MURÂBAHA

المرابحة
MURÂBAHA
Müellif: İBRAHİM KÂFİ DÖNMEZ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2006
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 21.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/murabaha
İBRAHİM KÂFİ DÖNMEZ, "MURÂBAHA", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/murabaha (21.11.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “artma, kâr, ticarî kazanç” anlamındaki ribh kökünden türeyen ve “kazandırma, kâr hakkı tanıma” mânasına gelen murâbaha terim olarak bir malın alış fiyatı veya maliyeti üzerine belirli bir kâr konarak satılmasını ifade eder (burada mufâale babının müşareket anlamı taşımadığı hakkında bk. Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, V, 171). Fıkıhta bey‘ akdi satım parasının (semen) belirleniş şekli açısından iki ana grupta incelenir. Semen, satım konusu malın (mebî’) satıcıya maliyetinden bağımsız olarak tarafların pazarlık etmesi yoluyla belirlenirse buna “bey‘u’l-müsâveme” denir; satımın yaygın şekli budur. Semenin satıcının maliyet konusundaki beyanına göre belirlenmesi durumunda ise güvene dayalı satım türlerinden (büyûu’l-emâne) söz edilir; bunlar da fiyat satıcının aldığı bedelden düşükse “vadîa”, yüksekse “murâbaha”, aldığı bedele eşitse “tevliye” adını alır. Özellikle piyasayı bilmeyen müşteriye güvenilirliği yüksek bir alım yapma imkânı sağlayan murâbahanın çekişmeye ve haksız kazanca yol açmaması için şartları ve hükümleri fıkıhta ayrıntılı biçimde incelenmiştir. İki taraflı bir hukukî ilişki olan klasik anlamdaki murâbaha yanında bu kavram -bazı kayıtlar eklenerek- günümüz özel finans kurumlarının en önemli işlemlerinden biri olan ve üç tarafı ilgilendiren bir muameleyi ifade etmek için de kullanılır.

Ribh kelimesinin türevi olan fiil bir âyette (el-Bakara 2/16) ve değişik türevleri hadislerde (Wensinck, el-Muʿcem, “rbḥ” md.) geçmekle birlikte Kur’an’da ve hadislerde murâbaha kelimesine rastlanmamaktadır. Malın alış fiyatına veya maliyetine maktû bir kâr ilâvesiyle yapılan murâbaha, satım akdiyle ilgili genel hükmün (el-Bakara 2/275; en-Nisâ 4/29) kapsamında sayıldığından cevazı hususunda görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Ancak Mâlikîler, doğru beyan edilmediğinde çıkabilecek sorunlar dolayısıyla böyle satışları tercihe şayan bulmaz. Alış fiyatı veya maliyete nisbî kâr eklenerek yapılan murâbahayı da çoğunluk tecviz etmekle birlikte bazı fakihler câiz görmez, bazıları mekruh sayar.

Murâbahanın sahih olması için satım akdinde arananlar yanında şu şartların gerçekleşmiş olması gerekir: a) Önceki satım sözleşmesi sahih olmalıdır. Çünkü murâbaha önceki semen esas alınarak yapılan bir akiddir. Halbuki fâsid akidde Hanefîler’e göre mülkiyet sonucu doğsa da belirlenen fiyat (semen-i müsemmâ) değil mebîin kıymeti veya misli dikkate alınır; cumhura göre ise böyle bir akid zaten mülkiyet sonucu doğurmaz. Diğer taraftan Hanefî ve Şâfiîler’e göre murâbahaya konu olacak malın satıcıya mutlaka satım yoluyla geçmesi gerekmez; hibe ve vasiyet gibi bir yolla mülkiyeti kazanılan bir mal da kıymeti belirlenerek murâbahaya konu yapılabilir. b) Alış fiyatı taraflarca biliniyor olmalıdır. Alış fiyatına nelerin dahil sayılacağı ve bunu etkileyen değişiklikler murâbaha hükümleri arasında geniş bir yer tutar. Alış fiyatı akid meclisi dağılmadan önce müşteriye bildirilmezse murâbaha geçersiz olur. c) Önceki sözleşmede semen aynı cinsten ribevî bir malla değişilmiş olmamalıdır. Ribevî malların kendi cinsleriyle eşit miktarda ve peşin mübadelesi şart kılındığı için murâbahalı satılması halinde alınan fazlalık kâr değil faiz olur. d) Kâr taraflarca biliniyor olmalıdır. Zira kâr satış bedelinin bir kısmını teşkil etmektedir; satış bedelinin bilinmesi ise bey‘in şartlarındandır. Kâr, mâlûm ve muayyen olmak kaydıyla gerek misliyyattan gerekse kıyemiyyattan, önceki semenle aynı veya farklı cinsten olabilir. Hanefî, Şâfiî ve Hanbelîler’in konuyla ilgili hükümlerinden, kâr hesaplamasında satıcının ilk satıcıya ödediği satım parası yanında maliyete dahil diğer unsurların da esas alınacağı anlaşılmaktadır (Atıyye Feyyâz, s. 53). Mâlikîler ise maliyete dahil edilip edilmeyecek unsurları ele alırken bunların kâra yansıtılıp yansıtılmayacağı hususunda bir ayırım yaparlar (aş.bk.). Yukarıda belirtildiği üzere, kârın alış fiyatına veya maliyete oranla belirlenmesini mekruh sayanlar hatta câiz görmeyenler vardır. e) Hanefîler’e göre önceki satım sözleşmesinde semen misliyyattan olmalıdır. Çünkü murâbaha önceki semenin üzerine kâr konarak yapılan bir satımdır. Önceki semen kıyemî mal ise bunun değeri bilinmediğinden murâbahanın semeni de belirsiz kalır. Ancak bu malı mülkiyetinde bulunduran kimseyle oran belirleyerek değil maktû bir kâr ilâvesiyle murâbaha yapılabilir. Şâfiîler’e göre bir kimse kıyemî mal karşılığında satın aldığı bir malı, “Aldığım fiyata veya bana maliyetine satıyorum” diyerek satabilir; ancak kıyemî mal karşılığında aldığını ve değerini müşteriye bildirmesi gerekir. Bazı Şâfiî fakihlerine göre ise malın niteliğini belirtmesi gerekli olmayıp değerini söylemesi yeterlidir. Benzeri görüşler Hanbelîler’de de mevcuttur. Mâlikîler’de ilk akiddeki semenin mislî olup olmamasına ve müşterinin elinde bulunup bulunmamasına göre farklı görüşler ve rivayetler vardır (Mv.F, XXXVI, 320-321).

Murâbahada satıcının alış fiyatı / malın kendisine maliyeti ve malın durumu hakkındaki beyanları bu akde bağlanacak hükümler açısından özel bir önem taşır. Eğer satıcı, fıkıh terminolojisinde “malı alırken borçlandığı şey” anlamında kullanılan (Kâsânî, V, 222) re’sü’l-mâle (sermaye) yani alış fiyatına (ilk semen) neleri dahil saydığını müşteriye açıklamışsa bunların tamamını sermayeye ekleyebilir. Buna karşılık, “Bana şu fiyata mal oldu” şeklinde bir beyanda bulunmuşsa onun üzerine bir ilâve yapması câiz olmaz. Bu iki noktada fakihler görüş birliği içindedir. Fakat taraflarca bu konuya yeterli açıklık getirilmeden akid yapılması, özellikle satıcının “bana mal olduğu fiyata” şeklinde genel bir ifade kullanması sık rastlanan bir durum olduğundan fıkıh doktrinleri nelerin fiyata veya maliyete dahil sayılacağı, nelerin sayılmayacağı hususunda ölçüler geliştirmişler ve çözümler üretmişlerdir. Maliyet esasına göre yapılan murâbahada Hanefîler’in benimsediği temel kural, ticarî örfe göre maliyete eklenebilen bütün harcamaların sermayeye ilâve edilebilmesidir. Buna göre nakliye, boyama, eğirme, tabaklama ve ağaçlandırma gibi malın aynında veya kıymetinde artış sağlayan harcamalar sermayeye ilâve edilebilir; çoban, bekçi ücreti ve satıcının şahsî giderleri gibi mala katma değer sağlamayan harcamalarla satıcının kendi emeğine veya başkası tarafından karşılıksız yapılanlara mukabil bir ücret sermayeye ilâve edilemez. Mâlikîler bu konuda üç durumu birbirinden ayırt ederler. a) Malda gözle görülür bir iyileşme (değer artışı) sağlayan boyama ve yıkama gibi masraflar sermayeye eklenir (maliyet hesabına dahil edilir) ve kâra yansıtılır. b) Satıcının bizzat yapamayacağı ve malın değerinde artış meydana getirmeyen uzun mesafeye nakil ve depolama gibi masraflar sermayeye eklenir ama kâra yansıtılmaz. c) Satıcının bizzat yapabileceği ve malın değerinde artış meydana getirmeyen simsarlık, dürme ve paketleme gibi masraflar sermayeye eklenmeyeceği gibi kâra da yansıtılmaz. Mâlikî fakihlerinin de bu ölçülerin uygulanmasında ticarî örfe sıkça atıfta bulundukları görülür. Şâfiî, Ca‘ferî ve Zeydîler’e göre hamal ve kileci ücreti gibi satış işleminin gereklerinden olan masraflar yanında hayvanı semirtme, tedavi ettirme gibi mala değer kazandırma amacı taşıyan harcamalar da sermayeye eklenir; sırf koruma amaçlı harcamalarla satıcının veya karşılıksız olarak başkasının emeğiyle oluşan katkılar eklenmez. Hanbelîler, “bana mal oluşuna göre” diye genel bir ifade kullanılmasını tasvip etmezler ve alıcıya ayrı ayrı açıklamak kaydıyla satıcının mala değer katan masrafları ve ister kendisinin ister ücretle çalıştırdığı kişinin bu nitelikteki emeğinin ücretini sermayeye ekleyebileceğini söylerler.

Malın alış fiyatıyla ilgili diğer meselelerin belli başlıları şunlardır: 1. Hanefî, Şâfiî ve Hanbelîler’e göre murâbahada esas alınacak semen satıcının ilk satıcıya ödemeyi taahhüt ettiği bedeldir. Daha sonra fiilen farklı bir ödeme yapmışsa, meselâ akidde ödemenin dinar üzerinden yapılacağı kararlaştırıldığı halde tarafların anlaşmasıyla ödeme dirhemle yapılmışsa ilk kararlaştırılan dikkate alınır. Mâlikî mezhebinde ise satıcının gerek sözleşmeyle taahhüt ettiğini gerekse fiilen ödediğini alıcıya açıklaması kaydıyla taraflar bunlardan birini esas alabilir. 2. Satıcının aldığı malın fiyatında -akdin bağlayıcılık kazanmasından önce- herhangi bir sebeple bir indirim veya ilâve gerçekleşirse bunun murâbahaya yansıtılacağı hususunda fakihler görüş birliği içindedir. İndirim veya ilâve akdin bağlayıcılık kazanmasından sonra olursa üç görüş vardır. a) Hanefîler’e ve Zeydîler’e göre bu, akdin aslına bağlı bir durum olup murâbahaya yansıtılır. b) Şâfiî ve Hanbelîler bunun önceki akdin tarafları arasında bir teberru ilişkisi gibi düşünülmesi gerektiği ve murâbahaya yansıtılmayacağı kanaatindedir. c) Mâlikîler’e göre ise alıcı muhayyerdir. İsterse indirim veya ilâve yapılmaksızın kararlaştırdıkları semenle malı alır; isterse satıcıdan kendisine yapılan indirimin yansıtılmasını talep eder, kabul ederse malı tutar, etmezse geri verir. 3. Satıcı, malı -babası ve çocuğu gibi- piyasa şartlarından farklı fiyata alması muhtemel kişilerden almışsa veya gabne uğramışsa bu durumu beyan etmesi gerekir. Ebû Yûsuf ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’ye göre ise yakınlardan yapılan alımı açıklamak gerekmez. 4. Satıcının malı vadeli almış olması murâbahada fiyatı etkilemez; ancak bu durumu beyan etmesi gerekir. 5. Fakihlerin çoğunluğu, taraflarca akid sırasında bilinmesi şartıyla malın üstünde yazılı olan semen (etiket fiyatı) üzerinden murâbaha yoluyla satılmasında sakınca görmez.

Alış fiyatıyla yakın ilişkisi dolayısıyla murâbahada akde konu olan malın durumu üzerinde de önemle durulmuştur. Bu konuyla ilgili meselelerin başlıcaları şunlardır: 1. Murâbaha yoluyla satılan malın değerinde satıcının bunu alış tarihinden sonra piyasanın etkisiyle meydana gelen değişikliğin dikkate alınmayacağı hususunda ittifak vardır (satış tarihindeki değerin esas alınmasına imkân veren çağdaş formüller ve eleştirisi için bk. Atıyye Feyyâz, s. 43-44). Ancak değişikliği biliyorsa satıcının bunu açıklaması gerekir. 2. Satıcının malı aldığı esnada mevcut (yavru, meyve, süt, yün gibi) semereleri alıcıya beyan etmesi gerekir; çünkü bunlar ayrı tutulacağı özel olarak belirtmemişse mebîin bir parçasını oluşturur; satıcı tüketmiş veya alıkoymuşsa bunların karşılığını semenden tenzil eder. Satıcının malı aldıktan sonra kendi mülkiyetindeyken oluşan ve mala bitişik olmayan (munfasıl) artış ve semereleri fakihlerin çoğunluğuna göre yalnız kendisine aittir, malı bunlardan ayrı olarak aldığı bedel üzerinden satabilir, semenden tenzil etmesi gerekmez. Fakat bu gruptaki fakihlerden Mâlikîler’e göre malın alımı üzerinden uzun zaman geçtiğini alıcıya bildirmelidir. Hanefîler’e göre ise bunlar malın aslına tâbidir, alıcıya beyan edilmesi gerekir. 3. Satıcının elindeyken malda ister tabii âfet sebebiyle ister kendisinin yahut başkasının fiiliyle eksilme olmuş veya mal ayıplı hale gelmişse satıcının bunu beyan etmesi gerekir; ancak Ebû Hanîfe ve bir rivayete göre Muhammed b. Hasan tabii âfet durumunda beyana gerek olmadığı ve aldığı bedel üzerinden satabileceği kanaatindedir. Beyandan maksat eksilme veya ayıbın kendi elinde meydana geldiğini açıklamasıdır, malda ayıp bulunduğu ise her hâlükârda açıklanmalıdır. 4. Murâbaha konusu maldan yararlanmak satıcının tabii hakkı olup bu kullanım neticesinde kendisinin veya başkasının fiiliyle malda eksilme olmamış yahut mal ayıplı hale gelmemişse bunu beyan etmesi ve satım bedelinden bir indirim yapması gerekmez. Mâlikîler’e göre uzun süre kullanma durumunda bunun alıcıya bildirilmesi müstehaptır. 5. Toptan alınan malların bir kısmının murâbaha yoluyla satılmasında ilke malın niteliğine göre zarara yol açmadan teslim edilebilmesi ve semende belirsizliğin bulunmamasıdır. Buna göre mislî nitelikteki malın bir miktarının birim fiyatı üzerinden murâbaha yoluyla satılması ittifakla câizdir. Şâfiî ve Hanbelîler’de hâkim kanaat, kıyemî malların da toplam fiyatın satılan kısma takdirî kıymeti üzerinden paylaştırılması yoluyla murâbahaya konu edilebileceği yönündedir. Hanefîler’e göre ise beyan edilmeden böyle bir satış câiz olmaz. Ortak mülkiyete konu bir malda paydaşların kendi hisselerini murâbaha yoluyla satması hususunda da aynı ilke vb. yaklaşımlar söz konusudur.

Murâbaha güvene dayalı bir akid olduğundan satıcı gerek fiyat/maliyet gerekse satım konusu malın durumu hakkında müşterinin alımla ilgili irade ve tercihini etkileyecek hususlarda yeterli açıklama yapmakla yükümlü olduğu gibi bu açıklamaların doğru olmaması akde bağlanacak hükümleri etkiler. Gerçek dışı beyanın güveni kötüye kullanmaktan veya hatadan kaynaklanması halleriyle bunun anlaşıldığı sırada satım konusu malın mevcut olup olmaması ihtimalleri birbirinden ayırt edilerek ele alındığında pek çok ayrıntı ve mezhep içi farklı görüş ortaya çıkmakla birlikte murâbaha açısından özel önemi olanı hıyanetin ortaya çıkması durumudur. Mezheplerin bu konuyla ilgili temel yaklaşımları şöylece özetlenebilir: a) Hıyanet semenin miktarındaysa Ebû Hanîfe ve Muhammed ile Şâfiîler’deki bir görüşe ve Zeydîler’e göre alıcı semenin tamamı karşılığında malı alıp almamakta serbesttir, fakat gerçek miktara göre semenden indirim yapılmasını talep edemez; Ebû Yûsuf’a göre ise semenden indirim yapılır, ama müşterinin muhayyerlik hakkı yoktur. Mâlikîler’e göre satıcı indirim yaparsa müşteri almak zorundadır, yapmazsa alıp almamakta serbesttir. Şâfiîler’de daha üstün kabul edilen görüşe ve Hanbelîler’e göre bu durum akdin sıhhatini etkilemez, satıcının gerçek miktara göre semenden ve kârdan indirim yapması gerekir, alıcıya muhayyerlik hakkı tanınmaz. Zâhirîler’e göre bu durumun akde tesiri yoktur. b) Hıyanet semenin niteliğindeyse, meselâ vadeli aldığı halde bunu alıcıya bildirmemişse Ebû Hanîfe ve Muhammed ile Şâfiî, Hanbelî ve Zeydîler’e göre alıcı malı satıcının belirttiği fiyata alıp almamakta muhayyerdir; Ebû Yûsuf müşteriye muhayyerlik tanınmayacağı, fakat ticarî teamüllere göre vadeye tekabül eden miktarın semenden düşülmesi, ödenmişse alıcıya iade edilmesi gerektiği kanaatindedir. c) Tabii âfet sebebiyle malın ayıplı hale geldiği gizlenmişse Ebû Hanîfe ve Muhammed ile Mâlikî, Şâfiî ve Zeydîler’e göre müşteri satıcının belirttiği fiyattan malı alıp almamakta muhayyerdir. Ebû Yûsuf ile Hanbelîler’e ve Zâhirîler’e göre ayıba tekabül eden miktar semenden düşülür, ancak müşterinin muhayyerlik hakkı yoktur (Ahmed Sâlim Abdullah Mülhim, s. 69-71; ayrıca bk. GALAT; HATA; HİLE; MUHAYYERLİK; TAĞRÎR). Satıcının hıyaneti müşterinin ölümünden veya malın onun tarafından kısmen ya da tamamen tüketilmesinden yahut iadeyi engelleyecek kadar ayıplı hale gelmesinden sonra ortaya çıkarsa Hanefîler’e göre alıcının muhayyerliği düşer; Ebû Hanîfe’ye ve Muhammed’in meşhur kavline göre bu durumda fiyatın tamamı bağlayıcılığını korurken Ebû Yûsuf’a göre aldatılan miktar ve bunun kâra yansıyan yüzdesi tutarınca indirim yapılır. İmam Mâlik’e göre satıcı malın gerçek alış fiyatıyla kârın toplamı olan meblağı veya -yanlış beyana göre kârlı fiyatı aşmamak üzere- müşterinin onu kabzettiği günkü kıymetini tutup aradaki farkı iade etmelidir.

Günümüzde değişik ülkelerde faizsiz bankacılık tezine dayalı olarak faaliyet gösteren finans kurumlarının işlem hacmi içinde en büyük paya sahip olan ve alım satımı câiz her türlü mal ihtiyacının finansmanında kullanılan satın alma tâlimatı üzerine murâbaha işleminin (Arapça’da “el-murâbaha li’l-âmir bi’ş-şirâ”, Türkiye’deki uygulamada “üretim desteği” ve “bireysel finansman desteği”) gerçekleşme biçimi ana hatlarıyla şöyledir: Fon kullanmak isteyen müşteri malı bulur, satıcı ile görüşür, akdi kesinleştirmemek şartıyla pazarlık da yapabilir, malın niteliklerini ve bedelini belirten bir proforma fatura ile finans kurumuna talebini bildirir. Kurum tarafından gerekli incelemeler yapıldıktan sonra müşterinin talebi olumlu karşılanırsa istediği mal satıcıdan peşin bedelle sözlü veya yazılı olarak satın alınır ve bedeli doğrudan satıcıya ödenerek kendisinden malın müşterinin belirttiği adrese teslim edilmesi istenir. Satın alma işlemi gerçekleştikten sonra mal müşteriye belirlenen bedel (fatura tutarı + kâr) üzerinden takside bağlanarak satılır. Alıcı ödemeleri anlaşmaya varılan ödeme planı uyarınca finans kurumuna yapar. Birçok bakımdan klasik anlamdaki murâbahadan farklılıklar taşıyan bu işlemin (Refik Yûnus el-Mısrî, Mecelletü Mecmaʿi’l-fıḳhi’l-İslâmî, V/2 [1988], s. 1138-1140) meşruiyet temelleri izah edilirken genellikle -alıcının tâlimatı bağlayıcı sayılmasa da- sahâbe döneminden beri, piyasayı iyi bilen kimselerin tecrübesinden yararlanma ve/veya finansman sağlama amacıyla buna benzer yöntemlerin uygulanageldiği ve klasik literatürde ele alındığı belirtilir (örnekler ve bu tür muamelelerin gelişim seyri hakkında bk. Suûd Muhammed er-Rubey’a, s. 17-24). Bu tür murâbahanın yararları, sakıncaları ve problemleri 1970’lerden beri birçok ilmî toplantıda ele alınmış, konuyu fıkıh, iktisat, pozitif hukuk ve muhasebe teknikleri açısından inceleyen zengin bir literatür oluşmuştur. Zaruret ve maslahat ilkelerinin işletilmesi ve mezheplerin görüşlerinin karma biçimde uygulanması (telfîk) gibi fıkıh usulüyle ve bu muameleye ağırlık verilmesinin söz konusu kurumların mahiyetine etkisi ve ekonomik sonuçları gibi iktisatla ilgili olanlar yanında doğrudan murâbaha işlemi hakkındaki tartışmaların daha çok şu noktalarda yoğunlaştığı görülmektedir: Müşterinin finans kurumunun mülkiyetinde olmayan bir malı satın alma, kurumun da bunu satma vaadini veya bunlardan birini bağlayıcı saymanın fıkıh kurallarına uygun olup olmadığı, bu işlemin faiz almaya yönelik hile niteliği taşıyıp taşımadığı, bir satışta iki satış ve kişinin sahibi olmadığı malı satması gibi şer‘an yasaklanmış muameleler kapsamına girip girmediği, malın kurum tarafından kabzı ve hasar sorumluluğu problemi, özellikle finans kurumunun malla hiçbir ilişkisinin kalmaması sonucunu doğuran faturanın doğrudan müşteriye kesilmesi uygulaması, finans kurumunun maliyet fiyatına hangi masrafları yükleyebileceği, bazı durumlarda müşteriyle kurum arasında vekâlet ilişkisi kurulması, müşterinin satıcıya ön ödeme yapması, finans kurumuna yapılacak erken ödeme için indirim ve geç ödeme için mahrum kalınan kâr adıyla ceza hükmünün konması, bazı finans kurumlarının şer‘î kurallara uymada hassasiyet göstermemesi sebebiyle teoride kabul edilen esasların uygulamaya doğru yansıtılmaması. Bu arada bazı yazarlar, bir kısım sorunların yasal düzenlemelerden ve teknik zorunluluklardan kaynaklandığını ve murâbaha uygulamalarının kurumdan kuruma farklılıklar taşıdığını belirtirler. 1970’lerden bu yana bazı değişiklikler geçiren murâbaha günümüzde Batı’daki bankalarda da kullanım alanı bulan bir finansman yöntemidir (ayrıca bk. FAİZ; HİLE; ÎNE; KAPARO).

Öte yandan Osmanlılar’da faizle para vermeye, özellikle kanunî sınırın üstünde faiz şartı içeren borç mukavelesine ve aşırı kârla satış yapmaya murâbaha, faizle para verenlere murâbahacı deniyordu. İzinsiz olarak faizle ödünç vermeyi âdet edinmiş kimseler için tefeci tabiri kullanılırdı. XVI. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu’ya yayılan kapıkulları ile diğer askerîlerin ve emeklilerinin murâbaha ve iltizam yoluyla ekonomik yönden güçlenip âyanlara katılmasının Osmanlı’nın siyasî, iktisadî ve içtimaî dengelerinin bozulmasında etkili olduğu, âyanın bir yandan iltizama katılmak ve çiftçiye borç vermek suretiyle servetini arttırırken diğer yandan da işlerini düzeltme veya vergisini ödeyebilmek için borç alan halkı kendisine daha bağımlı hale getirdiği görülmektedir. Özellikle 1596’dan sonra bir kısmı murâbahacılık kurbanı olan binlerce insan Celâlî saldırılarından kurtulabilmek için civardaki emniyetli şehir ve kasabalara, İstanbul’a, hatta Rumeli’ye kaçmıştır. 1609’da I. Ahmed, reâyâyı tefecilerden ve ehl-i örfün baskı ve haksız salgunlarından korumayı amaçlayan bir adâletnâme çıkarmıştır. Osmanlı idaresince 22 Mart 1303 (3 Nisan 1887) tarihinde çıkarılan ve faiz hadlerini % 9 ile sınırlandıran tüzük de Murâbaha Nizamnâmesi adını taşıyordu.

BİBLİYOGRAFYA
Wensinck, el-Muʿcem, “rbḥ” md.; Şâfiî, el-Üm, III, 33; Sahnûn, el-Müdevvene, IV, 226-242; İbn Hazm, el-Muḥallâ, IX, 14-15; Serahsî, el-Mebsûṭ, XIII, 78-91; XXX, 237-241; İbn Rüşd (el-Ced), el-Muḳaddimâtü’l-mümehhidât (nşr. Saîd Ahmed A’râb), Beyrut 1408/1988, II, 55-59, 125-137; Kâsânî, Bedâʾiʿ, V, 220-226; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, II, 187-189; Muvaffakuddin İbn Kudâme, el-Muġnî (nşr. M. Sâlim Muhaysin – Şa‘bân M. İsmâil), Riyad, ts. (Mektebetü’r-Riyâdi’l-hadîse), IV, 198-209; Nevevî, el-Mecmûʿ, XIII, 3-14; a.mlf., Ravżatü’ṭ-ṭâlibîn (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd – Ali M. Muavvaz), Beyrut 1412/1992, III, 185-194; İbn Cüzey, el-Ḳavânînü’l-fıḳhiyye, Beyrut, ts. (Dârü’l-kalem), s. 174-175; İbnü’l-Murtazâ, el-Baḥrü’z-zeḫḫâr, San‘a 1409/1988, III, 377-379; İbnü’l-Hümâm, Fetḥu’l-ḳadîr, VI, 494-510; Şemseddin er-Remlî, Nihâyetü’l-muḥtâc, Beyrut 1404/1984, IV, 106, 111-118; Buhûtî, Keşşâfü’l-ḳınâʿ, III, 229-235; Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, Şerḥu Muḫtaṣarı Ḫalîl, Bulak 1318, V, 171-180; Hür el-Âmilî, Vesâʾilü’ş-Şîʿa (nşr. Muhammed er-Râzî), Beyrut, ts. (Dâru İhyâ’i’t-türâsi’l-Arabî), XII, 383-387; Muhammed b. Ahmed ed-Desûkī, Ḥâşiye ʿale’ş-Şerḥi’l-kebîr, Kahire 1328 → [baskı yeri ve tarihi yok] (Dârü’l-fikr), III, 159-170; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), V, 132-142; Ali Haydar, Dürerü’l-hükkâm, İstanbul 1330, I, 593-600; Sâmî Hasan Hammûd, Taṭvîrü’l-aʿmâli’l-maṣrifiyye bimâ yettefiḳu ve’ş-şerîʿatü’l-İslâmiyye, Kahire 1976, s. 476-483; M. Cevâd Muğniyye, Fıḳhü’l-İmâm Caʿfer eṣ-Ṣâdıḳ, Beyrut 1404/1984, III, 256-259; Abdülhamîd Mahmûd el-Ba‘lî, Fıḳhü’l-murâbaḥa fi’t-taṭbîḳi’l-iḳtiṣâdiyyi’l-muʿâṣır, Kahire 1985; M. Şehhât el-Cündî, ʿAḳdü’l-murâbaḥa beyne’l-fıḳhi’l-İslâmî ve’t-teʿâmüli’l-maṣrifî, Kahire 1406/1986; Syed Hamed Abdul Rehman Alkaff, al-Murabaha in Theory and Practice, Karachi 1986; Yûsuf el-Kardâvî, Beyʿu’l-murâbaḥa li’l-âmir bi’ş-şirâʾ kemâ tücrîhi’l-meṣârifi’l-İslâmiyye, Kahire 1987; Ahmed Ali Abdullah, el-Murâbaḥa, uṣûlühâ ve aḥkâmühâ ve taṭbîḳātühâ fi’l-meṣârifi’l-İslâmiyye, Hartum 1987; Ahmed Sâlim Abdullah Mülhim, Beyʿu’l-murâbaḥa ve taṭbîḳātühâ fi’l-meṣârifi’l-İslâmiyye, Amman 1410/1989; M. Salâh M. es-Sâvî, Müşkiletü’l-istis̱mâr fi’l-bünûki’l-İslâmiyye ve keyfe ʿâlecehe’l-İslâm, Mansûre 1410/1990, s. 195-240, 628-654, 660-661; Refîk Yûnus el-Mısrî, Beyʿu’l-murâbaḥa li’l-âmir bi’ş-şirâʾ fi’l-meṣârifi’l-İslâmiyye, Beyrut 1996; a.mlf., “Beyʿu’l-murâbaḥa li’l-âmir bi’ş-şirâʾ”, Mecelletü Mecmaʿi’l-fıḳhi’l-İslâmî, V/2, Cidde 1409/1988, s. 1127-1179; Feyyâz Abdülmün‘im Haseneyn, Beyʿu’l-murâbaḥa fi’l-meṣârifi’l-İslâmiyye, Kahire 1996; Ebû Hâzim Yahyâ İsmâil Îd, Beyʿu’l-murâbaḥa fi’l-bünûki’l-İslâmiyye beyne’l-ḥilli ve’l-ḥurme, Amman 1996; Atıyye Feyyâz, et-Taṭbîḳātü’l-maṣrifiyye li-beyʿi’l-murâbaḥa fî ḍavʾi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Kahire 1419/1999; Suûd Muhammed er-Rubey‘a, Ṣıyaġü’t-temvîl bi’l-murâbaḥa, Küveyt 1421/2000; Bekir Reyhân, et-Temvîl bi’l-murâbaḥa fi’l-meṣârifi’l-İslâmî, Ürdün 2004; Servet Bayındır, Faizsiz Bankacılık İşlemlerinin İslâm Fıkhı’ndaki Yeri (doktora tezi, 2004), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 48-65; Hasan Abdullah el-Emîn, “el-İstişmârü’l-lâribevî fî niṭâḳi ʿaḳdi’l-murâbaḥa”, ed-Dirâsâtü’l-İslâmiyye, XX/4, İslâmâbâd 1985, s. 5-40; Mecelletü Mecmaʿi’l-fıḳhi’l-İslâmî, V/2, Cidde 1409/1988, s. 965-1600; Kemâl Tevfîk M. el-Hattâb, “el-Ḳabż ve’l-ilzâm bi’l-vaʿd fî ʿaḳdi’l-murâbaḥa li’l-âmir bi’ş-şirâʾ fi’l-fıḳhi’l-İslâmî”, Müʾte li’l-buḥûs̱ ve’d-dirâsât, XV/1, Mûte 2000, s. 233-259; “Murâbaḥa”, Mv.F, XXXVI, 318-328.
Bu madde ilk olarak 2006 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 31. cildinde, 148-152 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.