silâhı olduğuna işaret edilirken (el-Mâide 5/94) hadis kaynaklarında Hz. Peygamber’in, “Benim rızkım mızrağımın gölgesinde yaratılmıştır” dediği nakledilir (Müsned, II, 50; Buhârî, “Cihâd”, 88). Resûl-i Ekrem’in amcasının oğlu Nevfel b. Hâris mızrak ticaretiyle meşguldü ve Bedir Gazvesi’nde müslümanlara esir düştüğünde fidye olarak 1000 mızrak vermişti. Nevfel müslüman olduktan sonra Huneyn Gazvesi sırasında orduya 3000 mızrakla silâh desteği sağlamış ve bu duruma çok sevinen Hz. Peygamber ona, “Verdiğin mızraklara bakınca sanki müşriklerin bel kemiklerinin kırıldığını görür gibiyim” demiştir (İbn Sa‘d, IV, 46-47). Benî Kurayza yahudilerinden alınan ganimetler arasında 2000 adet mızrak bulunduğu rivayet edilmektedir (a.g.e., II, 75). Resûl-i Ekrem’in, üçü Benî Kaynukā‘ kabilesi ganimetinden payına düşen olmak üzere beş uzun mızrağı ve üç harbesi vardı. Bu harbelerden devamlı elinde taşıdığı ve açık alanda (musallâ) namaz kıldırırken önüne dikerek sütre yaptığı bir tanesini (aneze) kendisine Zübeyr b. Avvâm, ona da Necâşî vermişti. Zübeyr’in bu harbeyi Uhud Gazvesi’nde öldürdüğü bir müşrikten ganimet olarak aldığı da rivayet edilir (İbn Şebbe, I, 140; Ali b. Muhammed el-Huzâî, s. 415).

Asr-ı saâdet’te savaş eğitimi içerisinde mızrağın ne zaman kullanılacağı belirlenmiştir. Hz. Peygamber Bedir’de askerlerine nasıl savaşacaklarını sormuş, içlerinden Âsım b. Sâbit şu cevabı vermiştir: “Kureyş bize 200 arşın veya buna yakın bir mesafeye kadar yaklaştığı zaman ok atarız. Kureyş bize taş atımı mesafesinde yaklaşınca taş atarız; mızrak erişecek kadar yakınımıza geldiklerinde kırılıncaya kadar mızraklarımızla savaşır, kırılınca da onu bırakıp kılıçlarımızı alırız.” Bunun üzerine Resûlullah, “Harbin gereği budur; böyle çarpışılmasını uygun gördüm. Savaşan Âsım’ın söylediği gibi savaşsın” demiştir (İbn Hacer, II, 244-245). Yine Bedir Gazvesi’nde Hz. Peygamber orduya hitaben yaptığı konuşmada mızrağın kılıçtan önce, düşman iyice yaklaşınca kullanılacağını tekrar etmiştir. Daha sonraki dönemlerde düzenli orduların kurulmasıyla birlikte askerlerin diğer silâhların yanında özel mızrak eğitimi de yaptıkları görülmektedir. Bu eğitimler “vetra” adı verilen demir bir halkaya nişan alarak mızrağı içinden geçirmek suretiyle sabit ve avlarda yabani hayvanları kovalamak suretiyle hareketli hedefler üzerinde gerçekleştiriliyordu. Abbâsîler döneminde askerler halkın seyrine açık silâh tâlimlerinde ve saray çevresinde yapılan törenlerde bu alandaki hünerlerini gösterirlerdi. Kaynaklarda ayrıca savaşta mızrak kullanımına ilişkin birbirinden farklı Hicaz, İran ve Bizans eğitim usullerine dair açıklamalar bulunmaktadır. Arap toplumunda kılıç nasıl hayatın bir parçası halini almışsa şahıs ve yer isimleriyle özdeşleşmesinin açık biçimde gösterdiği gibi mızrak da asırlar boyu bir kahramanlık nişanesi olmuştur.

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “rmḥ” md.; Wensinck, el-Muʿcem, “ḥrb”, “rmḥ”, “ʿanz” md.leri; Müsned, II, 50; Buhârî, “Ṣalât”, 69, “Cihâd”, 88; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 59; Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, Kitâbü’s-Silâḥ (nşr. Hâtim Sâlih ed-Dâmin), Beyrut 1405/1985, s. 19-21; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 489; II, 75; III, 12; IV, 46-47; Câhiz, el-Beyân ve’t-tebyîn, Kahire 1932, III, 5, 16, 19, 20, 64; İbn Şebbe, Târîḫu’l-Medîneti’l-münevvere, I, 139-141; İbn Kuteybe, el-Meʿâni’l-kebîr, Beyrut 1405/1984, II, 1089-1102; Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), II, 501, 517; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, VI, 214-222; Ali b. Muhammed el-Huzâî, Taḫrîcü’d-delâlâti’s-semʿiyye (nşr. Ahmed M. Ebû Selâme), Kahire 1401/1981, s. 414-415, 709-710; Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ (Şemseddin), II, 149; İbn Hacer, el-İṣâbe, II, 244-245; III, 577; Corcî Zeydân, Medeniyyet-i İslâmiyye Târihi (trc. Zekî Mugāmiz), İstanbul 1328-29, I, 165-166; Abdürraûf Avn, el-Fennü’l-ḥarbî fî ṣadri’l-İslâm, Kahire 1961, s. 143-148; Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, V, 424-425; Mahmûd Şît Hattâb, el-ʿAskeriyyetü’l-ʿArabiyyetü’l-İslâmiyye, Beyrut-Kahire 1403/1983, s. 155-159; Muhsin M. Hüseyin, el-Ceyşü’l-Eyyûbî fî ʿahdi Ṣalâḥiddîn, Beyrut 1406/1986, s. 271-275; Mustafa Zeki Terzi, Abbâsîler Döneminde Askerî Teşkilât (doktora tezi, 1986), AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 157-160; Ali Lağzeyevî, Edebü’s-siyâse ve’l-ḥarb fi’l-Endelüs, Rabat 1987, s. 265-266; Abdülhay el-Kettânî, Hz. Peygamber’in Yönetimi: et-Terâtîbu’l-idâriyye (trc. Ahmet Özel), İstanbul 2003, I, 225, 519, 521; II, 103, 207, 209.
Maddenin bu bölümü TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2005 yılında İstanbul’da basılan 30. cildinde, 3-4 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
2/2
Müellif:
MIZRAK
Müellif: TÜLİN ÇORUHLU
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2005
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.06.2021
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/mizrak#2-turklerde-mizrak
TÜLİN ÇORUHLU, "MIZRAK", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mizrak#2-turklerde-mizrak (18.06.2021).
Kopyalama metni
Türkler’de Mızrak. Uzunluğuna göre “kargı” ve “harbe” adlarıyla da bilinen mızrak eski Türk silâhları arasında bayrak, sancak, süngü ve ciritle birlikte bir grup oluşturur. Bunlardan bayrak ve sancak zamanla silâh özelliklerini yitirip sadece bağımsızlık alâmeti, cirit de oyun aleti olarak kalırken yuvarlak kesitli ve ucu sivri kalın şiş şeklindeki süngü , ateşli silâhların gelişmesinden sonra tüfek ucuna takılan ve ona yakın dövüş işlevi kazandıran bir parça (kasatura) haline gelmiş, mızrak ise önemli değişikliğe uğramadan bugüne kadar devam etmiştir. Ancak milâttan sonraki yıllarda atların çoğalmasıyla daha ziyade süvarilerce benimsenen mızrak halen savaş silâhı olarak kullanılmamakta, sadece Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin muharip sınıfları arasında yer alan süvari alaylarının kaldırılmasından (1965) sonra kurulan sportif ve törensel amaçlı küçük bir süvari birliği tarafından kılıçla beraber sembolik anlamda taşınmaktadır.

Göktürkler’den itibaren tasvirî sanatta süvarilerin elinde görülen mızraklar, Varaka ve Gülşah’ın kabile savaşlarını canlandıran minyatürlerinde de yer almaktadır (Süslü, rs. 11, 16). Selçuklu tarihi kaynakları ise ordu düzeni içinde daima mızraklı bir birliğin bulunduğuna işaret etmektedir (İbn Bîbî, s. 123; Ahmed b. Mahmûd, II, 50). Uzunluğu 2-5 m. arasında değişen ve daha kullanışlı olduğundan kısası (ortalama 3 m.) tercih edilen mızrakların “temren” veya “başak” adı verilen dürtücü-delici kısmı silâhın etkisini arttırmak için değişik şekillerde yapılırdı; en yaygını alt tarafı kısa ikizkenar dörtgen şeklinde olanlardı. Osmanlılar, Orta Asya Türk kültürüne bağlı kalarak mızrakların uç kısmına “perçem” denilen ve yeniçeri ortalarına göre renkleri değişen kumaş veya kıl püsküller takarlardı. Osmanlı mızrakları arasında temreninin altında sağa sola açılan iki eğri bıçağa sahip olanlar dikkat çekicidir. Genellikle serhad kulu süvarilerinin kullandığı “kostaniçse” adı verilen orta boy mızraklarda gövdenin alt kısmında vuruş halinde elin kaymasını önleyen yuvarlak bir bilezik bulunmaktaydı. Osmanlılar’da mızrak aynı zamanda devlet büyüklerince taşınan silâhlar arasında yer alıyordu. Kısa bir mızrak çeşidi olan harbe piyadeler ve kapıkulu süvarileri tarafından kullanılırdı. Harbe barış zamanında harbecilerin (harbedar) bir rütbe işaretiydi. Yeniçerilerden olan harbeciler sadrazamın ceza ve emirlerini uygulamaya yetkili muhzır ağanın maiyetinde bulunur ve ellerinde harbe taşırlardı.

Mızraklı süvariler, Osmanlı ordusunun törensel dizilişinde üstlendikleri görevden ve törene kattıkları ihtişamdan dolayı büyük önem taşıyorlardı. Düşmandan gelecek hücumlara karşı alay bozan niteliğinde oldukları için mızraklı birlikler daima savaş veya tören dizilişinde ön planda ve padişah veya kumanda grubuna yakın mesafede idiler. Nitekim Varşova Millî Müzesi’nde bulunan ve Osmanlı ordusunun sefere çıkışını tasvir eden XVII. yüzyıl başlarına ait anonim bir yağlı boya tabloda, süvari birliklerinin kumanda karargâhının çevresinde yer aldığı ve bütün süvarilerin ellerinde, uçlarında bölük ve orta sembolü renklerde perçemler bulunan uzun ve hepsi aynı boyda mızrak tuttukları görülmektedir (Çoruhlu, sy. 30 [2003], s. 80-81). Evliya Çelebi, kapıkullarının ellerinde “on yedişer boğum kantar sırığı kargı” taşıdıklarına, ayrıca öncü askerlerin kostaniçse sırıklarına kurt derileri sarılmış elvan filandra bayraklarıyla hareket ettiklerine dair bilgiler vermektedir (Seyahatnâme, III, 45). Evliya Çelebi ayrıca çöl Araplar’ının Osmanlı askeriyle at üzerinde mızraklarla savaştıkları bir sahneyi de tasvir etmektedir (a.g.e., IV, 52-53). Yine askerin geçişini anlatırken bazılarının elinde altın yaldızlı toplu “kostaniçse” denilen mızrakların her birinin kol kalınlığında olup uçlarında kırmızı, yeşil, sarı bayrakların bulunduğunu, bazılarının Basra kargı sırıkları, gümüş sarıklı sağrı kaplı hıştlar, on yedişer boğumlu kargı sırıklar taşıdığını belirtir. Zikrettiği mızrak çeşitleri arasında Bağdâdî, Basravî, Lahsavî, Ummânî, Kurnavî kargı sırık mızraklar, Mısır’ın Gavrî tarzı baştan başa Şam demirinden cidâlar, Kastamonu’nun çentme mızrakları, sağrı sarılı gümüş telli mızrakları yer alır (a.g.e., IV, 156).

Ateşli silâhların ortaya çıkışıyla önemini yitiren mızrak, 1863 yılında mızraklı süvari alaylarının kurulmasıyla bu tarihten itibaren Osmanlı ordusuna yeniden girmiştir. XX. yüzyıl başlarında da her süvari tümeninin ilk alayı ile Ertuğrul Alayı ve Hamidiye Süvari Alayı erlerinin 2 kg. ağırlığında ve 3,2 m. uzunluğunda mızrak kullanacakları tâlimatla belirlenmiştir (Eralp, s. 50-54). Mızrak bugün savaş silâhları arasında yer almamakta ve sadece sembolik bir değer taşımaktadır (yk.bk.).

BİBLİYOGRAFYA
Dîvânü lugāti’t-Türk Tercümesi, I, 378, 441, 465; II, 217, 231; III, 241, 420; Nizâmülmülk, Siyâsetnâme (Köymen), s. 24-25, 118, 174; İbn Bîbî, Anadolu Selçukî Devleti Tarihi (trc. M. Nuri Gencosman), Ankara 1941, s. 123; Ahmed b. Mahmûd, Selçuknâme (haz. Erdoğan Merçil), İstanbul 1977, II, 50; Peçuylu İbrâhim, Peçevi Tarihi (haz. Bekir Sıtkı Baykal), Ankara 1981-82, I, 219; II, 419; Evliya Çelebi, Seyahatnâme (Dağlı), III, 45; IV, 52-53, 105, 156; G. C. Stone, A Glossary of the Construction, Decoration and Use of Arms and Armour, New York, ts., s. 122, 565; Bahaeddin Ögel, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1984, s. 161, 231; Özden Süslü, Tasvirlere Göre Anadolu Selçuklu Kıyafetleri, Ankara 1989, rs. 11, 16; T. Nejat Eralp, Tarih Boyunca Türk Toplumunda Silah Kavramı ve Osmanlı İmparatorluğunda Kullanılan Silahlar, Ankara 1993, s. 50-54; Türk Dünyası Kültür Atlası: Osmanlı Dönemi, İstanbul 1999, II, 384, 454; Meryem Kaçan Erdoğan, “II. Viyana Seferi’nde (1683) Osmanlı Ordusunun Kullandığı Silahlar ve Mühimmatının Temini”, Osmanlı, Ankara 1999, VI, 667; Tülin Çoruhlu, “Osmanlı-Türk Kültüründe Savaş ve Sanat”, P Dünya Sanatı Dergisi, sy. 30, İstanbul 2003, s. 80-81; Pakalın, II, 201, 296-297, 531-532; SA, III, 1346; IV, 1811 (resim).
Maddenin bu bölümü TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2005 yılında İstanbul’da basılan 30. cildinde, 4-5 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER