- 1/2Müellif: NEBİ BOZKURTBölüme GitSilâh (çoğulu esliha) kelimesi genel olarak bütün savaş aletlerini ifade etmekle birlikte ilk dönemlerde en fazla tanınan türler olduğundan daha çok k...
- 2/2Müellif: KAHRAMAN ŞAKULBölüme GitOsmanlılar’da. Osmanlı literatüründe kesici, delici ve ateşli silâhlar, mühimmat, silâh dışı harp araçları “âlet-i harbiyye” başlığı altında değerlend...
https://islamansiklopedisi.org.tr/silah#1
Silâh (çoğulu esliha) kelimesi genel olarak bütün savaş aletlerini ifade etmekle birlikte ilk dönemlerde en fazla tanınan türler olduğundan daha çok kılıç, ok ve mızrak için kullanılmıştır. İnsanın icat ettiği ilk alet olan silâhın bilinen en eski örneği Yontma Taş döneminin başlarına kadar giden el baltasıdır. Bu silâh, avuç içine oturması ve vurulduğu yeri daha fazla tahrip etmesi için kabaca biçimlendirilerek alt tarafı hafifçe sivriltilen armudî bir çakmak taşı veya volkan camı parçasından ibarettir; daha sonra yassı şekilde yontulup sırımla bir sopaya bağlanmak suretiyle kullanılmıştır. Mağara resimlerinden balta ve bıçak benzeri ilk taş aletlerin yanı sıra ilk mızrak ve ok-yayın da yine aynı dönemde -taş uçlu olarak- icat edildiği anlaşılmaktadır. Anadolu, Mezopotamya, Mısır, Hint ve Çin gibi en eski uygarlıklardan kalan örneklerle resimli ve yazılı belgelerden silâhların gelişimine ilişkin düzenli bilgiler elde edilmiştir. Kitâb-ı Mukaddes’te demir silâhla öldürmekten söz edilmekte (Sayılar, 35/16), genel olarak silâh, özel olarak kılıç ve ok-yay çokça geçmektedir (Concordance, “arrow”, “axe”, “bow”, “sword”, “weapon” md.leri).
Silâh çoğul şekliyle Kur’an’da, cephede düşman karşısında müslümanların nasıl namaz kılacaklarını açıklayan âyette (en-Nisâ 4/102) dört defa geçmektedir. Hadîd sûresine adını veren demirdeki büyük güç ve faydalar (57/25) silâhla yorumlanmıştır (Buhârî, “Tefsîr”, 57). Yine Kur’an’da Hz. Dâvûd’a savaşta korunması için zırh yapma sanatının öğretildiği (el-Enbiyâ 21/80), demirin onun için yumuşatıldığı ve ondan dikkat ve itinayla muntazam zırhlar yapmasının istendiği ifade edilir (Sebe’ 34/10-11). Ayrıca düşmanlara karşı onları korkutup barışı korumak için hazırlanması emredilen kuvveti de (el-Enfâl 8/60) Hz. Peygamber -silâh- atmakla (remy) yorumlamış (Müslim, “İmâre”, 167), ancak atılacak şeyi zikretmeyerek zamana bırakmıştır. Resûl-i Ekrem’in farklı rivayetlerde, “Müslümana silâh (Buhârî, “Fiten”, 7, “Diyet”, 2; Müslim, “Îmân”, 98-101) veya kılıç (Müsned, IV, 46, 54; Müslim, “Îmân”, 98) çeken yahut ok atan (İbn Balabân, VII, 449) bizden değildir” dediği bilinmektedir. Bir rivayette de müslümana demir doğrultan kimseye Allah’ın lânet edeceği belirtilmiştir (Müslim, “Birr”, 125). Yine bir hadiste bir kimsenin elinde -gerilmiş yaydaki ok gibi- bir silâhla bir başkasına doğru gelmemesi, şeytanın onu bir anda elinden çıkarıp o şahsın ölümüne, kendisinin de cehenneme gitmesine yol açabileceği belirtilir (Buhârî, “Fiten”, 7; Müslim, “Birr”, 126). Halk arasında boş olduğu düşünülerek şakayla doğrultulmuş tüfek, tabanca için kullanılan, “Şeytan doldurur” ifadesi buradan gelmiş olmalıdır. Hz. Peygamber ordusunun donanımı için gereken silâhların teminine özel bir önem vermiştir. Silâhların bir kısmı gazvelerde ele geçirilen ganimetti. Meselâ Benî Kurayza Gazvesi’nde kalelere girildiğinde 1500 kılıç, 300 zırh, 2000 mızrak, 1500 kalkan bulunmuştu (İbn Sa‘d, II, 75). Resûl-i Ekrem’in bu gazveden elde ettiği feyin bir bölümünü at ve silâh alımı için ayırdığı ve Benî Abdüleşhel’den Sa‘d b. Zeyd el-Ensârî’yi Necid bölgesine at ve silâh satın alması için gönderdiği bilinmektedir.
Barutun icadından önce genel olarak vurucu, delici, kesici ve atıcı gibi sınıflara ayrılan silâhların kullanımı belli kurallara bağlıdır. Ok atış menzili içinde etki sağlayacak bir mesafeden, mızrak biraz daha yaklaşınca, kılıç göğüs göğüse çarpışmalarda ve gürz daha çok at üstünden kullanılır. Silâhları savunma, saldırı ve yakın dövüş, uzak dövüş silâhları veya ağır, hafif silâhlar şeklinde tasnif etmek mümkündür. Silâhlarla ilgili müstakil eserler İslâm tarihinde III. (IX.) yüzyıldan itibaren görülür. Bunlardan VI. (XII.) yüzyıl müelliflerinden Marzî b. Ali et-Tarsûsî’nin silâhlar ve harp sanatı hakkında yazdığı sistematik ansiklopedi kılıçla başlamakta ve silâhları önem sırasına göre ele almaktadır (bk. bibl.). Tarsûsî, Kur’an’da kılıca telmihte bulunulmasını (Muhammed 47/4) delil getirerek onu diğerlerinden üstün sayar. Kılıç genellikle askerliğin ve kahramanlığın simgesi kabul edilir; Memlükler’de silâhdarın arması kılıçtı. Hz. Peygamber Arapça’da 100’den fazla adla tanınan kılıcı cihadla özdeşleştirmiş ve cennetin onun gölgesinde olduğunu söylemiştir (bk. KILIÇ).
Uhud Gazvesi’nde Ayneyn tepesine yerleştirdiği okçulardan ve okçulukla ilgili hadislerden Resûl-i Ekrem’in ordusunda bir okçu sınıfının olduğu anlaşılmaktadır. Tarsûsî ok ve yayın türleri, isimleri, ölçüleri, yapılış ve atış teknikleri hakkında geniş bilgi vermektedir (Mevsûʿatü’l-esliḥa, s. 66 vd.). Bu bilgiler arasında yayların tutuşturulmuş yağlı paçavra ve içine neft gibi yanıcı maddeler konulmuş şişe ve yumurta kabuğu atarak yangın çıkarılması da bulunmaktadır. Tarsûsî, kundak üzerine yerleştirilmiş manivelalı yay olan ve Batı’da “arbalet” denilen Tatar yayından ayrıntılı biçimde bahsetmektedir. Okçuluk üzerine çok sayıda eser yazılmıştır (bk. OK).
En eski dönemlerden beri kullanılan mızrak da Hz. Peygamber zamanının başlıca silâhlarından biriydi; özellikle bedevîler mızrak kullanımındaki maharetleriyle öne çıkmıştı. Diğer silâhlar gibi mızrakların da büyük bölümü dışarıdan getirilirdi. Resûl-i Ekrem’in mızrak ticareti yapan amcasının oğlu Nevfel b. Hâris, Bedir Gazvesi’nde esir alındığında Resûlullah kendisinden kurtuluş fidyesi olarak Cidde’deki mızraklarını vermesini istemiş ve Nevfel onun kimseye söylemediği bu sırrı bilmesine şaşarak müslüman olmuştu. Nevfel fidyesi için 1000 mızrak vermiş, daha sonra Huneyn Gazvesi’ne 3000 mızrakla yardımda bulunmuştur (İbn Sa‘d, IV, 46-47). Benî Kaynukā‘ ganimetinden Hz. Peygamber’in payına üç mızrak düştüğü rivayet edilir (a.g.e., I, 489). Mızraklar uzunluk, kalınlık ve diğer özelliklerine göre farklı adlar alırdı (bk. MIZRAK).
Yakın dövüş silâhlarından biri de daha çok süvariler tarafından, özellikle zırhlı hasımlarına karşı kullanılan ve bir sapın veya sapa bağlı yahut bağımsız bir zincirin ucuna tesbit edilmiş dikenli bir topuz şeklinde olan gürzdü (bk. GÜRZ). Araplar’ın genel olarak “fe’s”, Türkler’in “teber” dedikleri baltalar tek ağızlı, çift ağızlı veya bir tarafı batıcı-delici, diğer tarafı kesici olurdu. Eski dönemlerde görülen savaş-merasim baltalarının aksine sonraki asırlarda yapılanlarda süs unsurundan çok savaştaki yararı ön plana çıkarılmışsa da Memlükler’de olduğu gibi kakma veya ajur teknikleriyle süslenmiş tek ve çift ağızlı baltalar da yapılmıştır.
Savunma silâhlarının başında kalkan ve zırh gelmekteydi. “Türs, cevb, dereka, micen” gibi isimler alan kalkanların şeklinde ve yapım tekniğinde milletlere ve zamana göre farklılıklar görülmektedir (bk. KALKAN). Zırhlar demir veya çelik tel örgü, çelik halkalarla bağlı metal plaka, sadece metal plaka, sertleştirilmiş deri veya deri üzerine aplike metal kaplama gibi değişik biçimlerde yapılmaktaydı; demir halkalardan örülen elbise tarzındakiler daha yaygındı. Genellikle süvariler tarafından kullanılan zırhların çoğu Bizans ve İran yapımıydı. Zırhlar yapıldığı malzemeye, yere ve yapan ustaya göre değişik adlar alırdı; Hz. Peygamber’in zırhları “sa‘diyye” ve “fidda” olarak anılmaktaydı (bk. ZIRH). “Beyza” veya “hûze” denilen ve genellikle zırhın bir parçası sayılan miğfer demir gibi metallerden veya kalın köseleden yapılır, bir kısmının tepesi gerektiğinde kullanılmak üzere mızrak ucu gibi sivri olurdu (bk. MİĞFER).
Şehir kuşatmalarında faydalanılan ağır silâhların başında bazan sayısı 500’e ulaşan mürettebatın kullandığı mancınık geliyordu. Surları yıkmak ve içeriye yıkıcı, yakıcı malzeme veya yılan, akrep gibi panik çıkarıcı hayvan dolu çömlek atmakta işe yarayan mancınığa müslümanlar ilk defa Hayber’in fethiyle sahip olmuş ve Tâif’in kuşatmasında kullanmıştır (bk. MANCINIK). Kuşatma silâhlarından biri de ilkel bir tür tank sayılan debbâbelerdir. Kalın ve sıkı ahşaptan tekerlekli olarak yapılan debbâbenin üzeri, taşıdığı askerlerin surlardan atılan ateşten ve taşlardan korunması için kalaslarla örtülüp yanmaya karşı özel terbiye edilmiş köseleyle kaplanırdı. Dört kata kadar yükseklikleri olan debbâbelerden kale duvarına yanaştırılıp üzerine çıkmak veya atılan ok ve diğer maddelerden korunarak önlerindeki koçbaşlarıyla surları delmek ve kapıları kırmak için yararlanılırdı. Rivayete göre müslümanlar Tâif Muhasarası’nda sığır derisi kaplı debbâbeler kullanmış, ancak bunların kaleden atılan kızgın demir parçalarıyla yanması sonucu içinde bulunan savaşçılar şehid olmuştur (Belâzürî, s. 79). Kale savunmalarında yer alan önemli bir silâh, aslında Doğu kökenli olmasına rağmen Bizanslılar’ın başarıyla kullanmalarından dolayı onların adıyla anılan Rum ateşi idi (bk. ÂTEŞ-i RÛMÎ). “Nüfût” (neftler) başlığı altında değişik yanıcı maddeleri ele alan Tarsûsî (Mevsûʿatü’l-esliḥa, s. 176 vd.) son silâh olarak da yakıcı aynaları anlatır ve uzak bir mesafeden güneş ışığının aynalarla belli bir noktaya odaklanıp oradaki nesneleri yakan bir düzeneğin Aristo tarafından icat edilerek İskender’e öğretildiğini ve onun bu aleti savaşlarında kullandığını söyler (a.g.e., s. 187 vd.). Ancak Batılılar’a göre bu icadın sahibi Archimedes’dir ve onu milâttan önce 212 yılında Siraküza’ya (Sarakūse) saldıran Romalılar’a karşı kullanmıştır.
Kalkaşendî’nin verdiği silâhlara dair bilgiler arasında 10 rıtldan 100 rıtla kadar ağırlıkta (yaklaşık 4-40 kg.) demir gülleler atabilen büyük toplar da (midfe’, mükhale) bulunmaktadır. Barut onun ölümünden yaklaşık bir buçuk asır kadar önce Merakeş Merînî Hükümdarı Ebû Yûsuf Ya‘kūb tarafından Abdülvâdîler’e karşı Sicilmâse kuşatması sırasında kullanılmıştı (Zeydan, I, 260, 261; İA, X, 588). Barutu ilk kullanan müslüman devletler arasında Anadolu Selçukluları’nı ve ardından Karamanoğulları’nı da zikretmek gerekir. İslâm dünyasında ateşli silâhların kullanımı ve gelişmesinde Memlükler’in özel bir yeri varsa da malzeme ve eleman eksiklikleri bu konuda Osmanlılar’ın onları geçmesine yol açmıştır. Barutun Batı’da tanınması genel kanıya göre Endülüs müslümanları aracılığıyla olmuş ve kısa sürede yayılmıştır (Grenard, s. 37).
BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “hlk” md.
Müsned, IV, 46, 54.
Buhârî, “Cihâd”, 22, 106.
Müslim, “Cihâd”, 20.
Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 24.
Tirmizî, “Feżâʾilü’l-cihâd”, 11.
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 485-487, 489; II, 75; IV, 46-47.
Belâzürî, Fütûh (Fayda), s. 79.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân, VI, 274; IX, 53; XI, 688.
Ebû Mansûr es-Seâlibî, Fıḳhü’l-luġa, Beyrut 1885, s. 248, 249, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 337, 338, 339.
Marzî b. Ali b. Marzî et-Tarsûsî, Mevsûʿatü’l-esliḥati’l-ḳadîme (nşr. Karen Sader), Beyrut 1998, s. 37 vd., 66 vd., 121, 126, 134 vd., 151 vd., 154, 163 vd., 170, 176 vd., 187 vd.
İbn Balabân, el-İḥsân bi-tertîbi Ṣaḥîḥi İbn Ḥibbân (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Beyrut 1407/1987, VII, 449.
Ali b. Muhammed el-Huzâî, Taḫrîcü’d-delâlâti’s-semʿiyye (nşr. Ahmed M. Ebû Selâme), Kahire 1401/1980, s. 408, 409, 410, 709, 710, 711.
İbn Haldûn, el-ʿİber, II, 465.
Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ (Şemseddin), I, 488; II, 148 vd.
Elmalılı, Hak Dini, VI, 3950.
Uzunçarşılı, Medhal, s. 336-337.
Abdurrahman Zekî, es-Silâḥ fi’l-İslâm, Kahire 1951, s. 13, 14, 15, 16, 17, 18, 21, 24, 25, 26, 27, 30, 33 vd., 39, 57, 58, 59, 60.
D. Ayalon, Gunpowder and Firearms in the Mamluk Kingdom, London 1956, s. 9 vd., 24 vd.
A. Parrot, Nineveh and Babylon (trc. S. Gilbert – J. Emmons), London 1961, s. 46, 54-57, 107, 114, 115, lv. 57, 62-65, 116, 126-129, 164, 165, 166, 208.
F. Grenard, Asyanın Yükselişi ve Düşüşü (trc. Orhan Yüksel), İstanbul 1970, s. 37.
C. Zeydân, İslâm Medeniyeti Tarihi (trc. Zekî Mugāmiz, haz. Mümin Çevik), İstanbul 1974, I, 248-261.
Concordance to the Good News Bible (ed. D. Robinson), Suffolk 1983, s. 53-54, 67, 108, 1151-1152, 1278.
Abdülazîz b. İbrâhim el-Ömerî, el-Ḫiref ve’ṣ-ṣınâʿât fi’l-Ḥicâz fî ʿaṣri’r-Resûl, [baskı yeri yok] 1405/1985, s. 243 vd.
Muhsin M. Hüseyin, el-Ceyşü’l-Eyyûbî fî ʿahdi Ṣalâḥiddîn, Beyrut 1406/1986, s. 261 vd.
Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye (Özel), II, 103, 104, 105, 106, 107, 152.
The Arts of Persia (ed. R. W. Ferrier), Ahmedabad 1990, s. 76, 77, lv. 27.
H. Kennedy, The Armies of the Caliphs: Military and Society in the Early Islamic State, London 2001, s. 168 vd.
Anthony C. Tirri, Islamic Weapons: Maghrib to Moghul, Fort Lauderdale (Florida) 2003.
Şihâb es-Sarrâf – D. G. Alexander, el-Fürûsiyye, Riyad, ts. (Mektebetü’l-Melik Abdülazîz el-âmme), I, 21, 22, 23, 113 vd., 118, 119, 120, 121, 126, 127, 169; II, 49, 92-96, lv. 78, 79, 116, 117.
W. Irvine, The Army of the Indian Moghuls, New Delhi, ts., s. 62 vd.
H. Stöcklein, “Arm and Armour”, Natural Sciences in Islam, LXXVIII, Frankfurt 2002, s. 1 vd.
S. L. A. Mayer, “Arms and Armor”, a.e., s. 33 vd.
George S. Colin, “Sicilmâse”, İA, X, 588.
D. Nicolle, “Silāḥ”, EI2 Suppl. (İng.), s. 734-746.
Mahmut H. Şakiroğlu, “Barut”, DİA, V, 92, 93.
Nebi Bozkurt, “Renk”, a.e., XXXIV, 575.
https://islamansiklopedisi.org.tr/silah#2-osmanlilarda
Osmanlılar’da. Osmanlı literatüründe kesici, delici ve ateşli silâhlar, mühimmat, silâh dışı harp araçları “âlet-i harbiyye” başlığı altında değerlendirilir. İlk devirlerde ok-yay, sallama sapan, kılıç, farklı türden mızrak, sopa, balta ve mancınık yaygın silâhlardı. Ateşli silâhlar ise en geç XV. asrın ilk çeyreğinde benimsenmiştir. Kılıç ve ok-yay gelişimlerini sürdürüp ateşli silâhlarla bir arada asırlar boyunca kullanılmıştır. Osmanlılar’ın son devirlerinde bunlara uçak, denizaltı, zırhlı gemi, motorlu taşıt, makineli tüfek, kimyasal gaz ve benzeri modern endüstriyel silâhlar da eklenmiştir.
1700’lere dek Osmanlılar farklı silâh tasarımlarını ve üretim tekniklerini uyarlayıp aktarmak için elverişli bir konuma sahiptiler. Faydalı görülen icatları benimseme (bidʻat-ı hasene) ve düşmanı düşmanın silâhıyla yenme (mukābele bi’l-misl) ilkeleri pragmatik ve seçici bir tavır doğurdu. Taklitçilikten ziyade melezlenmenin öne çıktığı bu benimseme sürecinde Balkanlar’ın metalürji bilgisi, Şam çeliği işleme teknikleriyle İstanbul’da birleşti. Osmanlı silâhları ve imalât teknikleri doğudaki müslüman devletlere olduğu kadar Avrupa’ya ve hatta Çin’e kadar aktarıldı. Cebehâne-i Âmire silâhı özel sektörden satın alan, depolayan ve bakımını yapan bir aracı kurumdu (bk. CEBECİ). Özel sektörün yetmediği top, gemi ve barut üretiminde ise devlet çok erken bir dönemden itibaren doğrudan üretime girdi. İstanbul hızla askerî sanayi merkezi haline gelirken taşrada da tesisler kuruldu. Ham madde ve levazımat tedarikinde üreticilere vergi muafiyetleri ve ayrıcalıklar tanıma veya uzlaşılmış fiyattan satın alma yöntemi uygulanmaktaydı. Sarayın sipariş ettiği sanat eseri silâhları saraya bağlı ehl-i hiref cemaati üretirdi.
Ham madde (kalay hariç) ve üretimde öz yeterlilik XIX. yüzyıla dek sürdü. Sonrasında imalât ve tedarikte görülen karma yapı, tasarımcılıkta görülen hibrit ve pragmatik yaklaşım, bireysel icatçılık ve müslüman devletlere silâh yardımı kısmen devam etti. Son devirlerde bile yerli ustaların askerî sanayiin modernleşmesinde önemli katkıları oldu. Bayramoğlu Ali Ağa’nın silâh tasarımları (Lâle Devri), Krupp Şirketi’ne ilham veren Ahmed Süreyyâ Emin Bey’in sökülebilir sahra topu, deniz mayıncılığında yürütülen icat denemeleri ve dumansız barut üretimi inovasyon eksikliği olmadığını ama yapısal sorunlar yaşandığını ortaya koyar. Hukukî (kapitülasyonlar, patentleme ve telif sorunları), malî, ekonomik ve bilimsel altyapı hızla değişen silâh tasarım ve teknolojisini derhal özümseyip kitlesel silâh üretimine geçmeye engeldi. Silâh ve mühimmat tedarikinde 1850’lerden itibaren dışa bağımlılık artarken üretim kotaları gitgide düşen askerî sanayi tesisleri montaj, bakım ve tamir işlerinde öz yeterliliğe kavuşacak şekilde organize edildi.
Uzun namlulu kesici silâhlara kılıç (Ar. seyf) denir. Günümüze ulaşabilen en eski padişah kılıçları Fâtih Sultan Mehmed’e (1444-1446, 1451-1481) aittir. 2020’de bulunan ve kitâbesine binaen Köse Mihal’e ait olduğu düşünülen kılıç ise mevcut en eski Osmanlı kılıcı olup balçağı ve kavisli geniş yalmanıyla (dışbükey keskin ağız) eğri formludur (Askerî Müze, nr. 1564).
Osmanlı kılıçlarında, üzerinde bezeme, süsleme ve hat bulunan namlular (taban); düz, eğri, çatal (zülfikar) ve burmalı oluşuna göre dört tipe ayrılır. Çatal tipli ve Güneydoğu Asya’da yaygın burmalı kılıçlara az rastlanır. En yaygın düz kılıç meç (65-75 cm.) olup dar namlusu çift ağızlı (yalımlı), kabzası ise silindirikti. Muhtemelen şiş ile aynı silâhtı. Zırh delici silâh, atlı serhat kulları arasında revaçtaydı. Fâtih Sultan Mehmed’in ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın (1520-1566) meçleri (120 cm. ve 72 cm.) Topkapı Sarayı Müzesi’nde muhafaza edilmektedir. Eğri kılıç en rağbet edilen türdü. Osmanlı eğri kılıcı İranî şemşirin (aslan kuyruğu) aksine daha az kavisliydi. Namlu ucu daha kalınca ve genelde çift ağızlıydı. Hedefte temas ettiği yüzey düze göre daha uzundu. Namlu ucunda sırtta (kör yüz) bulunan içbükey yalman, kılıç geri çekilirken hızlı ve öngörülemeyen dairesel bilek hareketine dayalı ters kesme hamlesiyle daha derinden kesmeyi sağlardı. Zırh çağında güçlü hamleye uygun eğri kılıç (uzun, iri, geniş yalmanlı namlu) zamanla daha hızlı işleyen bir kılıca doğru evrildi (dar enli, içbükey yalmanlı, daha eğri namlulu). İdeal formuna XVI. asırda kavuştu. Kılıcı dayanıklılıktan tâviz vermeden hafifletmek için tabanda dik yivler (kan oluğu) açılabilirdi. XVII. asırda Doğu Avrupa’da meşhur olan Rumeli kökenli karabelâda gördüğümüz gibi yalman iyice darlaşan namlu ile aynı genişliğe indi. Kullanım kolaylığı sağlaması bakımından kabza başı namlu ucunun zıt yönüne kıvrıldı (armudî). XVIII. asırdan itibaren yalmanlı kılıcın boyu 100 santimetreden 75-90 santimetreye inip sırtı kalınlaştı (ayrıca bk. KILIÇ).
Gaddâre, tek yalımlı ve geniş namluluydu (70-80 cm.). Kabzası hançerinkine benzeyip balçaklı olabilirdi. Osmanlı ordusunda yaygın değildi. Pala, yalmanlı kılıçla karıştırılmasına rağmen yalmanı işlevsiz, balçaklı ve daha kısa namlulu armudî kabzalı bir silâhtır. Namlusu ortaya doğru genişler ve silâhı hafifletmek için uca doğru darlaşıp kavislenir. Yatağan ise muhtemelen varsak bıçağı ile aynı silâhtı. Balçak yerine elin arkaya kaymasını önleyen “kulaklı” kabza dipçiği Kafkas şaşkalarını andırır. XVIII. asırda piyade silâhı olarak yaygınlaştı; saplamaya uygun az kavisli namlusu (50-80 cm.) sayesinde belki de Avrupa’da yaygınlaşan süngüyü dengeleyeceği varsayılmıştır. Yalmansız olup kılıcın aksine içbükey ağzı yalımlıdır. Nizâm-ı Cedîd ordusunda 1800’den itibaren “çalımına gelince” kesmeyen eğri kılıcın yerine düz kılıç kabul edildi ve askerî modernleşmenin bir sonucu olarak orduda eğri kılıç tedrîcen terkedildi. Öte yandan yatağan 1834’te kurulan redif ordusunun teçhizatına eklendi. Avrupaî düz kılıçlar, Millî Mücadele’de dahi ana süvari silâhıydı.
Kılıç imalinde hafif ama kırılmaz namlu esastı. Bunun için karbon içeriği zengin Şam/Dımaşkī çeliği kullanılırdı. Hindistan’da ateşle doğrudan teması kesen bir pota içinde eritilip ağırca soğutularak üretilir ve külçeler (kılıç yumurtası) halinde ihraç edilirdi. Külçe, Moğollar’a çelik kılıç üreten Uygurlar’dan, Semerkant’ta müslümanlara geçen ve Selçuklu devrinde de Şam’a giden özel teknikle dövülürdü. Avrupa’da sırrı asırlarca çözülemeyen bu teknikte Dımaşkī namlu ağır ısıda özel karışımlı bir suyla on beş gün boyunca dövülerek (“çeliğe su vermek”) işlenirdi. Namluda oluşan hâreli/menevişli desenler tekniğin alâmet-i fârikasıydı. Yerel imalâthanelerin yanı sıra fethin akabinde Galata Kulesi civarında açılan Dımaşkīhâne’nin (kılıçhâne) 1640’lara dek faal olduğu ve Galatasaray’da bulunan madenden gelen “eski İstanbul” demirinin burada işlendiği de bilinmektedir. Ayrıca Ağakapısı semtinde de kılıç imalâthaneleri bulunmaktaydı. Kılıççı esnafı 1870’lerde şirketleşmesine rağmen ithalât ve üretimin merkezîleşmesi yüzünden yok oldu.
Kısa namlulu kesici silâhlardan hançer (30-35 cm.) sivri uçlu, eğri namlulu, tek/çift yalımlıdır. Arap vilâyetlerinde namlusu daha kısa ve kavisliydi. Barış zamanında kılıç taşımak yasak olduğu için erkekler genelde iki hançer, hânedan üyesi kadınlar ise küçük hançer taşırlardı. Kama, kısa meç görünümünde olup balçaklı, düz namlulu, genelde çift ağızlı ve kan olukluydu. Bıçak şeklen günümüzdekileri andırırken saldırma (45-55 cm.) eğri namlusu ve tek yalımıyla yatağana benzerdi (bk. HANÇER).
Delici silâhlardan “sırıklı” silâhlara, terminolojik karmaşadan dolayı topluca mızrak denilir. Cıda (Moğolca), sinan/harbe (Ar.), nîze (Far.), sünü/süngü/kargı (Türkçe), gönder (Rumca) arasındaki morfolojik farklar tam olarak belli değildir. Ucuna düşman kellesi geçirildiği, sancak ve perçemler (canfes bayrakları) takıldığı için mızrak şevke getirme aracıydı; kesici ve fırlatmaya uygun tipleri de vardı. Bayrak ve sancak Osmanlılar’dan önce silâh özelliğini yitirirken bir idman aracı ve harp oyunu olarak Anadolu Selçukluları’ndan beri bilinen cirit (55-90 cm.), muhtemelen XVIII. yüzyıla dek muharebelerde kullanılmıştı (bk. CİRİT). Müzelerdeki mızrak örnekleri metal ve ahşap sırıklı olmasına rağmen savaşlarda içi boş kamış saplılar tercih edilmişti. Sapın uzunluğu (1-3 m.), ovalliği, kalınlığı, ağırlığı ve temren biçimleri (yaprak uç [kesici/delici]; yıldız uç [delici]) kullanım amacına göre belirlenirdi. Kabzalı ve boğumlu olmaları (orta boy Rumeli kostaniçeleri) tasarımda darbe emicilik ve tesir gücüne dikkat edildiğini gösterir. 1863’te mızraklı süvari alaylarının kurulması ile mızrak modern orduda da kullanıldı (bk. MIZRAK). Tüfek ucuna takılan süngü (kasatura) ise XVIII. asrın başında icat edilmesine rağmen 1770-1808 yılları arasında ancak kısmen, Vakʻa-i Hayriyye’den (1826) sonra ise tamamen kabul edilmişti.
Savunma amaçlı piyade silâhı olan zıpkın ve tırpan, temrenli ve keskin yüzeyleri olan kalın gövdeli sırıklardı; kancalı, mahmuzlu ve hilâl baltalı tipleri bulunurdu. Çift elle savurma ve vurma hamlelerine dayalı kesme, zırh parçalama, düşmanı attan veya surdan düşürme ve siperden adam çekme amaçlarıyla kullanılırdı. Kaynaklara göre Fâtih Sultan Mehmed cıda (Belgrad kuşatması, 1456) ve Kara Mustafa Paşa da mızrakla (1683) düşmana bizzat hamle etmişti. IV. Murad (1623-1640) ise harp oyunlarında ve avlarda mızrak kullanmıştı.
Vurucu silâhlar zırh devrinde zırh parçalamak veya kunt travma yaratmak için kullanıldıkları gibi hedefe de fırlatılabilirlerdi. Osmanlı topuzlarının (sap uzunluğu 60-85 cm., baş çapı 3,5-10 cm. ve ağırlığı 200 gr.-1,5 kg.) sapları ahşap, demir ve bronz olup metal baş formları çeşitlilik gösterir. Bozdoğanın başı dilimlidir (yapraklı); en yaygını 6 dilimli şeşperdir. Salık, zincirli olup mahmuzlu yuvarlak başlara sahipti ve bozdoğan gibi fırlatılırdı. Gürz küre başlı ağır topuzdu. Zincirli gürzler (tek başlı döğen ve çok başlı kamçı) at sırtında savurmaya daha uygundu. Topkapı Sarayı’nda I. Ahmed’in (1603-1617) at sürerken havaya fırlatıp tuttuğu topuzunu dizgin çekip fırlatması anısına bir nişan taşı dikilmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Yılanlı Sütun’a, Yavuz Sultan Selim (1512-1520) ise bir kaplana şeşper atarken resmedilmişlerdir (Lokmân b. Hüseyin, vr. 162b, 207b). 50-100 kg. gelen ağır gürzler (gürz-i girân) kamu binaları ve şehir kapılarına asılırdı (bk. GÜRZ).
Balta hem vurucu hem de kesicidir (Eski Türkçe baldu; Far. teber/nâçeh [nacak]). Yeniçeriler, akıncılar ve delilerin rağbet ettiği çoğunlukla çelik başlı ve ahşap saplı bir silâhtı. Tek elle (55-70 cm., 1-1,5 kg.) veya çift elle (75-120 cm., 1,5-3 kg.) kullanılır, büyüklerine külünk-i ferhâdî denirdi. Hilâl ve çokgen ağızlılara sık rastlanırdı. Uzun saplılarını teberdarlar kullanırdı (bk. BALTACI). Bazı tarikat ehlince de taşınırdı (derviş teberi). Törenlerde ise süslü teberler kullanılırdı. Tek/çift ağızlı hilâl başlıların tepelikleri sivri ve küt, arkalıkları ise kargaburun biçiminde olabilirdi. Külünk ise çelik kargaburun ağzı ile zırh delme vasfına sahipti. Piyade (tek/çift elle) ve süvari (tek elle) savunma ve saldırı amaçlı kullanabilirdi.
Asâ (değnek) muharebe meydanında düzeni sağlamak ve kale içine aşırtmalı fırlatmak için kullanılan kalın, düz veya eğimli, kısa veya uzun sopalara denirdi (bk. ASÂ). Kıvrık uçluların (Far. çevgân; Moğolca çomak) bitiminde bazan topuz başı olur, çöğen (Far. çevgân-gûy [top-çomak]) oyununda da kullanılırdı (bk. ÇEVGÂN). Nobut (Ar. nebbȗt; lobut/labut) çeşitli boylarda ve biçimlerde üretilip ucu sivri (kalemli) veya temrenli (hışt) eğri sopalardır. İdman ve oyun amaçlı da kullanılırdı; Topkapı Sarayı’nın dördüncü avlusunda IV. Murad’ın at sırtından meşe nobutu 87 m. uzağa fırlatması anısına nişan taşı dikilmiştir. Dönerek uçtuğu için (jiroskopik etki) uzun mesafelerde bile öldürücüydü. Sultan I. Murad’ı (1362-1389) altın kaplı topuzsuz çomak ile kaplan avlarken tasvir eden minyatür ve onu şehid eden Miloş Kobilević’in (Obiliç) nobut ve külünk ile katlini gösteren minyatür (Lokmân b. Hüseyin, vr. 84a, 94a) meşhurdur. Süvarilerin eyerlerinin sol tarafında sopa ve döğen taşıdıkları kaynaklarda zikredilir.
Kol gücüyle fırlatılan silâhların haricinde alet vasıtasıyla atılan sallama sapan, mancınık, yay, top ve tüfek gibi atıcı silâhlar da vardı. Sapan ortasında taş kesesi bulunan iki ipten ibaretti. Eğirilmiş keçi kılından veya kendirden örülen ipin ilmeği orta veya serçe parmağa geçirilip diğeri baş ve işaret parmaklarıyla sıkıştırılırdı. Dikey döndürüldükten sonra ilmeksiz ip bırakılınca kese açılırdı. İçindeki elipsoit taş veya kil bilye kendi etrafında dönerek fırlar ve düzelerek ortalama 150 m. uçar. Askeri teşvik için sapan şaklatma ve atış anında sapanın şaklaması (kütlenin çıkış hızı ses duvarını -343,2 m/sn.- aşar) dikkat çeker. XV. yüzyıl sonlarına dek savaşlarda kullanılan sallama sapan, avlanma ve yırtıcı hayvanlardan korunmaya yarayan yörük/deve sapanı (~80 cm.) idi. Sapancılar yaycılarla bir arada bulunup sur içine aşırtma atış yaparlar veya yaylım ateşi taktiğiyle muharebe meydanında taş yağdırırlardı. Çoban sapanı (~30 cm.) ve küçük hayvan avlamak için keseli kirişiyle yuvarlak taş ve kil bilye atan kemankȗre (Far. kemân-ı gerȗhe) adlı yay muhtemelen savaşlarda kullanılmamıştı.
Mancınık adı verilen karmaşık mekanizmalı silâhların çalışma ilkesi sapana benzerdi. Kuşatmalarda ve muharebelerde savunma ve saldırı amacıyla taş gülle, nefte bulanmış alevli gülle (harata mancınık), patlayıcı çömlek, büyük ok (kuşkenjîr / ok mancınığı) ve zehirli hayvan atmaya yararlardı. İslâm coğrafyasında en yaygın türü kirişi çıkrıkla gerilen arrâde adlı hafif mancınıktı. Bunların II. Murad döneminden itibaren yerlerini almaya başlayan toplarla bir arada kullanıldığı, Rodos kuşatmasında (1480) ise patlayıcı çömlek atan kaşık kollu mancınığın bulunduğu tesbit edilmiştir (bk. MANCINIK).
Osmanlı ordusunda geleneksel atıcı silâhlar arasında en uzun ömürlü olanı katışık (kompozit/mürekkep/bileşik/katınç) yaydı; savaşta kullanılan tipi ise tirkeş yayıydı. Türk yayı da denilen bu yayların kolları kirişin takılacağı yönün tersine kıvrıktır (dışabükümlü/refleksif). Yay kurulunca kollarının ucu kiriş yönünün tersine bükülerek (uçbükümlü) kısa yayda rastlanan çekiş zorluğu aşılır ve Batılı muadillerine göre çok daha yüksek kinetik enerji depolar. Atışta oluşan salınımın daha düşük olması sebebiyle menzili ve tesir gücü artar. Yayın iskeleti akçaağaçtan yapılırdı. Mersin morinasından elde edilen balık/çega tutkalıyla sırtına (düşmana bakan yanı) öküz tendonu (sinir) ve karnına manda boynuzu yapıştırılıp halka şeklinde bağlanarak bir-üç yıl arasında kurumaya bırakılırdı.
Osmanlı yayı tıpkı kılıç gibi ateşli silâhlar devrinde kullanışlılık ve verimlilik bakımından gelişimini sürdürdü ve tüm katışık yaylar içinde en kısa olan tipe dönüştü. Boyu 135-140 cm., ağırlığı 500-600 gr. ve çekiş mesafesi 66-73,5 cm. civarında olup 40-70 kilogramlık çekiş kuvveti gerektirirdi. Uzaktan zincir gömleğin halkalarını parçalayabilir ve 50 m. mesafeden levha zırhları delebilirdi. Menzil ve tesir gücünü (450 metreye dek) düşürmeden boyunu kısaltmak gayesiyle elin kavradığı kabza Acem yayları gibi düzleşti (Tatar ve Moğol yaylarının aksine) ve kollar daha da dışabükümlü hale geldi. Ok da hafifleyip kısaldı (19,4-42,1 gr. ve ~70 cm.). At sırtında hızlı ve rahat atış sağlayacak şekilde ok yaya sağdan (yayı tutmayan koldan) gezlenip başparmak çekişiyle atılırdı. Siyaseten katil uygulamasında kiriş (çile) kullanılması ve çeşitli padişahların bir iktidar sembolü olarak başparmaklarında zihgirle (okçu yüzüğü) resmedilmeleri dikkat çeker.
Tirkeş oklarının çelik temrenleri (ağırlığı 10-17 gr.) yassı (zırhsız düşmana karşı ve yakın dövüşte), yıldız kesitli, iki veya daha fazla köşeli (zırhlı düşmana karşı) olabilirdi. Delik soyalı (kemik uç) ıslık/çavuş oku, yelken tutuşturan ateş oku (ucu çengelli ve barut hazneli), zırh delici (cebesöken), usturalı ve neşterli oklar da mevcuttu. Okçu ustası (tîrger) yaycı ustasından (kemânger) ayrıydı. Ok erken devirlerde Hint kamışından, sonraları ise ucuz çam çubuğundan yapıldı. İmalât süreci kurutma (“oka tımar vermek”), tavlama, ok gövdesine endam verip dengeli uçması için boynuna tüy (yelek) takma işlemlerinden oluşurdu (ayrıca bk. OK).
Çağa, İstanbulî, Mısrî cinsleri arasındaki morfolojik farklılıklar bilinmemektedir. Tatar yayı gerek kundaklı yay gerekse Kırım Tatarları’nın kullandığı katışık yaydır. Kundaklı yaya kısa kalın ok takılır ve kiriş türlü mekanizmalarla (arbalet, ayak yayı, zemberek, çarh) çekilip tetik (mandal) vasıtasıyla sabitlenirdi. Düşük atış hızına rağmen zırhlılara karşı etkiliydi ve kullanımı daha kolaydı. Rutubete dayanıklı olması donanmada tercih sebebiydi. Yeniçerilerin 82. Cemaat’i zemberekçi ortası olup XVII. yüzyılda yasaklanıncaya dek sefere zemberekle katıldılar (Hezarfen Hüseyin Efendi, s. 182). Diğer Tatar yayı ise Türk yayına göre biraz daha uzun olup menzilini artıran bazı morfolojik farklılıklar barındırırdı. Tatar yayları İstanbul’da da üretilir ve Kırım’a gönderilirdi.
Süvari, muharebelerde düşmanı çembere alıp uzaktan tâciz ateşi açar ve sahte ricatta arkaya dönüp ok atardı. Piyade ise yaylım ateşi ile ok yağdırıp (tîr-i bârân) hücum hızını kesmeye veya müdafii surdan uzaklaştırmaya çalışırdı. Başparmak çekişi minyatürlere yansıdığı üzere gezlenen oka ilâveten elde iki ok daha tutmayı sağladığı için seri atış mümkündü. Oturarak ve diz çökerek kullanılabilen kısa Türk yayı hedef küçültüp ufak kalkanla kendini savunmaya uygundu. Katışık yay, ağızdan dolma tüfeğe göre daha seri atışlı ve hafifti. Lâkin, okçu tâlimi ve ok-yay imalâtı uzun ve pahalı bir süreçti. Muharebelerde yaya (XVI. asır boyunca) ve atlı (XVII. asır boyunca) ok-yayı bırakıp basit ve hesaplı tüfek ve piştov edindiler. Kale cenginde ise hedef gözeterek ok atmaya II. Viyana Kuşatması’nda (1683) bile rastlanır. Budin’in son savunmasında (1686) çoğu asker yaya ilgi göstermemişti. Tımışvar savunmasında (1716) ise cephanelikte istiflenmiş ok-yayı kullanacak adam bulunamamıştı (Kolçak, s. 174-175). Timar ehlinin tekrar okçuluğa başlaması çağrılarına rağmen XVIII. asırda orduda Tatarlar’dan başka yay kullanan kalmadı ama donanmada 1750’lere dek kullanıldı (Osmanlı Arşiv Belgelerinde Türk Okçuluğu, s. 78-79). 1770’lerde okçu esnafı Kazdağı’ndan (Bayramiç kazası) yılda 25.000 ok çubuğu getirtirken Kırım Savaşı’nda (1853-1856) yirmi dükkândan geriye tek bir dükkân kalmıştı.
Tirkeş haricinde kiriş çekme idmanında (meşk/kepâze yayı) ve sportif amaçlı uzun mesafe atışı (menzil [pişrev, azmâyiş, heki] yayı) ile hedefe atışta (puta/tâlimhâne yayı) kullanılan ok-yay türleri de vardı. Puta okçuluğu tâlimhânelerde, XVII. asırda iyice popülerleşen menzil okçuluğu ise ok meydanlarında (takriben otuz dokuz adet) yapılırdı (bk. OKMEYDANI).
Kalkanın dikme, tekne ve yuvarlak tipleri orduda kullanılmıştır. Dikme kalkanlar uçlarındaki kazıklardan yere saplanan, dış yüzeyi şişlerle kaplı, deve sırtında taşınan ağır madenî ve tahta paravanlardı. Tahkimatta kullanılmaya yararlardı, bir bakıma savunma amaçlı silâh özelliği de taşırdı. Varna (1444), Otlukbeli (1473) ve Mohaç (1526) muharebeleri ile Rodos kuşatmasında (1522) kullanıldıkları bilinir. Tek elle kullanılan yuvarlak kalkan (çapı 45-60 cm.) zırh devrinde çelikten imal edilirken sonradan bakır ve ağaç kullanımı ile hafifledi. Marsigli’ye göre XVII. asır sonlarında ağaç kalkan söğüt dalını büküp ibrişimle sardıktan sonra iç kısmı deri kaplanarak yapılırdı. Pahalı cinsinde Hint kamışı kullanılırdı. Madenî göbek darbe emer, temren sektirir ve at sürerken havayla sürtünmeyi azaltırdı. Müzedeki örnekler tombaklı, süslemeli ve bezemelidir. İstanbul’un fethi akabinde Birago yeniçerilerin sadece üst göğsü ve omuzları koruyan zırhlar giyip sol omuzlarına Eflakî küçük (yuvarlak?) kalkan taktıklarını görmüştü. Topçular Kâtibi’ne göre uzun savaşta (1593-1606) yeniçeriler hücuma kalkınca tüfek ateşine karşı (yuvarlak?) kalkanlarını yüzlerine siper ediyorlardı. Bazan da bunları darbe vurmaya yönelik olarak kullanabiliyorlardı. Yeniçerilerin giydiği göğsü koruyan çelik dörtgen kalkana da Eflakî denilirdi. Bu tabir XVII. asra dek yeniçeri teçhizatını niteleyen bir sıfattı (Saka, s. 169). Balkan kökenli olduğu düşünülen oval tekne kalkan (boyu 50-85 cm., eni 50-60 cm., ağırlığı ~3 kg.) ahşap iskelete giydirilen kalın deri tabakaların birbirine dikilmesiyle yapılırdı. Sağ üst köşesi mızrak kullanımı düşünülerek alçak tutulurdu. Tekne kalkana XVII. asırda Rumeli kalkanı denmiş olabilir. Topçular Kâtibi’nin anlatımına göre uzun savaşta yeniçerilere tüfeklerin üçte biri kadar yay, harbe ve Rumeli kalkanı dağıtılıyordu (Topçular Kâtibi Abdülkadir [Kadrî] Efendi Târihi, I, 29; II, 366, 668, 713, 872). Belki de bunları kullananların tüfekçi yoldaşlarını koruması bekleniyordu. Diğer piyade sınıfları ve Rumeli sipahileri ile deliler de tekne kalkanlar kullanmışlardır. XVI. yüzyılda Yanbolu önemli bir üretim merkeziydi. 1550’lerden sonra kale cengi tekniklerinin ilerlemesine bağlı olarak kuşatmalarda kullanımları azaldı.
Gövde zırhları (cebe ve cevşen), kolçak (pazubend, destvâne), dizcek (dizbend, butluk) ve miğfer gibi koruyucu nitelikli giysi ve başlıklar silâh tanımına girmese bile cebehânenin envanterinde silâhlarla bütünleşmiş halde ele alınmaktadırlar. Miğferler yüksek görüş ve hareket kabiliyeti karşılığında düşük koruma sunmalarıyla Avrupalı muadillerinden ayrılırlar. Osmanlılar çevik manevralara uygun hafif, esnek ve ergonomik zırh ve miğferler tercih ettikleri için Şam çeliği yerine kolay işlenen yumuşak çelik kullanmışlardır. Tüm vücudu örten Avrupa zırh ve miğferlerinin iri parçaları orta-sert çelikten üretilebildikleri için Osmanlı muadillerine göre iki ilâ dört kat daha serttiler. Miğfer de kalkan gibi zamanla hafiflemiştir. 1550’lerden sonra yeniçerilerin demir derbendî tolgaları yerine dövme bakırdan hafif miğferler yaygınlaştı. Güneşte parlayan tombaklı tören miğferleri (zerrîn külâh) seferlere de götürülürdü. Mohaç’ta sıradan (harcî) siperlikli miğferler ise sert ağaçların dallarından örülmüştü. İçleri yumuşaklık ile kaplanıp altına koruyucu takke (kedük) takılırdı. Dışı ise metal veya deri parçalarla güçlendirilebilirdi. Miğferin üstüne sarık sarmak da yaygındı (bk. MİĞFER).
Barutun icadı ile ateşli silâhların ortaya çıkışı silâh teknolojisi ve tasarımında paradigmatik değişimin önünü açtı. Osmanlılar’ın barutu Doğu’dan mı yoksa Batı’dan mı aldıkları kesin olarak bilinmemektedir. Mermi (dane, yuvarlak, gülle) şeklinden hareketle ağır ateşli silâha “tob” (Türkçe) denilmiş ve bu tabir başlangıçta mancınık gibi menzilli silâhlara da yakıştırılmıştır. Topu ilk kez ne zaman ve hangi amaçla kullandıkları tartışmalı olmakla birlikte 1422’deki İstanbul kuşatmasında kullanıldığına dair kesin bilgiler vardır. II. Murad döneminde sonuca etki eden bir silâha dönüşmüştür. Topçulukta kabaca dik yollu top ve eğri yollu havan (havaî top; humbara topu/kazanı) kullanılır. Havanlar ve orta çaplı toplar kuşatma ve muharebelerde (orta çaplı balyemezler, humbara da atabilen kolunburna), iri toplar (devâsâ bombartlar, şayka, büyük balyemez, bacaluşka/kanun) kale ve kuşatmalarda ve hafif sahra topları (saçma, eynek, prangı, misket, şakaloz, darbzen, şâhî, sürat topu) ise muharebelerde kullanılırdı.
Topçuluk Avrupa’da üç dalga halinde gelişti. XV. yüzyılda neme dayanıklı ve patlama şiddeti yüksek taneli kara barut toz barutun yerini alınca 1850’lere dek süren mukavemeti yüksek ve oksidizasyona dirençli yekpâre döküm tunç top çağı açıldı. Fâtih devrinden itibaren Osmanlılar da bu standartları benimsediler. Osmanlılar’ın devâsâ top üretme ısrarı ve metalürjik sebeplerden dolayı topçulukta geri kaldığına dair yapılan yabancı gözlemlerin yanıltıcı olduğu Osmanlı arşivlerine dayalı çalışmalarla ispatlanmıştır. Asıl güçlük teknolojik gerilikten ziyade ikinci dalgayı belirleyen tasarım ve üretim tekniklerinin iyileştirilmesinde yaşandı. Osmanlı toplarının tunç terkibi Avrupa’dakinden farklı değildi. Nakliyesi kolay vidalı top üretme ve kale önünde seyyar tophâne kurma âdeti Fâtih devrinden sonra tarihe karıştı (1667-1669 Kandiye kuşatması istisnadır). XVI. yüzyılda küçük ebatlı sahra topları, barut hakkını muhtevi bez barut keseleri (hartuç; Lat. cartuccia), top arabaları; XVII. yüzyılda ise Humbaracı Ocağı’nın kurulması ve salkım ateşi hızla benimsendi. Lağımcılık (sur temellerini mayınlama) Osmanlılar’ın katkısıyla gelişti. Fakat 1750’lerden itibaren Gribeauval sistemi (kusursuz döküm ve hafiflik için topu som/milsiz dökme tekniği, dingilli top arabası, çap standardizasyonu, birbirine muadil parça kullanımı), hafif sahra toplarının piyade kıtalarına eklemlenmesi, yoğun humbara kullanımı ve nihayet kitlesel silâh üretimine geçilmesi gibi yenilikler kısmen uyarlanabildi (bk. HUMBARACI; LAĞIMCI OCAĞI).
Fransız asıllı Humbaracı Ahmed Paşa nezaretinde 1730’larda Humbaracı Ocağı ıslah edildi ve 1780’lerden sonra ocak yeniden ele alındı. Çap standardizasyonu (çap tevhidi) Avrupa hızında olmasa da Köprülüler devrinden (1657-1683) itibaren tip çeşitliliğinin azalmasıyla başladı. En sık rastlanan çapların (1,5-3-5-7-9 okka [1,9 ilâ 11,5 kg.]) haricindekiler 1805’te yasaklandı (güverte topu çapları 3-14 okka). 1839’da Prusya askerî misyonunun rehberliğinde çaplar sahra toplarında üçe (balyemez 3 ve 5 okka; obüs 5 ve 9 okka) havanda üçe (22, 40, 65 okka) ve kale toplarında ikiye (22 ve 40 okka) indi. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki yenilgilere cevaben François Baron de Tott’un nezaretinde Fransız uzmanlara Sürat Topçuları Ocağı kurduruldu. Hasköy’de açılan yeni tophâne yeni milsiz döküm tekniğini kabul etti; som namlu asma burguyla ağızdan dibe oyularak açılıyordu. Muhtemel metalürjik sorunlar ve yerli-yabancı usta çekişmeleri nedeniyle namluyu kısaltıp cidarını incelterek topu hafifletme amacına lâyıkıyla ulaşılamadı. III. Selim sürat topçuluğunu merkezde ve taşrada yeniden örgütledi. Yeni döküm tekniği 1839’da ağır çaplılar hariç tüm toplarda kabul edildi. Vasıflı asker eksikliği ve kurumsallaşma sorunları yüzünden muharebe performansı düşük kalsa bile yolların bozukluğu yüzünden iç güvenlik hareketinde modern dağ obüsleri çıkana dek sürat topu kullanıldı.
Müsademeli daneler kullanan kuyruktan dolma modern toplar ve yeni barut türlerinin icadına sahne olan üçüncü dalgadan önce top ve barut imalâtı İstanbul’la sınırlandırılarak standardizasyon hedeflendi (bk. BARUT; BARUTHÂNE; BARUTHÂNE-i ÂMİRE). Osmanlılar barut üretiminde olduğu gibi top üretiminde de kalay hariç öz yeterliliği korudular. XIX. asır ortalarından itibaren ise top tedarikinde tedrîcen dışa bağımlı hale geldiler. İngiliz malı demir eritme ve döküm fırınları, buhar gücüyle çalışan namlu delme ve perdahlama makinelerine rağmen Tophâne-i Âmire’nin üretimi düşüktü. Osmanlılar muhtemelen zengin bakır kaynaklarından dolayı hafiflik avantajına sahip demir top dökmeye 1850’lere dek ilgisiz kaldılar. Sinop Faciası’nda (1853) müsademeli dane atan Fransız paixhans topları ahşap Osmanlı filosunu kolayca yakınca demir toplara ilgi arttı. İngiltere ve Belçika’dan güllesiyle birlikte ithal edildikleri gibi ithal fırınlar ve makineler ile az sayıda yiv-setli demir top döküldü ve eldeki eski tunç toplara menzil ve isabet artırıcı yivler açıldı. 1860-1876 arasında İngiliz Armstrong ve Whitworth ile Alman Krupp firmaları tedarikte başı çektiler. Tophâne’nin yıllık üretimi ise 300 kıtaya ulaştı. Tek bir ülke veya firmaya bağımlı kalmama politikası kuyruktan dolma çelik döküm topların yaygınlaşması yüzünden terkedildi. Krupp 1861-1912 arasında Osmanlılar’a 4500 kıta mantelli ve seri atışlı sahra topu (çapı 7,5 cm. ve 8,7 cm. mantelli), ağır çaplı kıyı muhafaza topu, farklı çaplardan cebel (dağ) topu ve havanı sattı. Tophâne’de üretim az da olsa sürdü. I. Dünya Savaşı’nda uçaklara karşı bir önlem olarak ilk kez uçaksavar topu (def‘-i tayyâre) envantere eklendi.
Ağızdan dolma toplarda en yaygın mermi som demir gülleydi. Kuşatmalarda sura çarpınca parçalanıp etrafa saçılan taş/mermer gülleler tercih edilirdi. Demir gülle yangın çıkarmak için ısıtılıp kor halde atılabildiği gibi ordu ve donanmada mikraslı ve zincirli (plankete) gibi türleri de bulunurdu. Mücef (içi boş) güllelerin veya çömleklerin içi yanıcı maddeler, kurşun ve cürufla doldurularak havanla atılan kazan humbarası yapılırdı. Bayramoğlu Ali Ağa XVIII. asrın başlarında Tuna’da sal üzerinde çeşitli dane (çengelli paçavra) atan dört adet havanla seyyar tabya oluşturulduğunu ve Belgrad Kalesi’nde de araba üzerinde içi misket ve küçük humbara dolu karkas atan altı gözlü havan bulunduğunu anlatmaktadır. El humbaraları ise madenî, çömlek ve cam (sırça humbara) olabilirdi. Bombaların haricinde salkım ateşinde kullanılan sakoleta (misket ve cüruf dolu torba) türü mermiler mevcuttu. XVIII. asırda havanı yatık ateşleyip humbara danesini sektirerek (rikoşe) atma usulü geliştirildi. Ali Ağa çarpışmalarda havanlarla bu şekilde taş attıklarını belirtip çıkrıklı kundak üzerinde seyyar havan topu ve fünyeli humbara icat ettiği halde Lâle Devri’nde mucitlere şairler kadar değer verilmediğine hayıflanmaktadır. Bu tür mühimmat ve teknikler ancak “Batılılaşma” sürecinde sürat topçuluğuyla birlikte benimsendi. Obüs topları, Mustafa b. İbrâhim’in eserinde çizimleri görülen zaman ayarlı “çakmaklı ve mahtaplı” (fünyeli) humbara danesi, yağlı paçavra, beş delikli paçavra (karkas) ve teneke peşrev tarzı mühimmat ve 1800’lerde icat edilen şarapnel mermisi bunlardandır. Hartucun yerini asrın sonuna doğru çelik kovanlı modern mühimmat aldı. 1830’larda zıpkınlı torpil taşıyan sandallarla Boğazlar’ın güvenliğini ucuz yoldan sağlama avantajı sunan nev-icat mayın ve torpidolar (deniz lağımı) Osmanlılar’ın gündemine girdi. 1860’larda ithaline başlandı ve 1876’dan itibaren Tersâne-i Âmire’de üretildi. Sabit ve seyyar türleri özellikle Boğazlar’ın güvenliği maksadıyla kullanıldı. Mayınlar 18 Mart 1915’te Çanakkale deniz muharebesinin kaderini belirledi.
Omuzdan atılan silâhlara Osmanlılar tüfek demişlerdir. İlk başlarda namlu mânasına gelen tüfek zamanla silâhın adı oldu. Atası çatal desteğe yaslanıp falya deliğinden ateşlenen ağır ve hantal arkebüzdü. Şakaloz topunu andıran bir örnek Askerî Müze’dedir. Osmanlılar’ın tüfek kullandığına dair en erken görgü tanıklığı Varna (1444) ve II. Kosova (1448) muharebelerine aittir. Arşiv kaynakları Rumeli sınır kalelerinde 1445’ten itibaren yerli neferatın (müslüman ve hıristiyan) ve bazı yeniçerilerin (1455’ten sonra) tüfek kullandıklarını ispatlamaktadır. Papalık hizmetindeki Birago (eserinin yazım tarihi: 1453-1455) İstanbul’un fethinden sonra yeniçerilerin çoğunun tüfekle donatıldığına şahitken (“Türk’lere Karşı Askerî Tutum Hakkında Risâle”, II, 58-62) Venedik kaynakları II. Bayezid’in bazı yeniçeri ortalarını tüfekle teçhiz ettiğini savunmaktadırlar. Kastettikleri silâh muhtemelen tetik mekanizmalı fitilli tüfektir. Ateşlemenin Osmanlılar’ın geliştirdiği yılankavî tetikle mi yapıldığı meçhuldür. III. Murad (1574-1595) zamanında ise artık muhtemelen tüm yeniçeriler fitilli tüfekle donatılmışlardı (bk. TÜFEK).
XVI. asrın başında zırhlı süvariye karşı iri kurşun atan uzun namlulu İspanyol misket (muskat) tüfekleri geliştirildi. Bunlar zamanla hafifleyip kullanışlı hale geldiler. Çabuk doldurup atmaya müsait kaval namluya sahiptiler. “Rumî/Türk” tüfeği bu süreçte ortaya çıktı ve doğuda Çin’e dek yayıldı. II. Bayezid zamanından itibaren Endülüs yahudileri ile Rutenyalı ustaların tasarım ve imalâttaki rolü mühimdi. Doldurması zahmetli yivli tüfekler (şeşhâne) ise menzil ve isabet üstünlüğüne sahipti. Keskin nişancılar tarafından veya avlarda kullanılırdı. Ağır çaplı bazı tüfekler “altı kaval üstü şeşhâne” (içi/dibi kaval dışı/ucu şeşhâne) üretilirdi. Çakmaklı tüfekler (İspanyol patilla) yüzyılın sonlarında ortaya çıktığı halde mekanizmanın istikrarsızlığı sebebiyle ancak 1650’lerden sonra yaygınlaştı. Sorunu gidermek maksadıyla geliştirilen karma fitilli-çakmaklı (Vauban tetiği) tüfekler 1683’te Viyana’da Osmanlı ordugâhında ele geçirilmiştir. XVI. asrın başlarında ayrıca daha pahalı olan çarklı (zemberekli) tetik bulundu. 1628’de böyle bir Osmanlı tüfeği Çin’de tesbit edilmiştir.
Ağızdan dolma tüfekler mızrak ve kılıca dayalı “soğuk çelik” taktikleri kullanan süvari tarafından yan silâh olarak kullanılmıştır. Osmanlılar piştov dedikleri tabancayı Macaristan’da gördükten ancak bir asır sonra Girit savaşları esnasında, daha güvenilir bir yaylı zemberekli tetik tipinin (snaphaunce) gelişimine bağlı olarak kabul ettiler. XVII. asrın sonunda yeniçeriler ve sipahiler piştov taşımaktaydılar. Busbecq, Vezîriâzam Rüstem Paşa’nın kapısındaki 200 süvariyi İran seferinde (1554-55) ateşli silâh (karabina ve piştov) kullanmaya ikna edemediğini anlatır. Fakat, Şam ve Kahire gibi yerlerde o yıllarda tüfekli süvari kıtaları çoktan kurulmuştu.
Ağızdan dolma Osmanlı tüfeklerinde üç tip öne çıkmaktadır. Metris tüfekleri (dalyan/[i]talyan) 5 kg. ve üzeri ağırlıkta olup ayaklık desteğiyle kale cenginde kullanılırdı (boyu 125-160 cm., çapı 20-29 mm. [humbara atanlar 35 ve 45 mm.]). Beş karış beş dirhemlik uzun piyade tüfeği (tüfeng-i dırâz; hâss; avcı) ortalama 3,5-4 kg. gelirken (boyu 100-150 cm. [namlu demiri 114 cm.], çapı 13-20 mm.) dört karış dört dirhemlik kısa tüfekler (tüfeng-i kȗtâh; harcî) ise yakın mesafeli çarpışmalarda ve deniz muharebelerinde revaçtaydı (boyu 91,5 cm. [namlu demiri], kurşun ağırlığı 12,5-12,8 gr.). 1598’de Çin’de yazılan bir eser Osmanlı tüfeklerinin ağırlığını 3,58-4,78 kg. ve boyunu 1,87-2,18 m. (namlu demiri 140-143 cm.) arasında kaydedip 12-18 gr. kurşun attıklarını belirtir ve onu Portekiz ve Japon muadillerinden üstün bulur. Tüfek imali deneme-yanılma ve usta-çırak ilişkisine dayalı standardizasyonun düşük olduğu bir zanaattı. Bu durum Evliya Çelebi’de rastlanan Niğbolu’da Hacı Şaşı Mustafa’nın icat edip yılda iki adet üretebildiği burmalı tüfek (bir nevi şeşhâne) bahsinden de bellidir (Seyahatnâme, IV, 156-157). Rumî tüfeğin namlusu yumuşak Samakov demirinin Dımaşkī teknikle yassı levha haline getirilip burguyla dürülmesi suretiyle üretildiğinden Avrupalı muadillerine göre barutun şiddetine daha dayanıklıydı. Şeşhânelerin yivleri de Avrupa’da üretilenlere göre daha derindi. Kemik, sedef, bağa gibi pahalı malzemeden üretilebilen dipçik ve kabza süslemeye uygundu. Tüfekler ebat ve tetik haricinde süsleme ve işlemesine göre de sınıflandırılırdı (cevherdâr, musanna, sedefkâr, nalpâre vs.).
Ağızdan dolma tüfeklerin küre şeklindeki mermisine “kurşun/kurşum” ve “fındık/funduk” denilir. Başlangıçta kurşun-kalay alaşımından (sürb) sert ve ağır dökülürken gerek kalayın ithal ham madde olması yüzünden gerekse tüfek ebatlarının küçülmesi sayesinde XVI. asırda tedrîcen sadece kurşundan döküldüler. Bu kurşunlar zehirli malzemelere bulanabilir, hedefi ikiye biçen tel ve zincirle bağlı çiftler halinde üretilebilirlerdi (a.g.e., VI, 183, 193-194). Dalyan tüfekler kale cenginde metristen atıldığı gibi muharebelerde avuç saçması da saçabilirlerdi. Fitil, pamuk ipliklerinin örülüp kükürtlü suya batırılmasıyla üretilirdi. Namluyu doldurmak ve temizlemek için ucu metal kaplı ahşap çubuk (harbî) kullanılırdı. Barut, barut hakkını ölçen vezneli keselerde taşınırken XVII. asırda tek atımlık barut ve kurşunu içinde barındıran kâğıt fişenk yaygınlık kazandı. Esîrî Hasan Efendi infilâk tehlikesine karşı bir askerin cenk vakti kütüklükte on fişenkten fazlasını taşımamasını öğütleyerek 1690’larda tüfekten beklenen performansa ışık tutmaktadır.
Tüfek üretiminde Vakʻa-i Hayriyye’ye dek devlet tekeli yoktu. İmalâthanelere bazan kısıtlama getirilse bile çoğu durumda Tüfenkhâne-i Âmire’nin çalışma usulü anlaşmalı üreticilerden aldığı tüfek parçalarını birleştirmeye dayanıyordu. Tasarım ve sanatsal üslûp bakımından mahallî çeşitlilik sergileyen tüfek ve piştov imalinde bazan ithalât yoluna gidilmesine rağmen malzeme ve işçilik konusunda öz yeterlilik sağlanmıştı. Bu sektörde kundakçı, (falya) açıcı, silici, kaynakçı, vezneci ve keseci (barut kesesi üreten), fişekçi gibi zanaatkârlar faaliyet göstermekteydiler. Tüfenkhâne 1553’te Cerrahpaşa civarındaydı. Evliya Çelebi’nin döneminde Unkapanı’nda bulunması muhtemeldir (Seyahatnâme, I, 303). Yangınlardan dolayı taşındığı Cibalikapı’da 1830’lara dek faal kalıp Dolmabahçe’ye ve 1850’lerde de Zeytinburnu’na taşındı. Nizâm-ı Cedîd devrinde Levent Çiftliği’nde inşa edilen bostancı kışlası bünyesinde kurulan imalâthanede yabancı uzmanların denetiminde ilk kez süngülü Felemenk-kârî çakmaklı tüfek üretildi.
XIX. asırda ithal ikameci sanayileşme ile öz yeterliliği sürdürme çabası öne çıktı. Üretimde tekelleşme, makine ithalâtı, yabancı personel istihdamı ve yurt dışına personel gönderme yoluna gidildi. Yeni tüfenkhâne 1830’ların sonunda 1822 model Fransız piyade tüfeği üretebiliyordu. Ne var ki tıpkı topçulukta olduğu gibi yerli üretimde yüksek maliyet ve düşük kalite sorunu tasarım ve üretimde yaşanan sık paradigmatik değişikliklerden dolayı aşılamadı. Önce konik uçlu mermiler (minié) atan yiv-setli (Delvigne şeşhâneli tüfeği) kapsüllü tüfeklerin icadı ve sonra kuyruktan dolma iğneli tüfeklerin bulunması ile yoğun tüfek ithalâtı kaçınılmaz oldu. Sırasıyla İngiltere, Belçika, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya ana tedarikçi haline geldi. Daha hesaplı olduğu için yüz binlerce eski şeşhâneli tüfek (Enfield, Springfield-Peabody, Chassepot) 1880’lere kadar yeni Amerikan Snider tüfeğine dönüştürüldü (muaddel tüfek). Aynı tarihlerde dayanıklılık, kullanım kolaylığı, uzun menzil ve hızlı atış avantajına sahip 600.000 Amerikan Martini-Henri tüfeği piyade kıtalarına dağıtıldı. Teknoloji transferi sayesinde tüfenkhâne bunların imal ve tamirini yapabiliyordu. Martini ve Amerikan Winchester filintaları sayesinde Doksanüç Harbi’nde ateş gücü üstünlüğü Osmanlılar’daydı. Kurtuluş Savaşı’nda bile kullanılan “aynalı Martini” (dekoratif armalarına atfen) Türk folkloruna girdi. Rus Harbi’nden sonra Mauser, Alman askerî misyonlarının etkisiyle ana piyade tüfeği kabul edildi. Bir milyona yakın Mauser (1887, 1890, 1893, 1903, 1905 modelleri) ordu envanterine girdi; 1900’den itibaren tüfenkhâne 1893 modelini üretip eski modelleri dönüştürebiliyordu. 1950’lerde Amerikan M1 tüfeği kabul edilene dek ana piyade silâhı olarak kullanıldı. Makineli tüfekler (mitrailleuse/mitralyöz) ise 1890’lardan itibaren silâh envanterine eklendi ve 7,65 milimetrelik Mauser mermisi kullanan Alman Maksim çok rağbet gördü. 1886’da Fransa’da icat edilen dumansız barutu Osmanlılar ilk kez 1892’de ürettiler ve 1904’ten itibaren imalâtı ihtiyacı kısmen karşılayabiliyordu. Madenî kovanlı mermi üretiminde de I. Dünya Savaşı’na dek dışa bağımlı kalındı.
Kimyasal silâhlara gelince 8,5 santimetrelik havan toplarıyla atılan 7-40 kilogramlık gaz mermileri (Alman malı ve yerli) 1915-1916’da Çanakkale cephesinde sınırlı şekilde kullanıldı. Püskürtmeli modellerde ise Alman menşeli yarı kimyasal alev atarlar (lav silâhı) 1916’da Irak ve Çanakkale cephelerinde kullanıldı. Alev atarların atası ateş ve misket saçan tulumbalardır. XVIII. asrın başlarında 7,5 m. menzilli tek kişilik tulumbaları beğenmeyen Bayramoğlu Ali Ağa, bir dönüme dek ateş saçan çok mürettebatlı tekerlekli grande tulumbayı icat etmiştir. Fıçı humbarası ise Girit Savaşı’ndan beri bilinmekteydi. Patlayınca içindeki sayısız humbara ve 500-600 zehirli domuz ayağı etrafa saçılırdı. Kale cenginde ise lağımcıları dehlizlerinden kaçırtmak için zehirli tütsüler yakılırdı. Zehirli kurşunlar haricinde 1683 gibi geç bir tarihte zehirli ok uçları da kullanılmıştı.
Silâh dışı savaş araçlarının başında gemiler gelmektedir. Ana harp gemisi XVII. yüzyılın sonlarına dek kürekli kadırgaydı. Asırlar boyunca tasarım ve donanım olarak gelişimini mütemadiyen sürdürdü. Zamanla topla donatıldı ve İnebahtı Deniz Savaşı’ndan (1571) sonra tüfekçilerle teçhiz edildi. 1682-1701 arasında yerini yelkenli kalyon alsa bile kol gezmek ve kalyon çekmek için uzun süre kullanıldı. Mora Seferi’nde (1715) yeni donanma Adriyatik’te Venedik’e meydan okurken 1738-1739’da Ruslar’a karşı Karadeniz’de etkin kullanıldı. Çeşme Vakʻası’ndan (1770) sonra başlayan ıslahat 1840’lara dek yabancı uzmanların katkısıyla Tersâne-i Âmire’ye kuru havuzlar yapılması, kalyon karinalarının bakır levhalarla kaplanması, tam zamanlı tayfa, topçu ve tüfekçi mürettebatın oluşturulması, mühendislik okullarının açılması ile sürdü (bk. BAHRİYE; MÜHENDİSHÂNE-i BAHRÎ-i HÜMÂYUN; TERSÂNE-i ÂMİRE). 1837’de ilk yerli buharlı gemi (buğu) ve 1848’de ilk yerli sac gemi montaj yöntemiyle üretildi. 1860’lardan itibaren zırhlı ve madenî gemiler çağında dışa bağımlılık arttı. Kırım Savaşı’nda (1853-1856) donanmanın stratejik önemini kavrayan Sultan Abdülaziz 30 adet ithal zırhlı madenî gemi satın aldı. Girit İsyanı’nın bastırılmasında (1867) donanmanın uyguladığı abluka belirleyici oldu. Bakım ve personel giderleri ise malî iflasın sebeplerindendi. II. Abdülhamid kıyı güvenliğini sağlamaya yönelik nisbeten küçük torpidobot ve ganbotlara ağırlık verdi. İlk denizaltı icadından bir sene sonra 1886’da donanmaya katıldı. Abdülhamid’in donanma stratejisinin zafiyeti Balkan savaşlarında tek bir Yunan zırhlısının (Averof) tüm Ege adalarını almasıyla anlaşıldı. Donanma-yı Osmânî Muâvenet-i Milliyye Cemiyeti’nin (Donanma Cemiyeti) bağışlarla gemi alma girişimleri sayesinde 1906’da icat edilen dretnotlar 1910’larda sınırlı sayıda donanmaya katıldılar (ayrıca bk. GEMİ).
XX. yüzyılda orduların yeni harp aracı uçaktı (tayyare). İlk kez İtalya-Osmanlı Savaşı’nda Trablusgarp’ta askerî amaçlı kullanıldı ve düşürüldü (1911). Uçağın elzem olduğunu anlayan Osmanlılar, Donanma Cemiyeti vasıtasıyla 1912’de Fransa’dan iki uçak satın aldılar. İthalâtta çeşitlilik kaygısıyla İngiltere ve Almanya’dan da ithalât yaptılar. Balkan savaşlarında (1912-1913) 20 adet eğitim, keşif ve bombardıman uçağı pilot eksikliği, malzeme, ikmal ve yakıt noksanlığı yüzünden bekleneni veremedi. I. Dünya Savaşı’nın başlarında 6 adet uçak (biri deniz uçağı) ve 10 pilot mevcutken savaş boyunca Osmanlılar’ın kullandığı uçak sayısı 450-500’e ulaştı. Yeşilköy’de açılan Tayyare Mektebi Alman uçaklarının montajlandığı, yedek parça üreten, 100 civarında pilot ve râsıt yetiştiren bir istasyona dönüştü. Macarlar ve Almanlar’la ortak yerli uçak üretme tasarıları ise gerçekleştirilemedi. Gözetleme amacına mâtuf ilk sabit balon 1912’de, zeplin görünümlü güdümlü (kābil-i sevk) balon ise 1913’te satın alındı. Alman malı balonlar uzman personel ve gaz üretimi sorunu yüzünden kullanılamadı. I. Dünya Savaşı’nda ise İstanbul Boğazı’nın korunması için dört sabit balon birliği kuruldu. Aslında Osmanlılar’da askerî amaçlı ilk balonu İngiliz Selim Ağa imal edip 1801’de İstanbul’dan havalandırmıştı. Rus ve Balkan devletlerinin ordularında balon kullanılmadığı için pratik kullanım sahası XX. yüzyıla dek oluşmadı. Teknik ve teknoloji transferinde belirleyici olan pragmatizm gereğince uçak derhal benimsenmişken balon ancak icadından 126 yıl sonra envantere alındı.
Silâhlar hakkında doğrudan Osmanlılar’a ait telif eserler azdır. Genellikle XVIII. asra dek harp sanatları alanında, binicilik (fürûsiyye) ve bireysel silâhların kullanım usulleri hakkında, Osmanlılar’daki durumu kısmen yansıtan tercümeler yapılmıştır. Fenn-i harb alanında çeviri ve telif faaliyetleri XVIII. yüzyıldan itibaren hız kazanmıştır. Topçuluk, humbaracılık, barut terkibi ve yeni silâhlara dair Batılı külliyatını yansıtan eserler yazılmıştır. Osmanlı silâhlarının tarihine ise ancak XIX. asrın sonlarında ilgi gösterilmiştir. Müze envanterlerinde ilk devirlerden kalan silâh örneği çok azdır (bk. ASKERÎ MÜZE).
BİBLİYOGRAFYA
Ogier G. de Busbecq, Türk Mektupları: Kanuni Döneminde Avrupalı Bir Elçinin Gözlemleri (1555-1560) (trc. Derin Türkömer), İstanbul 2019, s. 133-135.
Lokmân b. Hüseyin, Hünernâme, TSMK, Hazine, nr. 1523, vr. 81a, 84a, 94a, 162b, 207b.
Topçular Kâtibi Abdülkadir (Kadrî) Efendi Târihi (haz. Ziya Yılmazer), Ankara 2003, I, 29; II, 266, 668, 713, 872.
Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 303; IV, 156-157; VI, 183, 193-194.
Hezârfen Hüseyin Efendi, Telhîsü’l-beyân fî Kavânîn-i Âl-i Osmân (haz. Sevim İlgürel), Ankara 1998, s. 182.
L. F. Marsigli, Osmanlı İmparatorluğu’nun Askerî Vaziyeti: Düşman Gözüyle Osmanlı Ordusu, İstanbul 2024.
Bayramoğlu Ali Ağa, Ümmü’l-Gazâ (haz. Salim Aydüz v.dğr.), İstanbul 2013.
Hasan Esîrî’nin Mi’yârü’d-Düvel ve Misbârü’l-Milel İsimli Tarih ve Coğrafya Eseri: İnceleme-Transkripsiyon (haz. Göker İnan, doktora tezi, 2017), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 1493.
Mustafa bin İbrâhim, Fenn-i Humbara: Humbara ve Ateşli Silahlar (haz. Salim Aydüz – Şamil Çan), İstanbul 2015.
Ahmed Muhtar Paşa, Osmanlı Topçuları (nşr. Ahmet Köç), İstanbul 2013.
a.mlf., Ahvalnâme-i Müellefât-ı Askeriyye-i Osmâniyye, İstanbul 1316/1898.
V. J. Parry, “Materials of War in the Ottoman Empire”, Studies in the Economic History of the Middle East (ed. M. A. Cook), London-New York 1970, s. 219-229.
T. Nejat Eralp, Tarih Boyunca Türk Toplumunda Silâh Kavramı ve Osmanlı İmparatorluğunda Kullanılan Silâhlar, Ankara 1993.
Ekmeleddin İhsanoğlu, “Osmanlı Havacılığına Genel Bir Bakış”, Çağını Yakalayan Osmanlı, Osmanlı Devleti’nde Modern Haberleşme ve Ulaştırma Teknikleri (haz. Ekmeleddin İhsanoğlu – Mustafa Kaçar), İstanbul 1995, s. 497-596.
Osmanlı Askerlik Literatürü Tarihi (haz. Ekmeleddin İhsanoğlu v.dğr.), İstanbul 2004.
Alan Williams, “Ottoman Military Technology: The Metallurgy of Turkish Armour”, War and Society in the Eastern Mediterranean, 7th-15th Centuries (ed. Ya’acov Lev), Leiden 1997, s. 363-397.
Ünsal Yücel, Türk Okçuluğu (haz. Dursun Ayan), Ankara 1999.
a.mlf., “Türk Kılıç Ustaları”, TEt.D, sy. 7-8 (1966), s. 59-99.
Tim Stanley, “Men-At-Arms, Hauberks and Bards: Military Obligations in the Book of the Ottoman Custom”, The Balance of Truth: Essays in Honour of Professor Geoffrey Lewis (ed. Çiğdem Balım-Harding – Colin Imber), İstanbul 2000, s. 331-363.
Mustafa Kaçar, “Osmanlılarda Deniz Torpidoları Hakkındaki İlk Tercüme Eser: E’r-Risâletü’l Berkiye fî Alâti’r-Raʻdiye”, Türk Teknoloji Tarihi 1. Türk Bilim ve Teknoloji Tarihi Kongresi Bildirileri (ed. Emre Dölen – Mustafa Kaçar), İstanbul 2003, s. 155-163.
Gábor Ágoston, Guns for the Sultan: Military Power and the Weapons Industry in the Ottoman Empire, Cambridge 2005.
a.mlf., Osmanlı’da Ateşli Silahlar ve Askeri Devrim Tartışmaları (nşr. ve trc. Kahraman Şakul), İstanbul 2015.
Salim Aydüz, XV ve XVI. Yüzyılda Tophâne-i Âmire ve Top Döküm Teknolojisi, Ankara 2006.
a.mlf., “Ateşli Silahlarla İlgili Türkçe Matbu Eserler Bibliyografya Denemesi (1727-1928)”, Kutadgubilig, sy. 5 (2004), s. 259-309.
Lampo Birago, “Türk’lere Karşı Askerî Tutum Hakkında Risâle”, Agostino Pertusi, İstanbul’un Fethi II: Dünyadaki Yankısı (trc. Mahmut Şakiroğlu), İstanbul 2006, II, 56-63.
Hilmi Aydın, Sultanların Silahları, İstanbul 2007.
İbrahim Sezgin, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Dumansız Barut Üretme Çabaları”, Eskiçağ’dan Modern Çağ’a Ordular (ed. Feridun M. Emecen), İstanbul 2008, s. 329-340.
Pál Fodor, “Ottoman Warfare, 1300-1453”, The Cambridge History of Turkey: Byzantium to Turkey, 1071-1453 (ed. Kate Fleet), Cambridge 2009, I, 192-227.
Ahmet Ayhan, Topkapı Sarayı Müzesi Silah Koleksiyonu, İstanbul 2011.
Giray Fidan, Kanuni Devrinde Çin’de Osmanlı Tüfeği ve Osmanlılar, İstanbul 2011.
Kahraman Şakul, “General Observations on the Ottoman Military Industry, 1774-1839: Problems of Organization and Standardization”, Science between Europe and Asia, Historical Studies on the transmission, adoption and adaptation of knowledge (ed. Feza Günergun – Dhruv Raina), London 2011, s. 41-55.
Fahri Türk, Türkiye ile Almanya Arasındaki Silah Ticareti 1871-1914: Krupp Firması, Mauser Tüfek Fabrikası, Alman Silah ve Cephane Fabrikaları, İstanbul 2012.
Dünya Savaş Tarihi: Osmanlı Askerî Tarihi: Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri 1792-1918 (ed. Gültekin Yıldız), İstanbul 2013.
Yeni Bir Askeri Tarih Özlemi: Savaş, Teknoloji ve Deneysel Çalışmalar (haz. Kahraman Şakul), İstanbul 2013, s. 20-42, 42-57, 71-96.
Tuncay Zorlu, Osmanlı ve Modernleşme: III. Selim Dönemi Osmanlı Denizciliği, İstanbul 2014.
Feridun M. Emecen, Osmanlı Klasik Çağında Savaş, İstanbul 2018, s. 17-29, 29-35, 47-87, 105-123.
Serkan Emir Erkmen, Klasik Dönem Osmanlı Kara Kuvvetleri (Silahları ve Teçhizatları) (doktora tezi, 2019), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 267-586.
Osmanlı Arşiv Belgelerinde Türk Okçuluğu (nşr. Hasan Şahintürk v.dğr.), İstanbul 2019, s. 78-79.
Alptekin Yavaş, Ortaçağ Temrenleri: Anadolu Ortaçağı’nın 9-13. Yüzyıl Temren Teknolojisi Üzerine Kronolojik, Morfolojik, Terminolojik, Tipolojik ve Metalürjik Bir Değerlendirme, Ankara 2019.
Ersoy Zengin, Tophane-i Amire’den İmalat-ı Harbiye’ye Osmanlı Devleti’nde Harp Sanayii (1861-1923), İstanbul 2020, s. 270-321.
Osman Sermed Muhtar Alus, Müze-i Askerî-i Osmanî Züvvârına Mahsȗs Rehber (nşr. Mehmet Mert Sunar – Zeynep Demir Okyay), Ankara 2022.
Erdem Saka, Sultanın Silahları (1520-1566): Kanuni Sultan Süleyman Dönemi Osmanlı Silahları, İstanbul 2022.
Tarihe Yön Veren Silah Kılıç (haz. Tolga Akay – Süleyman Tekir), İstanbul 2023, s. 129-199, 291-329.
Özgür Kolçak, Ok, Tüfek ve At: 16. Yüzyıl Osmanlı Askerî Devrimi, Ankara 2023.
Ali Serdar Mete, Kavaldan Şeşhaneye Gülleden Fişeğe Osmanlı’da Modern Silahlar: Türk Ordusunun Modernizasyonunda Modern Ateşli Silahlar (1826-1914), İstanbul 2023.
Adrian Mandzy, “On the frontiers of Europe, not all musket balls were round: accuracy and penetration of various types of military small arms munitions from the mid seventeenth century to the early eighteenth century”, Journal of Conflict Archaeology, X/3 (2005), s. 154-176.
Murat Özveri – Şinasi Acar, “Osmanlı’da Bir Fırlatma Silahı: Lobut”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları, XVIII/1 (2016), s. 71-88.
Serdal Soyluer, “Tüfekhane-i Âmire’yi Mamur Kılmak: Osmanlı Tüfek İmalatında Avrupalı Uzmanların Rolü”, Osm.Ar., sy. 52 (2018), s. 267-309.
Fatih Yeşil – Ömer Gezer, “Osmanlı İmparatorluğu’nda ‘Sürat’ Topçuluğu I (1773-1788): Top Döküm Teknolojisi, Bürokratik Yapı ve Konuşlanma”, a.e., sy. 52 (2018), s. 135-180.
a.mlf.ler, “Osmanlı İmparatorluğu’nda ‘Sürat’ Topçuluğu II (1773-1807): Taktik, Talim, Muharebe Performansı ve Nizâm-ı Cedid”, a.e., sy. 53 (2019), s. 231-285.
Zeynep Sabancı, “Kadim Tartışmanın Ardından; Osmanlı’da Kimyasal Silah Üretimi Var mıydı?”, TİD, XXXVIII/1 (2023), s. 231-250.
D. Nicolle, “Silāḥ”, EI2 Suppl. (İng.), s. 734-746.
“Kemânkûre Derler Bir Silah-Taş Atan Yaylar”, http://www. tirendaz.com.tr/tr/?page_id=2892 (erişim: 31.10.2025).