İLÂHİ

إلهي
Müellif:
İLÂHİ
Müellif: MUSTAFA UZUN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2000
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 21.08.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/ilahi
MUSTAFA UZUN, "İLÂHİ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ilahi (21.08.2019).
Kopyalama metni

Türk edebiyatında nazım türleri belirginleşmeden önce dinî muhteva taşıyan her türlü şiire ilâhi denirken daha sonra tasavvufî temaları işleyen ve Türk din mûsikisinin makam ve usulleriyle bestelenerek dinî toplantılarda okunan şiirlere ilâhi adı verilmiştir. Bu şiir türü ve dinî mûsiki formu hakkındaki bilgiler oldukça dağınık ve karışıktır. Dolaylı da olsa konuyla ilgili ilk ciddi araştırmaları yapan M. Fuad Köprülü ve Reşit Rahmeti Arat en eski Türk şiiri örneklerinin ilâhiler olduğunu söylemişlerse de hakkında fazla bilgi vermemişlerdir. Bir edebiyat terimi olarak ilâhiyi “mutasavvıf şairler tarafından yazılan, dinî ve ilâhî fikirleri ihtiva eden şiirler” diye tanımlayan Tâhirülmevlevî tevhid, münâcât, na‘t ve istigāseyi de bu tür şiirler grubu içinde ele almıştır. Arapça’da ise ilâhi “en-neşîdetü’d-dîniyye, el-egāni’d-dîniyye, el-mevâlîd” gibi adlarla anılır (Mecdî Vehbe – Kâmil Mühendis, s. 56).

Özellikle şiirde tür ve şekillerin müstakil isim ve vasıflar kazanmasından önce ilâhi kelimesiyle hemen her türlü dinî şiir kastedilmiş; tevhid, na‘t, münâcât, devriyye gibi türlerle kaside, gazel, tuyuğ, rubâî, kıta vb. nazım şekilleri Türk klasik edebiyatının aslî unsurları haline gelince kelimenin anlamı daralıp, besteli dinî şiir formu olarak daha özel bir tür halinde mûsikiyle özdeşleşmiştir. Dinî muhtevalı manzum ve yarı manzum sözler mûsikinin etkileyici gücü ve bunları icra eden kişilerin müzisyen hüviyetleriyle dinî merasimlerde daha tesirli olmuş, böylece ilâhi kavramı mûsikiden ayrı düşünülmemiştir.

Eskiçağ’lardaki pek çok milletin geleneğinde olduğu gibi Türkler’de de şairler sihirbazlık, rakkaslık, mûsikişinaslık, hekimlik, din adamlığı vb. vasıfları şahsiyetlerinde toplamış, halkın büyük değer verdiği kişilerdi. Şaman, kam, baksı veya ozan adlarını taşıyan bu kişiler, çok eski devirlerden beri Oğuz boylarının şölenlerinde, av törenlerinde ve matem âyinleri olan yuğlarda çok defa kendi yazdıkları manzum - yarı manzum sözleri mûsiki eşliğinde okuyarak ilâhilerin ilk örneklerini ortaya koymuşlardır (Köprülü, Edebiyat Araştırmaları I, s. 72-102). İslâm öncesi eski Türk şiirine dair elde bulunan örneklerden üç Mani ve yedi Burkan manzumesinin ilâhi şeklinde olması (a.g.e., s. 213-242) Türkler arasında bu türün köklerinin çok eskilere kadar uzandığını gösterir.

İlâhi kelimesinin İslâmî Türk edebiyatında bir türün adı olarak ne zamandan beri kullanıldığı bilinmemektedir. Türkler’in müslüman olmasından sonra telif edilmiş elde mevcut ilk eserler olan Kutadgu Bilig, Dîvânü lugāti’t-Türk ve Atebetü’l-hakāyık’ta ilâhi kelimesi geçmez. Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’inde de kelime bu mânasıyla yer almaz. Yesevî tarzında şiir yazan Hakîm Ata, Süleyman Ata gibi şairler tarafından ilâhi içerikli manzumelerin “hikmet” adıyla kaleme alınmış olması, kelimenin izlerini daha sonraki devirlerde Anadolu’da aramak lâzım geldiğini gösterir. Yûnus Emre de şiirlerinde ilâhi kelimesini bir edebî tür anlamında kullanmadığı gibi divanının en eski yazmalarında şiirlerin başlığı olarak bu kelimeye rastlanmaz (meselâ bk. Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 3889). Ancak Yûnus’un bir lakabının “gûyende” olduğuna veya Yûnus-ı Gûyende adında bir başka Yûnus’un mevcut bulunduğuna dair menkıbevî mâlûmat, bu sıfatın ona şairliğinden veya şiirlerini mûsikiyle yani ilâhi tarzında söylemesinden dolayı verilmiş olması ihtimalini düşündürmektedir. Öte yandan Fuad Köprülü, mutasavvıf şairlerin XIII. yüzyıldan başlayarak kendilerini diğer şairlerden ayırmak ve ilham kaynaklarının kutsî ve ilâhî mahiyetini göstermek için “âşık” unvanını kullandıklarını, özellikle tekke şairlerinin kendi manzumelerine şiir demeyerek “ilâhi, nutuk, nefes” adını verdiklerini kaydeder (Edebiyat Araştırmaları I, s. 186).

Anadolu’da önemli bir teşkilâtlanmaya sahip zümreler arasında Babaîler ile onları takiben ortaya çıkan Râfizî grupların ve ahîlerin toplantılarında teganni ve raks ederken okudukları şiirlerden bazılarının ilâhi adıyla anılabilecek dinî manzumeler olması mümkündür. XIII. yüzyılın sonu ile XIV. yüzyılın başlarında Anadolu’da yaygın olduğu bilinen Rifâiyye tarikatının zikir meclislerinde okunan manzumelerin ilâhi olduğunu tahmin etmek güç değilse de bunlara ilâhi denildiğini tesbit mümkün olmamaktadır. Yine aynı dönemlerde Anadolu’da Türkçe dinî şiirler söyleyen ilk mutasavvıf şairlerden kabul edilen Şeyyad Hamza’nın lakabı olan “şeyyad” kelimesinin, yüksek sesle manzumeler okuyup dinleyenleri coşturan kimselere verilen bir lakap olduğu anlaşılmıştır (İA, XI, 493-497).

Türkçe’de ilâhi kelimesinin bir edebiyat ve mûsiki terimi olarak kullanıldığı metinler XVII. yüzyıldan geriye gitmemektedir. Daha önceki devirlerde Anadolu’da ilâhi yerine “savt” ve “savt okumak” tabirinin kullanılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim Hacı Bayrâm-ı Velî’nin annesinin çamaşır yıkarken savt okuduğuna dair meşhur rivayet bunu teyit eder (Ergun, I, 15). Bugünkü tesbitlere göre ilâhi kelimesi, “bestelenmiş dinî-tasavvufî şiir” anlamıyla ilk olarak Evliya Çelebi’nin eserinde geçmektedir: “Bu tâifeler hoş âvaz ile sefere müteallik ilâhi okurlar. Bazıları da ‘Allahümme yâ hâdî âsân eyle yolumuz’ ilâhisini kıraat ederek Alay Köşkü dibinden ubûr ederler” (Seyahatnâme, I, 525). XVIII. yüzyıl şairlerinden Sünbülzâde Vehbî Lutfiyye’sinde dilencilerden bahsederken kelimeyi, “İşiten Yûnus ilâhisi sanır / Bu edâsın gören âdem usanır” beytinde zikretmektedir. Bu örnekler, kelimenin XVII. yüzyıl ortalarından başlayarak bu mânada kullanıldığını göstermektedir. Bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren tertiplenmiş mûsiki mecmualarında da (Ergun, I, 6) artık kelimenin yaygın biçimde yer aldığı görülmektedir.

İlâhiyi halk edebiyatına bağlı bir nazım şekli olarak inceleyenler olduğu gibi tekke veya tasavvuf şiirine ait bir nazım biçimi kabul edenler de vardır. İlâhilerde 7, 8, 11, 14 ve 16’lı kalıpların kullanıldığı ve genellikle 7 (4 + 3), 8 (4 + 4) hecelilerin dörtlük; 11 (6 + 5, 4 + 4 + 3), 14 (7 + 7) ve 16 (8 + 8) hecelilerin de beyitler halinde yazıldığı görülmektedir. Dörtlüklerin kafiyelenişi koşma, beyit birimiyle yazılanların kafiyelenişi ise gazel tarzındadır. Hece vezniyle yahut halk ve âşık edebiyatı nazım şekillerinde ilâhilerin kaleme alınması, Alevî ve Bektaşî şairlerince son zamanlara kadar sürdürülmüştür.

XV. yüzyıldan itibaren ilâhi içerikli şiirlerin aruz vezniyle de yazıldığı ve bunun ileriki asırlarda gittikçe rağbet bulduğu anlaşılmaktadır. Bunda, bestekârların manzumeleri ekseriyetle divan şiirinden seçmelerinin tesiri olduğu gibi ilerleyen asırlarda mutasavvıf şairlerin daha çok aruzu kullanmaya ve klasik şiirin nazım türleriyle eser vermeye başlamasının da etkisi vardır. Sözleri bestekârlarına ait eserlerde ise bestekârların klasik şiir kültürünü almış olduğu hemen hissedilmektedir. Bu arada özellikle musammat gazelin musammat koşma ile benzerlikler taşıması da bu geçişi sağlayan bir özellik olarak görülür. Bunu, türün en güzel örneklerini ortaya koyan Yûnus Emre’nin bazı şiirlerinde görmek mümkündür. Divan şiirinde en çok gazellerin ilâhi olarak bestelendiği bilinmektedir. Fakat az da olsa musammat çeşitlerinden murabba ve muhammes ile kıta, tuyuğ, rubâî gibi nazım şekilleriyle yazılmış ilâhi içerikli manzumeler de mevcuttur.

İlâhilerin çoğu yalın anlatımı olan basit şiirlerdir. Büyük pîrlerden ekserisinin şair olmadığı halde ilâhi türü şiirler söylemiş olması, bu manzumelerin birer sanat şiirinden çok duyuş şiiri olmasına yol açmış ve onlara didaktik özellikler kazandırmıştır. Zaman içerisinde ilâhi konularında farklılıklar görülmeye ve daha geniş bir tasavvuf düşüncesi yer almaya başlamıştır.

Dinî mûsiki terimi olarak ilâhi, din dışı Türk mûsikisindeki şarkı formu gibi gazel, koşma, rubâî, murabba, muhammes, müseddes vb. nazım şekilleriyle yazılmış güftelerin yine şarkı şemasına az çok benzer formdaki bestelerinin adıdır. Ancak ilâhilerde güftenin konusu kadar bestenin makam ve usulünde de dinî-tasavvufî duyguyu yansıtanlar tercih edilmiştir. Kural olarak hemen her makamda ilâhi bestelenebilirse de fazla tiz seslerde dolaşmayan ağır makamların çoğunlukta olduğu dikkati çeker. Güfte mecmuaları ve bazı repertuvarlar incelendiğinde ilâhilerin daha çok acem, acem-aşiran, bayatî, bestenigâr, dügâh, eviç, hicaz, hüseynî, hüzzam, ırak, mâhur, nevâ, rast, sabâ, segâh, uşşak, tâhir makamlarında bestelendiği görülür. İlâhi bestelerinde küçük usullerin yanında büyük usuller de kullanılmıştır. En çok kullanılan usuller sofyan, düyek, evfer, devr-i hindî, muhammes, çenber, evsat, devr-i kebîr, berefşan ve hafîftir.

İlâhiler, genellikle okundukları yere göre cami ve tekke ilâhileri diye ikiye ayrılmakla beraber bunların dışında değişik zaman ve mekânlarda okundukları da bilinmektedir. Meselâ güftesi Yûnus Emre’ye ait olan, “Ey enbiyâlar serveri / Ey evliyâlar rehberi / Ey ins ü can peygamberi / Ehlen ve sehlen merhabâ” mısralarıyla başlayan Zekâi Dede’nin uşşak ilâhisi, üç aylara mahsus olmakla birlikte mevlid ayında dergâhlarda yapılan kıyam ve devran zikirlerinde, güfte ve bestesi itibariyle tevşîh formunda bulunduğundan tevşîhli mevlidlerin başlangıcında mi‘rac bahrinden sonra, özellikle de merhaba bahrine girmeden önce okunurdu. Bu ilâhi ayrıca ramazan ayında, “Yâ merhabâ dost merhabâ / Mâh-ı mübârek merhabâ” veya, “Yâ elvedâ dost elvedâ / Şehr-i ramazan elvedâ” nakaratı ilâvesiyle teravih namazının ilk dört rek‘atından sonra veya namazlardan sonra minareden verilen temcîdlerde de okunurdu. Birden fazla kişi tarafından okunduğu için cumhur ilâhisi diye adlandırılan eserler ise tekke ve camilerde okunmaktaydı.

Meydan ilâhileri de denilen tekke ilâhileri zikrin çeşitli yerlerinde okunuşuna göre ayrı isimlerle anılmıştır. Zikrin ayakta devamı esnasında okunanlara kıyam ilâhileri, oturarak zikredildiğinde okunanlara kuûd ilâhileri, dönerek yapılan zikir esnasında okunanlara devran ilâhileri denmiştir. Ayrıca zikrin usulünü belirlemeye yarayan ilâhilere de usul veya zikir ilâhileri adı verilmiştir. Yûnus Emre’nin, “Aşkın ile âşıklar yansın yâ Resûlellah” mısraıyla başlayan ilâhisi Halvetîler’ce pek meşhur olan usul ilâhilerindendir. Halife olmaya hak kazanan dervişin başına tarikat tacı tekbir ve dualarla giydirilirken Yûnus Emre’nin, “Dervişlik baştadır tacda değildir” mısraıyla başlayan sabâ, segâh ve nikrîz makamlarında bestelenmiş ilâhisi zâkirler tarafından okunurdu. Bu törenlerde okunan eserlere hilâfet cemiyeti ilâhileri denilirdi.

Eskiden özellikle tekkelerde ve camilerde aylara göre seçilmiş ilâhiler okunurdu. Muharrem ayında Kerbelâ Vak‘ası’na, özellikle de Hz. Hüseyin’in şehâdetine, Ehl-i beyt sevgisine dair okunan ilâhiler muharrem ilâhileri veya kısaca “muharremiyye” adıyla anılırdı. Mevlid ayları denilen rebîülevvel ve rebîülâhir aylarında yapılan mevlid merasimlerinde mevlid tevşîhleri ve na‘tlar yanında güftelerinde Resûl-i Ekrem’e ait unsurların bulunduğu ilâhiler okunurdu. Halk arasında büyük ve küçük tövbe adlarıyla anılan cemâziyelevvel ve cemâziyelâhir ayları tövbe ve istiğfar zamanı olarak kabul edildiğinden güftelerinde bu konulara yer verilen ilâhileri okumak tercih edilmişti. İçinde regaib ve mi‘rac kandillerinin bulunduğu receb ve şâban aylarında bu aylara ait ilâhiler okunurdu. Ramazan ayında camilerde kılınan teravih namazlarının her dört rek‘atından sonra okunmaya mahsus eserler ramazan ilâhileri adıyla anılmıştır. Ramazanın ilk iki haftasında okunan ilâhilerin güfteleri, “Merhabâ yâ şehr-i ramazan” mısraıyla başlar veya bu mısra nakarat halinde tekrar edilirdi. Uğurlama geceleri denilen son iki haftada okunmaya mahsus olan ilâhilerde ise ramazanın sona ermesinden doğan hüzün terennüm edilir, “Elvedâ yâ şehr-i ramazan / Elvedâ ey mâh-ı mübârek” gibi mısra ve nakaratlara yer verilirdi. Şevval, zilkade ve zilhicce aylarında hac farîzasının kutsiyeti ve mukaddes yerlerin özlemini terennüm eden ilâhiler okunurdu. Tarikat mensupları ile meşâyihin cenazeleri, cenaze ilâhisi adı verilen ve güftelerinde dünyanın geçiciliğini, ölümü, âhiret hayatını konu edinen ilâhiler okunarak kaldırılırdı. Güfteleri Yûnus Emre’ye ait olan, “Ömür bahçesinin gülü solmadan” mısraı ile başlayan rast ilâhi ile, “Bir tahta yaratmışsın / Hâlim onda yazmışsın” beytiyle başlayan nevâ-uşşak ilâhi bu tür eserlerdendir.

Okuma çağına gelen çocukların mektebe gidecekleri ilk gün gerek evde gerekse âmin alayı denilen bir törenle evden mektebe kadar ilâhiler okuyarak götürülüşü esnasında okunmaya mahsus ilâhiler mektep ilâhisi diye anılmıştır. Yûnus Emre’nin, “Allah emrin tutalım / Rahmetine batalım” beytiyle başlayan ilâhisiyle, “Yâ ilâhî başlayalım ism-i bismillâh ile” mısraıyla başlayan besmele ilâhisi bunlara örnektir. Hâfızlık törenlerinde güftesinde Kur’an’dan, Kur’an öğrenmenin ve hâfızlığın faziletinden bahseden ilâhiler okunurdu. Güftesi Yûnus Emre’ye, bestesi Zekâi Dede’ye ait olan, “Ne bahtlı ol kişi ki okuduğu Kur’an ola” mısraıyla başlayan hüzzam ilâhi bunlardan biridir. Düğün gecesi damadın camiden eve getirilmesi sırasında tertip edilen nikâh alaylarında okunan eserler de damat veya nikâh ilâhileri adıyla anılmıştır. Düğün öncesinde yapılan kına merasimlerinde de kına ilâhisi olarak adlandırılan ilâhiler okunurdu. Annenin çocuk sahibi olmakla Cenâb-ı Hakk’a şükrünü, çocuğunu korumasını ve çocuğu hakkındaki duygularını ifade eden ilâhilere ninni ilâhileri denir. Bunların başında ve sonunda “hû hû hû Allah, lâ ilâhe illallah” gibi nakaratların yanında tekbir, tevhid, hamd, salâtüselâm ve besmelenin tekrarlanması ilâhilerin nakarat bölümlerini hatırlatmaktadır. Güftesi itibariyle Türkçe-Arapça, Türkçe-Farsça veya üç dilde birden yazılmış ilâhiler de bulunmaktadır.

İlâhi okumakla görevli kişilere genel olarak “ilâhici” adı verilir. Başta cami ve tekkeler olmak üzere medrese ve mektepler gibi çeşitli vakıf müesseselerinde dinî muhtevalı her türlü metni bestesi ve usulüyle okuyan imam, müezzin, na‘than, âyinhan, salâhan, tesbihhan, muarrif, muhammediyehan, zâkir ve zâkirbaşılar da birer ilâhici olarak kabul edilebilir.

İlâhileri genellikle makamlarına göre bir araya getiren “mecmûa-i ilâhiyyât” türü eserler taranarak tesbit edilen ilâhi formlarının başlıcaları şunlardır: 1. Tevhid. Allah’ın varlığı, birliği, esmâ ve sıfatı ile bunların çeşitli tecellilerini anlatan dinî manzumelere tevhid ilâhisi denir. Hem cami hem tekkelerde okunan bu ilâhiler tekkelerde kelime-i tevhid ve ism-i celâl zikri esnasında zâkirler tarafından nakarat kısımlarında “Allah, yâ Allah, hû Allah, illallah, lâ ilâhe illallah” gibi ibarelerle okunur. Güftesi Yûnus Emre’ye ait, “Taştı rahmet deryâsı / Gark oldu cümle âsî” beytiyle başlayan “illallah” nakaratlı hûzî makamında ilâhi bunlardandır. 2. Münâcât. Allah’a yalvarmak, O’ndan af ve mağfiret dilemek için yazılmış, cami ve tekkelerde besteyle okunan ilâhilerdir. Sözleri Yûnus Emre’ye ait, “A sultânım sen var iken (aman yâ hû) / Yâ ben kime yalvarayım” beytiyle başlayan manzume değişik makamlarda bestelenmiş bir münâcât örneğidir. 3. Na‘t. Hz. Muhammed’i övmek, yüceltmek, özelliklerinden bahsetmek, şefaatini dilemek gibi maksatlarla yazılmış na‘tlar camilerde namazdan önce na‘than, tekkelerde ise zâkir ve zâkirbaşılar tarafından zikrin başında veya aralarında bestesiyle yahut nisbeten serbest bir yorumla okunurdu. “Âftâb-ı subh-i mâ evhâ habîb-i kibriyâ / Mâhtâb-ı şâm-ı ev ednâ habîb-i kibriyâ” beytiyle başlayan Nazîm’in meşhur na‘tı birçok sanatkâr tarafından bestelenmiştir. 4. Tevşîh. Mevlid ve mi‘râciyye bahirleri arasında cumhur tarafından okunan, Hz. Peygamber’i konu almış ilâhilerdir. Güftesi Dede Ömer Rûşenî’ye ait, “Çün doğup tuttu cihan yüzünü hüsnün güneşi” mısraıyla başlayan, otuza yakın bestekârın bestelediği eser bunlardandır. 5. Mersiye. Ölen bir kimsenin meziyet ve özelliklerini ifade eden ve dar anlamda, Kerbelâ Vak‘ası ile burada Ehl-i beyt’in başına gelen üzücü olayları ve Hz. Hüseyin’in şehâdetini konu alan mersiyeler tekkelerde düzenlenen zikir meclislerinde mersiyehanlar tarafından, bestesiyle veya irticâlî olarak okunurdu. Sözleri Yûnus Emre’ye izâfe edilen, “Şehidlerin serçeşmesi enbiyânın bağrı başı / Evliyânın gözü yaşı Hasan ile Hüseyin’dir” matla‘lı manzume bu türün en sevilen örneklerindendir. 6. Durak. Tekkelerde yapılan zikir törenlerinin bir nevi dinlenme zamanı sayılabilecek aralarında okunmak üzere bestelenmiş, irticâlî denebilecek bir serbestlikte olan ilâhilerin adıdır. Allah’ın yüceliği, kudreti, azameti gibi konuları işleyen durakların terennüm kısımları bulunmaz. Bunun yerine cümle aralarında uygun yerlere “hak dost, dost, âh, hû, yâ hak” gibi lafzî terennümler yerleştirilir. 7. Savt. Tekkelerde zikir esnasında okunan, vahdet telkin eden güftelerden derlenmiş yeknesak ve kısa birkaç cümlelik ilâhilerdir. Güftesi Yûnus Emre’ye ait olan, “Şûrîde vü şeydâ kılan yârin cemâlidir beni / Âlemlere rüsvâ kılan yârin cemâlidir beni” beytiyle başlayan çârgâh beste Gülşenî savtı tarzına bir örnektir. 8. Nefes. Güfteleri çoğunlukla Bektaşî tarikatına mensup şairler tarafından yazılmış ilâhilerin genel adıdır. Umumiyetle âşık şiirinin özelliklerine sahip olan bu manzumeler, besteleri itibariyle saz şairlerinin veya onları taklit edenlerin, halk türkü ve şarkılarının üslûbunda, coşkulu, rindâne bir hava taşıyan eserlerdir. 9. Şuğul. Türk bestekârları tarafından Türk mûsikisi makam ve usulleriyle bestelenmiş Arapça güfteli ilâhiler için kullanılan bir terimdir. Büyük kısmı güfteleri itibariyle pek sade ve basit eserler olan şuğuller özellikle Kādirî, Rifâî, Sa‘dî, Bedevî ve Şâzelî tekkelerindeki zikirler esnasında okunurdu. Hatîb Zâkirî Hasan Efendi’nin, “Şefîu’l-halkı fi’l-mahşer / Muhammed sâhibü’l-minber” beytiyle başlayan pençgâh bestesi çok tanınmış şuğul örneklerinden biridir. 10. Kaside. Türk, Arap ve Fars şiirinde bir nazım şeklinin ve methiyenin adı olan kaside, mûsiki terimi olarak dinî şiirlerin cami ve tekkelerle bunların dışında düzenlenen dinî toplantılarda, okuyanın ses genişliği, mûsiki bilgisi ve kabiliyetine dayanarak irticâlen yaptığı seslendirmedir.

Türk din mûsikisinde ilâhilerin dışında kalmakla beraber bazı özellikleriyle ilâhi tanımı çerçevesine girebilecek mahiyette ve sözlerinin çoğu Arapça olan metinler şunlardır: a) Tekbir. Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi tarafından segâh makamında bestelenmiş olup yaygın lafzı “Allahüekber Allahüekber, lâ ilâhe illallahü vallāhü ekber. Allahüekber ve li’llâhi’l-hamd”dir. b) Salât (Salâ). Hz. Peygamber’e hürmet gayesiyle bilhassa tarikat büyükleri ve ulemâ tarafından çeşitli şekillerde tertiplenmiş, namaz gibi dinin en temel ibadetleri yanında, başta cami ve tekkeler olmak üzere çeşitli yerlerde yapılan törenlerde bazan bir kişi, bazan toplu halde okunan bestelenmiş övgü ve dua cümlelerinin hepsini içine alan bir terimdir. Özellikle Osmanlı kültüründe okundukları yer ve zamana göre bayram (cuma) salâsı, sabah (sabâ) salâsı, cenaze salâsı, salât-ı ümmiyye, salât-ı kemâliyye, salât-ı münciye gibi adlarla anılmıştır. c) Temcîd. Üç aylarda recebin ilk gecesinden başlayarak ramazanın teravih kılınan son gecesine kadar, bazı uygulamalarda yatsı namazından çıkıldıktan, bilhassa ramazanda sahurdan sonra birkaç müezzin tarafından minarede topluca okunan, çoğu Arapça dua ve yakarışları ifade eden bir cami mûsikisi türüdür. Temcîdler şekil olarak Allah’a dua, senâ ve tâzim ile kelime-i tevhid, Resûlullah’a salâtüselâm, ekseriyetle Türkçe manzum bir münâcât ve aralarda okunan bazı kısa âyetlerden meydana gelmiştir. d) Tesbih. Gerek Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut olan veya Hz. Peygamber’in öğrettiği hemen hepsi “sübhânallah” lafzıyla başlayan tesbih cümlelerinin, gerekse mutasavvıflarla ulemânın tertip ettiği, yine başında bu ibarenin yer aldığı mensur, manzum, yarı manzum, pek azının nâzımı ve tertipleyicisi belli, çoğu Arapça güftelerin ilâhi formunda bestelenmiş şeklidir. Ayrıca cemaatle kılınan farz namazlarda selâm verildikten sonra müezzinler tarafından ses mûsikisine dayalı olarak yürütülen, tesbih çekme ile duayı da içine alan ve kısaca “tesbîhât” adı verilen dinî merasim de bu çerçevede ele alınmalıdır. Aslında besteli olmayan, takip edilen makam seyri, icra tarzı ve tavır yönüyle tamamen müezzinlerin mûsiki bilgisi ve kabiliyetine dayalı bu geleneksel icraata Mehmet Suphi Ezgi “mahfel sürmesi” adını vermiştir.

Mevlevî ve Bektaşî tarikatı dışında kalan ve özellikle cehrî zikir yapan Halvetîlik, Kādirîlik, Rifâîlik, Sa‘dîlik gibi belli başlı tarikatlarla bunların şubeleri olan kollarda yapılan âyine “zikir” denilmektedir. Belli bir bestesi ve bestekârı bulunmamakla beraber ritim, nağme ve bazı ibarelerin güfte olarak tekrarına dayalı, belirli bir tavır içinde gelişerek kalıplaşmış bu form, icrası sırasında bulunulan durum, okunuş ritmi ve okunuş şekillerine göre “kıyam tevhidi, kıyam ism-i celâli, kuûd kelime-i tevhidi, murabba tevhid, kalbî ism-i hû, kalbî ism-i hay, perdeli ism-i celâl, düz kelime-i tevhid, ağır ism-i celâl, perde kaldırmak” gibi çeşitli adlar almıştır.

Okundukları yerler, edebî şekilleri, muhtevaları ve müzikal yapıları bakımından ilâhi diye bilinen eserlerle büyük ölçüde aynı özelliklere sahip olan, Türk din mûsikisinin büyük hacimli eserleri de bir anlamda ilâhi olarak değerlendirilebilir. Mevlevî tarikatının toplu zikri olan semâ törenlerinde mutrip heyeti tarafından okunup çalınmak üzere bestelenen Mevlevî âyinleri, Süleyman Çelebi’nin Mevlid adıyla bilinen Vesîletü’n-necât’ı, Kutbünnâyî Şeyh Osman Dede’nin mesnevi tarzında yazıp bestelediği Mi‘râciyye’si, daha çok Hz. Peygamber’in anne ve babasının özelliklerini konu alan, günümüzde icrası kalmadığından okuma tarzı, şekli ve bestesi hakkında bilgi bulunmayan regāibiyye, Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediyye’si bunlar arasında zikredilebilir.


BİBLİYOGRAFYA

Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 525;

Hayrullah Tâceddin [Yalım], Ramazân-ı Şerîfe Mahsus Mecmûa-i İlâhiyyât, İstanbul 1326;

Tâhirülmevlevî, Tedrîsât-ı Edebiyyeden Nazım ve Eşkâl-i Nazım, İstanbul 1329, s. 55-58;

a.mlf., Edebiyat Lügatı (nşr. Kemal Edib Kürkçüoğlu), İstanbul 1973, s. 62;

Türk Musikisi Klasiklerinden İlâhîler (İstanbul Konservatuvarı neşriyatı), İstanbul 1933, II-III;

Ali Nihad Tarlan, Divan Edebiyatında Tevhidler, İstanbul 1936, III, 4-7;

Sadeddin Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi, İstanbul 1942-43, I, 6-19, 265; II, 404, 407-408, 610;

Suphi Ezgi, Türk Musikisi Klasiklerinden Temcid-Na’t-Salât-Durak, İstanbul 1945, s. 14-16, 25-28;

a.mlf., Nazarî-Amelî Türk Musikisi, İstanbul, ts., III, 16-20, 54, 56-59, 60, 66-67, 72, 76-80;

Köprülü, Edebiyat Araştırmaları I, s. 54, 72-102, 114-115, 186, 208, 213-242;

a.mlf., Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1984, s. 119, 295;

Vasfi Mâhir Kocatürk, Tekke Şiiri Antolojisi, Ankara 1968, s. 3-6;

Mecdî Vehbe – Kâmil Mühendis, Muʿcemü’l-muṣṭalaḥâti’l-ʿArabiyye fi’l-luġa ve’l-edeb, Beyrut 1979, s. 56;

Şengel, İlâhîler, I, 91-92, 98-99, 137, 149-150; II, 31, 45-46, 101-102, 129, 158-159, 169, 179, 198; III, 52, 154; IV, 14-15, 18, 64-65;

Ali Birinci, “Mahalle Mektebine Başlama Merâsimi ve Mekteb İlâhileri”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri IV, Ankara 1982, s. 41-54;

Âmil Çelebioğlu, Türk Ninnileri Hazinesi, İstanbul 1982, s. 20-21, 33-34, 44-46;

Nuri Özcan, XVIII. Asırda Osmanlılarda Dînî Mûsıkî (doktora tezi, 1982), MÜ İlâhiyat Fak., I, 41-46;

Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı ile İlgili Makaleleri (haz. Abdullah Uçman), Ankara 1982, s. 291-317;

Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara 1983, s. 343-346;

Töre, İlâhîler, V, 55, 70-73, 168, 180-181; VI, 52-53; VII, 74, 82-83; VIII, 67, 130-131, 148-151; IX, 46-47, 86-87, 98-99, 132, 160, 196, 220;

Reşid Rahmeti Arat, Eski Türk Şiiri, Ankara 1986, s. 5-13, 30-59;

İskender Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Ankara 1989, I, 488-489;

Abdülbâki Gölpınarlı, Alevî-Bektâşî Nefesleri, İstanbul 1992, s. 58-62;

Şinasi Tekin, “İslâmiyet Öncesi Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1992, III, 33, 38-40;

Ahmet Hatipoğlu, Besteleriyle Yunus Emre İlâhîleri, Ankara 1993, s. 230;

Recep Tutal, Türk Din Mûsıkisinde Na’t, Tesbih ve Temcidler (yüksek lisans tezi, 1994), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 7-17, 161, 181-182;

Ahmet Talat Onay, Türk Halk Şiirlerinin Şekil ve Nev’i (haz. Cemal Kurnaz), Ankara 1996, s. 95-114, 218-219;

M. Halit Bayrı, “İstanbul’da Mektebe Başlama”, Halk Bilgisi Haberleri, XI, İstanbul 1942, s. 49-54;

Halil Can, “Dînî Türk Musikisi Lügati”, MM, sy. 200 (1964), s. 121; sy. 222 (1966), s. 198; sy. 224 (1967), s. 8; sy. 225 (1967), s. 18;

Cemâleddin Server Revnakoğlu, “Yûnus’un Bestelenmiş İlâhîleri Nerede ve Nasıl Okunurdu?”, TY (Yunus Emre özel sayısı), V/319 (1966), s. 128-139;

a.mlf., “Minare Musikimizde Temcidler”, Tarih Konuşuyor, VII/36, İstanbul 1967, s. 2996-3000;

Abdurrahman Güzel, “Tekke Şiiri”, TDl., LVII (1989), s. 284-290;

Ömer Faruk Akün, “Şeyyâd”, İA, XI, 493-497;

P. N. Boratav, “Ilāhī”, EI2 (İng.), III, 1094;

Mustafa Uzun, “Osmanlı’nın Gür Nefesi: Türk Dinî-Tasavvufî Edebiyatında İlâhi”, Osmanlı, Ankara 1999, IX, 591-597;

a.mlf., “İlahî”, TDEA, IV, 357-358;

Öztuna, BTMA, I, 232; II, 45-46, 264, 392-393.

Bu madde ilk olarak 2000 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 22. cildinde, 64-68 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.