SURİYE

سوريا
Bölümler İçin Önizleme
Madde Planı
  • 1/6Müellif: CEMALETTİN ŞAHİNBölüme Git
    Kuzeyden Türkiye, doğu ve güneydoğudan Irak, güneyden Ürdün, güneybatıdan İsrail, batıdan Lübnan, Akdeniz ve Türkiye ile çevrilidir. Ülkenin resmî adı...
  • 2/6Müellif: CENGİZ TOMARBölüme Git
    II. TARİH Başlangıçtan Osmanlı Dönemine Kadar. İslâm fetihlerinden önce Suriye’de Bizans’ın vasalı Gassânîler hüküm sürüyordu. Gassân, Kelb, Tenûh, Ta...
  • 3/6Müellif: Ş. TUFAN BUZPINARBölüme Git
    Osmanlı Dönemi. 24 Ağustos 1516’da Osmanlılar’ın galibiyetiyle sonuçlanan Mercidâbık Savaşı’nın en önemli sonuçlarından biri, Eylül 1516’da Şam merkez...
  • 4/6Müellif: CENGİZ TOMARBölüme Git
    III. KÜLTÜR ve MEDENİYET 1. Eğitim ve Öğretim. Fetihten Osmanlılar’a Kadar. Eski bir kültür ve medeniyet merkezi olan Suriye, İslâm’ın doğuşundan önce...
  • 5/6Müellif: CENGİZ TOMARBölüme Git
    Osmanlılar’dan Günümüze. Osmanlılar döneminde Suriye’de ilmî ve fikrî hayat Memlük döneminin tabii bir devamı niteliği taşır. Henüz yeterince araştırı...
  • 6/6Müellif: ABDÜSSELAM ULUÇAMBölüme Git
    2. Mimari. Suriye’de iklim ve malzemenin uygunluğu dolayısıyla Eskiçağ’lardan beri yoğun bir yapılaşma görülür. Ugarit (m.ö. 1400), Pers (m.ö. 538-333...
1/6
SURİYE
Müellif: CEMALETTİN ŞAHİN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2009
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 16.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#1
CEMALETTİN ŞAHİN, "SURİYE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#1 (16.12.2019).
Kopyalama metni
Kuzeyden Türkiye, doğu ve güneydoğudan Irak, güneyden Ürdün, güneybatıdan İsrail, batıdan Lübnan, Akdeniz ve Türkiye ile çevrilidir. Ülkenin resmî adı el-Cumhûriyyetü’l-Arabiyyetü’s-Sûriyye, yüzölçümü 185.180 km2, nüfusu 18.400.000 (2005), başşehri Şam (Dımaşk: 2.200.000), diğer önemli şehirleri Halep (2.500.000), Humus (923.000) ve Lazkiye’dir (417.000).

I. FİZİKÎ ve BEŞERÎ COĞRAFYA
Batıdaki Ensâriye, Antilübnan (Cebelişarkî) ve Dürzî dağları dışında yüzey şekilleri sade bir görünümdedir. Batıdaki dağlık yapı doğuda yerini ortalama yükseltisi 400-600 m. civarında olan ve 200 metreye kadar inebilen hafif dalgalı, geniş plato düzlüklerine bırakır. Antilübnan dağları üzerindeki Hermon dağı ülkenin en yüksek yeridir (2814 m.). Ensâriye dağlarıyla Akdeniz arasındaki dar şeritte küçük kıyı ovaları yer alır. Bunların en önemlisi Tartûs’un güneyinde Nehrülkebîr’in suladığı Akkār ovasıdır. Süveydâ-Tedmür-Deyrizor hattının güneyinde kalan bölgede Bâdiyetüşşâm, Şâmiye ve Bâdiye gibi adlarla bilinen geniş çöl alanları bulunur. Genelde hafif dalgalı bir topografyaya sahip çöl alanında yer yer tuzlu bataklık ve vahalar göze çarpar. Türkiye’den gelen ve Suriye’deki uzunluğu 680 kilometreyi bulan Fırat, Lübnan’dan gelen Âsi ve Fırat’ın kolları Habur ile Belih Suriye’nin en önemli akarsularıdır. Akarsular tarımda sulama için büyük önem taşıdığından üzerlerine birçok baraj yapılmıştır.

Batı kesimlerinde hüküm süren Akdeniz iklimi doğuya doğru gidildikçe değişir ve yağış miktarı azalır, sıcaklıklar artar; merkezî bölgelerde ve güneydoğuda çöl şartları hâkimdir. Yıllık ortalama sıcaklık, 32 °C ile Deyrizor ve Ebûkemal arasında kalan alanda en yüksek değerlere ulaşır; ancak sıcaklığın yarı kurak bölgelerde ve çöllerde 40 °C’in üstüne çıktığı görülür. Ensâriye dağlık kütlesinde yağışlar boldur ve Akdeniz’e bakan batı yamaçlarında 800-1000 mm. arasında olan yıllık ortalama yağış miktarı yüksek kesimlerde 1400 milimetreyi aşar. Bâdiyetüşşâm’da bu miktar 100 milimetrenin altına düşer. Akdeniz ikliminin görüldüğü batı kesiminde makinin yaygın olduğu Akdeniz bitki örtüsü, geri kalan büyük kesimde yarı kurak iklim şartlarında gelişen step formasyonu hâkimdir. Batıda Ensâriye dağlarının yükseklerinde kızılçam, meşe ve Halep çamına rastlanır. Güneydoğudaki Süveydâ, Deyrizor hattının ötesinde kalan saha çöl bitkilerinin yayılış alanıdır. Ensâriye, Antilübnan ve Abdülazîz dağlarında görülen ormanlar ancak % 3’lük bir alan kaplar.

Nüfusun % 50’si yirmi yaşın altındadır; yaşlı nüfusun (altmış beş yaş ve üstü) oranı çok düşüktür (% 3). Halkın büyük bölümü, yaşamaya uygun iklim özellikleri ve tarım alanlarının yer aldığı ülkenin batı kesiminde toplanmıştır. Nüfus yoğunluğu ortalamasının kilometrekarede 102 kişi (2005) olduğu ülkede bu değer Şam, Halep ve Lazkiye çevrelerinde 150 iken Hama, Humus, Tartûs, İdlîb ve Dârâ çevrelerinde 50-100 kişi arasında değişir; merkezde ve güneydoğu kesimlerinde ise beş kişinin altına düşer. En önemli etnik grupları Araplar, Türkler, Dürzîler, Ermeniler ve Kürtler oluşturur; ayrıca ülkede sayıları 300.000’i aşan Filistinli mülteciler bulunmaktadır. Toplam sayıları 1 milyondan fazla olan Türkler’in büyük çoğunluğu Halep, Menbic, Azâz, Lazkiye, Hama, Humus, Şam ve Kuneytıra’da oturmaktadır. Nüfusun % 85’ini müslümanlar, % 10’unu hıristiyanlar, geriye kalanın 260.000’ini Dürzîler meydana getirir.

Topraklarının yaklaşık % 30’unda tarım yapılan Suriye’nin ekonomisi bu sektöre ve hayvancılığa dayanır. Nüfusun yarısının çalıştığı tarım sektörünün millî gelirdeki payı % 25 kadardır. Batıda daha çok zeytin, pamuk ve üzüm, iç kesimdeki step alanlarında buğday ve arpanın ön plana çıktığı tahıl türleri üretilir. Halkın temel geçim kaynaklarından birini teşkil eden hayvancılıkta geniş step alanlarının varlığı koyun yetiştiriciliğinin yaygınlaşmasına (% 80) yol açmıştır. Ülkede tarım ve hayvancılığa dayalı bir gıda ve tekstil sanayii ile pek gelişmemiş kimya ve çimento sanayii mevcuttur; ağır sanayinin petrol rafinesiyle (Humus ve Bâniyâs) sınırlı kaldığı söylenebilir. Yer altı kaynakları bakımından fakir olan Suriye topraklarından petrol, fosfat, doğal gaz ve asfaltit çıkarılır. Toplam 2,5 milyar varil rezervinin bulunduğu tahmin edilen petrol, tarım-hayvancılık ürünlerinin ve fosfatın yanında önemli ihraç maddelerinden biridir. İyi bir karayolu ağına sahip olan Suriye’de Lazkiye, Tartûs ve Bâniyâs limanları ile Dımaşk, Halep, Deyrizor ve Kamışlı havaalanları deniz ve hava ulaşımının başlıca merkezleridir. Demiryolları ise hatlarının eskiliği sebebiyle fazla önem taşımamaktadır. Turizm gelirlerinin kaynağını tarihî kalıntılarla eski eserler ve dinî merkezler oluşturmaktadır.

BİBLİYOGRAFYA
Sami Öngör, Orta Doğu (Siyasi ve İktisadi Coğrafya), Ankara 1964, s. 210-216; Necdet Tunçdilek, Güneybatı Asya Fiziki Ortam, İstanbul 1971, s. 36, 43, 210; Syria: A Country Study (ed. T. Collelo), Washington 1988, s. 53-70, 129-163; Ali Yiğit, Türk Ülkeleri ve Türklerin Yaşadıkları Bölgelerin Coğrafyası, Elazığ 1996, s. 148-149; S. Lafleuriel-Zakri, Syrie: Berceau des civilisations, Courbevoie 1997; İbrahim Atalay, Kıtalar ve Ülkeler Coğrafyası, İzmir 2001, s. 32-33; Erdoğan Aslıyüce, Değişen Komşumuz Suriye, İstanbul 2003, s. 41, 70; Fatih Kirişçioğlu, “Suriye Türkleri”, Avrasya Dosyası, Suriye özel sayısı: II/3, Ankara 1995, s. 131-142; Mehmet Şandır, “Suriye Türklüğü”, Yesevi, IV/43, İstanbul 1997, s. 34-38.
Bu bölüm ilk olarak 2009 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 37. cildinde, 544-545 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
2/6
Müellif:
SURİYE
Müellif: CENGİZ TOMAR
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2009
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 16.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#2-baslangictan-osmanli-donemine-kadar
CENGİZ TOMAR, "SURİYE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#2-baslangictan-osmanli-donemine-kadar (16.12.2019).
Kopyalama metni
II. TARİH
Başlangıçtan Osmanlı Dönemine Kadar. İslâm fetihlerinden önce Suriye’de Bizans’ın vasalı Gassânîler hüküm sürüyordu. Gassân, Kelb, Tenûh, Tağlib, Selîh gibi Arap kabilelerinden oluşan halk büyük ölçüde hıristiyanlaşmıştı. Sâsânîler, 613 yılında Gassânîler’i yenerek Dımaşk’ı ele geçirip bölgeyi hâkimiyetleri altına aldılar. Ancak Herakleios uzun süren savaşların sonunda 628’de Suriye’yi geri almayı başardı. Hicaz kabileleri ve özellikle Mekke halkı Kureyşliler, İslâm öncesinde Bilâdüşşam diye adlandırdıkları Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin ile ticarî ilişkiler kurmuşlardı. Kur’an’da işaret edildiği gibi (el-Kureyş 106/1-4). Kureyş kervanları kışın güneye (Yemen), yazın kuzeye (Suriye ve Filistin şehirleri) gidiyordu. Siyer kaynaklarında Hz. Peygamber’in, on iki yaşında iken bu kervanlardan birinde amcası Ebû Tâlib ile birlikte Suriye’nin güneyindeki Busrâ’ya kadar gittiği bildirilmektedir.

İslâm döneminde Suriye bölgesiyle ilk münasebet Resûl-i Ekrem’in davet mektupları dolayısıyla başladı. Gassânî Emîri Şürahbîl b. Amr, Resûlullah’ın Busrâ-Filistin valisine gönderdiği elçisini yakalatarak öldürtmüştü. Bunu savaş sebebi sayan Hz. Peygamber’in gönderdiği İslâm ordusuyla bölgede bulunan Bizans ordusu arasında Ürdün’ün güneyinde Mûte Savaşı meydana geldi (Cemâziyelevvel 8 / Eylül 629). Bundan bir yıl sonra, Bizans İmparatoru Herakleios’un Medine’ye karşı saldırı hazırlığı içinde olduğu yolunda gelen haberler üzerine Resûl-i Ekrem 30.000 kişilik bir orduyla Tebük Seferi’ne çıktı. Yaklaşık yirmi gün Bizans sınırlarına yakın bir mevkide beklediği halde Bizans ordusu karşısına çıkmayınca bölgedeki yerel emirliklerle cizye ödemeleri ve İslâm devletinin egemenliğini tanımaları şartıyla antlaşmalar yaptıktan sonra Medine’ye döndü. Hz. Ebû Bekir de isyan hareketlerinin bastırılmasının ardından İslâmiyet’in tebliği yanında bölgenin güvenliğini sağlamak, orada yaşayanların uğradığı zulüm ve haksızlığa son vermek için her biri 3000 kişiden oluşan üç ayrı birliği, ikisini Yezîd b. Ebû Süfyân ile Şürahbîl b. Hasene’nin kumandasında Tebük-Maan istikametinde Suriye ve Ürdün’e, üçüncüsünü Amr b. Âs kumandasında Eyle üzerinden sahil istikametinde Filistin’e doğru gönderdi (13/634). Amr b. Âs, Güney Filistin’de bulunan Vâdilarabe ve Dâsin’de (Gazze) Bizans kuvvetlerini yenilgiye uğratıp Gamrülarabât’a kadar ilerledi. Buna karşılık Bizans İmparatoru Herakleios kardeşi Theodoros kumandasında büyük bir ordu gönderince halifenin emriyle Irak cephesinden Suriye cephesine intikal eden Hâlid b. Velîd, Dımaşk’ın güneyinde Mercirâhit’te Gassânî birliklerini yenilgiye uğrattı (18 Safer 13 / 23 Nisan 634). Güneye doğru ilerleyerek Amr b. Âs dışındaki kumandanlarla buluştu ve Busrâ ile bu şehrin içinde yer aldığı Havran bölgesini barış yoluyla fethetti. Ardından kuzeye yöneldi ve Ecnâdeyn’de Amr b. Âs’a yetişti. Başkumandanlığını Hâlid b. Velîd’in yürüttüğü Ecnâdeyn Savaşı’nda 80.000 kişilik Bizans ordusuna karşı kazanılan büyük zaferle Filistin ve Suriye’nin kapıları müslümanlara açılmış oldu (28 Cemâziyelevvel 13 / 30 Temmuz 634). Suriye’deki fetihler, bu zaferin müjdesi kendisine ulaştıktan sonra vefat eden Ebû Bekir’in yerine halifeliği üstlenen Hz. Ömer döneminde daha da genişledi. Fihl ve Mercüssuffer’de kazanılan zaferlerin ardından Dımaşk fethedildi (Receb 14 / Eylül 635). Bu dönemde Hama, Ba‘lebek ve Humus şehirleri de müslümanların eline geçti.

Müslümanların bölgedeki başarıları üzerine Herakleios, hıristiyan Araplar’ın ve Ermeniler’in de katıldığı 50-100.000 kişilik bir orduyu Suriye’ye gönderdi. Bu gelişme karşısında Hâlid b. Velîd, Humus ve Dımaşk’taki kuvvetleri çağırdı ve sayıları 25.000’i aşan askerleriyle Yermük vadisine geldi. Yapılan meydan savaşında Bizans ordusu ağır bir yenilgiye uğradı (12 Receb 15 / 20 Ağustos 636). Yermük zaferiyle Bizans’ın bölgedeki direnci tamamen kırıldı. Daha sonra İslâm orduları Suriye’nin kuzeyine yöneldi. Şeyzer, Kınnesrîn ve Halep gibi şehirler Ebû Ubeyde b. Cerrâh tarafından fethedildi. Çok geçmeden Antakya’ya kadar bütün Suriye İslâm hâkimiyetine girdi. Lazkiye, Tartûs (Antartus) gibi sahil şehirleri ise zaman içerisinde İslâm topraklarına katıldı. Bizans’ın içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal çöküntü ile Hıristiyanlık’taki mezhep mücadelelerinin yanı sıra bölge halkının büyük kısmının Arap olması ve özellikle müslümanların âdil uygulama ve davranışları Suriye’nin fethini kolaylaştırdı, bu sebeple Suriye şehirlerinin çoğu barış yoluyla ele geçirildi.

Kudüs’ün fethinden hemen önce Suriye’ye gelerek Câbiye’de konaklayan Hz. Ömer, bölgedeki valilerin katıldığı toplantıda fetihler neticesinde ortaya çıkan yeni meseleleri müzakere ederek gelirlerin paylaşımı ve zimmîlerin durumuyla ilgili önemli kararlar aldı (16/637). Fetihlerden sonra Suriye’nin güneyi ve merkezî kısımları Dımaşk, kuzey bölgeleri Humus cündüne bağlandı. 18 (639) yılındaki Amvâs veba salgını esnasında Suriye fâtihlerinden Ebû Ubeyde b. Cerrâh ve Dımaşk Valisi Yezîd b. Ebû Süfyân başta olmak üzere pek çok sahâbî öldü. Hz. Ömer tarafından kardeşinin yerine Dımaşk valiliğine getirilen Muâviye b. Ebû Süfyân, Hz. Osman döneminde Filistin, el-Cezîre, Humus ve Kınnesrîn’in de kendisine bağlanmasıyla Suriye genel valisi oldu (24/645). Muâviye’nin Suriye valiliği Suriye tarihinde önemli bir dönüm noktası teşkil etmiştir.

İslâm fetihleri esnasında Suriye şehirlerinde yaşayan hıristiyan halkın bir kısmı Bizans ordusuyla Anadolu’ya giderken çoğunluk bulunduğu şehirlerde kalmıştı. Müslümanlar onlarla birlikte bu şehirlere yerleştiler. Muâviye b. Ebû Süfyân, İslâm öncesinde Suriye’ye yerleşmiş bulunan Benî Kelb’den bir kadınla evlenip bölgenin en büyük kabilesini arkasına aldı. Böylece Kelbîler’e ve Halife Hz. Osman’a dayandırdığı güç ve itibarını gittikçe arttırdı; kendisine çok bağlı disiplinli bir ordu kurmanın yanında başarılı yönetimiyle bölge halkının gönlünü kazandı. Ayrıca Benî Temîm, Kays, Esed gibi kabileleri Suriye’nin çeşitli bölgelerine yerleştirdi. Suriye’nin fethinde rol oynayan pek çok sahâbî de bölgede kaldı.

41 (661) yılında Emevî Devleti’nin kurulması ve Dımaşk’ın başşehir yapılması Suriye’nin önemini daha da arttırdı. Fethedildiği yıllarda Dımaşk ve Humus cündlerine ayrılan Suriye’de Yezîd b. Muâviye devrinde kuzey bölgelerinin bağlandığı Kınnesrîn cündü oluşturuldu. Humus ve Kınnesrîn valileri nüfuz sahibi kabilelerden seçiliyordu. II. Muâviye’nin ölümü üzerine Kınnesrîn ve Humus valileri Abdullah b. Zübeyr’e itaat etmişti. II. Muâviye tarafından, yerine bir halife seçilinceye kadar devlet işlerini yürütmekle görevlendirilen ve Dımaşk’taki Kaysîler’in lideri olan Dahhâk b. Kays da Abdullah b. Zübeyr’i destekledi ve Câbiye görüşmelerinde halife seçilen Mervân b. Hakem’e karşı isyan etti. Kınnesrîn, Humus ve Filistin ordugâhlarından temin ettiği yardımla gücünü arttırdı. İki taraf arasında Mercirâhit’te yapılan savaşı Kelb kabilesinin desteklediği Mervân kazandı; böylece Emevî saltanatının devamını ve halifeliğin ailenin Mervânî koluna geçmesini sağladı (Muharrem 65 / Ağustos-Eylül 684). Mervân ilk olarak Abdullah b. Zübeyr’i destekleyen Kaysîler’e mensup valileri görevden aldı ve Suriye’de kontrolü tamamen ele geçirdi. Kelb ve Kays kabileleri arasındaki Mercirâhit savaşı, iki kabile grubu arasında Emevîler’in yıkılışına kadar süren ve Suriye tarihinin karakteristiğini oluşturan kabile mücadelelerinin başlangıcı oldu.

Halife İbrâhim b. Velîd’e karşı isyan eden II. Mervân, Kınnesrîn Kaysîleri ve Velîd’in öldürülmesi yüzünden ayaklanan Humus halkının da katılımıyla Dımaşk üzerine yürüdü. Yemenli kabilelerden oluşan orduyu bozguna uğratarak Dımaşk’a girdi ve halife ilân edildi (127/744). II. Mervân, Yemen asıllı kabilelerin merkezi durumundaki Suriye’yi kendisi için tehlikeli buluyordu. Dımaşk’ta işleri yoluna koyduktan sonra hükümet merkezini kendisini destekleyen Kaysî kabilelerin merkezi olan Harran’a taşıdı. Ancak bu hareketi, baştan itibaren Emevî saltanatının devamını sağlayan Suriye’deki Yemen asıllı kabilelerin isyanına yol açtı. Humus, Dımaşk ve Taberiye’deki isyanları Kelbîler’in merkezi konumundaki Tedmür’deki isyanlar takip etti. II. Mervân ancak 128 (746) yılı yazında Suriye’yi tamamen itaat altına alabildi. Emevîler döneminde Suriye’nin imarına önem verildi. Emevî halifeleri Dımaşk, Halep gibi şehirlerde pek çok cami, saray ve kasır inşa ettirdiler. İslâm sanatının temelini teşkil eden ve sanat tarihi açısından büyük önem taşıyan bu eserlerden bazıları günümüze ulaşmıştır (aş.bk.). Tarımın gelişmesine özen gösteren Emevî idarecileri Suriye’de sulama kanalları açtırdılar.

Son Emevî halifesi II. Mervân’ın Büyük Zap Suyu Savaşı’nda Abbâsî ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğramasının (132/750) ardından Dımaşk ve diğer Suriye şehirleri kısa süre içinde Abbâsîler’e itaat etti. Suriye’de Emevî hâkimiyetini yeniden kurma çabaları kolaylıkla bastırıldı. Bu isyanlarda Abbâsîler’in Suriye’de Emevî mensuplarına yaptıkları haksızlıkların yanı sıra Suriye halkının Emevîler döneminde sahip bulunduğu imtiyazları kaybetmelerinin de büyük payı vardır. Ayaklanmaların ilki Kınnesrîn’de Kays kabilesinin isyanıdır. Tedmür ve Humus şehirlerinin de katılımıyla genişleyen, liderliğine Ebû Muhammed es-Süfyânî’nin getirildiği isyan Suriye Valisi Abdullah b. Ali b. Abdullah tarafından bastırıldı (133/751).

Abbâsîler’in yönetim merkezi olarak Irak’ı seçmeleriyle birlikte Suriye devlet merkezi olmaktan çıkıp Abbâsîler’e bağlı bir eyalet konumuna düştü. Suriye’nin kuzeyinde Bizans sınırındaki şehirler önemini korumakla birlikte Dımaşk, Humus ve Halep gibi şehirler eski önemini yitirdi. Ticaretin Irak ve İran şehirlerine kayması bölgenin ekonomik yapısını zayıflattı. Öte yandan Kays ve Kelb kabileleri arasında Emevîler zamanında yaşanan gerilim Abbâsîler döneminde tarım toprakları üzerinde mücadeleye dönüştü. Hârûnürreşîd döneminde Suriye’nin idarî yapılanmasında değişiklikler yapıldı. Bizans saldırıları karşısında stratejik önem taşıyan Menbic, Dülûk, Ra‘bân, Kûrus, Antakya ve Tîzîn, Kınnesrîn cündünden ayrılıp Avâsım adıyla müstakil bir bölge haline getirildi. Onun zamanında bölgede bazı karışıklıklar yaşandı. Suriye’nin güneyinde Havran bölgesinde 176’da (792-93) Arap kabileleri arasında başlayan mücadele, ancak Ca‘fer b. Yahyâ el-Bermekî kumandasındaki bir ordunun bölgeye sevkiyle yatıştırılabildi (180/796).

Suriye’de Abbâsî yönetimine karşı en ciddi isyanlardan biri Halife Emîn döneminde ortaya çıktı. Emîn ile kardeşi Me’mûn arasındaki iktidar mücadelesi devam ederken Emevî Halifesi Muâviye’nin soyundan geldiğini iddia eden Ali b. Abdullah es-Süfyânî ayaklanarak Abbâsîler’in Dımaşk valisini şehirden çıkardı. Emîn, isyanı bastırmak için gönderdiği iki kumandanını Bağdat’taki durumun kötüleşmesi üzerine geri çekmek zorunda kaldı. Kelb kabilesinin desteğiyle Dımaşk’ta hilâfetini ilân eden Ali b. Abdullah ancak Kays kabilesinin müdahalesiyle bertaraf edilebildi (198/813). Me’mûn döneminde ise Nasr b. Şebes bölgede büyük bir isyan çıkardı. Önce Halep etrafındaki beldeleri ele geçiren Nasr, Sümeysât’a hâkim oldu ve taraftarlarının sayısını arttırdı. Suriye ve Mağrib vilâyetlerine vali tayin edilen Tâhir b. Hüseyin’i geri püskürttü. Nasr’ın isyanı Tâhir’in yerine vekil bıraktığı oğlu Abdullah tarafından bastırıldı (209/824).

Halife Me’mûn, Bizans seferleri esnasında 215-217 (830-832) yıllarında kışları geçirmek için Dımaşk’a gitti. Mu‘tasım-Billâh döneminin sonlarında Filistin’de Emevî ailesinden geldiğini iddia eden Ebû Harb el-Müberka‘ isyan ederek çevresinde pek çok insan topladı. Dımaşklı İbn Beyhes de onun çağrısına uyup ayaklandı. İsyan Abbâsî birlikleri tarafından bastırıldı (227/842). Halife Mütevekkil-Alellah, Bizans saldırılarına karşı Suriye sahillerine donanma yerleştirip sahil birlikleri kurduğu gibi Türk kumandanların nüfuzunu kırmak amacıyla devlet merkezini Arap unsurunun ağırlıklı olarak bulunduğu Dımaşk’a nakletmeye karar verdi. Safer 244’te (Mayıs 858) maiyetiyle birlikte Dımaşk’a gelen Abbâsî halifesi, Türk askerlerinin Irak’a dönmek için gösteri yapmaya başlamaları yüzünden Sâmerrâ’ya dönmek zorunda kaldı.

Suriye’nin kırsal kesiminde heteredoks Şiî hareketlerinin yaygınlaşmaya başladığı Mütevekkil-Alellah devrinde başlayan anarşi onun ölümünden sonra daha da arttı. Özellikle Kuzey Suriye’de Kilâb kabilesinin isyanları önemlidir. III. (IX.) yüzyılın ikinci yarısından itibaren Suriye’de pek çok ayaklanma oldu. Îsâ b. Şeyh 256’da (870) Dımaşk’ı işgal ederek hilâfet merkezine gönderilen vergiyi kesti. Halife Mu‘temid-Alellah, Türk kumandanlarından Emâcûr et-Türkî’yi Suriye valiliğine tayin edip bu isyanı bastırmakla görevlendirdi. İsyanı bastıran Emâcûr’un 878’de ölümünün ardından yerine geçen oğlu Ali, Bizans seferi için Suriye’ye gelen Ahmed b. Tolun’a tâbi olmayı ve hutbede onun adını okutmayı kabul etti (Şâban 264 / Nisan 878). Remle, Halep, Hama ve Humus valilerinin de itaat arzetmesiyle Suriye’de yeni bir dönem başladı. Âzatlısı Lü’lü’ü Suriye valiliğine tayin eden Ahmed b. Tolun döneminde Suriye’ye istikrar geldi, çıkan küçük çaplı isyanlar kolaylıkla bastırıldı.

Humâreveyh devrinde Muvaffak-Billâh tarafından gönderilen Abbâsî ordusu bütün Suriye’yi ele geçirdi. Bunu öğrenen Humâreveyh bizzat sefere çıktı ve Zilkade 272’de (Nisan 886) Dımaşk’ı, ardından Muhammed b. Ebü’s-Sâc vasıtasıyla bütün Suriye’yi geri aldı. Bundan sonra Abbâsî halifesine bağlılığını bildiren Humâreveyh’in Dımaşk’ta hizmetçileri tarafından uyurken öldürülmesiyle (282/895) birlikte Suriye’de Tolunoğulları yönetimi zayıflamaya başladı. Bu dönemde gulât-ı Şîa’ya mensup İsmâilî-Karmatî hareketleri Suriye’ye nüfuz etti. Karmatîler Esed, Tay ve Temîm kabileleriyle birlikte önce Suriye (289/902), ardından Dımaşk üzerine yürüdüler (290/903). Dımaşk’ı ele geçirememekle birlikte Karmatîler’in bölgedeki lideri, Sâhibüşşâme diye bilinen ve emîrü’l-mü’minîn ve mehdî unvanlarını kullanan Hüseyin b. Zikreveyh Hama, Humus, Maarretünnu‘mân ve Ba‘lebek’i ele geçirdi. Ancak ertesi yıl Hama’da Abbâsî kuvvetlerine yenilerek yakalandı ve Bağdat’a götürülüp öldürüldü (291/903). Suriye’de birkaç yıl daha devam eden Karmatî isyanları, Halife Müktefî-Billâh’ın görevlendirdiği Muhammed b. Süleyman el-Hanîfî el-Kâtib ve Hüseyin b. Hamdân gibi kumandanların çabalarıyla sona erdirildi.

324 (936) yılında Suriye’nin halife tarafından Mısır genel valisi Muhammed b. Tuğç’a verilmesiyle bölgede İhşîdîler dönemi başladı. Bu yıllarda hilâfet merkeziyle arasının bozulması yüzünden Suriye’ye gelen eski emîrü’l-ümerâ Muhammed b. Râiḳ, Suriye’nin önemli bir kısmını ele geçirmeyi başardı. Muhammed b. Tuğç, İbn Râiḳ’in ölümünden sonra Dımaşk’a yürüyüp kontrolü sağladı. Ancak Seyfüddevle el-Hamdânî 334’te (945) Halep ve Humus’u, ardından Dımaşk’ı ele geçirdi. Muhammed b. Tuğç ona karşı harekete geçip savaşmaksızın Dımaşk’ı terketmeye mecbur etti. Daha sonra Humus’a, ardından Kınnesrîn’e geldi, burada yapılan savaşı da İhşîdîler kazandı (334/945-46). Ebü’l-Misk Kâfûr devrinde iki taraf arasında imzalanan antlaşmayla Suriye’nin kuzeyi Hamdânîler’e bırakıldı (Rebîülâhir 336 / Kasım 947). İhşîdîler’in Suriye’nin güneyindeki hâkimiyetleri, 357 (968) yılında Suriye’nin büyük kısmının ve Dımaşk’ın Karmatîler tarafından ele geçirilmesine kadar devam etti. IV. (X.) yüzyıl sonlarında Hamdânîler’in zayıfladığı dönemde Suriye’nin kuzeyi Bizans saldırılarına ve uzun süreli işgallere mâruz kaldı. Aynı devirde Güney Suriye, Filistin sahil şehirlerini eline geçiren Fâtımîler’in en önemli hedefi oldu. Kelb, Kilâb ve Tay kabileleri bu hâkimiyet mücadelesinde önemli rol oynadılar.

Fâtımîler, Suriye’yi kendilerini Bağdat’a götürerek Büveyhî idaresine ve Abbâsî hilâfetine son verecek seferin hareket noktası olarak görüyorlardı. Mısır’ı ele geçiren Fâtımîler’in Suriye’yi Karmatîler’den alma yönündeki ilk teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlandı (360/971). Azîz-Billâh, 977 yılında Dımaşk’ta bağımsızlığını ilân eden Türk Emîri Aftegin’in üzerine bizzat giderek onu esir aldı. Bu zafere rağmen Aftegin’in adamlarından Kassâm bölgedeki hâkimiyetini bir müddet sürdürdü. Irak Büveyhî Sultanı Adudüddevle’nin 983’te ölümünün ardından Suriye’de kendilerini daha güçlü hisseden Fâtımîler merkezî Suriye’de hâkimiyeti tam anlamıyla ele geçirdiler. 382 (992) yılında Hamdânîler’in elindeki Humus ve Hama’yı aldıktan sonra Halep’e doğru ilerleyen Fâtımî ordusu Bizans ordusunun yardıma gelmesi yüzünden geri çekildi. Fâtımîler, bölgedeki hâkimiyetlerinin ilk yıllarında Suriye’deki yerel liderlere özerklik verdiler; Suriye’nin güneyinde nüfuz sahibi olan Cerrâhîler’le iş birliği yaptılar. Ancak mahallî isyanları bastırmakta güçlük çektiler. Bu dönemde Fâtımî dâîlerinin bölgedeki propagandalarıyla Fâtımî / İsmâilî daveti Suriye’de daha fazla yayılma imkânı buldu. Hâkim-Biemrillâh devrinde 404’te (1014) Halep ve civarı alındı. Suriye sahil şehirleri de Fâtımîler’in eline geçti. Kuzey Suriye’de Bizans’ın elinde Şeyzer gibi küçük birkaç şehir kaldı. Bu yıllarda henüz ortaya çıkan Dürzîlik inancı Karmatî mirasının hâlâ yaygın olduğu Suriye’de hızla yayıldı.

Suriye’nin kuzeyinde Fâtımî hâkimiyetinin zayıfladığı Halife Zâhir-Lii‘zâzidînillâh döneminde Sâlih b. Mirdâs, Kelb ve Tay kabileleriyle anlaşarak önce Halep’ten Âne’ye kadar olan bölgenin kendisine bırakılmasını sağladı. 415’te (1024) Halep’i ele geçirip Mirdâsîler hânedanının temellerini attı. Suriye’nin merkezî birimleri ve Dımaşk, Fâtımî egemenliğinde kalsa da Mirdâsîler Fâtımîler’i birkaç defa yenilgiye uğrattılar, Halep ve Humus’u alıp onları Kuzey Suriye’den tamamen çıkardılar. Bununla birlikte Mirdâsî Emîri Şiblüddevle Nasr, Fâtımî tehdidine karşı Bizans hâkimiyetini tanımak ve vergi vermek zorunda kaldı.

Fâtımîler’in Dımaşk valisi Anuş Tegin, Suriye’deki Arap kabileleriyle iş birliği içerisinde Hama ve Halep’i ele geçirerek Mirdâsî hâkimiyetine son verdi. Ancak onun ölümünün ardından (433/1042) Halep’te Mirdâsî idaresi tekrar tesis edildi. Fâtımîler’in Güney Suriye’deki hâkimiyetleri, Selçuklu Emîri Atsız b. Uvak’ın 468’de (1075-76) Suriye’yi ele geçirip hutbeyi Abbâsîler adına okutmasıyla son buldu. Dımaşk’ı kuşatan Fâtımîler, yardım için gönderilen Melikşah’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş’un yaklaştığını öğrenince kuşatmayı kaldırarak geri çekildiler. Tutuş’un şehre girmesinin ardından Suriye ve Filistin Selçuklu Devleti kuruldu (471/1079). Daha sonra dikkatini Kuzey Suriye’ye yönelten Tutuş 479’da (1086) Halep’i de Selçuklu topraklarına kattı. Ukaylî Emîri Müslim b. Kureyş ile I. Süleyman Şah’ın sahneden çekilmeleri sebebiyle Tutuş Suriye’nin yegâne hâkimi oldu. Aynı yılın sonunda Halep’e gelen Sultan Melikşah, Halep valiliğini Kasîmüddevle Aksungur’a verdi. Bu dönemde Suriye’nin güneyi ve sahil şehirleri Tutuş’un, kuzeyi ise Aksungur’un elindeydi. Bu ikisinin arasındaki Şeyzer merkez olmak üzere Efâmiye ve Kefertâb’da Benî Münkız hüküm sürüyordu. Suriye’de Selçuklu yönetimi başlarken Batı Avrupa ve özellikle İtalya’da ticaret yeniden canlanmakta, bilhassa Akdeniz’in doğu kıyısındaki şehirleri etkilemekteydi. Bu gelişme Halep ve Dımaşk gibi Doğu Akdeniz sahiline yakın şehirlere de yansıdı. Selçuklular’ın bölgede siyasî istikrarı sağlamaları ticaretin gelişmesine katkıda bulundu. Selçuklular’ın Suriye ile birlikte İran ve Anadolu’ya da hâkim olmaları karayoluyla yapılan uluslararası ticareti geliştirdi.

Ağabeyi Melikşah’ın ölümüne kadar (485/1092) melik unvanıyla yetinen Tutuş onun vefat haberini alınca taht mücadelesine kalkışarak Rahbe, Musul, Halep, Nusaybin, Antakya, Urfa, Harran ve Rakka’yı ele geçirip adına hutbe okuttu. Ancak Melikşah’ın yerine geçen oğlu Berkyaruk’un bölgeye yaklaşması üzerine Dımaşk’a çekildi. Mayıs 1094’te Halep’i kuşatan Tutuş şehri ele geçirip Aksungur’u öldürttü ve Kuzey Suriye’yi Antakya’da hüküm süren Yağısıyan’a iktâ olarak verdi. Selçuklu tahtı için Berkyaruk’la yaptığı mücadeleyi kaybeden Tutuş’un ölümünün (488/1095) ardından oğlu Rıdvan Halep’e hâkim olmayı başardı, küçük kardeşi Dukak ise Dımaşk’ı ele geçirdi. Böylece Suriye Selçukluları ikiye bölünmüş oldu. Rıdvan 507’de (1113) ölümüne kadar Kuzey Suriye hâkimiyetini sürdürdü. Rıdvan’ın ardından oğulları vasıtasıyla devam eden Selçuklu Halep melikliği, şehir halkının Haçlılar’a karşı yardım çağrısı üzerine Halep’e gelen Artuklu Emîri Necmeddin İlgazi tarafından sona erdirildi (511/1117). Dımaşk ve Güney Suriye’de Dukak’ın 497’de (1104) ölümünün ardından hâkimiyet Dımaşk Atabegliği’nin (Börîler / Tuğteginliler) kurucusu Atabeg Tuğtegin’in eline geçti. Bu dönemde Cebelibahre’de Nusayrîler, Cebelisümmâk’ta Dürzîler, Batı ve Güney Suriye’de İsmâilîler gibi heterodoks unsurlar, Sünnî Selçuklular’la mücadelelerini ve bulundukları bölgelerdeki hâkimiyetlerini devam ettiriyorlardı. Tuğtegin’in ölümünden (522/1128) sonra Dımaşk’a hâkim olan oğlu Böri bölgede Haçlılar’ın müttefiki Bâtınîler’le mücadele etti. Dımaşk’ı ele geçirmek isteyen Haçlılar’ı da yenmeyi başardı (523/1129).

I. Haçlı Seferi esnasında Antakya’yı işgal eden Haçlılar (492/1099) Suriye’de Maarretünnu‘mân’ı yağmaladıktan sonra Hısnülekrâd üzerinden Lübnan’a girdiler. Haçlılar’ın eline geçen Lazkiye 1108’de Antakya Prinkepsliği’ne bağlandı. Ancak Suriye’nin iç kısımları Halep, Hama, Humus ve Dımaşk atabeglerin elindeydi. Haçlılar, Suriye’nin sadece sahil kesiminde hâkimiyet kurabildiler. Bu arada Halep ve çevresini ele geçiren Musul Atabegi İmâdüddin Zengî, bir yandan Haçlılar’a karşı cihad ilân ederken Suriye’nin güneyini de hâkimiyeti altına almaya çalıştı ve 524’te (1130) Hama’yı, ardından Humus’u topraklarına kattı.

İmâdüddin Zengî’nin 541’de (1146) ölümünden sonra Halep’te ve Kuzey Suriye’de hâkimiyet oğlu Nûreddin Mahmud Zengî’nin eline geçti. II. Haçlı Seferi’nin ardından Suriye’deki etkinliği daha da artan Nûreddin Zengî, 549’da (1154) Dımaşk’ı ele geçirerek Suriye’nin büyük oranda tek elde toplanmasını sağladı. Suriye şehirlerinin imarına önemli katkıda bulunduğu gibi Sünnî ulemâsını destekledi. Bölgedeki Haçlılar’a ve heterodoks zümrelere karşı onlardan yararlandı. Bu esnada Suriye’nin güneyinde Salhad ve Busrâ İsmâilîler’in elindeydi. Suriye’nin çöl olan doğu kısmında ise Tay kabilesine mensup Benî Fazl bazan Fâtımîler’le, bazan da Haçlılar’la anlaşarak hâkimiyetini devam ettiriyordu. Bu arada 552 (1157) yılında Suriye’nin kuzeyinde meydana gelen deprem pek çok şehirde büyük hasara yol açtı.

Nûreddin Zengî’nin 569’da (1174) ölümüyle başlayan taht mücadelesi, Mısır ve Suriye’yi birleştirmek isteyen Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye Suriye’yi ele geçirme fırsatı verdi. Dımaşk’taki emîrlerin daveti üzerine Ekim 1174’te Mısır’dan Suriye’ye hareket eden Selâhaddin Dımaşk, Ba‘lebek, Humus, Hama gibi önemli merkezleri kolaylıkla ele geçirdi. 579’da (1183) Halep’i de alan Selâhaddin, Hittîn Savaşı’nda Haçlılar’ı büyük bir yenilgiye uğratıp (583/1187) Kudüs’ü fethetti ve Haçlılar’ın elindeki kalelerin büyük kısmını geri aldı. 1192’de Haçlılar’la Sûr-Yafa arasındaki sahil şeridinin onlara bırakılması, iç kısımların Eyyûbîler’de kalması şartıyla antlaşma yapıldı.

589’da (1193) Selâhaddin’in ölümüyle Eyyûbî Devleti, Mısır ve Suriye’de birkaç kola ayrıldı. Suriye’de Selâhaddin’in oğulları arasındaki hâkimiyet mücadelesine müdahale eden kardeşi el-Melikü’l-Âdil büyük sultan olarak tanınmayı başardı. Onun döneminde Haçlılar’la çatışmadan uzak durulması Suriye’de ticaretin gelişmesini sağladı. Ancak Haçlılar zaman zaman Hama ve Humus gibi şehirlere saldırı düzenliyorlardı. el-Melikü’l-Kâmil Muhammed de Haçlılar’la anlaşma yoluna gitti. Onun ardından Suriye’deki Eyyûbî melikleri bağımsız hareket etmeye başladılar. el-Melikü’s-Sâlih Necmeddin Eyyûb devrinde merkezî idarenin beylikler üzerindeki otoritesi iyice zayıfladı. Halep gibi bazı beyliklerin merkezle ilişkisi kesildi. 1240-1243 yıllarında Halep, Humus ve Dımaşk daha çok Anadolu Selçukluları’na tâbi kaldı.

Suriye Eyyûbî melikleri Mısır’da 648’de (1250) kurulan Memlük Devleti’ni tanımadılar ve meşrû hakları saydıkları Mısır sultanlığını onların elinden almak için harekete geçtiler. Moğol tehlikesi ortaya çıkınca aralarındaki mücadele Abbâsî halifesinin devreye girmesiyle iki taraf arasında antlaşmayla sona erdi. Suriye’ye saldıran Moğollar önce Halep’i, ardından Dımaşk’ı istilâ ederek Suriye’nin büyük kısmına hâkim oldular. Ancak Aynicâlût Savaşı’nda (658/1260) Moğollar’a ağır bir darbe vuran Memlükler, Suriye’nin büyük kısmını ellerine geçirdiler. İtaat arzeden Hama, Humus ve Kerek Eyyûbî emîrlerini ise görevlerinde bıraktılar. Hama gibi bazı küçük Eyyûbî beylikleri varlıklarını VIII. (XIV.) yüzyıl başlarına kadar devam ettirdiler.

Memlük Sultanı I. Baybars döneminde Suriye’de hem Moğollar’a hem de Haçlılar’a karşı başarı kazanıldığı gibi idarî düzenlemelere de gidildi. Haçlılar’ın Suriye’deki en önemli kalelerinden Hısnülekrâd alındı, Antakya Haçlı Prinkepsliği ortadan kaldırıldı, Trablus Haçlı Kontluğu ve Bâtınîler’in elindeki pek çok kale fethedildi. Suriye’ye sığınan birçok Türkmen ve Moğol kabilesi çeşitli merkezlere yerleştirildi. Kalavun döneminde 680 (1281) yılında Humus’ta yapılan savaşta İlhanlılar’a karşı büyük bir zafer kazanıldı. Suriye’nin Akdeniz sahilindeki stratejik kalesi Merkab (684/1285) ve ardından Lazkiye alındı. Böylece bölgede Haçlılar’ın elinde sadece Akkâ kalmıştı. el-Melikü’l-Eşref Halîl, babasının hazırlamış olduğu orduyla Akkâ’yı ele geçirerek bölgede iki yüzyıl devam eden Haçlı varlığına son verdi. Haçlılar’ın bölgeden çıkarılmasının ardından tekrar saldırmalarını önlemek amacıyla Suriye’deki pek çok kale yıkıldı. el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun devrinde Suriye’ye hücum eden İlhanlı Sultanı Gāzân Han Humus’u ele geçirdi (699/1299). Ardından Dımaşk’a saldıran İlhanlı kuvvetleri şehri tahrip ettiler. Ancak çok geçmeden şehir tekrar Memlükler’in hâkimiyetine geçti. Bu dönemde Haçlılar’ın elinde bulunan, Suriye’nin Akdeniz sahilindeki tek adası Ervâd da fethedildi (702/1302). Memlük kuvvetleri, Suriye’ye tekrar saldıran İlhanlılar’ı Tedmür’de ve Mercüssuffer’de (702/1303) yenerek Suriye’den çıkardılar.

Berkuk devrinde Suriye’de önemli karışıklıklar ve isyanlar çıktı. Malatya nâibi Mintaş ve Yelboğa en-Nâsırî isyanları yönetimi çok uğraştırdı. Dımaşk nâibi Tenem’in çıkardığı, Halep ve Hama nâiblerinin de desteğiyle büyüyen ayaklanma zor bastırıldı (1400). Aynı yıl Suriye büyük bir tehlikeyle yüzyüze geldi. Timur önce Halep’i, ardından Dımaşk’ı işgal ve tahrip etti. İstikrar kayboldu, Suriye şehirleri ayrıca isyanlar sebebiyle tahribata mâruz kaldı. Sultan Ferec, Suriye seferinde bir isyan sonucu öldürüldü (815/1412). Suriye’deki bu isyanlar Şeyh el-Mahmûdî tarafından bastırılarak bölgede tekrar istikrar sağlandı.

Memlükler döneminde Suriye yüksek rütbeli memlük emîrleri tarafından yönetilen nâibliklere bölünmüştü. Dımaşk, Halep ve Hama nâiblikleri içerisinde en yüksek dereceli olanı Dımaşk nâibi bölgedeki diğer nâiblerden de sorumluydu. Ancak Memlükler veraset kuralına fazla itibar etmediğinden sultan değişiminde nâibliklerde isyanlar çıkıyordu. Zengîler ve Eyyûbîler devrinde yoğunluk kazanan ilmî hareket, sultanlar ve devlet adamlarının desteğiyle Memlükler zamanında daha ileri bir seviyeye ulaştı.

Memlükler’in ilk döneminde Haçlılar ve Moğollar’la yapılan uzun süreli savaşlar ve halka yüklenen ağır vergiler sebebiyle Suriye şehirlerinde ekonomik durum oldukça bozulmuştu. Haçlı ve Moğol tehlikesinin bertaraf edilmesi ve siyasî istikrarın sağlanmasının ardından ticarî hayat canlandı ve şehirler gelişti. Bu arada birkaç defa kıtlık, salgın hastalıklar, kuraklık ve depremler yaşandı. 1349 yılındaki veba salgını esnasında Suriye nüfusunun oldukça azaldığı bildirilmektedir. Burcî Memlük sultanlarının son zamanlarda bazı ürünlerin ticaretini kendi tekellerine almaları ve fiyatları istedikleri gibi belirlemeleri Suriye’nin ekonomik yapısını sıkıntıya soktu. IX. (XV.) yüzyılın ikinci yarısında askerler arasında çıkan karışıklıklar ve arttırılan vergiler yüzünden ekonomik hayat biraz daha bozulunca Suriye’de halk isyanları başladı. Sultan Kansu Gavri bu isyanları bastırmakta büyük zorluk çekti. Bu dönemde Memlük-Osmanlı ilişkilerinin gerginleşmesi sonucunda Suriye ayrıca iki büyük devlet arasında çatışma bölgesi haline geldi. 24 Ağustos 1516’da Halep’in kuzeyinde Mercidâbık’ta Memlükler’e karşı büyük bir zafer kazanan Yavuz Sultan Selim Suriye’yi Osmanlı topraklarına kattı.

BİBLİYOGRAFYA
Belâzürî, Fütûh (Fayda), s. 156-246; Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), I-XI, bk. İndeks; Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb (Abdülhamîd), III, 20-270; Yahyâ b. Saîd el-Antâkî, Târîḫ (nşr. L. Şeyho v.dğr.), Beyrut 1909, s. 157, 186-187, 209-216, 236, 244-248, 253-272; İbnü’l-Kalânisî, Târîḫu Dımaşḳ (Zekkâr), bk. İndeks; İbn Asâkir, Târîḫu Dımaşḳ (Amrî), I-IV, tür.yer.; İbn Cübeyr, er-Riḥle (ed. W. Wright – M. J. de Goeje), Leiden 1907, s. 251-303; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I-XIII, bk. İndeks; İbnü’l-Adîm, Zübdetü’l-ḥaleb, I-III, tür.yer.; İzzeddin İbn Şeddâd, el-Aʿlâḳu’l-ḫaṭîre fî ẕikri ümerâʾi’ş-Şâm ve’l-Cezîre (nşr. Yahyâ Zekeriyyâ Abbâre), Dımaşk 1991-92; İbn Vâsıl, Müferricü’l-kürûb, I-V, tür.yer.; İbn Battûta, er-Riḥle, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), s. 63-113; Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ, IV, 75-248, ayrıca bk. İndeks; Makrîzî, es-Sülûk (Ziyâde), I-IV, tür.yer.; İbn Tağrîberdî, en-Nücûmü’z-zâhire (nşr. M. Hüseyin Şemseddin), Beyrut 1413/1992, I-XVI, tür.yer.; Şemseddin İbn Tolun, İʿlâmü’l-verâ (nşr. M. Ahmed Dehmân), Dımaşk 1984, tür.yer.; a.mlf., Müfâkehetü’l-ḫillân fî ḥavâdis̱i’z-zamân (nşr. Halîl el-Mansûr), Beyrut 1998; Philiph K. Hitti, History of Syria, London 1951, s. 409-658; a.mlf., Syria: A Short History, New York 1959; N. Ziadeh, Urban Life in Syria under the Early Mamluks, Beirut 1953; a.mlf., “The Administration of Bilād ash-Shām from the Byzantines to the Early Arabs”, MUSJ, L/2 (1984), s. 787-812; I. M. Lapidus, Muslim Cities in the Later Middle Ages, Cambridge 1967; W. B. Stevenson, The Crusaders in the East, Beirut 1968, bk. İndeks; E. Honigmann, Bizans Devleti’nin Doğu Sınırı (trc. Fikret Işıltan), İstanbul 1970, s. 92-133; Saîd Abdülfettâh Âşûr, Mıṣr ve’ş-Şâm fî ʿaṣri’l-Eyyûbiyyîn ve’l-Memâlîk, Beyrut, ts. (Dârü’n-nehdati’l-Arabiyye); E. Ashtor, A Social and Economic History of the Near East in the Middle Ages, London 1976, tür.yer.; M. Cemâleddin Sürûr, Siyâsetü’l-Fâṭımiyyîne’l-Ḫâriciyye, Kahire 1396/1976, s. 111-160; Kamal S. Salibi, Syria under Islam, New York 1977; R. Stephen Humphreys, From Saladin to the Mongols, Albany 1977; Coşkun Alptekin, The Reign of Zangi, Erzurum 1978; a.mlf., Dimaşk Atabegliği (Tog-teginliler), İstanbul 1985; Emîne Baytâr, el-Ḥayâtü’s-siyâsiyye ve ehemmü meẓâhiri’l-ḥaḍâre fî Bilâdi’ş-Şâm, Dımaşk 1980; F. McGraw Donner, The Early Islamic Conquests, Princeton 1981, s. 91-155, 245-250; Ahmed İsmâil Ali, Târîḫu Bilâdi’ş-Şâm fi’l-ʿaṣri’l-ʿAbbâsî, Dımaşk 1983; Ali Sevim, Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi, Ankara 1983; Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, bk. İndeks; Afîf el-Behnesî, eş-Şâmü’l-ḥaḍâre, Dımaşk 1986; H. Kennedy, The Prophet and the Age of the Caliphates, London 1986, tür.yer.; a.mlf., “The Towns of Bilād al-Shām and the Arab Conquest”, Proceedings of the Symposium on Bilād al-Shām during the Byzantine Period (ed. M. Adnan Bakhit – M. Asfour), Amman 1986, II, 88-99; Hüseyin Atvân, el-Coġrâfiyyetü’t-târîḫiyye li-Bilâdi’ş-Şâm fi’l-ʿaṣri’l-Ümevî, Beyrut 1987; G. R. Hawting, The First Dynasty of Islam, Carbondale 1987, s. 37-38, 48, 54, 98-103; Abdülazîz ed-Dûrî, “el-ʿArab ve’l-arż fî Bilâdi’ş-Şâm fî ṣadri’l-İslâm”, el-Müʾtemerü’d-devliyyü’r-râbiʿ li-târîḫi Bilâdi’ş-Şâm (nşr. Abdülkerîm Garâyibe v.dğr.), Amman 1987, II, 25-38; Necdet Hammâş, eş-Şâm fî ṣadri’l-İslâm, Dımaşk 1987; a.mlf., “Sûriyye”, el-Mevsûʿatü’l-ʿArabiyye, Dımaşk 2005, XI, 263-268; Ramazan Şeşen, Salâhaddîn Eyyûbî ve Devlet, İstanbul 1987; a.mlf., Salahaddin’den Baybars’a Eyyûbîler-Memluklar (1193-1260), İstanbul 2007; G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi (trc. Fikret Işıltan), Ankara 1991, bk. İndeks; İbrâhim Beydûn, Târîḫu Bilâdi’ş-Şâm: İşkâliyyetü’l-mevḳıʿ ve’d-devr fi’l-ʿuṣûri’l-İslâmiyye, Beyrut 1417/1997; P. M. Holt, Haçlılar Çağı (trc. Özden Arıkan), İstanbul 1999, tür.yer.; Casim Avcı, İslâm Bizans İlişkileri, İstanbul 2003, bk. İndeks; F. E. Peters, “Byzantium and the Arabs of Syria”, Les annales archéologiques arabes syriennes, XXVII-XXVIII, Damas 1977-78, s. 97-113; H. Lammens – [Fikret Işıltan], “Suriye”, İA, XI, 51-66; a.mlf. – [C. E. Bosworth], “al-Shām”, EI2 (İng.), IX, 262-268.
Bu bölüm ilk olarak 2009 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 37. cildinde, 545-550 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
3/6
Müellif:
SURİYE
Müellif: Ş. TUFAN BUZPINAR
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2009
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 16.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#3
Ş. TUFAN BUZPINAR, "SURİYE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#3 (16.12.2019).
Kopyalama metni
Osmanlı Dönemi. 24 Ağustos 1516’da Osmanlılar’ın galibiyetiyle sonuçlanan Mercidâbık Savaşı’nın en önemli sonuçlarından biri, Eylül 1516’da Şam merkezli Suriye bölgesinin Osmanlı hâkimiyeti altına alınması oldu. Önce Halep’e, ardından Şam’a giren Yavuz Sultan Selim, Suriye’de Memlük dönemindeki idarî yapıyı değiştirmedi. Mısır seferinden dönüşünde yeniden Şam’a gelen Yavuz Sultan Selim, Muhyiddin İbnü’l-Arabî Camii ve Türbesi’nin yapımını tamamlattığı gibi Mısır’da direniş devam ederken itaat arzeden ve Gazze, Safed, Kudüs, Kerek, Nablus’tan oluşan sancak beyliği görevine getirilen eski Memlük nâiblerinden Canbirdi Gazâlî’yi 15 Şubat 1518’de de Şam beylerbeyiliğine tayin etti. Yavuz Sultan Selim hac kervanının yola çıkmasından sonra Şam’dan ayrıldı (Safer 924 / Şubat 1518).

Canbirdi Gazâlî, iki yıllık beylerbeyiliği sırasında başta Bikāa vadisi aşiret reisi İbn Haneş olmak üzere kabile isyanlarını bastırmak ve hac güzergâhının güvenliğini sağlamakla birlikte Memlük beylerini korumaya ve eşraf yapılanmasını devam ettirmeye çalıştı. Yavuz Sultan Selim’in vefatının ardından Zilkade 926’da (Ekim 1520) gönülsüzce bağlandığı Osmanlı Devleti’ne isyan etti. Özellikle kabile reislerinin ve Memlük beylerinin desteğiyle Şam’da hâkimiyeti sağladı. Daha sonra Beyrut ve Trablusşam gibi kıyı şeridindeki önemli şehirleri ele geçirdi ve Halep’i kuşattı. İsyan sırasında Safevîler’le irtibat kuran Canbirdi, Osmanlı kuvvetlerine karşı duramayarak Şam’a döndü. Burada adına hutbe okutup para bastırdı ve Emeviyye Camii’nde “el-melikü’l-eşref” unvanıyla bağımsızlığını ilân etti. Ancak ulemânın, esnafın ve meşâyihin desteğini sağlayamadı. Ferhad Paşa kumandasında Şam’a ilerleyen Osmanlı ordusu 1521 Ocak ayının son günlerinde isyanı bastırdı. Yeni beylerbeyi Ayas Paşa şubat sonunda Şam’a geldi ve Ferhad Paşa mart sonunda buradan ayrıldı.

Yavuz Sultan Selim’in fetihlerinden sonra Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz bölgeleri Arap vilâyeti adıyla teşkilâtlandırıldı. Memlük döneminde olduğu gibi Şam emîrü’l-ümerâsı (beylerbeyi) Halep’i de içine alan geniş bir bölgeden sorumluydu. 1520’lerde Şam vilâyeti, Adana ve Halep dahil olmak üzere Gazze’ye kadar uzanan bölgeyi içeren on beş sancaktan müteşekkildi. Canbirdi isyanının ardından bölge yeniden teşkilâtlandırıldı, Halep ile Şam ayrı beylerbeyilik oldu. Şam eyaleti Şam’dan Gazze’ye kadar uzanan bölgede merkez sancağıyla birlikte on dört sancaktan oluşuyordu. Daha sonra Trablusşam beylerbeyilik haline getirildi. Böylece günümüzdeki Suriye’nin kapsadığı topraklar kabaca Halep, Şam ve Trablusşam eyaletlerine ayrıldı. 1022’de (1613) Ma‘noğlu Fahreddin’in İtalya’ya kaçışının ertesi yılı kurulan Sayda eyaleti kısa süre sonra ilga edildi ve Abaza Hasan Paşa isyanının bastırılmasının ardından 1660’ta tekrar kuruldu.

Osmanlı Devleti, XVI. yüzyıl boyunca Suriye’yi Osmanlı idarî düzenine uygun bir yapıya kavuşturmaya çalıştı. Mülkî ve askerî açıdan merkeze bağlı hale getirdikten sonra dinî ve adlî teşkilâtlanmada Hanefî mezhebi merkezli kendi idarî anlayışını yerleştirdi. Yavuz Sultan Selim’in Şam’da yaptırdığı İbnü’l-Arabî Camii’nin ardından Kanûnî Sultan Süleyman 1554-1559 yılları arasında planları Mimar Sinan’a ait Süleymaniye Külliyesi’ni inşa ettirdi. Lala Mustafa Paşa, Murad Paşa ve Koca Sinan Paşa gibi XVI. yüzyılın güçlü Şam beylerbeyileri camiler, medreseler, hanlar ve kervansaraylar yaptırdılar. Diğer önemli merkez olan Halep de Osmanlı idaresinde büyük bir gelişme gösterdi. Hüsrev Paşa ve Behram Paşa’nın valilikleri sırasında inşa faaliyetleri sürdü. Trablusşam yeniden ticarî faaliyetin yoğunlaştığı bir liman şehrine dönüştü.

Suriye’de Osmanlı yönetiminin bu dönemde iki temel amacı vardı. Birincisi iç güvenliği sağlayarak iktisadî ve ticarî hayatın normal seyrinde sürmesini, ikincisi, bölgenin dinî ve ticarî hayatı açısından çok önemli olan hac kervanının düzenli biçimde Haremeyn’e gidiş ve dönüşünü temin etmekti. İbn Haneş örneğinde olduğu gibi bunlara tehdit oluşturan mahallî liderler bertaraf edilirken devlete bağlı olanların statülerine dokunulmadı. Ayrıca Osmanlılar, Memlük idaresinin aksine hac kervanı önceliğini Şam’a verdiler. Bu şekilde önemi artan Şam merkezli hac kervanının güvenliğini sağlamak için Şam Mekke-Medine güzergâhında kale ve burçların sayısı arttırıldı.

Gazâlî isyanının ardından Suriye’de Osmanlı hâkimiyetini tehdit eden iki isyandan ilki XVII. yüzyılın hemen başında Canbolatoğlu Ali’nin Kilis’ten başlayarak Halep ve Şam’ı ele geçirmesiyle sonuçlanan isyanıdır. Canbolatoğlu Ali bölgeyi hâkimiyeti altına aldıktan sonra adına hutbe okutup sikke kestirdi ve yabancı devletlerle bağımsız bir lider olarak temas kurdu. İsyan 1607’de Kuyucu Murad Paşa tarafından bastırıldı. İkincisi 1659’da bastırılan Abaza Hasan isyanıdır. İsyan esas itibariyle Halep merkezli olmakla birlikte Şam Valisi Ahmed Paşa ve yeniçeriler tarafından desteklenmesinden dolayı vilâyetin merkezle ilişkilerini derinden etkiledi ve isyan neticesinde bölgedeki Osmanlı askerî yapısı yeniden şekillendirildi. Buna göre Şam’daki yeni Osmanlı ordusu, isyana karışmış unsurların Yeniçeri Ocağı’ndan çıkarılarak diğer mahallî unsurlardan oluşan ve “yerliyye” adı verilen askerî birliklerle merkezden gönderilen ve daha çok Şam Kalesi etrafına yerleştirilen kapıkulu askerlerinden meydana geldi. Bundan sonra mahallî unsurlara karşı valilerin en önemli desteği kapıkulu askerî birlikleri oldu.

XVIII. yüzyılda bölgede önemli değişiklikler meydana geldi. Bir önceki asrın sık sık beylerbeyiliği tayinlerinin aksine makamını uzun süre muhafaza eden beylerbeyiler dönemi başladı. Bunlardan ilki olan Nasuh Paşa zamanında (1708-1714) daha önce sancak beylerine verilen hac emirliği görevi de beylerbeyilerine verilmeye başlandı. Osman Paşa’nın beylerbeyiliği sırasında (1723-1725) karışıklıkları önlemek için Trablusşam beylerbeyiliğinden Şam beylerbeyiliğine tayin edilen İsmâil Paşa el-Azm bölgenin yeni bir hânedana kavuşmasını sağladı. 1720’lerden 1800’lere kadar otuzdan fazla vezir ve beylerbeyi yetiştiren Azmzâdeler XVIII. yüzyılın önemli bir bölümünde Şam, Trablusşam ve Sayda beylerbeyiliklerinin yanı sıra Lazkiye ve Hama sancak beyliklerini ellerinde bulundurdular. 1730 Patrona İsyanı’yla oluşan kargaşa döneminde görevden alınan İsmâil Paşa’dan sonra kardeşi Süleyman Paşa iki dönem (1734-1739, 1741-1743) Şam beylerbeyiliği yaptı ve ölümünün ardından yerine İsmâil Paşa’nın oğlu Esad Paşa geçti. 1743-1757 yılları arasında beylerbeyilik ve emîrülhaclık yapan Esad Paşa döneminde güven ve istikrarın sağlanmasıyla bölgenin ticarî ve ekonomik hayatı belirgin bir şekilde canlandı.

Esad Paşa’dan sonra kısa bir istikrarsızlık dönemi geçiren Şam, Esad Paşa’nın memlüklerinden Osman Paşa’nın 1760’ta beylerbeyiliğe getirilmesiyle yeniden istikrara kavuştu. Ancak Osman Paşa 1185’te (1771), yıllardan beri Akkâ ve civarında gücünü giderek arttırmasının yanı sıra dışarıdan Ruslar’ın ve Mısır Beylerbeyi Bulutkapan Ali Bey’in desteğini alan Zâhir el-Ömer’e yenilmesinin ardından azledildi. 1772-1773’te kısa bir dönem hariç 1197’de (1783), vuku bulan vefatına kadar görevde kalacak olan yeni beylerbeyi Azmzâde Mehmed Paşa, Zâhir el-Ömer’e karşı mücadeleyi sürdürdü. Zâhir el-Ömer’in 1775’te vefatı bölge tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Aynı yıl Cezzâr Ahmed vezirlik rütbesiyle Sayda valiliğine tayin edildi. Giderek gücünü arttıran Cezzâr Ahmed Paşa 1194’te (1780) Şam valisi oldu, ancak bölgeyi Akkâ’dan yönetmeye devam etti. Suriye, Mart 1799’da mâruz kaldığı Fransız işgali tehlikesini Cezzâr Ahmed Paşa’nın başarılı savunmasıyla atlattı ve Fransızlar, Akkâ kuşatmasını mayısta sona erdirmek zorunda kaldılar. Ahmed Paşa’nın başarısı bölgedeki gücünü daha da arttırınca Osmanlı hükümetinde tereddütler hâsıl oldu, fakat bölgedeki gücü ve Vehhâbî tehlikesi dikkate alınarak emîrülhaclık ve valilik görevlerine dokunulmadı. 1804’te vefat ettiğinde bölgenin en önemli meselesi Hicaz, Suriye ve Irak yönünde yayılmaya çalışan Vehhâbîlik idi.

Suriye’nin ciddi mânada Vehhâbî tehdidine mâruz kaldığı dönemde İstanbul’da meydana gelen karışıklıklar sebebiyle merkezden destek alınamayınca Vehhâbî baskısı 1805’ten bu yana Mısır’ın güçlü yeni valisi Mehmed Ali Paşa’nın 1811’de başlattığı askerî harekâtla bertaraf edilebildi. Mehmed Ali Paşa, Vehhâbîler’e karşı verdiği mücadele ile Suriye’yi bir tehditten korurken aynı zamanda buradaki gelişmeleri yönlendirmeye başladı. 1821’de Akkâ Valisi Abdullah Paşa’nın Osmanlı hükümetine karşı isyanının sona erdirilmesinde etkin rol oynadı. Lübnan’da Emîr Beşîr’i destekleyerek bölgedeki nüfuzunu arttırdı. 1831’de askerlikten kaçan Mısır köylülerine sahip çıkan Akkâ Valisi Abdullah Paşa ile olan anlaşmazlığı bahane ederek bir yıl içerisinde bütün Suriye’yi eline geçirdi.

Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa, serasker unvanıyla kendisine bağlanan Suriye bölgesindeki eyaletleri ilga ederek tek bir idarî birime dönüştürdü ve Şam merkezli bu birimin başına Mısır’dan Şerif Paşa’yı hükümdar unvanıyla sivil yönetici olarak tayin etti. Sancak seviyesinde veya daha küçük şehirlerin başında Mısırlı bir müdür yahut yerli bir mütesellim bulunduruldu ve bütün şehirlerde bir meclis-i şûrâ oluşturuldu. Bu şekilde teşkil edilen sivil idarî yapıya rağmen Suriye’deki Mısır yönetimi esas itibariyle bir askerî yönetimdi ve İbrâhim Paşa’nın sıkı denetimindeydi. Böylece bir bakıma bugünkü Suriye kavramını coğrafî temelde meydana getiren ilk adım atılmış oldu.

1832-1840 yılları arasında süren Mısır yönetimi döneminde gelenekselleşmiş birçok uygulamaya son verildi. Mahallî reislerin gücü kırıldı; Osmanlı Devleti’ne karşı Avrupa devletlerinin desteğini kazanmak amacıyla müslüman-gayri müslim ayırımı kaldırıldı, Kudüs’e giden hıristiyan ve yahudilerden ücret alınmamaya başlandı, misyoner faaliyetleri serbest bırakıldı; ticarî değeri olan ipek, pamuk ve sabun gibi mallara tekel sistemi uygulandı; aralıklarla ortaya çıkan mahallî isyanların doğurduğu askerî masrafları karşılamak üzere vergiler arttırıldı ve zorunlu askerlik uygulaması başlatıldı. Bütün bunlar mahallî rahatsızlıkları arttırdı ve aralıklarla isyanlar çıktı, ancak hepsi sert askerî tedbirlerle bastırıldı. Suriye’yi tekrar kendi yönetimine almak isteyen Osmanlı ordusu Nizip’te Haziran 1839’da bozguna uğratıldı. Bu durum, bölgede dengelerin yeniden tesis edilmesi ve belirsizliğin önlenmesi amacıyla gerçekleşen Avrupa devletlerinin müdahalesine yol açtı. Londra Antlaşması’yla Temmuz 1840’ta Osmanlı Devleti, on gün içinde kabul etmesi halinde Mısır yönetiminin Mehmed Ali Paşa ailesine verilmesini ve Akkâ vilâyetini de kaydıhayat şartıyla Mehmed Ali Paşa yönetimine devretmeyi kabul etti. Şartların on gün içinde kabul edilmemesi üzerine Mehmed Ali Paşa Suriye’nin tamamından çekilmek zorunda kaldı. Şubat 1841 itibariyle Suriye ve Filistin tekrar Osmanlı yönetimine girdi.

Suriye, Tanzimat dönemine yeni idarî yapıyla girdi. Kuzeyde Halep, merkezde Şam ve güneyde Kudüs’ten başlayarak eski Trablusşam eyaletini de içine alan Sayda vilâyetleri oluşturuldu. Yeni Sayda vilâyetinin merkezi Akkâ’dan Beyrut’a geçti. Vilâyetlerde Mısır dönemi öncesi mevcut olan eyalet divanı yerine ilgi alanı ve yetkileri genişletilmiş, gayri müslim temsilcilerin de yer aldığı bir meclis kuruldu. Suriye, İstanbul’da kararlaştırılan reformların kısa sürede uygulandığı Arap vilâyetlerinin başında gelmekteydi. Buna göre 1864 Vilâyet Nizamnâmesi bir yıl içerisinde tatbik edilerek Trablusşam, Sayda ve Şam vilâyetleri Suriye vilâyeti adı altında birleştirildi. Böylece tarihte ilk defa Şam merkezli vilâyetin resmî adı Suriye olarak belirlendi. 1872’de Kudüs’ün müstakil mutasarrıflık statüsüne geçmesi ve 1888’de Lazkiye, Trablusşam, Akkâ ve Nablus sancaklarından oluşan Beyrut vilâyetinin kurulmasıyla Suriye vilâyeti kısmen küçüldü ve bu durumu Osmanlı Devleti’nin 1918’de bölgeden çekilmesine kadar sürdü.

Tanzimat döneminde Osmanlı Devleti’nin Suriye üzerindeki kontrolünün artışına paralel olarak Avrupa’nın siyasî, ekonomik, dinî ve kültürel alanlarda etkinliği de arttı. Özellikle Fransa, İngiltere ve Rusya’nın bölge üzerindeki rekabeti mahallî gruplar arasında gerginliği arttırdı. Beyrut’un giderek uluslararası ticaretin liman şehrine dönüşmesi ve bölgedeki gayri müslimlerin Avrupa ile yapılan ticarette etkin rol oynamaları ekonomik bakımdan diğer gruplardan daha zengin konuma gelmelerini sağladı. Mısır yönetimi ve ardından uygulamaya konulan Tanzimat reformlarının azınlıkların konumunu güçlendirdiğini düşünen müslüman çoğunluk tepki göstermeye başladı. 1856 Islahat Fermanı’nın müslüman-gayri müslim eşitliğine vurgu yapması ve gayri müslimlerin haklarının korunmasına özen gösterileceği şeklinde yorumlanması bölgedeki hıristiyanların daha cesur davranmalarına, müslümanların da tepkilerini arttırmalarına yol açtı. Fransızlar’ın desteğini alan Mârûnîler ile İngilizler tarafından desteklenen Dürzîler arasında 1860 Mayısında Lübnan’da başlayan çatışmalar Temmuz’da Şam şehrine de sıçradı ve çoğunluğu hıristiyanlardan olmak üzere yüzlerce kişi hayatını kaybetti. Çatışmaların önlenmesinde, Cezayir’in Fransa tarafından işgal edilmesinin ardından 1847’den itibaren Suriye’ye yerleşen çok sayıda Cezayirli’nin lideri Emîr Abdülkādir’in önemli katkısı oldu.

Bu durum Avrupa’da büyük tepkiyle karşılandı. Fransa 6000 askerle savaş gemilerini Beyrut’a gönderdi. Avrupa devletleri fiilen müdahale etmeden Osmanlı Devleti, Hariciye Nâzırı Keçecizâde Fuad Paşa’yı fevkalâde yetkilerle donatılmış olarak bölgeye yolladı. Fuad Paşa, olaylarda sorumluluğu bulunduğu düşünülen Şam Valisi Müşir Ahmed Paşa dahil 200 civarında kişiyi yargılayıp idam ettirdi. Aralarında Abdullah Halebî, Ömer Efendi el-Gāzî ve Muhammed Said Bey’in de bulunduğu Şam ileri gelenleri de olayları önlemek için gayret göstermedikleri gerekçesiyle sürgüne gönderildi. Benzer olayların meydana gelmesi halinde hızlı iletişim ve müdahale için Suriye ile İstanbul arasında bir telgraf hattı kuruldu. Aynı zamanda Beyrut’tan vilâyet merkezi Şam’a bir şose yol yapıldı.

1870’lere gelindiğinde Suriye merkeze daha sıkı bağlı ve İstanbul’daki gelişmeleri yakından takip eden bir vilâyete dönüşmüştü. Aralık 1876’da Kānûn-ı Esâsî ilân edildikten sonra yapılan seçimlerle oluşturulan bir ve ikinci mecliste Suriye dört mebusla temsil edildi. Doksanüç Harbi’nin ardından Şubat 1878’de Suriye valiliğine tayin edilen Cevdet Paşa’nın en önemli görevi, ağır yenilgiyle sarsılan devlet otoritesini tesis etmenin yanı sıra vilâyete gönderilen on binlerce göçmenin yerleştirilmesiydi. Savaşın olumsuz etkileri birkaç yıl sürdü ve 1878-1881 yıllarında Şam, Beyrut ve Trablusşam gibi önemli şehirlerde Osmanlı aleyhtarı ilânlar görüldü. Aralık 1878 - Ağustos 1880 tarihleri arasında Suriye valiliğinde bulunan Midhat Paşa’nın görevden alınmasında bu ilânların da etkisi olmuş görünmektedir.

Suriye, 1890’larda II. Abdülhamid yönetimine karşı muhalefetin önemli merkezlerinden biri oldu. Buradaki muhalefet mensupları sivil ve askerî görevlilerle Arap kültürünü canlandırmaya çalışan yeni tip ulemâ, yani Selefîler olarak adlandırılan Tâhir el-Cezâirî, Cemâleddin el-Kāsımî ve Abdülhamîd ez-Zehrâvî gibi isimlerdi. Muhalif Araplar, Jön Türkler’le irtibat kuruyorlar ve meşrutiyet yönetimi içerisinde Araplar’ın ilerlemesinin sağlanacağı ve güçlü Arap kültür mirasının canlandırılacağı ümidini taşıyorlardı. Ayrıca Kādirî tarikatı mensuplarıyla mahallî eşraftan Azmzâdeler ve Geylânîzâdeler Meşrutiyetçiler’e destek vermekteydi. Suriye’de mülkiye, askeriye ve sivil kesimden Meşrutiyet taraftarlığı ve Jön Türk hareketiyle bağlantısı tesbit edilebilenler 1897’de çeşitli şekillerde cezalandırıldı.

23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in yeniden yürürlüğe konmasının ardından Suriye’de bulunan siyasî sürgünler serbest bırakıldı. Orduda ve mülkiyedeki Jön Türk taraftarlarının baskısıyla Şam’da yaklaşık iki ay kutlama toplantıları ve gösteriler yapıldı. Ancak kısa süre sonra İttihatçılar’ın yönetiminden şikâyetler başladı ve Şam erken Arap milliyetçiliğinin en önemli merkezlerinden biri oldu. Bu dönemde Meclis-i Meb‘ûsan’da görev yapan Suriye temsilcilerinin çoğu muhalefet içinde yer aldı. Meclis dışında Suriye’de etkin kişilerden Reşîd Rızâ ve Refîk Bey el-Azm gibi önemli isimler İttihatçılar’a muhalefete başladılar. Bu iki ismin öncülüğünde Kahire’de Hizbü’l-lâmerkeziyyeti’l-idâreti’l-Osmâniyye adlı bir parti kuruldu ve Refîk Bey başkanlığını üstlendi. Parti, I. Dünya Savaşı’na kadar Suriye bölgesinde gizlice şubeler kurmayı başardı. Osmanlı Devleti’ne iletilecek reform taleplerini belirlemek üzere Haziran 1913’te Paris’te toplanan Arap Kongresi’nin başkanı Abdülhamîd ez-Zehrâvî’nin yanı sıra katılımcılarının çoğunluğu Suriyeli idi. Kongrede dile getirilen isteklerle ilgili bir sonuç alınamadan I. Dünya Savaşı başladı ve Suriye, Osmanlı Devleti’nin önemli cephelerinden birini oluşturdu.

I. Dünya Savaşı sırasında Bahriye nâzırlığına ilâve olarak Dördüncü Ordu kumandanlığına tayin edilen Cemal Paşa, İngilizler’i Mısır’dan çıkarmak için sonuçta başarısız olacak olan 1915 ve 1916’da I ve II. Kanal Harekâtı’nı düzenledi. Aynı dönemde erken Arap milliyetçiliği hareketine katılmış olanlara karşı sert tedbirler aldı. Savaş sırasında Fransa’nın Beyrut ve Şam konsolosluklarında ele geçirilen belgelere dayanılarak Ağustos 1915’te on bir ve Mayıs 1916’da yirmi bir kişi ayrılıkçı Arap milliyetçisi olduğu ithamıyla askerî mahkemede yargılandı ve idam edildi. Suriye halkının Osmanlı hükümetine yabancılaşmasında Cemal Paşa’nın sert politikalarının ve idamların büyük etkisi oldu. İkinci grup idamların yapıldığı ay, İngiliz ve Fransızlar arasında akdedilen ve Sykes-Picot Antlaşması diye bilinen antlaşmayla bugünkü Suriye’nin tamamı Fransa’ya terkediliyordu. Bu sırada İngiltere’nin Mısır fevkalâde komiseri Henry McMahon ile Mekke Emîri Şerîf Hüseyin arasında Osmanlı idaresine karşı ayaklanma düzenlenmesi müzakereleri devam ediyordu. Müzakereler sonunda isyan karşılığında Şerîf Hüseyin’e Suriye’yi de içeren büyük bir Arap krallığı vaad edilmişti. İngilizler’in sağladığı para ve silâhla donatılan ve çoğunluğu bedevîlerden oluşan birliklerle Haziran 1916’da Şerîf Hüseyin isyanı başladı. Osmanlı ordusu 1917 sonunda Kudüs’ten ve 1918 Eylül sonunda Şam’dan çekildi. Halkın tepkisini çekmemek için Ekim 1918’de Şam’a Faysal kumandasındaki Arap birliklerinin girmesi planlanmışken İngiliz askerleri daha önce girince halk galeyana geldi. Ancak kısa süre sonra Faysal’ın gelişiyle sükûnet sağlandı. Şam, İngiliz-Arap kuvvetleri tarafından Ekim 1918 başında işgal edildi. Aynı ay içinde kurulan Ahmed İzzet Paşa kabinesinin Suriye dahil olmak üzere Arap vilâyetlerine iç işlerinde özerklik vererek Osmanlı Devleti yönetiminde tutma fikri Arap mebuslar tarafından sevinçle karşılandı; Emîr Şekîb Arslan gibi bazı Arap ileri gelenleri Avrupa’da bu konuda yoğun çaba sarfetti, ancak netice değişmedi. Ekim 1918 sonunda Osmanlı Devleti’nin Mondros Antlaşması’nı imzalamasıyla Suriye’deki Osmanlı yönetimi resmen sona erdi.

1918’den Günümüze Kadar. Faysal, Ekim 1918’de eski Osmanlı subaylarından Ali Rızâ Paşa başkanlığında bir hükümet kurarak Şam merkezli yönetimini şekillendirmeye başladığında bölgenin tamamının babası Şerîf Hüseyin liderliğine verileceğini bekliyordu. Zaman ilerledikçe Faysal ardarda hayal kırıklıkları yaşadı. Önce Beyrut, Fransızlar tarafından işgal edildi. Ardından 23 Ekim’de İngilizler işgal altındaki toprakları Filistin’in Ürdün nehrinin batısında kalan kısmı, Lübnan ve Filistin’in kuzeyindeki sahil kesimi ve Suriye’nin iç kesimiyle Ürdün olmak üzere üç bölgeye ayırdı. Birincisini İngilizler, ikincisini Fransızlar yöneteceklerdi, sonuncusu da Şerîf Hüseyin ailesine verilecekti. Aralık 1918’de İngiliz ve Fransız başbakanları Londra’da bir araya gelerek Suriye’nin Fransızlar’a terkedileceğini teyit ettiler. Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Konferansı’nda Suriye ile ilgili bir değişiklik olmadı. İngiltere’nin Kasım 1919’da Suriye’den askerlerini çekeceğini açıklaması Faysal’ın endişelerini arttırdı ve Avrupa seyahatine çıkarak Suriye üzerindeki hâkimiyet iddiasını kabul ettirmeye çalıştı, fakat başaramadı. Mart 1920’de Arap ileri gelenlerinin gerçekleştirdiği Şam Kongresi’nde Faysal, Filistin dahil Suriye kralı ilân edildi. İtilâf devletlerinin Nisan 1920 San Remo Konferansı’nda Suriye’yi Fransız manda yönetimine vermesiyle bölgede Arap-Fransız çatışmaları arttı. Temmuz 1920’de Beyrut-Şam arasında Han Meyselûn’da Fransızlar’ın Suriyeliler’i ağır bir yenilgiye uğratmasının ardından Suriye’de Faysal dönemi sona erdi ve kendisi sürgüne gönderildi.

Fransız işgali, iki yıl sonra Milletler Cemiyeti’nin onayıyla resmen manda yönetimine dönüştü. Manda yönetimi devrinde (1920-1946) Fransa ilk iş olarak Trablusşam, Beyrut ve Sayda gibi önemli şehirleri Lübnan’a dahil ederek Osmanlı dönemindeki mutasarrıflık sınırlarını Suriye aleyhine genişletti. İkinci olarak Şam ve Halep yönetimleri ayrı birer muhtar bölge diye belirlendi. 1922’de Lazkiye merkez olmak üzere Nusayrîler’in (Alevîler) yoğun olduğu kuzey bölgesiyle Dürzîler’in yoğun olduğu Havran bölgesini birer muhtar bölgeye dönüştürüp bugünkü Suriye’yi oluşturan toprakları dört idarî birime ayırdı. Parçalamanın doğurduğu mahallî tepkiyi azaltmak için 1924’te yeni bir düzenleme yapan Fransızlar Şam, Halep, Hama ve Humus’u birleştirip tek bir idare altında topladı. Böylece Sünnîler’in yoğun olduğu yerlerle Alevîler’in ve Dürzîler’in çoğunluğu oluşturduğu yerler ayrı idarî birimler haline getirildi.

Fransız manda yönetimi başından itibaren mahallî direnişle karşılaştı. 1925’e kadar meydana gelen karşı hareketler kısa sürede bastırıldı ve diğer bölgeleri etkilemesine izin verilmedi. Ancak Sultan Atraş liderliğinde Temmuz 1925’te Cebelidürûz’da başlayan isyan sonunda Fransızlar mağlûp oldu. Şam ve Humus’ta da isyanlar başladı. İlk zamanlar kontrolü kaybeden Fransızlar, Ekim 1925’te Şam’ı havadan ve karadan bombalamalarına rağmen isyan 1927 baharına kadar sürdü. 1927’de büyük askerî takviyelerle isyan bastırıldığında binlerce kişi hayatını kaybetmiş, binlercesi evsiz kalmış ve Şam’ın önemli bir kısmı harabeye dönmüştü.

İsyanın bastırılmasının ardından Fransızlar, Suriye politikalarında yumuşamaya giderken el-Kütletü’l-vataniyye adıyla meydana gelen yeni oluşum, millî kimlik ortaya koyma sürecinde Fransızlar’la çalışmak zorunda olduğunu kabul ederek diyalog kapısını araladı. el-Kütletü’l-vataniyye üyeleri bir taraftan Fransızlar’ın bölgeden çekilerek Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasını savunurken bir taraftan da mahallî güçlerini kaybetmemek ve Fransa çekildikten sonra yönetimi ele geçirmek için birlikte çalışma modelini uyguluyorlardı. Ancak Fransızlar’la uyumlu ilişki kurmak kolay olmadı. 1929’da oluşturulan kurucu meclisin hazırladığı anayasa Fransızlar’ca reddedildi. Bir yıl sonra Fransa kendisinin hazırladığı, manda yönetimini zayıflatıcı unsurlara karşı tedbirleri içeren anayasayı uygulamaya koydu.

1936’da Léon Blum liderliğindeki koalisyonun Fransa’da hükümeti kurmasıyla Suriye-Fransa ilişkilerinde yeni bir dönem başlatma ümidi doğdu. Aynı yılın sonunda her iki taraf heyetlerinin çalışmaları neticesinde taslak bir antlaşma imzalandı. Buna göre Fransa, Suriye’nin savunmasını üstlenmesine, hava ve kara askerî üslerini elinde tutmasına karşılık Suriye bağımsızlık için hazırlıklar yapacak ve Milletler Cemiyeti’ne üye olacaktı. 1936’da Suriye meclisince onaylanan antlaşma Fransa tarafından tasdik edilmeyince Suriye’nin bağımsızlık yolunda ilerlemesi sağlanamadı. 1939’da Suriye fevkalâde komiserinin anayasayı askıya alması ve meclisi feshetmesinin yanı sıra Fransa ve Türkiye Cumhuriyeti arasında yapılan bir antlaşma ile Hatay Türkiye sınırlarına dahil edildi.

II. Dünya Savaşı sırasında Suriye, sıkı kontrol altında tutulmanın ötesinde savaşın olumsuz etkilerinden dolayı toplumsal ayaklanmalara sahne oldu. 1941’de açlık gösterileri siyasî bağımsızlık taleplerini beraberinde getirdi. Gerginliklerin artmasının yanı sıra İngilizler’in desteğiyle 1943’te Fransa, anayasayı tekrar yürürlüğe koymak ve seçimlerin yapılmasına rıza göstermek zorunda kaldı; ancak bütün yetkilerini devretmeye yanaşmıyordu. Bir taraftan ülkedeki etkinliğini devam ettirecek antlaşmaları imzalatmaya çalışıyor, diğer taraftan Mayıs 1945’te savaşın sona ermesinin hemen ardından bölgedeki askerî varlığını arttırıyordu. Bu baskı yeni isyanların ve çatışmaların çıkmasıyla gerginliğe dönüştü. Fransa, Şam’ı havadan ve karadan bombaladı. Çatışmaların yoğunlaşması üzerine İngiltere’nin müdahalesiyle ateşkes sağlandı, Fransa antlaşma taleplerinden vazgeçti ve 1946 baharında Suriye’yi terketmek zorunda kaldı.

Şükrî el-Kuvvetlî liderliğindeki bağımsız Suriye 1945’te oluşturulan Arap Birliği Teşkilâtı’nın kurucu üyeleri arasında yer aldı. Ancak kendi bağımsız askerî ve sivil teşkilâtlanmasını tamamlayamadan Mayıs 1948’de kurulan İsrail ile savaşa girdi. Yenilginin sorumlusu olarak görülen yönetim, Mart 1949’da Hüsnî Zaîm liderliğinde gerçekleştirilen askerî darbe ile görevden uzaklaştırıldı. Böylece şehir eşrafının Suriye siyasetindeki hâkimiyeti kırılırken Fransızlar tarafından 1920’de kurulan Suriye Askerî Akademisi’nde yetişen taşra kökenli subayların etkili olduğu dönem başladı. Bu aynı zamanda siyasî istikrarsızlığın da habercisiydi. 1949 Ağustos ve Aralığında birincisi Muhammed Sâmî Hinnâvî, ikincisi Edîb Çiçeklî yönetiminde iki askerî darbe gerçekleşti. Çiçeklî 1954’te başka bir askerî darbe ile görevden uzaklaştırıldı.

1950’li yıllarda başta Mısır ve Irak olmak üzere diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi Suriye’de de Arap milliyetçiliği ve panarabizm ideolojileri etkili oluyordu. Siyasî partilerden Hâlid Bektaş’ın liderliğindeki Komünist Partisi ile Mişel Eflâk (Michel Eflak) ve Selâhaddin el-Bîtâr tarafından kurulan sosyalist Baas Partisi giderek güçlenmekteydi. Özellikle Baas Partisi’nin panarabist söylemleri etkili olmaktaydı. 1955’te İngiltere’nin öncülüğünde kurulan, Türkiye’nin de üyesi bulunduğu Bağdat Paktı, Suriye üzerinde baskı yaparken ülkedeki Batı karşıtlığını ve panarabist tavrı kuvvetlendirdi. Şubat 1956’da Sovyetler Birliği Suriye’ye silâh satışını başlattı. Haziran 1956’da Mısır cumhurbaşkanı olan Cemal Abdünnâsır’ın sosyalist eğilimli politikalar izlemesi ve Batı yanlısı Irak’ı Arap dünyasında etkisiz bırakma çabası giderek iki ülkeyi birbirine yakınlaştırdı. Bu yakınlaşma Şubat 1958’de Mısır ve Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmesiyle sonuçlandı. Yeni birleşik devletin başkanı Abdünnâsır oldu. Baas ideolojisiyle Abdünnâsır liderliğinin birlikte panarabizmi başaracağı ve diğer Arap ülkelerinin de birliğe katılacağı umulurken Baas Partisi’nin kapatılmasıyla kendilerini siyaseten boşlukta hisseden Suriyeli politikacılar giderek ülke yönetiminden dışlandıklarını düşündüler. Eylül 1961’de Suriye’de gerçekleştirilen askerî ihtilâl Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni sona erdirdi.

İhtilâlin ardından yapılan seçimlerde Baas Partisi büyük bir güç kaybına uğrarken bağımsızlar yönetimi ele geçirdiler ve Nâzım el-Kudsî’yi cumhurbaşkanı yaptılar. Baas Partisi’nin öncülük ettiği panarabistler ve bunların etkisinde kalan subaylar arasında huzursuzluklar başladı ve 1962’de üç küçük askerî ihtilâl teşebbüsü oldu. Mart 1963’te gerçekleştirilen askerî darbeyle bağımsızların yönetimine son verildi ve Baas Partisi iktidara getirildi. Bu dönemde ordunun siyasetteki etkisi giderek arttı. Aynı zamanda bazı Sünnî subaylar önemli görevlerde bulunmakla birlikte orduda kritik görevlere giderek Baas eğilimli, başta Alevî (Nusayrî) ve Dürzî olmak üzere gayri Sünnî subaylar getirildi. Öte yandan Baasçı subaylar arasında etnik ve dinî kökenlere göre gruplaşmalar oluyordu. Yönetimde ve orduda meydana gelen gruplaşmaların doğurduğu gerginlik Şubat 1966 ihtilâli ile Salâh Cedîd ve Hâfız Esed grubunu iktidara getirdi. 1967 Arap-İsrail savaşında İsrail, Suriye’nin önemli su kaynaklarının bulunduğu Golan tepelerini işgal etti. Savaş sonrasında Cedîd’in liderliğindeki Baasçılar’ın sivil kanadı ile Esed liderliğindeki askerî kanat arasında gerginlik başladı. Sonuçta Lazkiye’nin Kardaha köyünde bir Alevî ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen, 1954’te Humus Askerî Akademisi’nden mezun olarak savaş pilotu olan, 1964’te Hava Kuvvetleri kumandanı ve 1966’dan beri Savunma bakanlığı görevlerini sürdüren General Hâfız Esed, Kasım 1970’te gerçekleştirilen bir askerî ihtilâlle iktidarı ele geçirdi. Mart 1971’de yapılan seçimde yedi yıl süreyle ilk cumhurbaşkanlığı görevini üstlendi.

1971’den 10 Haziran 2000 tarihinde ölümüne kadar yedişer yıl arayla yapılan her seçimde geçerli oyların neredeyse tamamını alarak cumhurbaşkanı seçilen Hâfız Esed döneminde Suriye’de, Baas Partisi’nin sosyalist fikirlerine dayalı devletçi ekonomi anlayışında esneklik sağlanarak özel sektöre daha fazla imkân tanınmak suretiyle siyasî istikrar ve ekonomik büyüme temin edilmeye çalışlıdı. Esed döneminde şehirli Sünnî müslüman çoğunluğun yönetimdeki etkisi sınırlandırıldı, taşra kökenli ve gayri Sünnî unsurlara dayanan bir yönetim kadrosu oluşturuldu. Bu politikaya karşı özellikle Şam, Halep, Hama ve Humus gibi şehirlerde gelişen muhalefet Müslüman Kardeşler hareketinin de etkisiyle zaman zaman isyana dönüştü (Hama isyanı 1982). Aynı dönemde Suriye, İsrail’e karşı verdiği mücadelede mevcut durumu değiştiremezken Lübnan üzerinde etkili olmayı başardı. İsrail’e karşı elde edilebilecek başarıda ordunun gücü önem kazandığından asker sayısı yükseltildi (1980’lerde 400.000). Sovyetler Birliği’nden temin edilen askerî teknolojiyle silâh gücü de arttırıldı. Mısır ile ortaklaşa gerçekleştirilen Ekim 1973 İsrail savaşında kısmî başarılar elde edildiyse de Golan tepelerindeki İsrail işgali devam ettiği gibi bölgenin en önemli şehri olan Kuneytıra, İsrail ordusu tarafından yaşanamaz hale getirildi. Aralık 1981’de İsrail Golan’ı ilhak ettiğini açıkladı. Golan tepelerinin iadesi için 2008’de Türkiye aracılığı ile yapılan Suriye-İsrail dolaylı görüşmeleri henüz somut bir sonuç vermedi.

Suriye’nin askerî gücü iç savaş içindeki Lübnan üzerinde nüfuzunu kuvvetlendirdi. Ancak özellikle Suriye’nin desteğiyle gerçekleşen Ekim 1989 Tâif Antlaşması’yla Lübnan’da iç savaşın sona ermesinden itibaren Lübnan’daki Suriye askerî varlığı tartışma konusu oldu. Lübnan Başbakanı Refîk el-Harîrî’nin Şubat 2005’te bir suikast neticesinde öldürülmesinin ardından yoğunlaşan uluslararası baskıya direnemeyen Suriye aynı yıl Lübnan’daki askerlerini geri çekti. Lübnan siyaseti üzerinde etkinliği ise hâlâ sürmektedir.

Hâfız Esed’in ölümüyle oğlu Beşşâr Esed 2001’de yapılan referandumla Suriye cumhurbaşkanı seçildi. Yeni dönemde Suriye, 2003’te Irak’ı işgal eden Amerika Birleşik Devletleri ile gergin ilişkilere sahip iken uzun yıllar çeşitli seviyelerde anlaşmazlıklar yaşadığı Türkiye ile iyi ilişkiler kurdu. Suriye 2008 yılı itibariyle siyasî istikrar, demokratikleşme ve ekonomik büyümesini sürdürme çabalarının yanı sıra giderek dışarıya daha açık olma, İsrail ve Amerikan baskısına karşı başta Türkiye ve İran olmak üzere Avrupa ülkeleri, Rusya ve Çin ile ilişkilerini geliştirme çabalarını devam ettirmektedir

BİBLİYOGRAFYA
Ayn Ali, Kavânîn-i Âl-i Osmân, s. 24-25; Suriye Vilâyeti Salnâmesi (1286 ve 1318), tür.yer.; Cevdet, Târih, I, 307-338; II, 32-40, 43-44; III, 103-107; VII, 11-28, 137-141, 270-275; IX, 201-204, 302-307; XI, 18; XII, 74; Selâhaddin el-Müneccid, Vülâtü Dımaşḳ fî ʿahdi’l-ʿOs̱mânî, Dımaşk 1949; U. Heyd, Ottoman Documents on Palestine (1552-1615): A Studey of the Firman According to the Mühimme Defteri, Oxford 1960; P. M. Holt, Egypt and the Fertile Crescent: 1516-1922, London 1966; Abdul-Karim Rafeq, The Province of Damascus: 1723-1783, Beirut 1966; Halûk Ülman, 1860-1861 Suriye Buhranı, Ankara 1966; Moshe Ma‘oz, Ottoman Reform in Syria and Palestine: 1840-1861, Oxford 1968; Abdülazîz M. Avad, el-İdâretü’l-ʿOs̱mâniyye fî vilâyeti Sûriyye, Kahire 1969; Zeine N. Zeine, The Emergence of Arab Nationalism, New York 1973; A. Birken, Die Provinzen des Osmanischen Reiches, Wiesbaden 1976, s. 242-247; İ. Metin Kunt, Sancaktan Eyâlete: 1550-1650, İstanbul 1978, s. 129, 141-142, 158-159, 189; Yûsuf el-Hakîm, Sûriyye ve’l-ʿahdü’l-ʿOs̱mânî, Beyrut 1980; a.mlf., Sûriyye ve Lübnân fî ʿahdi Âl-i ʿOs̱mân, Beyrut 1980; a.mlf., Sûriyye ve’l-ʿahdi’l-Fayṣalî, Beyrut 1980; K. K. Barbir, Ottoman Rule in Damascus: 1708-1758, Princeton 1980; M. Adnan Bakhit, The Ottoman Province of Damascus in the Sixteenth Century, Beirut 1982; P. Seale, The Struggle for Syria, London 1986; a.mlf., Asad of Syria: The Struggle for the Middle East, London 1988; P. S. Khoury, Syria and the French Mandate, Princeton 1987; Ali Sultân, Târîḫu Sûriyye: 1908-1920, Dımaşk 1987, I-II; N. N. Lewis, Nomads and Settlers in Syria and Jordan: 1800-1980, Cambridge 1987; D. Hopwood, Syria 1945-1986, London 1988; D. D. Commins, Islamic Reform: Politics and Social Change in Late Ottoman Syria, Oxford 1990; B. Abu-Manneh, “The Establishment and Dismantling of the Province of Syria, 1865-1888”, Problems of the Modern Middle East in Historical Perspective: Essays in Honour of Albert Hourani (ed. J. P. Spagnolo), Reading 1992, s. 7-26, 110-156; Sebahattin Samur, İbrahim Paşa Yönetimi Altında Suriye, Kayseri 1995; Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar, İstanbul 1998; Ekmeleddin İhsanoğlu, Suriye’de Modern Osmanlı Sağlık Müesseseleri, Hastahaneler ve Şam Tıp Fakültesi, Ankara 1999; Modern Syria: From Ottoman Rule to Pivotal Role in the Middle East (ed. Moshe Ma‘oz v.dğr.), Brighton 1999; Ali Fuad Erden, Birinci Dünya Harbi’nde Suriye Hatıraları (haz. Alpay Kabacalı), İstanbul 2003; M. Kürd Ali, Bir Osmanlı-Arap Gazetecinin Anıları (trc. İbrahim Tüfekçi), İstanbul 2006; B. Lewis, “Ottoman Land Tenure and Taxation in Syria”, St.I, L (1979), s. 109-124; J. McCarthy, “The Population of Ottoman Syria and Iraq, 1878-1914”, AAS, XV (1981), s. 3-44; A. Groiss, “Minorities in a Modernizing Society: Secular vs. Religious Identities in Ottoman Syria, 1840-1914”, Princeton Papers, III, New Jersey 1994, s. 39-70; Ş. Tufan Buzpınar, “Suriye’ye Yerleşen Cezayirlilerin Tâbiiyeti Meselesi (1847-1900)”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sy. 1, İstanbul 1997, s. 91-106; a.mlf., “Osmanlı Suriyesi’nde Türk Aleyhtarı İlânlar ve Bunlara Karşı Tepkiler, 1878-1881”, a.e., sy. 2 (1998), s. 73-89; a.mlf., “Ahmet Cevdet Paşa’nın Suriye Valiliği”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, sy. 9, İstanbul 2003, s. 37-52; H. Lammens – [Fikret Işıltan], “Suriye”, İA, XI, 60-64; a.mlf. – [C. E. Bosworth], “al-Shām”, EI2 (İng.), IX, 269-273; a.mlf., “al-Shām”, a.e., IX, 273-275; V. Perthes, “al-Shām”, a.e., IX, 275-277; Feridun Emecen, “Canbirdi Gazâlî”, DİA, VII, 141-143.
Bu bölüm ilk olarak 2009 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 37. cildinde, 550-555 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
4/6
Müellif:
SURİYE
Müellif: CENGİZ TOMAR
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2009
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 16.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#4
CENGİZ TOMAR, "SURİYE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#4 (16.12.2019).
Kopyalama metni
III. KÜLTÜR ve MEDENİYET
1. Eğitim ve Öğretim. Fetihten Osmanlılar’a Kadar. Eski bir kültür ve medeniyet merkezi olan Suriye, İslâm’ın doğuşundan önceki asırlarda bu önemini kaybetmişti. Bölgede Bizans’ın vasalı olarak hüküm süren ve ana dilleri Arapça’nın yanında Ârâmîce’yi de öğrenen Gassânîler, Bizans kültürünün etkisi altında kalarak Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. Kalıntıları günümüze ulaşan önemli mimari eserler yapmış olmalarına rağmen Gassânîler’in ilim ve düşünce hayatına dair kayda değer bir şey bilinmemektedir. Bu dönemde Suriye’de Hicaz bölgesinde olduğu gibi sadece şiirde önemli bir gelişme yaşanmış ve şairler saray tarafından desteklenmiştir. Nitekim kendisi de iyi bir şair olan son Gassânî hükümdarı Cebele b. Eyhem şairleri etrafına toplamıştı.

Fetih orduları içinde Suriye’ye gelen ve fethedilen merkezlere yerleşen sahâbîler bölgede İslâm’ın öğretilmesinde ve yayılmasında önemli rol üstlenmiştir. Dımaşk Valisi Yezîd b. Ebû Süfyân’ın bölgede İslâm’ı öğretecek muallimler istemesi üzerine Hz. Ömer ashabın ileri gelenlerinden Muâz b. Cebel, Ebü’d-Derdâ ve Ubâde b. Sâmit’i Suriye’ye göndermişti. Başta bu üç sahâbî olmak üzere Suriye’ye yerleşen veya bir süre orada yaşayan sahâbîler bölgede İslâm’ın öğretilmesinde büyük rol oynamış, Suriye’de ilk ilim halkaları bu sahâbîlerin etrafında kurulmuştur. Bu alanda en etkili olan sahâbî Dımaşk kadılığı görevini de yürüten Ebü’d-Derdâ’dır. Ebû Zer el-Gıfârî, Suriye ve Filistin fakihi diye tanınan Abdurrahman b. Ganm, Fedâle b. Ubeyd öne çıkan diğer isimlerdir. Hz. Osman tarafından istinsah ettirildikten sonra Dımaşk’a gönderilen Kur’an nüshasını okutmak için Mugīre b. Ebû Şihâb görevlendirilmiştir. Bu dönemde Suriye’deki camilerde kurulan ilim halkalarının ilk basamağını küttâb adı verilen, okuma yazmanın öğretildiği mektepler oluşturmaktaydı. İslâm’ın ilk yıllarında ilmî hayat dinî pratiklerle ilgili zaruretlerin giderilmesiyle İslâm’ın öğretilmesi ve anlaşılmasına yönelik olarak daha ziyade Kur’an, fıkıh, hadis ve siyer sahasına hasredilmişti. Bunun yanında Arap olmayanların İslâm’ı kabul etmesiyle birlikte Kur’an’ın doğru okunmasına ve Arapça’ya dair çalışmalar başlamış ve giderek artmıştır.

Emevîler döneminde büyük gelişme gösteren kıraat ilminde Suriyeli âlimler önemli yer tutar. Yedi kıraat imamından biri olan İbn Âmir el-Yahsûbî ve Şam kārii diye tanınan Ebü’d-Derdâ’nın talebesi Atıyye b. Kays ed-Dımaşkī Suriye’de yetişmiştir. Bölgede bazı aralıklarla uzun süre kaldığı için Hicaz ve Suriye bölgesi âlimi olarak tanınan İbn Şihâb ez-Zührî hadislerin tedvîninde, siyer ve megāzî çalışmalarında önemli rol oynamıştır. Dımaşk Kadısı Ebû İdrîs el-Havlânî de meşhur bir muhaddisti. Emevîler devrinde Suriye, tahsilini Medine’de tamamlayan Halife Ömer b. Abdülazîz ve Mekhûl b. Ebû Müslim gibi büyük fakihlerle meşhur olmuştur. Öte yandan Suriye bölgesi, siyer ve megāzî çalışmaları bakımından Medine’den sonra ikinci sırada gösterilmiş, bunun Hz. Peygamber’in gazvelerinden bazılarını Suriye civarına gerçekleşmesiyle ilgili olduğu söylenmiştir. Tarih alanındaki ilk çalışmalarda fetihler konusuna büyük önem verilmiştir. Zührî, Evzâî ve Ubâde b. Nüsey eş-Şâmî, Emevîler devrinde bölgede megāzî ve tarih çalışmalarının öncüleri olmuştur. Ömer b. Abdülazîz, Dımaşk’a davet ettiği Âsım b. Ömer b. Katâde’yi Ümeyye Camii’nde siyer ve megāzî anlatmakla görevlendirmiştir. Bu alandaki ilk telifler megāzî ile ilgilidir. Kelâm ilminin doğuşunu hazırlayan Kaderiyye ve Cebriyye gruplarının oluşmasında da Suriyeli âlimlerin rol oynadığı görülmektedir. Bu iki grubun öncülerinden kabul edilen Gaylân ed-Dımaşkī ile Ca‘d b. Dirhem Suriye’de yaşamışlar ve görüşlerini sınırlı da olsa yayma imkânı bulmuşlardır.

Suriye’de özellikle tıp, kimya, felsefe ve astronomi gibi alanlarda kadim medeniyetlerden yapılan ilk tercümeler, Emevî hânedanına mensup Humus Valisi Hâlid b. Yezîd b. Muâviye tarafından desteklenmiştir. İskenderiyeli bir rahip olan Maryânos’u (Marianos Romenus) Suriye’ye getirterek özellikle kimya, tıp ve astronomiyle ilgili kitapların tercümesini yaptıran ve zengin bir kütüphaneye sahip olan Hâlid b. Yezîd’in kimya ile alâkalı risâleler telif ettiği söylenmektedir. Bu dönemde Dımaşk’ta bir rasathânenin varlığı bilindiği gibi Halife I. Velîd’in cüzzamlılar için bir hastahane yaptırdığı kaydedilmektedir. Medih ve hiciv türünün geliştiği, şiirin aynı zamanda siyasî bir propaganda aracına dönüştüğü Emevîler devrinde Suriye’de saray çevresinde önemli şairler yetişmiştir. Emevî hânedanı mensuplarından destek gören ve halifelerin sarayında yaşayan hıristiyan Arap şairi Ahtal ile genellikle yönetimi savunan şiirler söyleyen Adî b. Rikā‘ ed-Dımaşkī bunlardandır.

Abbâsîler zamanında Suriye, İslâm’ın siyasî ve idarî merkezi olma niteliğini kaybetmekle birlikte hâlâ ilim seyahatlerinin yapıldığı bir bölge konumundaydı. Emevîler’in son dönemiyle Abbâsîler’in ilk döneminde Suriye’de yetişen ve bölgenin otoritesi sayılan en önemli âlim Evzâiyye mezhebinin kurucusu fakih ve muhaddis Evzâî’dir. Selef itikadının temsilcisi olan Evzâî bölgedeki Kaderiyye ve Cebriyye akımlarına şiddetle karşı çıkmıştır. Mezheplerin teşekkül ettiği Abbâsîler devrinde Suriye’de en fazla Şâfiî ve Hanefî mezhepleri yayılmıştır. Aynı dönemde Suriye’de Şîa inancının yaygınlaştığı şehirler arasında Selemiye öne çıkmaktadır. Evzâî’nin ardından bölgede yetişen ünlü hadis âlimleri arasında İsmâil b. Ayyâş ve Saîd b. Abdülazîz dikkat çekmektedir. II. (VIII.) yüzyılda Suriye’de öne çıkan fakihlerin başında Yahyâ b. Hamza el-Kādî, İsmâil b. Ebü’l-Muhâcir, Süleyman b. Mûsâ el-Ümevî, Muhalled b. Hasan, Abbas b. Yezîd, Şuayb b. İshak, Yezîd b. Abdurrahman ve Yahyâ b. Yahyâ el-Gassânî gelmektedir.

Öte yandan aslen Suriyeli pek çok âlim ilim yolculukları için gittikleri Bağdat gibi ilim ve kültür merkezlerine yerleşmiştir. Buna karşılık Irak, Mısır ve Endülüs’ten birçok âlim hadis almak üzere daha ziyade hadis âlimleriyle meşhur olan Suriye’ye gelmiştir. Bölgenin bu şöhreti kazanmasında etkili olan Suriyeli hadis âlimleri arasında Muhammed b. Velîd ez-Zübeydî ile Dımaşk’ta uzun süre kalmış olan Ebû İshak el-Fezârî sayılabilir. Abbâsî Devleti’nin ilk döneminde meşhur olan şairlerin başında Abdülmelik b. Abdürrahîm el-Hârisî, Mansûr en-Nemerî, Ebû Ali et-Tenûhî geliyordu. Abbâsîler devrinde Suriye’de önemli tarihçiler yetişmiştir. Tarih alanında risâleler yazdığı bilinen Dımaşklı tarihçi Velîd b. Müslim, Yahyâ b. Saîd b. Ebân el-Ümevî, İbn Âiz, Mahmûd b. Semî‘ ve Ebû Müshir öne çıkan isimlerdendir. Ebü’l-Haccâc Şemseddin Yûsuf ed-Dımaşkī IV. (X.) yüzyılda yaşayan tarihçiler arasında önemli bir yer tutar. Özellikle Hamdânî Hükümdarı Seyfüddevle döneminde Kuzey Suriye’de edebî hayat önemli gelişme kaydetmiştir. Bağdat’taki anarşi sebebiyle 330’da (941) Suriye’ye göç eden Türk filozofu Fârâbî de ömrünün son yıllarını Hamdânîler’in hâkimiyeti altındaki Suriye’de geçirmiştir. Halep hatibi İbn Nübâte el-Hatîb, 318’de (930) bölgeye gelen şair Mütenebbî, Ebû Firâs el-Hamdânî, ünlü Arap filozofu ve şairi Ebü’l-Alâ el-Maarrî, Hamdânîler devri Suriye’sinin en önemli simalarıdır.

Fâtımîler, Kahire’de kurmuş oldukları dârülilmin küçük örneklerini Dımaşk, Halep gibi şehirlerde tesis etmekle birlikte bunlar Şîa propagandasının yapıldığı müesseseler olmaktan öteye gidememiş ve zaman içerisinde önemlerini kaybederek kapanmıştır. Aynı dönemde İslâm dünyasının doğusunda yaygınlaşan medreseler Ehl-i sünnet kültürünü güçlendirme misyonu üstlenmiştir. Suriye Selçukluları zamanında Şücâüddevle Sâdır’ın Dımaşk’ta inşa ettirdiği ilk Hanefî medresesi olarak bilinen Sâdıriyye Medresesi’yle başlayan bu süreç Börîler tarafından devam ettirilmiş ve Dımaşk’ta beşi Hanefîler’e, biri Şâfiîler’e ait olmak üzere medreseler yaptırılmıştır. Halep’te Selçuklular tarafından 510 (1116) yılında ilk medresenin inşasına başlanmış ve 517’de (1123) Artuklular zamanında tamamlanmıştır. Sünnî mezheplere ait bu medreseler sayesinde ilim ve fikir hayatı canlanmıştır. Öte yandan Halep Selçuklu Meliki Rıdvân b. Tutuş’un şehirde Bâtınîler için bir dârüdda‘ve yapılmasına izin verdiği belirtilmektedir. Daha sonra Nûreddin Mahmud Zengî medrese geleneğini hızlandırarak devam ettirmiş, Fâtımî hâkimiyeti altında kalan Suriye’de Ehl-i sünnet ilkelerini canlandırmak amacıyla çok sayıda medrese yaptırmıştır. Dımaşk’ta Ebü’l-Kāsım İbn Asâkir için ilk dârülhadisi (Nûriyye Dârülhadisi), aynı zamanda tıp eğitiminin de verildiği ilk hastahaneyi (Bîmâristânü’n-Nûrî) kuran hükümdar olan Nûreddin Zengî Halep, Humus, Hama ve Ba‘lebek’te medreseler inşa ettirmiştir. Ayrıca Benî Ümeyye Camii, dârülhadis, Bîmâristânü’n-Nûrî ve Halep Ulucamii’nde zengin kütüphaneler oluşturulmuştur. Böylece Haçlı seferleri ve bölgedeki istikrarsızlık yüzünden Suriye’de zayıflamış olan ilim ve düşünce hayatı özellikle Nûreddin Zengî’nin katkılarıyla önemli bir gelişme sürecine girmiştir. Açılan medreseler ve bunlara tahsis edilen vakıflar dolayısıyla pek çok âlim ilim öğrenmek ve ders vermek üzere Suriye’ye yönelmiş, Kâsânî gibi birçok âlim bu dönemde Suriye’ye yerleşmiştir. Bu devirde Suriye’de yetişen tarihçiler arasında en önemlileri İbnü’l-Kalânisî ve Ebü’l-Kāsım İbn Asâkir’dir. Âlimlerin gelişi Selâhaddîn-i Eyyûbî döneminde daha da hızlanmış, Selâhaddin’in âlim devlet adamları Kādî el-Fâzıl ve İmâdüddin el-İsfahânî bunlar arasında yer almıştır. Zengîler devrinde Suriye’de yetişen veya buraya yerleşen âlimler arasında tefsirde Alemüddin es-Sehâvî, hadis ve tarihte İbn Asâkir, fıkıhta Şam Kādılkudâtı Kemâleddin b. Muhammed eş-Şehrezûrî ile oğlu Ebû Hâmid Muhyiddin eş-Şehrezûrî ve yeğeni Ziyâeddin Kāsım b. Yahyā eş-Şehrezûrî, Kutbüddin en-Nîsâbûrî, İbn Ebû Asrûn, Bahâeddin İbn Şeddâd, Muvaffakuddin İbn Kudâme ve İbnü’l-Müneccâ sayılabilir.

Selâhaddîn-i Eyyûbî, Zengîler’in bölgede Sünnîliği güçlendirme politikasını devam ettirmiştir. Fâtımîler döneminde yaygınlaşan Bâtınî mezheplerle mücadele etmek için dört Sünnî mezhebe dayalı eğitimin yapıldığı pek çok medrese daha kurulmuştur. Ayrıca dârülhadis ve dârülkur’an adını taşıyan ihtisas medreseleri yaptırılmıştır. Bölgedeki hankah, ribât ve zâviyelerin sayısı artmıştır. Buralarda tasavvufî eğitimin yanı sıra diğer dinî ilimler de okutuluyordu. Suriye’de Eyyûbîler zamanında Selâhaddîn-i Eyyûbî’den sonra da pek çok medrese açılmıştır. Bunlar arasında Dımaşk’ta Azîziyye, Âdiliyye, Eşrefiyye dârülhadisleriyle Mühezzebüddin ed-Dahvâr’ın tıp medresesi sayılabilir. Bu devirde sadece Dımaşk’ta doksan, Halep’te on beşten fazla fıkıh medresesinin bulunduğu kaydedilmektedir. Şehirde kütüphaneler gelişmeye devam etmiştir. Eyyûbîler döneminde Suriye’de yaşayan âlimler arasında fıkıhta Abdülmuttalib b. Fazl el-İftihâr el-Hâşimî, fıkha dair pek çok eserin müellifi Mahmûd b. Ahmed el-Hasîrî, Ahmed b. Halîl b. Saâde el-Hûyî, vahdet-i vücûd felsefesinin en büyük mümessili Muhyiddin İbnü’l-Arabî, İbnü’l-Hanbelî, İbn Ebü’d-Dem, İbnü’s-Salâh eş-Şehrezûrî, Hüsrevşâhî, fakih ve tarihçi Sıbt İbnü’l-Cevzî, İzzeddin b. Abdüsselâm, Kitâbü’r-Ravżateyn müellifi Ebû Şâme önemlidir. Bu devirde bölgede Cezayir’den gelerek Dımaşk’a yerleşen İbn Mu‘tî ile Ebû Bekir Nûreddin el-İs‘irdî ve Reşîdüddin el-Fârikī gibi dilci, şair ve edipler de yetişmiştir. Eyyûbîler zamanında Suriye’de en çok gelişme tarihçilik alanında görülmüştür. Eyyûbî sultan ve meliklerinin tarihçilere verdikleri destek sebebiyle hem mahallî hem umumi tarih ve tabakat alanlarında pek çok eser telif edilmiştir. Dönemin tarihçilerinin başında İmâdüddin el-İsfahânî’nin el-Berḳu’ş-Şâmî adlı eserine bir zeyil yazan Bündârî, et-Târîḫu’l-Manṣûrî’nin yazarı İbn Nazîf el-Hamevî, Buġyetü’ṭ-ṭaleb ile Zübdetü’l-ḥaleb müellifi İbnü’l-Adîm, İzzeddin İbn Şeddâd ve İbn Vâsıl gelir. Felsefe, matematik, astronomi ve tıp alanlarında ise İbn Ebû Usaybia’nın amcazadesi Reşîdüddin Ali b. Hasan b. Ebû Usaybia, İbn Fellûs, botanikçi ve hekim Reşîdüddin İbnü’s-Sûrî, botanikçi ve eczacı İbnü’l-Baytâr, ʿUyûnü’l-enbâʾ fî ṭabaḳāti’l-eṭıbbâʾ adlı eseriyle meşhur göz hekimi ve biyografi yazarı İbn Ebû Usaybia sayılabilir.

İlmî çalışmalara büyük destek veren Memlük sultanları, diğer bölgelerde olduğu gibi başta Dımaşk olmak üzere Suriye şehirlerinde çok sayıda cami, medrese, hankah ve ribât inşa ettirerek buralara zengin vakıflar tahsis etmiş, devlet adamlarının onları örnek almasıyla dört mezhebe ait fıkıh medreselerinin sayısı büyük rakamlara ulaşmıştır. Memlükler devrinde özellikle hadis alanında ilmî hareketin en yoğun merkezi haline gelen Dımaşk’taki medreselerin sayısının 150’nin üzerine çıkması bu gelişmenin kuvvetli bir delili sayılır. Buna eğitim ve öğretim faaliyetlerinin devam ettiği cami ve türbelerle hankah, ribât ve zâviyeleri de eklemek gerekir. Bu medreseler arasında dinî ilimlerin yanı sıra özellikle tıbba tahsis edilmiş olanlar da bulunmaktaydı. Halep şehri de önemli bir ilim merkezi haline gelmişti. Moğol istilâsı sonucu Anadolu, Irak ve İran’dan, yine sıkıntılı bir dönem yaşayan Endülüs ve Kuzey Afrika’dan gelen İslâm ulemâsının Suriye şehirlerine yerleşmesi bölgede ilmî hareketin canlanmasında etkili olmuştur. Memlükler döneminde Suriye’de medreselerin yaygınlaşmasına paralel olarak ilmî hareketin çok ileri bir seviyeye ulaştığı görülmektedir. Özellikle dinî ilimler, Arap dili ve edebiyatı, tarih ve terâcim alanlarında İslâm dünyasında o güne kadar görülmemiş derecede eser telif edilmiş, bu ilmî harekete en çok katkıda bulunan şehir Dımaşk olmuş, hatta bazı ilim dallarında başşehir Kahire’yi geride bırakmıştır. Bu devirde Suriye’de özellikle dinî ilimlerde çok sayıda âlim yetişmiştir. Kıraat alanında ünlü âlimlerden Dımaşklı İbnü’l-Cezerî, tefsirde Hama Kadısı İbnü’l-Bârizî, tarihçi ve müfessir Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, terâcimle ilgili eserleriyle meşhur Dımaşklı müfessir Bikāî temayüz etmiştir. Altın devrini yaşadığı kabul edilen hadis alanında yetişen Suriyeli en önemli sima Nevevî’dir. Teẕhîbü’l-kemâl’in müellifi şeyhülmuhaddisîn Mizzî, İbn Receb, hadis ilminin yanı sıra tarih ve terâcime dair çok sayıda eser telif eden Zehebî diğer meşhur muhaddislerdir. Memlükler döneminde yaşayan Suriyeli ünlü fakihler arasında İzzeddin b. Abdüsselâm, İbnü’l-Vekîl, İbnü’z-Zemlekânî, Bedreddin İbn Cemâa, Tâceddin es-Sübkî, Takıyyüddin İbn Teymiyye, Şemseddin İbn Abdülhâdî, İbn Kayyim el-Cevziyye öne çıkmaktadır. Bu devirde Suriye’de önemli dilciler de yetişmiştir. Arap dili alanında en önemli âlimlerden sayılan İbn Mâlik et-Tâî, Dımaşk ve Halep medreselerinde müderrislik yapmış ve Dımaşk’ta vefat etmiştir. Memlükler’in Şam nâibi Tengiz, Suriye’de ilim ve imar faaliyetlerine önemli katkılarda bulunduğu gibi Dımaşk’ta Nûreddin Zengî’nin yaptırdığı hastahanelere ilâve olarak yeni hastahaneler inşa ettirmiştir. Tıp eğitiminin de yapıldığı bu hastahanelerde Reşîdüddin Ebû Huleyka, Ali b. Yûsuf b. Haydara er-Rehâbî, ömrünün önemli bir kısmını Eyyûbîler zamanında geçiren göz hekimi ve biyografi yazarı İbn Ebû Usaybia, İbnü’l-Lebbûdî, Muhammed b. Abbas ed-Düneysirî, İbnü’n-Nefîs gibi tıp âlimleri yetişmiştir. Kozmografya ve coğrafya alanında Şeyhürrabve ed-Dımaşkī, matematik, astronomi gibi dallarda Muhammed b. Ahmed el-Huveyyî, Muhammed b. Ahmed el-Mizzî, mantıkçı Kutbüddin er-Râzî, İbnü’ş-Şâtır gibi âlimler sayılabilir. Memlük dönemi Suriye’si Mısır’la birlikte İslâm tarihçiliğinin zirvesini teşkil eder. Bu devirde Suriye’de yetişen tarihçiler arasında aynı zamanda Suriye kādılkudâtı olan İbn Hallikân, Ebü’l-Fidâ, Birzâlî, Zeynüddin İbnü’l-Verdî, Safedî, İbn Şâkir el-Kütübî, İbn Habîb el-Halebî, İbnü’ş-Şıhne, Takıyyüddin İbn Kādî Şühbe, Şemseddin İbn Tolun, Şehâbeddin İbn Arabşah ve Nuaymî dikkati çeken müelliflerdendir. Bu devirde ansiklopedist veya derlemeci olarak nitelendirilen âlimler tarafından da geniş hacimli pek çok eser telif edilmiştir.

BİBLİYOGRAFYA
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I-IX, tür.yer.; Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb (Abdülhamîd), III, 20-270; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, tür.yer.; İbn Asâkir, Târîḫu Dımaşḳ (Amrî), I-XL, bk. İndeks; İbnü’l-Adîm, Buġyetü’ṭ-ṭaleb (Zekkâr), I-XII, bk. İndeks; Ebû Şâme, eẕ-Ẕeyl ʿale’r-Ravżateyn, tür.yer.; İbn Hallikân, Vefeyât, I-VIII, bk. İndeks; Safedî, el-Vâfî, I-XXVIII, tür.yer.; Nuaymî, ed-Dâris fî târîḫi’l-medâris, Beyrut 1990, I-II; Kehhâle, Muʿcemü’l-müʾellifîn, I-IV, tür.yer.; N. Elisséeff, Nūr ad-Dīn, Damas 1967, I-III, tür.yer.; Şevkī Dayf, Târîḫu’l-edeb, VI, tür.yer.; I. M. Lapidus, Muslim Cities in the Later Middle Ages, Cambridge 1967, tür.yer.; M. Cemâleddin Sürûr, Târîḫu’l-ḥaḍâreti’l-İslâmiyye fi’ş-Şarḳ, Kahire, ts. (Dârü’l-fikri’l-Arabî), s. 223-244; Emîne Baytâr, el-Ḥayâtü’s-siyâsiyye ve ehemmü meẓâhiri’l-ḥaḍâre fî Bilâdi’ş-Şâm, Dımaşk 1980, s. 374-397; Hasan Şümeysânî, Medârisü Dımaşḳ fi’l-ʿaṣri’l-Eyyûbî, Beyrut 1403/1983; M. Kürd Ali, Ḫıṭaṭü’ş-Şâm, Dımaşk 1403/1983, IV, 3-89; İsmail Yiğit, Emevîler Devrinde (41-132/661-750) İlmî Hareket (doktora tezi, 1983), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 41-42, 153, 197, 207, 210-215; a.mlf., Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi: Memlûkler, İstanbul 1991, VII, 243-366; Ahmed İsmâil Ali, Târîḫu Bilâdi’ş-Şâm, Kahire 1984, s. 335-355; Coşkun Alptekin, Dimaşk Atabegliği (Tog-teginliler), İstanbul 1985, s. 176-184; Ramazan Şeşen, Salâhaddin Eyyûbî ve Devlet, İstanbul 1987, s. 337-437; a.mlf., Salâhaddin’den Baybars’a Eyyûbîler-Memluklar (1193-1260), İstanbul 2007, s. 335-403; Ömer Mûsâ Bâşâ, el-Edeb fî Bilâdi’ş-Şâm: ʿUṣûrü’z-Zengiyyîn ve’l-Eyyûbiyyîn ve’l-Memâlîk, Beyrut 1989; Mehmet Akbaş, Sahâbenin İslâm’ı Tebliği (Suriye Örneği), (doktora tezi, 2007), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 9-77, 204-218.
Bu bölüm ilk olarak 2009 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 37. cildinde, 555-557 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
5/6
Müellif:
SURİYE
Müellif: CENGİZ TOMAR
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2009
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 16.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#5
CENGİZ TOMAR, "SURİYE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#5 (16.12.2019).
Kopyalama metni
Osmanlılar’dan Günümüze. Osmanlılar döneminde Suriye’de ilmî ve fikrî hayat Memlük döneminin tabii bir devamı niteliği taşır. Henüz yeterince araştırılmayan bu dönemi Arap edebiyatı tarihçileri genellikle bir çöküş devri olarak adlandırırlar. Arap bölgelerinin Osmanlı hâkimiyetine geçmesiyle birlikte ilim ve kültür hayatının ekseninin başşehir İstanbul’a kaydığı anlaşılmakla birlikte son dönemde Ömer Ferruh ve Ömer Mûsâ Paşa’nın yaptığı çalışmalar (bk. bibl.) bu devirde Suriye’de canlı bir ilmî ve kültürel hayatın varlığını ortaya koymaktadır. Suriye’deki Memlük medreselerinin pek çoğu eğitim faaliyetini sürdürdüğü gibi Osmanlı sultanları ve beylerbeyileri tarafından yeni medreseler açılmış ve Osmanlılar medreselerin işleyişine pek müdahale etmemiştir. Bazı durumlarda medreselere Türk yöneticiler tayin etmekle birlikte, müderrisler genellikle mahallî ulemâdan seçilmekteydi. Bazı Suriyeli âlimler müderris olarak görev almak veya daha üst bir görev elde etmek amacıyla İstanbul’a gidiyorlardı. Ayrıca Suriye’ye tayin edilen Türk idarecilerin de genellikle mahallî ulemâ ile dost oldukları ve derslerine katıldıkları bilinmektedir. Yine Osmanlılar döneminde Dımaşk, Halep gibi Suriye’nin büyük şehirleri merkez olma özelliklerini korumuştur. Ahmed b. Muhammed el-Makkarî Dımaşk’a geldiğinde büyük ilgiyle karşılanmış ve Emeviyye Camii’nde Dımaşk ulemâsının katıldığı dersler vermişti, Özellikle İstanbul’dan Dımaşk’a yönelik ilmî hareketlilik mevcuttu. Suriyeli talebeler ve âlimler İstanbul, Kahire, Bağdat, Mekke ve Medine gibi şehirlere ilim amacıyla gidiyorlardı.

XIX. yüzyılda modern eğitim kurumları açılmadan önce eğitim ve öğretim faaliyeti medreselerin yanı sıra cami, tekke, hankah ve türbelerle âlimlerin evlerinde yapılıyordu. Camilerdeki dersler halka açıktı. Suriye’nin en saygın ilmî kurumu Dımaşk’taki Emeviyye Camii ile Kanûnî Sultan Süleyman’ın Mimar Sinan’a inşa ettirdiği Süleymaniye Külliyesi olmuştur. Medreselerde İslâmî ilimlerin yanı sıra astronomi, tıp, felsefe ve matematik okutuluyordu. Osmanlı döneminde faal olan ve kaynaklarda sıkça adı geçen medreseler arasında Âdiliyye, Berrâniyye, Fârisiyye, Takviyye, Cevvâniyye, Mukaddemiyye, Kaymeriyye, İzziyye, Eşrefiyye, Çakmakıyye ve Emîniyye medreseleri sayılabilir. Bu devirde özellikle Suriyeli bazı ulemâ ailelerinin öne çıktığı görülmektedir. Bunların içinde Gazzî, Nablusî, Kudâme, Ferfûr, Muhibbî, İmâdî aileleri en önde gelenleridir. Hemen hemen bütün âlimler fıkıh, hadis, tefsir gibi İslâmî ilimlerin yanı sıra tabii bilimler alanında da bilgi sahibiydi. Şam’da Gazzî ailesi arasında en çok dikkat çeken şahsiyet tefsir, kıraat ve fıkıh âlimi Bedreddin el-Gazzî’dir. Çivizâde Mehmed Efendi, Bostanzâde Mehmed Efendi, Muîdzâde el-Amâsî ve Fevzi Efendi, Şam’a gidip ondan ders almışlardı. Bu durum İstanbul-Şam arasındaki ilmî bağın önemli bir göstergesidir. Bedreddin el-Gazzî’nin oğlu el-Kevâkibü’s-sâʾire ve Lutfü’s̱-s̱emer müellifi Necmeddin el-Gazzî hem Berrâniyye Medresesi müderrisi hem de Emeviyye Camii imamıydı. Gazzî ailesi onlardan sonra da pek çok âlim çıkarmıştır. Nablusî ailesine mensup Hanefî âlimi İsmâil b. Abdülganî en-Nablusî ile oğlu fakih, edip ve şair Abdülganî b. İsmâil en-Nablusî, Şam ulemâsı arasında zikredilmeye değer isimlerdendir.

Osmanlılar döneminde Suriye’de özellikle tarih ve terâcim sahasında pek çok âlim yetişmiştir. Bunlar arasında Memlük dönemini idrak etmiş olan tarihçi Şemseddin İbn Tolun, Dürrü’l-Ḥabeb fî târîḫi aʿyâni Ḥaleb’in yanı sıra yetmiş civarında eserin müellifi Halepli tarihçi, edip ve fakih Radıyyüddin İbnü’l-Hanbelî, Terâcimü’l-aʿyân min ebnâʾi’z-zamân’ın yazarı Dımaşklı tarihçi ve fakih Bedreddin el-Bûrînî, Aḫbârü’d-düvel ve âs̱ârü’l-üvel müellifi Ahmed b. Yûsuf el-Karamânî, Şeẕerâtü’ẕ-ẕeheb müellifi İbnü’l-İmâd, Silkü’d-dürer müellifi Muhammed Halîl el-Murâdî, Ḫulâṣatü’l-es̱er müellifi Muhammed Emîn el-Muhibbî ile Abdurrahman b. Ferfûr en dikkati çekenleridir. Arap dili ve edebiyatının Osmanlı döneminde gerilediğine dair genel görüşler, Suriye’de pek çoğu divan sahibi şair ve edibin varlığına dair bilgilerle anlamsız kalmaktadır. Bu edip ve şairler içinde Muhammed b. Necmeddin es-Sâlihî el-Hilâlî, Ebü’l-Meâlî Dervîş Muhammed et-Tâlevî, Abdülkerîm b. Mahmûd et-Târânî, Muhammed b. Nûreddin İbnü’d-Derâ ed-Dımaşkī, Muhammed el-Urdî el-Halebî, Eyyûb b. Ahmed el-Kureşî, Şemseddin Muhammed b. Tâceddin el-Mehâsinî ve Halepli şair Mustafa b. Abdülmelik el-Bâbî el-Halebî sayılabilir.

İslâmî ilimler alanında yetişen değerli simaların bir kısmı padişahlar tarafından İstanbul’a davet edilerek iltifat görmüş ve çeşitli görevlere tayin edilmiştir. Bedreddin el-Gazzî’nin yanı sıra Hanefî fakihi Haskefî, yirminin üzerinde eseri bulunan İbrâhim b. Muhammed el-Halebî, Ahmed b. Muhammed ed-Dımaşkī, Abdülvehhâb el-Ferfûrî, Şemseddin b. Atıyye el-Hamevî, aynı zamanda tefsir, dil ve matematik âlimi olan Zeynüddin Mansûr b. Abdurrahman el-Harîrî ed-Dımaşkī (Hatîbü’s-Sukayne), Alâeddin b. İmâdüddin, Muhibbüddin b. Takıyyüddin el-Hamevî ile Muhammed b. Hasan el-Kevâkibî; hadiste Muhammed b. Yûsuf ed-Dımaşkī es-Sâlihî, Ahmed b. Ali es-Saffûrî, Ahmed İbnü’s-Semmân ed-Dımaşkī; tasavvufta Muhammed b. Muhammed b. Bilâl el-Halebî ve Muhammed b. Yahyâ et-Tazefî el-Halebî Suriye ulemâsının önde gelenlerindendir. Tıp ve astronominin yanı sıra matematik ve felsefe alanlarında derin bilgisi olan İbnü’n-Nakīb el-Halebî’nin Emeviyye Camii’nde tıp dersleri verdiği bilinmektedir. İsmâil b. Abdülhak el-Hımsî de bu dönemde yetişen önemli tıp âlimlerindendir.

Bugünkü Suriye’yi içine alan bölgede XVIII. yüzyıl ortalarından itibaren özellikle Avrupalılar’ın desteğiyle açılan misyoner okulları ve cemaat mektepleri hıristiyan halk tarafından kabul görmeye başlamıştır. Bunların ilki Dımaşk’ta hıristiyanlar tarafından 1775’te açılan Lazarist misyoner okuludur. Daha sonra Beyrut Amerikan Üniversitesi’ne dönüşecek olan Suriye Protestan Koleji’nden mezun olan Fâris Nimr, İbrâhim el-Yâzicî gibi düşünce adamları bölgede Osmanlı karşıtı muhalefet hareketine destek vermiştir. 1833-1840 yılları arasında İbrâhim Paşa’nın hâkimiyeti altındaki Suriye’de pek çok misyoner okulu açılmıştır.

1879’da Midhat Paşa’nın el-Cem‘iyyetü’l-hayriyye’yi kurmasıyla on okul açılmış, bu okullar daha sonra devlet okuluna dönüştürülmüştür. XIX. yüzyılın son döneminde Suriye’de devlet okullarının sayısı daha da artmıştır. Bu okullarda dinî eğitimin yanı sıra tabii bilimler de okutuluyordu. Böylece medreselerin yanında modern eğitim veren mekteplerle misyoner okulları aynı anda eğitim vermeye başlamıştır. II. Abdülhamid döneminde Suriye, Selefî hareketin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Abdülkādir el-Cezâirî’nin liderliğinde Tâhir el-Cezâirî, Cemâleddin el-Kāsımî, Abdürrezzâk Bîtâr, Selîm el-Buhârî ve Abdülhamîd ez-Zehrâvî gibi Selefî âlimleri Suriye’de Osmanlılar’a karşı muhalefet hareketinin mihveri konumundaydı. Bunların etrafında Refîk Bey el-Azm, Ḫıṭaṭü’ş-Şâm müellifi Muhammed Kürd Ali, Şükrî el-Aselî, Abdurrahman b. Ahmed el-Kevâkibî, Muhibbüddin el-Hatîb gibi ilim ve fikir adamları bulunmaktaydı. Bu dönemde Suriye’deki en önemli tasavvufî hareket Hânî ailesinden şeyhlerin liderliğindeki Nakşibendîliğin Hâlidiyye koludur.

Suriye’de ilk matbaa Halepli hıristiyanlar tarafından XVIII. yüzyılın hemen başlarında kurulmuş ve Arapça dinî kitaplar yayımlanmıştır. Daha sonra Mısırlılar’ın hâkimiyeti döneminde Suriye’de matbaalar açılmıştır. 1864 yılında Osmanlılar Suriye’de ilk matbaayı kurmuştur. Ardından ilk gazeteler Arapça ve Türkçe olarak yayımlanmaya başlanmış, kurulan özel matbaalarda pek çok eser basılmıştır. Arap dünyasında süreli yayınlar Mısır’dan sonra ilk defa Suriye’de çıkmaya başlamış, özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısında yoğunluk kazanmıştır. İlk gazeteler misyonerler tarafından çıkarılmıştır. Osmanlı vilâyet gazetelerinin yanı sıra Suriyeli düşünürlerin ve misyonerlerin çıkardığı gazeteler de çoğunlukla Lübnan’da yayımlanmaktaydı. Suriye’de ilk resmî vilâyet gazetesi 1865’te neşir hayatına başlayan Sûriyye’dir. Bunu Halep’te neşredilen el-Furât gazetesi takip etmiştir. Halep’te 1867’de yayımlanan diğer bir gazete Ġadîrü’l-Furât’tır. Aynı yıl Dımaşk’ta eş-Şâm adlı ilk özel gazete çıkmış, bunu 1878’de çıkan ed-Dımaşḳ takip etmiştir. Abdurrahman b. Ahmed el-Kevâkibî’nin Hâşim Attâr ile birlikte 1877’de neşrettiği eş-Şehbâ Halep’te yayımlanan Arapça ilk gazetedir. II. Meşrutiyet’in ilânından sonra Suriye’de basın yayın faaliyeti daha da genişlemiştir. Bu yayınlar arasında en meşhurlarından biri Muhammed Kürd Ali’nin 1906’da Mısır’da çıkarıp iki yıl sonra Şam’da neşretmeye başladığı el-Muḳtebes adlı edebiyat dergisidir. Muhammed Kürd Ali aynı adla siyasî bir gazete de çıkarmıştır. Bunun dışında el-Müşkile ile Şükrî el-Aselî’nin neşrettiği el-Ḳabes gibi gazeteler önemlidir. Arap milliyetçilerinin yayınlarına karşılık İttihat ve Terakkî, Mahmud Zeki’nin yönetiminde Suriye’de el-Müşkât adında bir gazete çıkarmaktaydı. Bu gazetelere Cemal Paşa’nın 1916’da yayımladığı eş-Şarḳ da eklenmiştir. Halep’te çıkan gazeteler arasında en-Nehḍa, Ṣada’ş-şehbâ, et-Teḳaddüm önde gelenleridir. Fransız mandası döneminde, er-Râbıṭatü’l-edebiyye ile el-Mîzân dergileri dikkati çeker.

1903’te Osmanlılar, Şam Tıp Fakültesi’ni açmış, bunu 1919’da Dımaşk Üniversitesi’nin temelini oluşturacak olan Dımaşk Hukuk Fakültesi izlemiştir. Bu okul Tıp Fakültesi’yle birlikte 1923’te Suriye Üniversitesi’ni oluşturmuş, Suriye Üniversitesi 1958’de Dımaşk Üniversitesi’ne dönüşmüştür. Fransız mandası döneminde devlet okullarının yanı sıra özel yabancı okullar varlıklarını sürdürmüştür 1946’da Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasının ardından millî eğitime önem verilmiştir. Halep Üniversitesi 1958’de açılmış, 1971’de Lazkiye’de Tişrîn, 1979’da Humus’ta Ba‘s Üniversitesi kurulmuştur. Özellikle 2000 yılından itibaren nisbeten daha liberal bir politikanın izlendiği Suriye’de yeni devlet üniversitelerinin yanı sıra pek çok özel üniversitenin açılmasına izin verilmiş, ayrıca özel gazete ve televizyonlara müsaade edilmiştir.

Tâhir el-Cezâirî tarafından Suriye’nin ilk halk kütüphanesi olarak 1881’de kurulan Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye bulundurduğu el yazmalarıyla oldukça önemlidir. Zâhiriyye’de bulunan el yazmaları 1984’te Dımaşk’ta kurulan Suriye Millî Kütüphanesi’ne (Mektebetü’l-Esedi’l-vataniyye) nakledilmiştir. Şam’da Muhammed Kürd Ali başkanlığında 1919’da el-Mecmau’l-ilmiyyü’l-Arabî adıyla oluşturulan ve daha sonra Mecmau’l-lugati’l-Arabiyye adını alan ilmî müessese Suriye’de Arap dili ve edebiyatının canlanmasında önemli rol oynamıştır. Bu kurumun çıkardığı Mecelletü Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye Suriye’nin yayın hayatı devam eden en saygın dergilerindendir. Fransız hâkimiyet döneminde 1922 yılında Institut Français des Études Arabes kurulmuştur. Suriye XIX. yüzyıl sonları ile XX. yüzyıl başlarında pek çok şair ve edip yetiştirmiştir. Suriye’de son yıllarda roman ve hikâye dalında başta Hanâ Mîne, Zekeriyyâ Tâmir ve Gāde es-Semmân olmak üzere Edîb Nahvî, Fâris Zerzûr Abdüsselâm el-Üceylî ve Halîm Berekât zikredilmelidir. Son dönemin en önemli şairleri ise Adonis olarak meşhur Ali Ahmed Said ile Nizâr Kabbânî’dir.

BİBLİYOGRAFYA
Radıyyüddin İbnü’l-Hanbelî, Dürrü’l-ḥabeb fî târîḫi aʿyâni Ḥaleb (nşr. Mahmûd Hamed el-Fâhûrî – Yahyâ Zekeriyyâ Abbâre), Dımaşk 1972-73, I-II, tür.yer.; Gazzî, el-Kevâkibü’s-sâʾire, I-III, tür.yer.; Suriye Vilâyeti Salnâmesi (1286 ve 1318); Sâmî el-Keyyâlî, el-Edebü’l-ʿArabiyyü’l-muʿâṣır fî Sûriyye, Kahire 1959; Âişe Abdülkādir ed-Debbâğ, el-Ḥareketü’l-fikriyye fî Ḥaleb, Beyrut 1392/1972; Halîl Merdem Bek, Aʿyânü’l-ḳarni’s̱-s̱âlis̱ ʿaşer fi’l-fikr ve’s-siyâse ve’l-ictimâʿ, Beyrut 1977; M. Adnan Bakhit, The Ottoman Province of Damascus in the Sixteenth Century, Beirut 1982, s. 138-139; M. Kürd Ali, Ḫıṭaṭü’ş-Şâm, Dımaşk 1403/1983, IV, 3-89; Ömer Ferruh, Meʿâlimü’l-edebi’l-ʿArabî fi’l-ʿaṣri’l-ḥadîs̱, Beyrut 1985, I-II, tür.yer.; Abdülkādir Ayyâş, Muʿcemü’l-müʾellifîne’s-Sûriyyîn fi’l-ḳarni’l-ʿişrîn, Dımaşk 1405/1985; Yûsuf Cemîl Nuaysâ, Müctemaʿ medîneti Dımaşḳ, Dımaşk 1986, I, 159-169; II, 383-466; Abdullah Hannâ, Mine’l-itticâhâti’l-fikriyye fî Sûriyye ve Lübnân, Dımaşk 1987; Abdulaziz Duri, The Historical Formation of the Arab Nation (trc. L. I. Conrad), London 1987, s. 186-213; Syria: A Country Study (ed. T. Collelo), Washington 1988, s. 101-104; M. Râgıb et-Tabbâh, İʿlâmü’n-nübelâʾ bi-târîḫi Ḥalebi’ş-şehbâʾ, Halep 1988, I-VII, tür.yer.; Ömer Mûsâ Bâşâ, Târîḫu’l-edebi’l-ʿArabî: el-ʿAṣrü’l-ʿOs̱mânî, Beyrut-Dımaşk 1409/1989; D. D. Commins, Islamic Reform Politics and Social Change in Late Ottoman Syria, New York 1990, tür.yer.; a.mlf., Historical Dictionary of Syria, Lanham 1996; Abdülganî İmâd, es-Sulṭa fî Bilâdi’ş-Şâm fi’l-ḳarni’s̱-s̱âmin ʿaşer, Beyrut 1414/1993, s. 171-241; E. Tauber, The Emergence of the Arab Movements, London 1993, s. 10-69; M. Cemîl eş-Şattî, Aʿyânü Dımaşḳ, Dımaşk 1414/1994; tür.yer.; M. Mutî‘ el-Hâfız – Nizâr Abâza, ʿUlemâʾü Dımaşḳ ve aʿyânühâ fi’l-ḳarni’l-ḥâdî ʿaşer el-hicrî, Dımaşk 1421, I-II, tür.yer.; M. Halîl el-Murâdî, Silkü’d-dürer (nşr. Ekrem Hasan el-Ulebî), Beyrut 2001; Yakup Civelek, Osmanlı Döneminde Arapça Süreli Yayınlar, Van 2005, s. 172-192.
Bu bölüm ilk olarak 2009 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 37. cildinde, 557-559 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
6/6
SURİYE
Müellif: ABDÜSSELAM ULUÇAM
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2009
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 16.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#6-mimari
ABDÜSSELAM ULUÇAM, "SURİYE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/suriye#6-mimari (16.12.2019).
Kopyalama metni
2. Mimari. Suriye’de iklim ve malzemenin uygunluğu dolayısıyla Eskiçağ’lardan beri yoğun bir yapılaşma görülür. Ugarit (m.ö. 1400), Pers (m.ö. 538-333), Büyük İskender (m.ö. 356-323), Sâsânî (226-651), Roma ve Bizans (333-636) kültürlerinden kalan anıtsal yapılar İslâm dönemi yapılarına bir ölçüde örnek olmuştur. Emevîler öncesinde müslümanların ihtiyacı karşılamaya yönelik, Mescid-i Nebevî’nin plan tipini tekrarlayan mimari anlayışı Dımaşk’ın fethi ve başşehir oluşuyla değişik bir boyut kazanmış, sanat yönü ağır basan bir bayındırlık faaliyetine girişilmiştir. Büyük meblağda paralar sarfedilen bu faaliyet yalnız dinî mimaride değil şehircilik ve özel mülkiyette de kendini göstermiştir. Dımaşk’taki Emeviyye Camii ile Tedmür (Palmyra) yakınındaki halifelere ait çöl kasırları (bk. KASRÜ’l-HAYR) bu döneme ait ilk anıtsal örneklerdir.

Suriye’deki antik şehirler büyük ölçüde İslâmî dönemde de kullanılmıştır. Emevîler Dımaşk ve çevresinde yoğunlaşırken Abbâsîler, Bağdat ve Irak’a yöneldiklerinden Suriye’de yalnızca Rakka’da varlıklarını sürdürmüşlerdir. Selçuklu ve Atabekler’in yanı sıra Eyyûbî, Memlük ve Osmanlı idaresinde Dımaşk, Halep, Hama, Humus, Busrâ, Müzeyrib, Kutayfe, İdlîb, Lazkiye gibi yerleşim merkezlerinde sivil yapılarla vakıf eserleri tesis edilmiştir. Ayrıca stratejik önemi haiz noktalarda hisar türü kaleler yaptırılmıştır. Ebû Ca‘fer el-Mansûr’un 155 (772) yılında kurduğu Râfika şehri daha sonra yakınındaki Eskiçağ’dan kalan Rakka ile birleşmiş ve bu adla anılmıştır. Yarım daire planlı şehrin etrafı tuğla ve kerpiçten 6,50 m. genişliğinde, 14 m. yüksekliğinde surlarla çevrilmiş, ayrıca dıştan hendekle desteklenmiştir. Görkemli kale kapılarından Bağdat Kapısı kısmen günümüze ulaşmış, diğer kapılarla sur, kule ve burçların büyük bölümü yıkılmıştır. Şehir dokusunun Selçuklu çağında yeniden şekillendiği günümüze gelebilen örneklerden anlaşılmaktadır. 770’li yıllarda yapılan Rakka Ulucamii (el-Câmiu’l-atîk) kulelerle desteklenmiş tuğladan surların çevirdiği avlu ve harim bölümünden oluşmaktadır. Üst örtü ve revaklar yıkılmış olup beden duvarlarıyla harime geçilen kapı kemerleri sağlam durumdadır. Silindirik tuğla minaresi avlu içinde inşa edilmiştir. Hârûnürreşîd’in Kasrü’l-benât’ında kazı çalışmaları tamamlanmış, dört eyvanlı avlulu geleneksel planda tasarlanmış Selçuklu Sarayı kısmen restore edilmiştir. Rakka yapılarına ait bazı mimari elemanlarla süsleme örnekleri müzede sergilenmektedir. Suriye’nin başşehri Dımaşk’ın (Şam) İslâm ve Türk mimarisinde önemli bir yeri vardır (bk. ŞAM [Mimari]).

Mimari eserlerin yoğun olduğu şehirlerden biri de Halep’tir. Sur içinde ve çevresindeki tarihî doku, benzer mimari malzeme ile şekillendirilmiş yeni yapılar arasında kısmen gizlenmiş durumdadır. Ancak şehrin panoramik görünüşü klasik Osmanlı şehirciliğinin tipik bir örneğini sergilemektedir. Sur içindeki büyük programlı camilerle yakınlarındaki kapalı çarşılar, saray ve konaklar, hamamlar, sokak boyunca sıralanan çeşme ve sebiller, mimari ve cephe süslemeleriyle birer etnografya müzesi durumundadırlar. Şehrin anıtsal boyuttaki en eski kültür varlığı Ulucami’dir (bk. HALEP ULUCAMİİ). Halep Kalesi İslâm döneminde inşa edilmiştir. Arazisi düz olduğundan şehrin etrafı üçlü savunma sistemiyle (hendek, dış ve iç sur) donatılmıştır. Surlar her dönemde elden geçirilerek sağlamlaştırılmış, yıkılan kısımları defalarca onarılmıştır. Surların bir bölümüyle bazı burçları ve Bâbülhadîd, Bâbünnasr, Bâbüantâkiye ve Bâbükınnesrîn günümüze kadar gelebilmiştir. Kaynaklarda kalenin on beş kapısı olduğu belirtilmektedir. Eskiçağ’dan kalma bir höyüğün üzerine kurulan iç kale Hamdânî Seyfüddevle tarafından yaptırılmış, Nûreddin Mahmud Zengî ve Eyyûbîler’den el-Melikü’z-Zâhir Gāzî de surları takviye ederek bazı burç ve kuleler ekletmiştir. Son şeklini Memlük Sultanı Kansu Gavri zamanında alan iç kalede saray ve diğer hizmet binaları bulunmaktadır. İç kalenin en dikkat çekici bölümü güneybatıdaki büyük burçlarla birleşen ana giriş kitlesidir. Zengî döneminin eseri olan bu bölüm, iki burç arasına yerleştirilen giriş kapısıyla buraya ulaşan rampalı bir köprüden oluşmaktadır. Kale içindeki yapılar arasında saray, iki cami, iki hamam, Osmanlı kışlası, yöneticilerin ve muhafız askerlerin kaldığı değişik plan ve boyutta çok sayıda oda yer almaktadır.

Halep’teki Nûreddin Zengî Bîmâristanı, Nûreddin Mahmud Zengî tarafından 545-549 (1150-1154) yılları arasında tıp mektebi ve araştırma uygulama hastahanesi olarak tesis edilmiştir. Büyük programlı avlulu eyvanlı plan şemasıyla Selçuklu üslûbunda tasarlanmış olup çok sayıda oda ve değişik mekânlarıyla anıtsal bir mimariye sahiptir. Düzgün kesme taşla örülmüş duvarları, kitâbe kuşakları, taçkapı ve pencerelerle donatılmış görkemli cepheleriyle dikkati çeken yapı bugün terkedilmiş olup kapalı durumdadır. Ulucami’nin kuzeyinde bulunan Selçuklu Sarayı XIII. yüzyılda yapılmış, onarım ve eklemelerle daha sonraki dönemlerde kullanılmıştır. Osmanlılar zamanında Adalet Sarayı olarak hizmet veren yapıya günümüzde el-Matbahu’l-Acemî denilmektedir. Ortası havuzlu, dört eyvanla çevrilmiş, üzeri kubbe ile örtülü büyük bir taht salonu, ana eyvana açılan iki mekân ve diğer eyvanlara bitişen farklı büyüklükte oda ve salonlarıyla klasik Türk saray geleneğinde tasarlanmıştır. Ana eyvanın batısındaki geniş mekân mescid olarak düzenlenmiş, hamam, mutfak, kiler, depo gibi hizmet birimleri sarayın kuzeyine alınmıştır. Harem bölümü büyük ölçüde yıkılmış durumdadır. Duvarlar ve örtü sistemi mukarnas, çok renkli mermer, çini ve kalem işi süsleme örnekleriyle bezenmiştir. Saray günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.

Halep’in anıtsal yapılarından biri de 633 (1235) tarihli Medresetü’l-Firdevs’tir. Eyyûbîler döneminde dikdörtgen bir planla iki bölüm halinde tasarlanmıştır. Avlunun ortasında bir havuz, kıble yönünde üç kubbeli bir mescidle iki kapalı oda, doğu ve batı kanatlarında üçer kubbeli mekânlar mevcuttur. Eyvanların birleştiği batı köşesine küçük bir minare yerleştirilmiştir. Düzgün taş malzemeden oluşturulmuş sağlam mimarisi yanında renkli mermer süslemeleriyle dikkat çeken medrese, planı, kemer kurgusu, örtü sistemi ve mekân tasarımı açısından Selçuklu sanatının güzel bir örneğini oluşturmaktadır. Zâhiriyye medreseleri Halep’te Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin oğlu el-Melikü’z-Zâhir Gāzî adına yaptırılmıştır. Bunlardan Firdevs mahallesinde sur içindeki medrese Berrâniyye (616/1219), sur dışında inşa edilen medrese Cevvâniyye (620/1223) adlarıyla anılmaktadır. Cevvâniye Medresesi eyvanlı, revaklı avlulu plan şeması ile Selçuklu medrese geleneğinde tasarlanmıştır. Güney kanadı mescid olarak düzenlenen yapı türbesi, mukarnas kavsaralı anıtsal taçkapısı ve eyvanı ile dikkati çekmektedir. Hayır Bey Türbesi günümüzde Şeyh Ali Türbesi diye anılmaktadır. Memlükler’den Halep nâibi Hayır Bey tarafından 920 (1514) yılında yaptırılmıştır. Ortada bir eyvanla yanlarda kapalı iki mekândan oluşmaktadır. Düzgün kesme taşla örülen üçlü yapı grubu küçük ölçekte ve kare planlı olarak tasarlanmıştır. Her birinin kıble duvarına birer mihrap nişi açılmış, üstleri kubbeyle örtülmüştür. Batı cephesinde iki renkli taş çerçeveli pencerelerle cephe boyunca uzanan yazı kuşağı ve Memlük ustalarına özgü monogramlar yer almaktadır. Bâbükınnesrîn mahallesinde bulunan Hammâmü’l-Cevherî, Memlükler’in Halep nâibi Emîr Alâeddin Akboğa el-Cevherî tarafından 786’da (1384) inşa ettirilmiştir. Klasik hamam şemasında tasarlanan yapının en gösterişli bölümü soyunmalık kısmıdır. Memlük sanatının bütün unsurlarını üzerinde taşımakta, cephe düzeni, yapım kitâbesi ve renkli mermer süslemeleriyle dikkat çekmektedir. Mimar Sinan’ın tasarladığı Hüsrev Paşa Külliyesi 951-953 (1544-1546) yılları arasında Vali Hüsrev Paşa tarafından yaptırılmıştır ve iç kalenin güneyinde yer almaktadır (bk. HÜSREVİYYE CAMİİ). Ahmediyye Medresesi mescid, türbe ve medreseden oluşan küçük ölçekli zarif bir eserdir (1165/1752). Bir ara kütüphane olarak kullanılan yapı günümüzde terkedilmiş durumdadır. Avlusunun bir bölümü hazîre haline getirilmiştir. Hazîrede İstanbul üslûbunda işlenmiş mezar taşları mevcuttur. Kapalı çarşı içindeki Gümrük Hanı Vali Mehmed Paşa tarafından 982 (1574) yılında inşa ettirilmiştir. Geniş bir avlu ile eyvan ve iki katlı odalardan oluşmaktadır. Avlu üzerine mukarnaslı pandantiflerle geçilen bir kubbe kasnağı oturtulmuş, ancak kubbe örülmemiştir. Ortasında bir mescid bulunmaktadır. Mukarnaslı taçkapısı ile cephelerdeki renkli taş süslemeleri Memlük geleneğini sürdürmektedir. Beytü’l-Gazâle XVII. yüzyılda vali konağı olarak yapılmıştır. Geniş bir avlu etrafında yer alan iki ve üç katlı mekânlarla terastan meydana gelmektedir. Yapı boyunca yükselen ana eyvan mimari kurgusu kadar ahşap ve kalem işi süslemeleriyle dikkat çekmektedir. Suriye’deki konak türü konut mimarisinin tipik bir örneğini oluşturan yapı selâmlık, harem, dinlenme ve çalışma odaları, hamam, mutfak, depo ve hizmetli odalarıyla devleti temsil edebilecek bir donanıma sahiptir.

Anılan yapılardan başka Halep’te çok sayıda kültür varlığı bulunmaktadır. Kale Mescidi, Şeyh Ma‘rûf Camii, Haleviyye ve Şerefiyye medreseleri Selçuklu (Zengî) döneminin görkemli eserleri arasında yer alır. Debbâğa Camii, Tarantâiyye ve Kâmiliyye medreseleri, Hüseyin ve Muhassin meşhedleriyle Dervişiyye Türbesi, Nâsırî Ribâtı, Ferâfire Hankahı Eyyûbî eserleridir. Altınboğa, Fıstık, Karluk, Tavâşî, Hacı Süleyman, Atrûş, Mihmandar, Saffâhiyye ve Tövbe camileri, Argunî Bîmâristanı, Oğul Bey Türbesi, Kadı, Hayır Bey, Kasaplar, Sabun hanları, Sûkulgazel, Beyyâza hamamları, Ali Bey, Berd Bey, Bâbımakam sebilleri ise Memlük mimarisini temsil etmektedir. Behram Paşa, Osman Paşa, Âdiliyye külliyeleri, Şâbâniyye Medresesi, Mevlevî Tekkesi, kapalı çarşılar, Burgul (Bulgur), Tütün, Vezir, Bakırcılar, Oyuncakçılar, İstanbul ve Ömer Şâhin hanları, Bakırcılar Hamamı, Şâmî, Canbolat, Receb Paşa ve Açıkbaş evleri Osmanlı sanatının bütün özelliklerini taşıyan mimari örneklerdir. Yeniçeri Kışlası, devlet hastahanesi, lise ve sanat mektebi binaları, Ziraat Bankası ile belediye binaları da Batılılaşma dönemi Osmanlı sanatının Ortadoğu’ya açılan pencereleri durumundadır.

Eyyûbî ve Memlük camileri, revaklı bir avlu ile enine dikdörtgen planlı, mihrap önü kubbe ile, diğer kısımları tonozla örtülü bir harimden oluşmaktadır. Osmanlı yapılarında, revaklı avlu ile birlikte özellikle vurgulanmış son cemaat yeri ve mekânın tamamını kapatan tek kubbe veya merkezî örtü sistemi dikkati çekmektedir. Özellikle Memlükler’in kare kaideli, sekizgen gövdeli minarelerine karşılık Osmanlılar’ın silindirik ve çokgen gövdeli zarif minareleri şehrin panoramik görüntüsüne Osmanlı şehri imajını vermektedir. Halep’teki medreselerin çoğu avlulu eyvanlı plan şemalarıyla Selçuklu üslûbunda bağımsız olarak şekillendirilmiştir. Osmanlı medreseleri külliye içinde genellikle başka yapılarla ortak bir avlunun etrafında yer almıştır. Şehir hanları ile saray, konak gibi sivil yapılara her dönemde dinî yapılar kadar önem verilmiştir. Anıtsal mimari boyutları ve zengin süslemeleriyle bu yapılar da Halep şehir dokusunu zenginleştiren öğeler arasında yer almaktadır. Halep mimarisinde genellikle yörede bulunan kaliteli kalker taşı kullanılmıştır. Anıtsal yapılarda cephe düzeni, taçkapı formu, avlu-eyvan ilişkisi ve örtü sistemleri açısından Selçuklu geleneğinin kesintisiz devam ettiği gözlenmektedir. Sivri kemer formlarıyla mukarnas dolgulu süslemeler ve özellikle Memlük döneminde her yapıda yer alan kabartmalı yazı kuşakları Halep mimarisini canlı tutan ana özelliklerdir. Süslemede mermer ve kalker taşı doğrudan işlendiği gibi mozaik tekniğinde kakma ve kaplama olarak da kullanılmıştır. Bilhassa avlu zeminleriyle mihrapların yer aldığı kıble duvarları ve eyvan içlerinde çok renkli mermer süslemeciliği Dımaşk yapıları kadar Halep’te de yoğunluk kazanmıştır. Kale kapıları ile surlardaki ejder ve aslan kabartmaları çağdaşı bütün Türk şehir girişlerinde görülen ana motifler arasında yer almıştır. Avlusu veya avlu niteliğinde girişi bulunan bütün yapıların hemen hepsinde havuz-şadırvan gibi bir su mimarisi mevcuttur (ayrıca bk. HALEP).

Özellikle Selçuklu, Eyyûbî, Memlük ve Osmanlı dönemlerinde imar edilen Hama, depremlere ve diğer yıkımlara rağmen panoramik görünüşü ve ana dokusu ile Türk dönemi karakterini yitirmemiştir. Yığma bir tepe üzerine kurulan şehrin iç kalesinden günümüze hiçbir mimari örnek ulaşmamıştır. Surların kalan kısımlarıyla sur içindeki bazı yapılar son yıllarda ortadan kaldırılarak yerleri park ve mesire haline getirilmiştir. Ulucami gibi (bk. HAMA ULUCAMİİ) Nûreddin Mahmud Zengî Külliyesi de şehrin önemli yapıları arasında yer alır. Cami, medrese, bîmâristan ve hamamdan oluşan külliye, 552-568 (1157-1172) yılları arasında Nûreddin Mahmud Zengî tarafından yaptırılmıştır. Âsi nehri kenarında kurulan külliye yapılarından yalnız cami kullanılır durumdadır. Ebü’l-Fidâ Camii ve Türbesi ünlü tarih bilgini ve devlet adamı Ebü’l-Fidâ’ya aittir ve kitâbesine göre 727’de (1327) yapılmıştır. Birkaç defa elden geçirilip onarılan ve son yıllarda batı kanadı ile avlusu yeniden düzenlenen cami günümüzde sağlam ve kullanılır durumdadır. Dikdörtgen planlı bir iç avlu ile önündeki harim bölümünden oluşmakta, kuzeybatı köşedeki minarenin önünde türbe yer almaktadır. Âsi nehri kıyısında bulunan Ubeysî Camii’nin kitâbesinde 1046 (1636) yılında Mehmed Bey b. Mustafa Ubeysî tarafından inşa edildiği yazılıysa da yapının planı ve mimari özellikleri Memlük dönemlerine işaret etmektedir. Etrafı başka yapılarla sarılmış, iç kısım da büyük ölçüde yenilenmiştir. Mermer mihrabı ve çinili süslemeleriyle meşhur Şeyh İbrâhim Geylânî Camii (1078/1667), Uzunçarşı’daki Şeyh Abdülkādir-i Geylânî Mescidi (1112/1700) ve Gümrük Hanı bunlar arasında sayılabilir. Ayakta kalan eserlerin bir bölümü de (Hükümet Konağı, Kına Hanı, Derviş Hamamı gibi) neredeyse yıkılmaya terkedilmiş durumdadır. Haseneyn Camii, Bahsâ Camii, Huzzî Mescidi, Şevvâf Evi, Kendirciler Çarşısı, Uzunçarşı tanınmış Türk kültür varlıkları arasında yer almaktadır. Hama’nın en büyük şehir içi hanı olan Gümrük Hanı sağlam biçimde günümüze ulaşamamıştır. Giriş cephesi dışında kalan kısımları yıkılarak yerine yeni bir okul yapılmıştır. Girişi Uzun (Kapalı) Çarşı içinde kalan Esad Paşa Hamamı zengin süslemeleriyle ünlüdür. Şam Valisi Esad Paşa, Hama’da 1165 (1752) yılında Kasrü’l-azm adıyla anılan muhteşem bir hükümet konağı yaptırmıştır. Yapı, bazı bölümlerindeki tahribata rağmen mimari ve süslemeleriyle özgün şeklini korumaktadır. Bina restore edilerek müze haline getirilmiştir. Osmanlı Hicaz Demiryolu şebekesinin (1901-1905) bir halkasını oluşturan Hama Tren İstasyonu da kısmen zamanımıza kadar gelebilmiştir. Hama mimarisinde görülen iki renkli taş işçiliği fazla abartılı olduğundan süslemeden çok yapıların arazi içinde gizlendiği hissini uyandırmaktadır. Öte yandan avlu döşemeleri, fıskıyeli havuz sistemleri, mihrap ve duvar kaplamalarında sıkça rastlanan renkli mermer süslemeleri Selçuklular’dan Osmanlı dönemi sonuna kadar kullanılmıştır. Dinî mimaride cami ve mescidlerin Osmanlı öncesinde genellikle enine dikdörtgen planlı, tek veya iki sahanlı bir harimden oluştuğu görülür. Bu yapılarda tonozlar geniş kemerlerle desteklenmiş, kubbelere tromplarla geçiş sağlanmıştır. Ulucami ise ortada sekiz ayaklı örtü sistemiyle daha sonraki dönemlerde çok kubbeli camiler plan şeması grubunda hatırlanacaktır. Hama, Halep-Dımaşk kervan yolu üzerinde bulunduğundan birçok han inşa edilerek şehir bir ticaret merkezi haline getirilmiştir. Kale tipinde sağlam bir mimariyle şekillendirilen ticaret hanları bölgedeki diğer yapılar gibi şadırvanlı bir avlu etrafında sıralanan iki katlı, önleri revaklı odalardan oluşmaktadır. Bazılarında avlunun ortasında bir mescid yer almaktadır. Ayrıca bu hanların birleştiği kapalı çarşılar da özellikle Osmanlı döneminde şehrin sosyoekonomik yapısını diri tutan birer atar damar pozisyonunda olmuştur. Birçoğu Memlük döneminden günümüze kadar varlığını ve işlevini sürdüren su dolaplarıyla su kemerleri, özgün yapıları kadar şehir mimarisine ve panoramik görüntüsüne yansıyan şekilleriyle Hama’nın sembolü durumundadırlar. Hama yakınındaki Selemiye kasabası sınırları içinde Şümeymis Kalesi ile kasaba merkezinde birkaç Osmanlı yapısı bulunmaktadır. Bir tepe üzerinde toprak yığılarak yükseltilmiş kale uzaklardan bir kartal yuvasına benzemektedir. Hisar niteliğindeki yapının yalnızca surlarından bazı bölümler günümüze ulaşmıştır. Selemiye’deki İsmâiliyye Cami ve Türbesi sağlam ve kullanılır, hamam ise metruk durumdadır. Konum ve mimarisiyle Suriye’deki en görkemli savunma tesislerinden biri olan Hama’daki Kal‘atü’l-Hısn, Sultan Baybars’ın eseridir. Ancak Haçlı işgali ve Osmanlı dönemlerinde birtakım eklemeler yapılmıştır. İç kalesi, müstahkem burç ve kuleleri, sarayı, camisi, kilise, depo, dehliz ve koridorlarıyla pek çok kitâbe, arma ve damgayı üzerinde taşıyan muhteşem bir mimarlık âbidesidir. Aynı adla anılan aşağıdaki şehirde yine Baybars tarafından yaptırılan külliyede cami, bîmâristan, türbe ve zâviye yer almaktadır. Yapıların çoğu yıkılmış durumdadır.

Humus’ta Memlük Sultanı Baybars’ın yaptırdığı Hâlid b. Velîd Camii, II. Abdülhamid tarafından 1898 yılında yenilenmiş, 1973’te Suriye Vakıflar Bakanlığı’nca restore edilmiştir. Kemerleri iki renkli taşlarla çatılmış revaklı iç avluya açılan cami halen Batılılaşma dönemi Osmanlı mimari üslûbunu yansıtmaktadır. Dört ayak üzerine oturtulmuş merkezî örtü sistemine sahiptir. Kademeli yüksek sivri kemerlerle aydınlatma yöntemi gotik katedralleri hatırlatmaktadır. Zengin süslemeli mihrap ve minberi gibi harimdeki Hâlid b. Velîd Türbesi dikkati çeken unsurlardır. Ahşap türbe kapısı Memlük döneminden kalmadır. Fezâil Camii (472/1079), Abdullah b. Mes‘ûd Camii, Sirâc Camii ve Hamamı, Ebû Lübâde Mescidi, Kasrü’z-Zehrâvî ve Beytü’ş-Şâmî Memlük; İnâbe Mescidi, Pazarbaşı Camii (1153/1740), Delâtî Camii, Osmânî Hamamı, Paşa Hamamı, Tren İstasyonu Humus’ta ilk göze çarpan diğer Osmanlı eserleridir. Eyyûbî eseri ulucami daha sonraki dönemlerde büyük oranda yenilenmiştir. Humus’un kapalı çarşısı ve sokakları ile evleri tarihî doku içinde son şeklini Osmanlı zamanında almıştır.

Efâmiye Lazkiye yol kavşağında Âsi nehri kenarında yükselen kayalık üzerine kurulmuş hisar niteliğindeki Şeyzer Kalesi harabe haline gelmiştir. Hama-Cisrişugūr yolundaki Kal‘atü’l-Madîk ise nisbeten sağlam durumdadır. Aynı yol güzergâhında Nebke’de Sinan Paşa Camii ve Hanı ile (988/1580) Osmanlı Sarayı, Madîk Kalesi Camii, Kızlarağası Mehmed Hanı, Lazkiye-Halep yolu üzerinde Erîhâ’da Kara Mehmed Mescidi, İdlîb’de Beşir Ağa Camii ve Mektebi ile Hama-Halep yolu üzerinde Hân-ı Şüyûh’taki Tekiyye Camii ve Zâviyesi Osmanlı mimarisinin temsilcileridir. Madîk’teki Osmanlı Camii enine dikdörtgen planlı, mihrap önü kubbeli, girişinde üç gözlü son cemaat yeri olan sağlam bir yapıya sahiptir. Kızlarağası Mehmed Ağa’nın 971’de (1563) yaptırdığı Osmanlı Hanı büyük ölçekli, tek katlı hol ve büyük odalardan oluşan bir plan şeması gösterir.

Akdeniz sahilinde bir liman şehri olan Lazkiye, Osmanlı döneminde gelişmiştir. Çarşı ve hanlarıyla diğer mimari eserlerde geç dönem Osmanlı üslûbu hâkimdir. Mağribî Camii (1244/1828) Lazkiye’nin cuma camilerinden biridir. Geniş bir avlunun önündeki cami düzgün kesme taşla örülmüş, güney cephesi geometrik süsleme ve kuşatma kemerleriyle hareketlendirilmiştir. Kuzeyinde revaklı abdest mahalli ile hücreler, bitişiğinde türbe (1243/1827) yer almaktadır. Çok kubbeli yapılar grubunda büyük ölçekli bir plan şemasına sahip Cedîd Camii (1139/1727) Süleyman Paşa’nın eseridir. Ortada dört sütun ve kemerlere yaslanan altı kubbe ve iki tonozlu örtü sistemiyle Osmanlı merkezî plan şemasının Suriye’deki temsilcisi durumundadır. Avluda sekizgen bir şadırvan, caminin kuzey cephesinde bir mükebbire mevcuttur. Pazar Camii (1240/1825) ve Şeyh Zâhir Camii (1301/1884) daha mütevazi kalmaktadır. Lazkiye’deki cami minareleri çokgen veya silindirik gövdeleriyle Osmanlı tarzında yapılmıştır. Cebele ve Lazkiye’deki yapıların iç mekânlarında süslemeye yer verilmemiş, taş yapılar sıvanarak kireçle badana edilmiştir. Lazkiye’deki sivil mimari örnekleri Suriye’nin diğer şehirlerinden farklı bir görünüşe sahiptir. Sahil şehri oluşu yanında Fransızlar’ın işgal yıllarında mimari dokuya müdahale etmeleri konutlarla ticaret merkezlerinin görüntüsünü değiştirmiştir.

Tartus’ta İbrâhim Adî Türbesi kare planlı, üzeri dilimli kubbe örtülü, küçük ölçekte bir Osmanlı makam türbesidir. Osmanlı Hamamı büyük oranda yenilenmiştir. Lazkiye’ye 35 km. uzaklıkta Behlûliye’deki Selâhaddin Kalesi, Suriye’deki en büyük ve görkemli Eyyûbî eseri olup, bölgeye hâkim yüksek dağ silsilesi üzerine kurulmuştur. Hama-Lazkiye yolu üzerinde Masyâf Kalesi, Kadmûs Kalesi, sahilde Bâniyâs’taki Merkab Kalesi hisar türünde askerî amaçla yapılmış müstahkem savunma tesisleridir. Cebele’de Sultan İbrâhim (İbrâhim Edhem) Külliyesi (1345-1350) Memlük eseridir; ancak Osmanlılar ve Suriye Devleti tarafından yenilenmiştir. Cami zâviye, imaret, türbe ve idare binalarından oluşan büyük programlı, komplike bir yapıdır. Caminin orta bölümü kubbe ile, mihraba paralel öndeki sahan tonozla örtülüdür. Güneydoğu köşesi İbrâhim b. Edhem için türbe olarak düzenlenmiştir. Cebele’deki Hamevî ve Mansûrî camileri de Memlük eseridir.

Güney Suriye’de Antikçağ’ın ünlü şehirlerinden Busrâ’da İslâm dönemi eserlerinin buradaki kalıntıların üzerine kurulduğu ve mimari elemanların büyük oranda devşirilip kullanıldığı dikkati çeker. Yapıların duvar örgüsünde bazalt cinsi taş tercih edilmiş, mekânlar kemer ve konsollara yaslanan düz levha şeklindeki taş dizilerinden oluşan bir tür çatı ile örtülmüştür. Fâtıma (Fâtımî) Camii X. yüzyıl sonunda yapılmış, minaresindeki kitâbeye göre 605 (1208) tarihinde Eyyûbîler tarafından genişletilmiştir. Dört köşe minaresi ve bazalt taşıyla örülmüş sağlam mimarisiyle günümüze kadar gelmiştir. Busrâ’nın en büyük camisi olan Ömerî Camii (Câmiu’l-Arûs) antik eserler üzerine devşirme malzemelerle Emevî döneminde (102/720-21) yapılmıştır. Kare gövdeli yüksek bir minarenin bitiştiği revaklı iç avlu ile önde kıbleye paralel iki sahanlı bir harimden oluşmaktadır. Cami 506’da (1112) büyük ölçüde yenilenmiştir. Busrâ’da Hz. Muhammed’in konakladığı yerde ona hürmeten yapılan ve Mebrekünnâka denilen, birbirine bitişik iki küçük mescidle Gümüştegin Medresesi’nin (531/1136) kültür ve mimarlık tarihi açısından önemli bir yeri vardır. Dört eyvanlı avlulu Selçuklu medreselerinin ilk örneklerinden olan yapıda devşirme antik malzemelerle yöresel bazalt taşı kullanılmış, üst örtüde yine konsol ve kemerlere yaslanan, düz levhalardan oluşan bindirme taş sistemi uygulanmıştır. Mescidlerdeki istiridye yivli mihraplarla medresenin kapı ve ikiz pencereleri Busrâ yapılarının tamamında etkili olan antik mimari geleneğin izlerini taşımaktadır. Aynı mimari üslûpla tasarlanan 528 (1134) tarihli Hızır Camii Gümüştegin’in eseridir. Yâkūt Camii, Ebü’l-Fidâ Medresesi ve Mencek Hamamı Eyyûbî, Osmanlı (Ebü’l-Gurra) Mescidi ise (1321/1903) Osmanlı döneminden kalmadır. Busrâ yapılarındaki bütün minareler kare planlı, dört köşe kalın gövdeleri, içte spiral merdivenleri, üstte ikiz pencere şeklinde dört yöne açılan müezzinlikleriyle aynı özelliği taşır. Romalılar’ın yaptığı Birketü’l-hâc denilen büyük ölçekli su sarnıcı daha sonra birkaç defa onarılmış ve günümüze kadar kullanılmıştır.

el-Melikü’z-Zâhir Baybars’ın (1260-1277) tamir ettirdiği Erîhâ Ulucamii dar bir avlu önünde enine dikdörtgen planlı iki sahanlı şeması, mihrap önü kubbe, diğer kısımları çapraz tonoz örtülü taş mimarisi ve kare gövdeli minaresiyle tipik bir Türk eseridir. Erîhâ’daki Kara Mehmed Mescidi ise daha küçük ölçekte ele alınmıştır. İdlib Ulucamii (Câmi-i Kebîr) çok kubbeli Osmanlı camileri grubunda tasarlanmış bir mimariye sahiptir. Beşir Bey (Ağa) Camii, Suriye’deki geleneksel Osmanlı cami plan şeması ve mimarisini yansıtır. İkisinin de minaresi sekizgen gövdelidir. Halep yakınlarında Bâb’daki el-Câmiu’l-Kebîr büyük programlı bir Selçuklu (XII. yüzyıl) eseridir ve Memlükler döneminde (744/1343) esaslı bir şekilde yenilenmiştir. Harim kıble duvarına paralel iki sahın halinde üzerleri onar kubbe ile örtülüdür. Revaklı avlunun ortasındaki şadırvan Osmanlı döneminde eklenmiştir. Aynı plan şemasına sahip, ancak mimarisi daha arkaik duran Buzâa Ulucamii’ni (494/1101) örten kubbeler elips biçimindedir.

Menbic yakınındaki Necm Kalesi IX. yüzyılda kurulmuş, üzerindeki yapıların çoğu el-Melikü’z-Zâhir Gāzî zamanında (1186-1216) ilâve edilmiştir. Hisar türünde, yolları kontrol etmek amacıyla yapılan askerî tesislerden biridir. Şam-Der‘â yolu üzerindeki Müzeyrib Kalesi, Yavuz Sultan Selim tarafından inşa ettirilmiştir. Kale meskûn mahal arasında kalmış olup harabe halindedir. II. Abdülhamid’in 1901-1905 yıllarında yaptırdığı Hicaz Demiryolu hattının büyük bir bölümü Suriye topraklarından geçmektedir. Tren istasyonları bulunduğu mahallerin ihtiyacına göre birçok yapı ile birlikte tasarlanmıştır. Tip proje çerçevesinde inşa edilen istasyonlarda idare binası, yolcu bekleme salonları ve misafirhaneler, lojmanlar, tuvalet ve su depoları, hangar ve eşya depoları yer almaktadır. Hicaz Demiryolu hattı terkedilince mimari eserlerin çoğu harabe haline gelmiştir. Der‘â, Hırbetü’l-Gazâle, İzra‘ ve Mehacce tren istasyonları Der‘â-Şam arasındaki Hicaz Demiryolu hattına ait önemli örneklerdir. Der‘â’daki Sûku’l-atîk de tren istasyonu ile birlikte yaptırılmış bir ticaret merkezidir.

Suriye’deki hanlar menzil hanları ve şehir içi hanları olmak üzere iki grupta toplanabilir. Menzil hanları büyük ölçekte tutulmuş mimari yapılardır. Yol güzergâhlarında olduklarından kale tipinde inşa edilmiş, mekân çözümlemesinin yanında yolcuların güvenliği ön planda tutulmuştur. Köşe kuleleriyle anıtsal taçkapılar cephelerden taşan mimari öğelerdir. Günümüzde çoğu askerî amaçla kullanılan hanların iç mekânı avluya açılan eyvanlarla oda ve hollerden oluşmaktadır. Avluların ortasında iklim ve coğrafî konuma göre birer havuz veya kuyu yer almaktadır. Sivri kemerlere oturan tonoz örtülü mekânların üzeri parepet duvarlarıyla çevrilerek teras katı oluşturulmuştur. İklim sıcak olduğundan yolcular bu teraslarda misafir edilmekteydi. Şam-Hama yolu üzerindeki Arus Hanı ile Dennûn Hanı yeni restore edilen menzil hanlarıdır. Şam-Humus yolunun Bağdat’a ayrılan kavşağında yer alan Ayaş Hanı (690/1291) yanı başındaki kubbeli su haznesiyle bir menzil hanıdır (bk. AYAŞ HANI). Yine Şam-Humus yolu üzerinde Kutayfe’deki Sinan Paşa Külliyesi han, hamam, mescid, imaret ve zâviyeden oluşan bir menzil külliyesidir. Küçük ölçekteki kare planlı mescidin harimi kubbe ile örtülmüştür. Girişinde Osmanlı mimarisine özgü beş gözlü son cemaat yeri mevcuttur. Mihrap ve minberi taştan yapılmış, iç mekân kireçle sıvanmıştır. Sekizgen gövdeli minarenin şerefesi ahşap siperlikle kapatılmıştır. Klasik şemada tasarlanan hamam terkedilmiş olup külliyenin asıl yapısı olan han ise askerî tesis olarak kullanılmaktadır. Şam-Palmira (Tedmür) yolu üzerindeki Türâb Hanı, Menkûre Hanı ve Nâsıriye yakınındaki Utne Hanı harabe halinde günümüze ulaşabilmiştir. Hama-Halep karayolu üzerinde Hân-ı Şüyûh denilen büyük bir menzil külliyesi bulunmaktadır. Zamanla çevresinde bir kasaba oluşan külliyenin bir avlu etrafına dizilmiş cami, tekke, zâviye, hamam, köşk, konak ve bedesteni mevcuttur. II. Abdülhamid zamanında 1907’de bazı eklerle tamiratı yapılan külliyenin çoğu kısımları yıkılmış vaziyettedir. Yine Hama-Halep yolu üzerinde bulunan Maarretünnu‘mân’daki Murad Paşa Hanı (XVII. yüzyıl) büyük ölçekte tasarlanmıştır. Farklı boyutlarda eyvan, oda ve hollerden oluşan hanın revaklı avlusunun ortasına mescid-tekke yerleştirilmiştir. Hana bitişik olan ikinci bölümde imaret, fırın, hamam gibi yapılar yer almaktadır. Günümüzde çevreden derlenen döşeme mozaikleriyle mimari elemanların sergilendiği müze durumundadır. Maarretünnu‘mân’da ayrıca Selçuklu dönemi eseri ulucami (XII. yüzyıl), Nebî Yûşâ Mescidi ve Makam Türbesi (604/1207), Şâfiî (Ebü’l-Fevâris) Medresesi, Esad Paşa Hanı (1166/1753), Maarre Kalesi gibi anıtsal özellikte yapılar bulunmaktadır. Sebil Hanı ve Camii aynı yol güzergâhındaki diğer önemli Türk mimari eserleridir.

Ca‘ber Kalesi kısmen Tabya Barajı suları altında kalmış, yakınındaki Süleyman Şah Türbesi 1974’te kuzeybatıdaki daha yüksek bir alana taşınmıştır. Kalenin konumu ile müstahkem surları ve savunma tesisleri, Fırat nehri kıyısındaki ulaşım ağını koruyacak nitelikte askerî bir mimarlık âbidesidir. İçindeki yapıların çoğu yıkılmış, yalnızca Kale Camii’nin minaresi ayakta kalmıştır. Mezarların taşınması ile üzerine yapılan yeni Süleyman Şah Türbesi modern bir mimari tasarımla şekillendirilmiştir. İçinde üç sanduka bulunan türbe bir bölük Türk askeri tarafından beklenmektedir (bk. CA‘BER KALESİ).

BİBLİYOGRAFYA
J. L. Burckhard, Travels in Syria and the Holy Land, London 1822, I-II; G. Charmes, Voyage en Syrie, Paris 1891; Hicaz Demiryolu Lâyihası, İstanbul 1324, s. 20-21; M. van Berchem, Matériaux pour un corpus inscriptionum Araicarum II: Syrie du sud, Kahire 1922; J. Sauvaget, Les monuments historiques de Damas, Beyrouth 1932; a.mlf., “Citadelle de Damas”, Syria, XI, Paris 1930, s. 60-90, 216-241; a.mlf., “Inventaire des monuments musulmans de la ville d’Alep”, REI, V (1931), s. 59-114; a.mlf. – M. Ecochard, Les monuments ayyubides de Damas, Paris 1938-50, I-III; M. Ecochard – C. Coeur, Les bains de Damas, Beyrouth 1943; Hikmet Turhan Dağlıoğlu, Haleb’in En Eski Tarihi, Gaziantep 1937; H. Laoust, Les gouverneurs de Damas sous les mamelouks et les premiers ottomans, Damas 1952; E. Herzfeld, Inscriptions et monuments d’Alep, Le Caire 1954-55, I-II; a.mlf., “Damascus: Studies in Architecture”, AI, IX (1942), s. 1-53; X (1943), s. 13-70; XI-XII (1946), s. 1-71; XIII-XIV (1948), s. 118-138; Müeyyed el-Kîlânî, Muḥâfaẓatü Ḥamâ, Dımaşk 1964; S. A. Mougdad, Bosra, Damas 1974; Khaled Moaz – S. Ory, Inscriptions arabes de Damas, Damas 1977; S. Ory – D. Sourdel, “Une inscription ‘abbaside de Syrie du nord”, BEO, XVIII (1964), s. 221-240; M. Meinecke, “Die Osmaniche Architektur des 16th Jahrhunderts in Damascus”, Fifth International Congress of Turkish Art (ed. G. Fehér), Budapest 1978, s. 575-597; a.mlf., Die Mamlukische Architektur in Ägypten und Syrien, Glückstadt 1992, I-II; J. P. Pascual, Damas à la fin du XVI siècle: d’après trois actes de waqf ottomans, Damas 1983, I; Th. Grandin, La savonnerie traditionnelle à Alep, Damas 1986; Muhammed el-Mekkî, Târîḫu Ḥımṣ, Dımaşk 1987; M. Râgıb et-Tabbâh, İʿlâmü’n-nübelâʾ bi-târîḫi Ḥalebi’ş-şehbâʾ, Halep 1988, I-VIII; Necvâ Osman, el-Hendesetü’l-inşâʾiyye fî mesâcidi Ḥaleb, Halep 1413/1992; R. Burns, Monuments of Syria, London 1992; Bahaeddin Kök, Nureddin Mahmud Bin Zengî ve İslâm Kurumları Tarihindeki Yeri, İstanbul 1992; Abdullah Manaz, Suriye’nin Başkenti Şam’da Türk Dönemi Eserleri, Ankara 1992; Münzir el-Hâyik – Faysal Şeyhânî, Ḥımṣ: Dürretü müdüni’ş-Şâm, Humus 1995; Abdülkādir er-Reyhâvî, el-ʿİmâretü’l-ʿArabiyyetü’l-İslâmiyye ḫaṣâʾiṣühâ ve âs̱âruhâ fî Sûriyye, Dımaşk 1999; Abdüsselâm Uluçam, “Halep’te Türk Kültür Varlığı”, Anadolu’da Doğdu: 60. Yaşında Fahri Işık’a Armağan (haz. Taner Korkut), İstanbul 2004, s. 777-790; a.mlf., “Suriye’de Türk Kültür Varlığı Araştırmaları II- Hama”, VIII. Ortaçağ ve Türk Dönemi Kazı ve Sanat Tarihi Araştırmaları Sempozyumu, Sakarya 2005, s. 443-458; E. von Mulinen, “Das Grob Abu’l-Fidâ’s in Hama”, ZDMG, LXII (1908), s. 657-660; N. Elisséeff, “Les monuments de Nūr ad-Dīn”, BEO, XIII (1951), s. 5-43; J. Sourdel-Thomine, “Deux décrets mamelouks de Marqab”, a.e., XIV (1954), s. 61-64; Semavi Eyice, “İstanbul-Şam-Bağdat Yolu Üzerindeki Mimarî Eserler”, TD, IX/13 (1958), s. 81-110; Selîm Âdil Abdülhak, “Medînetü Ḥımṣ ve âs̱âruhâ”, el-Ḥavliyyâtü’l-es̱eriyyetü’l-ʿArabiyyetü’s-Sûriyye, X, Damas 1960, s. 5-37; F. Mausion, “Note sur les bains de Damas”, BEO, XVII (1962), s. 121-132; K. Touier, “Céramiques mameloukes à Damas”, a.e., XXVI (1973), s. 209-218; Âdil Necm Abbû, “el-Medrese fi’l-ʿimâreti’l-Eyyûbiyye fî Sûriyâ”, el-Ḥavliyyâtü’l-es̱eriyyetü’l-ʿArabiyyetü’s-Sûriyye, XXIV (1974), s. 75-101; Kâmil Şahâde, “et-Türab ve maḳāmâtü’z-ziyâre fî Ḥamâ”, a.e., XXV (1975), s. 159-195; J.-C. David, “Alep, dégradation et tentatives actuelles de readaptation des structures urbaines traditionnelles”, BEO, XXVIII (1975), s. 19-48; Y. Sauvan, “Une liste de fondations pieuses (waqfiyya) au temps de Selim II”, a.e., XXVIII (1975), s. 231-258; A. Raymond, “Les grands waqfs et l’organisation de l’espace urbain à l’époque ottomane (XVI-XVII. siècles)”, a.e., XXXI (1979), s. 113-128; T. Allen, “Some Pre-Mamluk Portions of the Courtyard Façades of the Great Mosque Aleppo”, a.e., XXXV (1983), s. 7-12; Mehmet İpşirli, “A Preliminary Study of the Public Waqfs of Hama and Homs in the XVI. Century”, Studies on Turkish-Arab Relations, I, İstanbul 1986, s. 119-147; T. Miura, “The Sâlihiyya Quarter in the Suburbs of Damascus: Its Formation, Structure and Transformation in the Ayyubid and Mamluk Arabe”, BEO, XLVII (1995), s. 129-182; B. Marino, “Les territoires des villes dans la Syrie ottomane (XVI.-XVIII. siècle)”, a.e., LII (2000), s. 263-278.
Bu bölüm ilk olarak 2009 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 37. cildinde, 559-565 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Resmî adı: Suriye Arap Cumhuriyeti (el-Cumhûriyyetü’I-Arabiyyetü’s-Sûriyye)
Başşehri: Şam (Dımaşk)
Yüzölçümü: 185.180 km2
Nüfusu: 18.400.000 (2005)
Resmî dili: Arapça
Para birimi: Liratü’s-Sûriye (Suriye paundu SYP)
1 SYP = 100 piatres
Bu bilgiler TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2009 yılına ait matbu nüshasındaki verilerdir.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.