TİMURLULAR

Bölümler İçin Önizleme
  • 1/2Müellif: İSMAİL AKABölüme Git
    Timur tarafından kurulduğu için onun adına nisbetle Timurlular şeklinde anılır. Timurlular, Semerkant merkezli geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Hâned...
  • 2/2Müellif: ENGİN BEKSAÇBölüme Git
    Timurlu Sanatı. XIV. yüzyılın sonlarından XVI. yüzyılın başlarına kadar Orta Asya ve Doğu İran topraklarıyla bugünkü Afganistan’ı içine alan sahada Ti...
1/2
Müellif:
TİMURLULAR
Müellif: İSMAİL AKA
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2012
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.09.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/timurlular#1
İSMAİL AKA, "TİMURLULAR", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/timurlular#1 (18.09.2019).
Kopyalama metni
Timur tarafından kurulduğu için onun adına nisbetle Timurlular şeklinde anılır. Timurlular, Semerkant merkezli geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Hânedanın egemenliğindeki ana coğrafya Cengiz Han’ın oğlu Çağatay’ın payına düşen kısmı içine alır. Timur’un doğduğu tarihlerde (1336) Çağatay Hanlığı sarsıntı geçirmekteydi. Hâkimiyet Cengiz Han soyundan gelen hanlardan çok kabile reislerinin elinde bulunuyordu. Timur 1370’te Mâverâünnehir’e hâkim olarak Semerkant’ta tahta oturdu. 782’de (1380) Ceyhun’u (Amuderya) geçip Horasan’a yaptığı, “üç yıllık sefer” diye anılan (1386-1388) askerî harekâtı sonucu Azerbaycan’ı ele geçirdi ve Irak’a kadar topraklarını genişletti. Daha sonra Altın Orda Hanlığı’nı parçalayarak bu kesime, oradan Anadolu ve Suriye’ye yönelip Bağdat’a kadar ilerledi, böylece çok geniş bir alanda hâkimiyet kurdu. Timur, 1399-1400 döneminde Memlükler’i ve ardından Osmanlılar’ı yendi; bölgedeki eski beylikleri tekrar canlandırıp onlara egemenliğini kabul ettirdi. 807’de (1405) vefatı sırasında geride çok geniş sınırları olan bir imparatorluk bıraktı. Ancak kurduğu siyasî birlik hânedan mensupları arasındaki kavgalar yüzünden kısa sürede parçalandı ve yaklaşık bir asır sonra ortadan kalktı.

Timur’un ölümü büyük bir hâkimiyet mücadelesinin başlamasına yol açtı. Veliahtı Pîr Muhammed, oğlu Şâhruh ve Mîrân Şah’ın oğlu Halil Sultan hükümdarlıklarını ilân ederek saltanat mücadelesine giriştiler. Semerkant’ı ele geçiren torunu Halil Sultan şehri muhafaza edemedi. 1409’da hâkimiyeti ele geçiren Timur’un küçük oğlu Şâhruh 823 (1420) yılına kadar batıda ciddi bir teşebbüste bulunamadı. Timur’un ölümünün üzerinden üç yıl geçmeden Karakoyunlular, Azerbaycan’da hâkim olmak suretiyle Timurlular için bir rakip haline geldiler. Öte yandan Ankara Savaşı’nın ardından parçalanan Osmanlı Devleti yeniden toparlanmıştı. Osmanlılar’ın Timur’un canlandırdığı Anadolu beyliklerine karşı tutumu da hoş karşılanmıyordu. Vaktiyle Timur’a olduğu gibi şimdi de Şâhruh’a Anadolu’ya gelmesi yolunda çağrılar yapılıyordu. Zaman zaman Şâhruh’un, babasının daha önce ele geçirdiği yerleri yeniden istilâ edip Boğazlar üzerinden Balkanlar’a ve Kırım’dan tekrar Azerbaycan’a dönme niyetini taşıdığı söyleniyordu. Hem Ortadoğu’da gücünü göstermek hem de kendisine bir türlü baş eğmek istemeyen Karakoyunlular’a ağır bir darbe indirmek için Şâhruh 1420, 1429 ve 1434 yıllarında Azerbaycan’a ve Doğu Anadolu’ya kalabalık ordusuyla seferler düzenledi. İlk iki sefere Belh, Tohâristan ve Fars valiliği yapan oğlu İbrâhim Sultan da katıldı. Ancak Karakoyunlu Türkmenleri meselesi onun sağlığında çözülemedi. Bu tehlike ileride daha da büyüyerek Cihan Şah zamanında Karakoyunlular’ın Timurlu topraklarının büyük bir kısmını ve Herat’ı ele geçirmelerine kadar vardı. Öte yandan devamlı şekilde Mâverâünnehir’e akınlarda bulunan Özbekler (Şeybânîler), bu faaliyetlerini gittikçe arttırıp Şâhruh’tan sonra ortaya çıkan mirzalar arasındaki mücadelelerde faal bir rol oynadıkları gibi devleti ortadan kaldıran başlıca unsur oldular.

Şâhruh, 1446’da kendisine karşı ayaklanan torunu Sultan Muhammed üzerine gittiği sırada Rey yakınında öldü (12 Mart 1447). Şâhruh’un oğlu İbrâhim Sultan ve diğer erkek çocukları daha önce vefat etmişlerdi. Yerine oğlu Uluğ Bey geçti (1447-1449). Babası zamanında hâkimi bulunduğu Semerkant’tan başşehir Herat’a seyahatinden başka ülkenin diğer yörelerine gitmemişti. Babasının batıya yönelik seferlerine onun gönderdiği yardımcı birlikler katılıyor, fakat kendisi bölgesine yakın yerlerde cereyan eden savaşlarda bile yer almıyordu. Babasının sağlığında tek erkek evlât olduğundan veraset konusuyla ilgilenmemişti. İki yıllık saltanatı mücadeleler içinde geçti, oğlu Abdüllatif tarafından öldürülünce ülkede karışıklıklar daha da arttı, devlet Herat ve Semerkant merkezli iki kola ayrıldı. Abdüllatif devri (1449-1450) Uluğ Bey devriyle kıyaslanacak olursa din adamları için iyi, ahali ve asker için kötü bir devir oldu. Onun suikast sonucu öldürülmesinin ardından İbrâhim Sultan’ın oğlu Mirza Abdullah (1450-1451) hapisten çıkarılarak tahta oturtuldu. Semerkant’ta Abdüllatif’in şiddete dayanan idaresinden sonra nisbeten daha yumuşak bir dönem başladı. Uluğ Bey zamanındaki düzen âdeta geri geldi. Fakat devlet idaresindeki bu değişiklik özellikle din adamlarının yaşadığı Buhara’da hoş karşılanmıyordu. Abdüllatif’in ölüm haberi üzerine şehrin daruga ve kadısı esir bulunan Ebû Said’i serbest bırakarak ona biat etmişlerdi. Ebû Said Mirza Han, Özbekler’den yardım sağlamak suretiyle Semerkant’a yürüdü ve Çağataylar’ı yenilgiye uğrattı, şehri ele geçirip tahta oturdu. Ebû Said Mirza Han’ın saltanatı ise (1451-1469) Uluğ Bey’inkinin aksine din adamlarının hâkimiyet devriydi. Ebû Said, Semerkant’a Uluğ Bey’in değil Abdüllatif’in öcünü almak üzere girmişti. Bundan sonra Semerkant’ta Uluğ Bey’in kırk yılı bulan hâkimiyeti yerine Ebû Said’in Taşkent’ten davet ettiği Nakşibendî şeyhi Hâce Ubeydullah Ahrâr’ın yine kırk yıl sürecek olan mânevî hâkimiyeti başlamış oluyordu.

Türkistan’da bu olaylar cereyan ederken Horasan ve Irâk-ı Acem’de Timurlu mirzaları arasındaki çekişmelerden yararlanan Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah, 862’de (1458) Horasan’a yürüyüp Herat’ı ele geçirdi. Cihan Şah artık sadece Mâverâünnehir hâkimi Ebû Said’den endişe duymaktaydı. Ebû Said’in Herat’a doğru ilerlediğini öğrenen Cihan Şah, bu sırada oğlu Hasan Ali’nin Tebriz’i ele geçirerek hükümdarlığını ilân ettiğini öğrenince Horasan’da daha fazla kalamadı, Ebû Said ile anlaşıp dönmeye karar verdi. Cihan Şah’ın Horasan’ı boşaltması, Irâk-ı Acem, Fars ve Kirman’ın Karakoyunlular’da kalması şartıyla barış yapıldı. Fakat bir süre sonra Cihan Şah’ın öldürülmesi üzerine Ebû Said, İran’ın batı bölgesini ele geçirmeye karar verdi. Esasen Cihan Şah’ın oğlu Hasan Ali babasının öcünü almak için Ebû Said’den yardım istiyordu. Ebû Said, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’e karşı harekete geçen Hasan Ali’ye yardım etmek ve batıda Türkmenler’in elindeki toprakları geri almak düşüncesiyle yola çıktı, ancak bu sefer onun ölümüyle sonuçlandı (1469). Ebû Said’in ölümüyle Timurlular, Horasan’ın batısında kalan toprakları Akkoyunlular’a terketmiş oldular.

Ebû Said’in ölüm haberi Herat’a ulaşınca Hüseyin Baykara (1470-1506) şehre girdi. Hüseyin Baykara daha çok oğulları ile uğraşmak zorunda kaldığı gibi zamanında siyasî, idarî ve malî güçlükler ortaya çıktı. En büyük sıkıntı malî hususlarda kendini gösterdi. Buna çare olarak çeşitli kimseler vezirlik makamına getirildi. Zaman zaman iki kişi aynı anda vezir olduysa da bu durum türlü aksaklıklara yol açtı. Bu sıralarda başşehir Herat, Ortaçağ’ların diğer merkezleri olan Dımaşk, Bağdat, Kahire ve İstanbul gibi hem yüksek bir medeniyet hem eğlence merkezi durumuna gelmişti. Bu genel rehavet ve ciddi anlamda gelir azalması türlü siyasî çalkantılara yol açtı. Özbekler’in zaferini kolaylaştıran, Bâbür’ün hâtıralarında anlattığı, Hüseyin Baykara’nın ölümünden sonra birbirinden nefret eden oğulları Muzaffer Hüseyin ile Bedîüzzaman’ın ortak sultan ilân edilmesi son derece tehlikeli bir gelişme oldu. Mâverâünnehir’de durumunu kuvvetlendiren Muhammed Şeybânî Han Mayıs 1507’de Herat’ı ele geçirdi. Ahlâk telakkileri zaafa uğramış, canlılığını kaybetmiş bir şehir toplumunun yıpranmamış Özbekler karşısında tutunması zaten beklenemezdi. Şah İsmâil’in 916’da (1510) Şeybânî Han’ı öldürmesinden yararlanan Bâbür’ün bütün gayretlerine rağmen ülke Özbek istilâsından kurtarılamadı. Timurlu sülâlesi ancak Bâbür’ün Hindistan’da kurduğu devlet sayesinde varlığını sürdürebildi.

Devlet Teşkilâtı. Timur devlet teşkilâtını eski Türk ve Moğol geleneklerine göre oluşturmuştu. İbn Arabşah’a göre Timur yasayı şeriata tercih ediyordu. Timurlu tarihçileri oğlu Şâhruh’u ise şeriata bağlı bir hükümdar diye anarlar. Uluğ Bey babasının aksine devlet idaresinde dedesi Timur’u taklit etmişti. Uluğ Bey’den sonraki hükümdarlar hâkimiyeti ele geçirmek veya sürdürebilmek için din adamlarına daha fazla ilgi göstermiştir. Abdüllatif, Ebû Said ve oğlu Sultan Ahmed şeriata göre hareket ediyorlardı. Hüseyin Baykara daha serbest düşünceli bir hükümdardı. Timur, devletini bir dünya hâkimiyeti fikri çerçevesinde tasarlamıştı ve dünyanın iki hükümdara yetecek kadar büyük olmadığını söylüyordu. Cengiz Han ailesiyle akrabalığa özel bir önem veren Timur 1370’te Gāzân Han’ın kızı Saray Mülk Hanım’ı nikâhına almış, ancak bu hanımdan oğlu olmamıştı. Timur ölünceye kadar Cengiz Han soyundan birini -kukla dahi olsa- han sıfatıyla yanında bulundurmuş, kendisi bey unvanı ile yetinmişti. Daha sonra Uluğ Bey de Cengiz Han soyundan gelen kişileri hanlık tahtına oturtmuş, ancak Şâhruh zamanında buna gerek duyulmamıştır. Diğer Türk devletlerinde görüldüğü gibi Timurlular’da da belli bir veraset usulü yoktu. Ülke hânedanın ortak malı kabul ediliyor ve bütün mirzalar aynı şekilde yetiştiriliyordu. Bir eyalet merkezine gönderilen mirza orada devlet merkezindeki saray ve idare teşkilâtını aynen kurar, âdeta bir hükümdar gibi bölgeyi idare ederdi. Mirzaların hukukî durumları ve devletin hânedanın ortak mülkü kabul edilmesi sık sık ayaklanmalara ve taht mücadelelerine yol açmıştır.

Türk-Moğol unsurları ile yerli İran ve İslâm unsurlarının karışmasından meydana gelen Timurlular’da devlet merkezinde askerî ve idarî-malî işlere bakan başlıca iki divan mevcuttu. Tavacı Divanı adı da verilen Dîvân-ı Büzürg-i Emâret’in beyleri diğer bütün görevlilerin önündeydi. Türkler ve Türkleşmiş Moğollar’la ilgilenen bu divana Türk Divanı da deniliyor, kâtiplerine ise “bahşı” veya “nüvîsendegân-ı Türk” adı veriliyordu. Divanın başında bir divan beyi bulunuyordu, ayrıca pek çok tavacı emîri mevcuttu. Geniş yetkilere sahip tavacılar askeri topluyor, ordunun nizam ve inzibatı ile uğraşıyor, ganimeti paylaştırıyor ve hükümdarın önünde geçit resmi yaptırıyordu. Hükümdarların hassa alayı 1000 kişilik Kavçin Bölüğü idi. Bunun dışında hükümdarın yakınlarından “içki, inak, yasavul” ve “çehreler” vardı. Ordu “tümen” (10.000), “binlik” (hezâre) ve “yüzlük”lerden (koşunlar) meydana geliyor, sağ kanat, sol kanat ve merkezle öncü ve artçı kısımlarına ayrılıyordu. Ordunun silâh ihtiyacını karşılamak üzere cebehâne (kurhâne) bulunmaktaydı ve bunun idaresi kur beyine aitti. Savaşta yararlılık gösterenler ödüllendiriliyor, kendilerine soyurgallar veriliyordu. Hükümdarın hizmetindekilere bir ihsanı olan bu tabirle daha çok dirlik gibi arazi kastediliyordu. Soyurgal sahibi bütün vergilerden muaf tutuluyor, devlet hazinesine ödenen vergileri toplama hakkını kazanıyordu. Soyurgallar zamanla veraset yoluyla intikal etmeye başlamış, din adamları ve ibadet yerleri için de verilmiştir.

Türk-Moğol toplulukları dışındaki halkın işleriyle ve malî hususlarla ilgilenen ikinci divan Dîvân-ı Mâl (Sart Divanı) diye adlandırılıyordu. Divanın başında bir divan beyi bulunuyor, kâtiplerine vezir veya nüvîsendegân-ı Tâcik deniliyordu. Bu divanın beyleri teşrifatta tavacı emîrleriyle vilâyetlerin darugaları arasında yer alıyordu. Başlıca görevleri vergi işlerini yürütmek, tarım üretimiyle ilgilenmek, şehirlerin imarıyla uğraşmak ve gelirlerin arttırılmasını sağlamaktı. Para bastırılması, hesapların tutulması, vergilerle ilgili yolsuzluklara dair şikâyetler de bu divanın görev alanına giriyordu. En yüksek para birimi tümen olmakla birlikte en çok kullanılan para biriminin kepekî dinarı ile dirhem ve tenge olduğu anlaşılmaktadır. 1 tümen 10.000 dinar karşılığıydı. Gümüş kepekî dinarının 2 miskal (yaklaşık 9 gr.) tam ayar gümüş olduğu kaydedilmektedir.

Timur zamanında tarımın canlandırıldığı dikkati çeker. Timur işlenebilecek hiçbir yerin boş bırakılmasını istemiyordu. Bu maksatla pek çok kabileyi başka yerlere göçürerek iskân edilmemiş yerleri iskâna açmış, ülkenin çeşitli yerlerinde kanallar kazdırmıştır. Bu etkinliklere Şâhruh zamanında da devam edilmiştir. Şâhruh 1410 yılında Moğol istilâsından beri harap durumda bulunan Merv şehrinin imarını emretmiş, 1435’te Kazvin’e geldiğinde Azerbaycan ve Irâk-ı Acem’in imarını istemiş, boş kalan toprakların işlenmesini sağlamak için köylülerden beş yıl süreyle vergi alınmayacağını ilân etmiştir. Devletşah, her ne kadar Uluğ Bey döneminde arazi vergisinin en düşük seviyeye indirildiğini ve bunun köylünün refahını arttırdığını, İsfizârî de Hüseyin Baykara zamanında halkın kendini tamamen ziraata verip tarıma açılmayan arazi kalmadığını ifade ediyorsa da köylünün sıkıntı içinde yaşadığını dile getiren kayıtlar da mevcuttur.

Ticarî faaliyetlere gelince Semerkant’ta pek çok dokuma imalâthanesi bulunuyor ve şehir baharat ticaretine merkezlik ediyordu. Clavijo’nun yazdığına göre Timur ticareti daima teşvik etmiş, bu düşünceyle Fransa kralına gönderdiği mektupta karşılıklı olarak ticaret yapılmasını istemiştir. Tüccarları koruma siyaseti Şâhruh zamanında da sürdürülmüştür. Tebriz ve Sultâniye’nin ticarî önemi devam etmiş, Sultâniye milletlerarası bir pazar konumuna yükselmiştir. Güneydeki Hürmüz’ün de ticaret merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Menşei Uygurlar’a kadar giden, Moğollar devrinde canlandırılan, devlet sermayesine dayalı ortaklık kurumu bu dönemde de etkiliydi. Devlet hazinesinden yardım alan ortaklara büyük imkânlar sağlanıyor, bunlara tarhanlık verilerek vergiden muaf tutuluyordu. Hissedarlar arasında hükümdar ailesinin ve ileri gelenlerin bulunduğu bu ortaklıklarda faizle borç verme usulü de uygulanmış, bu uygulama şeriata aykırı olduğundan zaman zaman anlaşmazlıklara ve ulemânın itirazlarına yol açmıştır. Başşehir Herat devlet gelirlerinin toplandığı yerdi. Hüseyin Baykara devrinde Herat’ta biriken servet iktisadî faaliyetleri arttırmış, eski çarşı ve pazarlar yeni ilâvelerle büyütülmüştür. Herat’a bağlanan ticaret yolları üzerinde yeni ribâtlar yapılmıştır.

Din ve Kültür. Timurlu sülâlesi mensupları başlangıçta Sünnî oldukları gibi halkın çoğunluğu da Sünnî idi. Ancak Gîlân, Mâzenderân, Hûzistan ve Sebzevâr bölgelerinde Şiîlik ağır basmaktaydı. Medreselerde Sünnî sistemine göre eğitim yapılmasına rağmen Şiîliğin yayılmasına ve Râfizî cereyanlara engel olunamamıştır. Hurûfîler, Nurbahşîler ve Müşa‘şaalar bu cereyanların başlıcaları idi. Sünnî tarikatların en yaygını Nakşibendîlik’ti. Nakşibendî tarikatına adını veren Bahâeddin Nakşbend, Timur’a çağdaş olmasına rağmen kaynaklarda Timur ile Buharalı şeyhler arasındaki münasebete dair hiçbir bilgi yoktur. Timur, İslâm dini ve tarihi hakkında epeyce mâlûmata sahipti. Seferlerini gazâ diye adlandırmakla birlikte din, Timur nezdinde siyasî amaçlarına erişebilmek için kullandığı bir araçtan başka bir şey değildi. Şeriat hükümlerine uymaya ve emirlerini uygulamaya çalışan Şâhruh ise yaşayışı ve davranışlarından dolayı her asrın başında bir din müceddidinin geleceği yolundaki hadise dayanarak tarihçi Abdürrezzâk es-Semerkandî tarafından asrın müceddidi olarak gösterilmiştir. Sadr, şeyhülislâm, kadı ve müderris gibi devlet hizmetindeki görevlilerle halk kitlelerinin temsilcileri durumundaki tarikat şeyhleri ve dervişleri arasında mücadele eksik olmazdı. Timurlu hükümdarlarının Sünnî olması ve Sünnî tarikatların bilhassa Şâhruh’un şahsında büyük bir koruyucu bulmasına rağmen Şiîlik cereyanı gittikçe güçlenerek XV. yüzyılın sonunda büyük çatışmalara yol açmıştır. Nihayet Sünnîliğin temsilcileri Şiîliğe karşı girişilen mücadelelerde başarı gösteremeyecek duruma düşmüş ve İran’da Şiîlik dinî görüşlerini mutaassıp taraftarlarından sağladıkları askerî güçle birleştiren, başlangıçta Sünnî esaslara sahip, ancak zamanla Şiîliğe intisap eden Safevîler’in ve İran’ın resmî mezhebi haline gelmiştir.

Timur seferleri esnasında günlük tutturuyordu. İlhanlılar’da büyük gelişme gösteren tarihçilik Timurlular zamanında da himaye görmüştür. Nizâmeddîn-i Şâmî ve Şerefeddin Ali Yezdî’nin Ẓafernâme’leri Timur’un başarılarını anlatır. Şâhruh’un saltanatının ilk yıllarında Netanzî’nin telif ettiği Münteḫabü’t-Tevârîḫ-i Muʿînî genel bir tarihtir. Şâhruh devrinin en büyük tarihçisi hiç şüphesiz Hâfız-ı Ebrû’dur. Onun Şâhruh’a takdim ettiği Mecmûʿa ile Zübdetü’t-tevârîḫ-i Bâysungurî (Mecmaʿu’t-tevârîḫ) adlı eserleri meşhurdur. Abdürrezzâk es-Semerkandî’nin Maṭlaʿ-ı Saʿdeyn ve Mecmaʿ-ı Baḥreyn adlı eseri 830 (1427) yılından sonra verdiği bilgiler açısından değerlidir. Hüseyin Baykara ve veziri Ali Şîr Nevâî, Herat’a hâkim olunca Timurlu sarayı yeniden bir ilim merkezi haline gelmiş ve tarih alanında önemli eserler yazılmıştır. Bunlardan ilki Mîrhând’ın Ravżatü’ṣ-ṣafâʾ adlı yedi ciltlik kitabıdır. Mîrhând’ın torunu Hândmîr’in Ḥabîbü’s-siyer’i de değerli bilgiler ihtiva eder. Hüseyin Baykara dönemindeki Herat’ta günlük hayat Vâsıfî’nin Bedâyiʿu’l-veḳāyiʿ adlı eseri sayesinde öğrenilmektedir. Bu devirde Farsça şiir gerilemeye yüz tutmuştur. Başlıca temsilciler olarak Hâfız-ı Şîrâzî ve Abdurrahman-ı Câmî sayılabilir. Ayrıca Ni‘metullāh-ı Velî, Kāsım-ı Envâr tasavvufî şiirin önemli temsilcileridir.

Zengin şehir merkezlerinde İran şairlerini tanımış olan Timurlu mirza ve beyleri kendi dilleriyle de şiirler yazılmasını arzu ediyordu. Bu sayede yazılan şiirler, Ali Şîr Nevâî ile klasik İran örneklerinin mükemmelliğine eriştiği gibi Nevâî Muhâkemetü’l-lugateyn adlı meşhur eserini kaleme almıştır. XV. yüzyıl Çağatay edebiyatının ilk mühim siması olan Sekkâkî’nin divanı bugüne ulaşmıştır. Fars hâkimi Mirza İskender adına kaleme aldığı Maḥzenü’l-esrâr adlı mesnevisiyle tanınan Hârizmli Haydar Tilbe “Türkî-gûy” lakabıyla şöhret kazanmıştır. XV. yüzyılın ilk yarısının en güçlü şairi Lutfî’dir. Şairleri himaye eden mirzaların kendileri de Türkçe şiirler yazıyordu. Bunlar arasında Seyyid Ahmed, İskender ve Ebû Bekir zikredilebilir. Bazı beyler adına Uygur alfabesiyle eserler telif edildiği de görülmektedir. Mansûr Bahşî 1435’te Bahtiyârnâme’yi, Melik Bahşî 1436’da Mi‘racnâme’yi kaleme almış, yine aynı yıllarda Tezkiretü’l-evliyâ yazılmıştır.

Zamanlarının büyük bir kısmını seferlerde geçiren Timurlu hükümdar ve beyleri eğlenceden de geri kalmıyorlardı. Timur’un seferleri sırasında ele geçirerek Semerkant’a gönderdiği sanatkârlar içinde bazı çalgıcı ve okuyucular da bulunuyordu. İbn Arabşah, Timur devri hânendeleri arasında Abdüllatif, Mahmud, Cemâleddin Ahmed ve Abdülkādir-i Merâgī’nin adlarını sayar. Clavijo’nun da anlattığı gibi kadın ve erkeklerin katıldığı toylar veriliyor, bu arada çalgılar çalınıp şarkılar söyleniyordu. Hüseyin Baykara devrinde Herat’ta biriken servet ve bunun sağladığı refah mûsiki meclisleri düzenlenmesini ve mûsikişinasların çoğalmasını sağlamıştır. Yine seferler esnasında Semerkant’a götürülen sanatkârlara ait mimari eserler ve onların duvarlarını süsleyen resimler kaynaklarda zikredilir. İbn Arabşah, Timur devrinin en büyük nakkaşı olarak Bağdatlı Abdülhay Hâce’yi zikretmektedir. Kendisi de hattat olan Mirza Gıyâseddin Baysungur, Herat’taki konağını zamanın sanat akademisi haline getirmiştir. Daha sonra Hüseyin Baykara ve Ali Şîr Nevâî’nin şahsında yeniden koruyucu bulan sanatkârlar ortaya çıkmış, tabiat manzaralarını geleneksel unsurlarla birleştirerek kitap ressamlığında bir yenilik yapmayı başaran Bihzâd yetişmiştir. Yine devlet adamlarının sanatkârları koruması sonucunda meydana gelen eserler Batı’da “Timurlu rönesansı” tabirinin doğmasına yol açmıştır.

TİMURLU HÜKÜMDARLARI
Timur771 (1370)
Halil Sultan807 (1405)
Şâhruh811 (1409)
Uluğ Bey850 (1447)
Abdüllatif853 (1449)
Mirza Abdullah854 (1450)
Ebû Said855 (1451)
Ahmed873 (1469)
Mahmûd b. Ebû Saîd899-906 (1494-1501)

Uluğ Bey’den Sonra Horasan’da Hüküm Sürenler
Bâbür853 (1449)
Mahmûd b. Bâbür861 (1457)
Ebû Said863 (1459)
Yâdigâr Muhammed873 (1469)
Hüseyin Baykara875 (1470)
Bedîüzzaman911-913 (1506-1507)

BİBLİYOGRAFYA
Nizâmeddîn-i Şâmî, Ẓafernâme (nşr. F. Tauer), Prague 1937; Tâcü’s-Selmânî, Tarihnâme (trc. İsmail Aka), Ankara 1988; R. G. de Clavijo, Embassy to Tamerlane: 1403-1406 (trc. G. le Strange), London 1928; Hâfız-ı Ebrû, Zübdetü’t-tevârîh (nşr. Seyyid Kemâl Hâc Seyyid Cevâdî), Tahran 1372 hş., I-II; a.mlf., Mecmûʿa, TSMK, Bağdat Köşkü, nr. 282; Bâbür, Vekāyi‘ (Arat), I-II; İbn Arabşah, ʿAcâʾibü’l-maḳdûr, Kahire 1285; Şerefeddin, Ẓafernâme (Abbâsî), tür.yer.; Ahmed b. Hüseyin b. Ali Kâtib, Târîḫ-i Cedîd-i Yezd (nşr. Îrec Efşâr), Tahran 1345 hş.; Ebû Bekr-i Tihrânî, Kitāb-ı Diyārbakriyye (nşr. Necati Lugal – Faruk Sümer), Ankara 1962-64, I-II; Abdürrezzâk es-Semerkandî, Maṭlaʿ-ı Saʿdeyn (nşr. Muhammed Şefî‘), Lahor 1946-49, I-II; Ca‘fer b. Muhammed el-Hüseynî, Târîḫ-i Kebîr, St. Petersburg Public Library, Pers. now. serija, nr. 201; a.e.: Der Bericht über die nachfolger Timurs aus dem Ta’rīḫ-i kabīr des Ğaʿfarī ibn Muḥammad al-Husainī (trc. Abbas Zaryab), Mainz 1960; Câmî, Nefeḥât, tür.yer.; Devletşah, Tezkire-i Devletşah (trc. Necati Lugal), Ankara 1963-67, I-II; Abdullah Mervarid, Şeref-nâme, İÜ Ktp., nr. F. 87; a.e. (trc. ve faksmile nşr. H. R. Roemer), Wiesbaden 1952; Mîrhând, Ravżatü’ṣ-ṣafâʾ, tür.yer.; Hândmîr, Ḥabîbü’s-siyer (nşr. Celâleddin Hümâî), Tahran 1333 hş.; Nizamşâhî, Târîḫ-i Ḳuṭbî (nşr. Mücâhid Hüseyin Zeydî), New Delhi 1965; Hasan b. Şehâbeddin Yezdî, Câmiʿu’t-tevârîḫ-i Ḥasenî, Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 4307; Muizzü’l-ensâb, British Museum, Or., nr. 467; Barthold, İslâm Medeniyeti, s. 126-128, 131, 142, 239; a.mlf., Herāt unter Husein Baiqara dem Timuriden, Leipzig 1938; a.mlf., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler (haz. K. Yaşar Kopraman – İsmail Aka), Ankara 1975; a.mlf., Uluğ Beg ve Zamanı (trc. İsmail Aka), Ankara 1997; Muînüddîn-i Netanzî, Münteḫabü’t-tevârîḫ (nşr. J. Aubin), Tahran 1336 hş.; Abdülhüseyin Nevâî, Esnâd ve Mükâtebât-i Târîḫî-yi Îrân ez Timûr tâ Şâh İsmâʿîl, Tahran 1341 hş.; Aydın Sayılı, Uluğ Bey ve Semerkand’daki İlim Faaliyeti Hakkında Gıyasüddin-i Kâşî’nin Mektubu, Ankara 1960; B. Gray, Persian Painting, Geneva 1961; H. Gottfried, Der Historische Gehalt des Nāma-yi Nāmī von Hondamir, Göttingen 1968; Abdülhay Habîbî, Hüner-i ʿAhd-i Tîmûriyân, Tahran 1356 hş.; T. Allen, Timurid Herat, Wiesbaden 1983; B. S. Amoretti, “Religion in the Timurid and Safavid Periods”, CHIr., VI, 610-655; H. R. Roemer, “Tîmûr in Iran”, a.e., VI, 42-97; a.mlf., “The Successors of Tîmûr”, a.e., VI, 98-146; a.mlf., Persien auf dem Weg in die Neuzeit: Iranische Geschichte von 1350-1750, Beirut 1989; a.mlf., “Timurlular”, İA, XII/1, s. 346-370; L. Golombek – D. Wilber, The Timurid Architecture of Iran and Turan, Princeton 1988; B. F. Manz, The Rise and Rule of Tamerlane, Cambridge 1989; a.mlf., “Family and Ruler in Timurid Historiography”, Studies on Central Asian History in Honor of Yuri Bregel (ed. D. DeWeese), Bloomington 2001, s. 57-78; a.mlf., Power, Politics and Religion in Timurid Iran, Cambridge 2007; a.mlf., “Shāh Rukh”, EI2 (İng.), IX, 197-198; a.mlf., “Tīmūrids”, a.e., X, 513-527; J. E. Woods, The Timurid Dynasty, Bloomington 1990; a.mlf., “Timur’s Geneaology”, Intellectual Studies on Islam: Essays Written in Honor of Martin B. Dickson (ed. M. M. Mazzaoui – V. B. Moreen), Salt Lake City 1990, s. 85-126; a.mlf., “The Rise of the Tīmūrid Historiography”, JNES, XLVI/2 (1987), s. 81-108; İsmail Aka, Timur ve Devleti, Ankara 1991; a.mlf., Mirza Şahruh ve Zamanı (1405-1447), Ankara 1994; a.mlf., Timurlular, Ankara 1995; a.mlf., Timurlular Devleti Tarihi, Ankara 2010; a.mlf., “XV. Yüzyılın İlk Yarısında Timurlular’da Ziraî ve Ticarî Faaliyetler”, TED, sy. 10-11 (1981), s. 111-120; a.mlf., “Şâhruh”, DİA, XXXVIII, 293-295; Timurid Art and Culture: Iran and Central Asia in the Fifteenth Century (ed. L. Golombek – M. Subtelny), Leiden 1992; Shiro Ando, Timuridische Emire Nach dem Muʿizz al-ansāb, Berlin 1992; a.mlf., “The Shaykh al-Islām as a Timurid Office: A Preliminary Study”, IS, XXXIII/2-3 (1994), s. 253-280; a.mlf., “Die Timuridische Historiographie II”, SIr., XXIV (1995), s. 210-246; Hüseyin Mir Ca‘ferî, Târîḫ-i Taḥavvülât-i Siyâsî, İctimâʿî, İḳtiṣâdî ve Ferhengî-yi Îrân der Devre-i Tîmûriyân ve Türkmenân, Tahran 1379 hş.; Hayrünnisa Alan, Bozkırdan Cennet Bahçesine Timurlular (1360-1506), İstanbul 2007; M. E. Subtelny, Timurids in Transition, Leiden-Boston 2007; a.mlf., “Centralizing Reform and its Opponents in the Late Timurid Period”, Ir.S, XXI/1-2 (1988), s. 123-151; Musa Şamil Yüksel, Timurlularda Din-Devlet İlişkisi, Ankara 2009; a.mlf., “Timurlu Siyaset (Devlet) Teorisi’nde Sultan”, TAD, XXVIII/46 (2009), s. 231-247; a.mlf., “Türk Kültüründe ‘Levirat’ ve Timurlularda Uygulanışı”, Turkish Studies, V/3 (2010), s. 2027-2058; W. Hinz, “Timuriler Tarihi Hakkında Menba Tedkiki” (trc. M. Altay Köymen), TTK Belleten, VI/21-22 (1942), s. 85-120; F. Tauer, “Timurlular Devrinde Tarihçilik” (trc. Ahmet Ateş), a.e., XXIX/113 (1965), s. 49-69; M. Haidar, “The Sovereign in the Timurid State”, Turcica, VIII/2, Paris 1976, s. 61-82; M. Rogers, “Centralization and Timurid Creativity”, OM, XV [LXXVI/2] (1996), s. 533-550; Mustafa Kafalı, “Timur”, İA, XII/1, s. 336-346; Halil İnalcık, “Bayezid I”, DİA, V, 231-234.
Bu bölüm ilk olarak 2012 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 41. cildinde, 177-180 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
2/2
Müellif:
TİMURLULAR
Müellif: ENGİN BEKSAÇ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2012
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.09.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/timurlular#2-timurlu-sanati
ENGİN BEKSAÇ, "TİMURLULAR", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/timurlular#2-timurlu-sanati (18.09.2019).
Kopyalama metni
Timurlu Sanatı. XIV. yüzyılın sonlarından XVI. yüzyılın başlarına kadar Orta Asya ve Doğu İran topraklarıyla bugünkü Afganistan’ı içine alan sahada Timurlular önemli sanat faaliyetleri meydana getirmiştir. Bilhassa mimari ve kitap sanatları olarak da minyatürün değer kazandığı Timurlu devri sanatı İran, Orta Asya, Afganistan ve hatta Bâbürlüler devrinde Hint İslâm sanatının gelişmesinde rol oynamıştır. İslâm sanatı bakımından önemli eserlerin meydana getirildiği bu dönem içinde tam bir merkezîlikten bahsetmek mümkün olmasa bile Timurlular devri sanatı, mahallî farklılıkların bir bütün meydana getirecek biçimde bir araya getirilmeye çalışıldığı geniş kapsamlı bir sentez teşkil etmesiyle dikkat çekmektedir. Göz alıcı eserlerin yapıldığı yerler arasında Timurlu sanatının genel anlayışı çerçevesinde ayrı ve bağımsız tavırlar gösteren sanat merkezleri doğmuştur. Böylece Semerkant, Herat ve bir ölçüde Şîraz değişik tutumların sergilendiği sanat merkezleri haline gelmiştir.

Başşehir Semerkant’ta İran ve Orta Asyalı sanatçıların yanı sıra Hindistan, Anadolu ve Suriye’den getirilmiş sanatçılar da bulunuyordu. Timur devrinde yegâne sanat merkezi olan Semerkant önemli eserlerle donatılmıştır. Timurlu sanatının ikinci parlak devri Timur’un küçük oğlu Şâhruh’un tahta çıkışıyla başlar ve onun hâkimiyeti boyunca devam eder. Şâhruh dönemi Timurlular’ın siyasal, kültürel ve sanat faaliyetleri açısından en güçlü devridir. Zira Şâhruh’un bizzat kendisi ve hanımı Gevher Şad başta olmak üzere oğulları dönemin önde gelen sanat hâmileri durumundadır. Şâhruh’un oğulları arasında özellikle babasının nâibi sıfatıyla Semerkant’ta otuz sekiz yıl hüküm süren Uluğ Bey ve Herat’ta babasına yardım eden Gıyâseddin Baysungur önde gelmektedir. Şâhruh devrinde başşehir hükümdarın daha önce nâib olarak bulunduğu Herat’a nakledilmişse de Uluğ Bey, Timurlular’ın bu gözde şehrinin itibarını sürdürmesine destek olmuştur. Şâhruh ve Uluğ Bey’in vefatının ardından meydana gelen karışıklıklar yüzünden duraklama geçiren sanat faaliyetleri Semerkant’ta Sultan Ebû Said Mirza Han ve Herat’ta Hüseyin Baykara devrinde yeniden canlanmıştır. Hüseyin Baykara’nın ölümünden sonra oğulları Muzaffer Hüseyin Mirza ile Bedîüzzaman’ın ortak döneminde devletin varlığı son bulmuştur. Ancak Timurlu Bâbürlüler Hindistan’da, Safevîler İran’da bu devrin izlerini sürdürerek sanatta yeni gelişmeleri gerçekleştirmişlerdir.

Mimari. Timurlu mimarisi kendine has özellikleri hemen teşhis edilebilen bir yapıya sahiptir. Orta Asya ve İran’da daha önceki devirlerde hüküm süren devletlerin sanatlarından etkilenen Timurlu mimarisi bilhassa geniş külliyeler oluşturan eserleriyle tanınmaktadır. Genelde türbe, mescid ve medrese, dergâh gibi bölümleri iç içe barındıran bu eserlerin başta gelen özelliklerinden biri önceki dönemlere göre çok daha fazla sırlı tuğla, mozaik ve çinilerle renkli ve zengin biçimde tezyin edilmiş olması, bunun dışında yüksek kasnaklar üzerinde yer alan soğan biçiminde gösterişli dış kubbe ve içerideki yüksek iç kubbeden meydana gelen kubbe sisteminin Timurlular’a has bir özellik kazanmasıdır.

Timurlu mimarisi içinde hiç şüphesiz ilk sırada gelen yapılar türbelerdir. Timurlu türbe mimarisinin en erken ve muhteşem örneklerini barındıran Semerkant’taki Şâh-ı Zinde Külliyesi, Timurlular’dan bazı önemli kişilerin türbelerini barındırmaktadır. Kusem b. Abbas’ın türbesi etrafında teşekkül etmiş olan türbeler, mescidler ve medreselerden oluşan bu külliye 1371-1436 yılları arasında mimari faaliyete sahne olmuştur; zengin mozaik ve sırlı çiniler, aynı zamanda yaygın biçimde kullanılan sırlı tuğla tezyinatıyla göz alan yüksek kasnaklı türbeleriyle meşhurdur. Külliyede yer alan taçkapılar, Timurlu mimarisinin büyük ehemmiyet verdiği bu mimari elemanın en güzel örnekleri arasında yer almaktadır (bk. ŞÂH-ı ZİNDE). Semerkant’ta 1380-1390 yıllarına tarihlenen Ruhâbâd Türbesi kare planlı bir alt mekân üzerinde sekizgen tamburun taşıdığı bir kubbeyle örtülüdür. Timur’un hâkimiyeti esnasında yapılan türbe ve ona bağlı mimari bölümlerden meydana gelen eserlerin en meşhuru Gûr-ı Emîr’dir. Külliye hankah, medrese, türbe ve değişik bölümlerden oluşan bir bütündür. İlk inşasına 1399’da başlanmıştır. Timur’un gözde torunu Muhammed Mirza’nın naaşının defnedilmesi için bir türbe inşa edilmesine Timur’un emriyle 1404 yılında karar verilmiştir. Timurlu hânedanından en önemli kişilere ait kabirlerin bulunduğu türbeye 1405’teki vefatının ardından Timur’un naaşı da gömülmüştür. Türbede ayrıca Timur’un oğulları Mîran Şah ve Şâhruh ile birlikte diğer iki torunu Pîr Muhammed Mirza ve Uluğ Bey, hocası Aziz Nur Seyyid Bereke gömülüdür (bk. GÛR-ı EMÎR). Timur’un Hindistan seferini ebedîleştirmek için bir meşhed olarak yaptırdığı Bîbî Hanım Camii (1399-1405) yüksek kubbeleri, eyvanları, diğer mimari elemanları ve muhteşem tezyinî çini kalıntılarıyla göz dolduran bir yapıdır (bk. BÎBÎ HANIM CAMİİ).

Semerkant’ta 1417’de Uluğ Bey tarafından inşası başlatılan ve 1420’de tamamlanan, o zamanlar bir külliye teşkil ettiği bilinen medrese İslâm mimarisinde müstesna bir yere sahiptir. Dört eyvanlı medrese planına uyularak yapılan bina, Uluğ Bey’in 1417’de Buhara’da inşa ettirdiği başka bir medrese örnek alınıp yapılmıştır. Binanın köşelerindeki kubbeli dershanelerin teşkil edilişi ve devâsâ ölçülerdeki cümle kapısı, köşelerinde bulunan minarelerle ihtişamlı bir görünüşe sahip olan binanın göz alıcı çini mozaik tezyinatı da istisnaî hususiyetler göstermektedir. Uluğ Bey’in Semerkant’ta yaptırdığı eserler arasında 1409 tarihli rasathâne de önemli ilmî faaliyetlerin gerçekleştirildiği bir yapıdır.

Gevher Şad tarafından Meşhed’de mimar Kıvâmüddin b. Zeynüddin Şîrâzî’ye inşa ettirilen Gevher Şad Camii 821’de (1418) tamamlanmıştır. Dört eyvanlı cami bir türbe ile ilişkili olarak yapılmıştır. Zengin mozaik çini ve sırlı tezyinata sahip caminin kıble önü mekânını örten kubbesi ve kıble eyvanı büyük ölçüleriyle ihtişamlı görünmektedir (bk. MEŞHED ULUCAMİİ). Gevher Şad’ın aynı mimara yaptırdığı diğer bir âbidevî eser olan Gazurgâh Herat’tadır ve Pîr-i Herat (Abdullah-ı Ensârî) Türbesi’yle irtibat halinde mescid ve dergâhtan meydana gelmektedir. Dört eyvanlı medrese planından ilham alınarak düzenlenen bina 829’da (1426) tamamlanmış olup alışılmışın dışında bir mimari tertibatı vardır. Yüksek bir cümle kapısı bulunan eserde zengin mozaik çini tezyinata rastlanmaktadır. Herat’ta Gevher Şad tarafından Kıvâmüddin Şîrâzî’ye yaptırılan diğer bir eser de Gevher Şad Medresesi’dir (1434). Bugün harap haldeki dört eyvanlı medresede bir türbeye de yer verilmiştir. Gevher Şad ve Sultan Şâhruh’un oğlu Gıyâseddin Baysungur burada defnedilmiştir. Şâhruh devri mimarisinin en önemli yapılarından biri de dört eyvanlı planı ile değerli bir eser kabul edilen Hargird’deki Gıyâsiyye Medresesi’dir (1438-1445).

Anav’da Cemâleddin Külliyesi (1452-1456) Timurlu mimarisinde son dönemin en önemli eserlerinden biridir. Günümüzde iyice harap durumda bulunan külliye özellikle caminin örtü sistemi ve cephe düzenlemesiyle dikkat çekicidir. 864 (1460) yılından sonra inşa edilmesi muhtemel Belh’teki Ebû Nasr Farsa Külliyesi de Timurlu geleneğine bağlı kalan bir eserdir. Timurlu mimarisinin son devrinin dikkate değer eserlerinden biri olan Semerkant’taki İşrethâne, Sultan Ebû Said’in hanımlarından biri tarafından sülâlenin kadınlarının defnedilmesi için yaptırılmış bir türbedir (1460-1464). Bu eser, merkezî bir kare orta mekân ve ona bağlanan dikdörtgen biçiminde iki yan mekândan meydana gelmekte, orta mekânın üstünde Timurlu geleneğine uygun yüksek kasnaklı kubbe yer almaktadır. Yüksek cümle kapısıyla da dikkat çeken binanın orta mekânına bağlanan yan kısımlardan biri mescid, diğeri miyanhânedir. Boyalı stuko tezyinata sahip yapının dikkate değer özelliği çeşitli kemerler ve bunları taşıyan desteklerle sağlanan farklı mimari örtü sistemidir. Hemen hemen aynı tarihe ait olması muhtemel Semerkant’taki Aksaray ismiyle tanınan çokgen planlı türbenin de benzeri bir örtüsü vardır. 1460-1502 yılları arasında inşa edilen Gazne’deki Uluğ Bey oğlu Abdürrezzâk Türbesi bir orta mekân ve ona bağlanan yan ve köşe mekânlarıyla Tac Mahal’in öncüsüdür.

Timurlu sarayları hakkında tarihî kayıtlarda ve seyahatnâmelerde çeşitli bilgilere rastlanmaktadır. Bunlar arasında Timur’un Semerkant ve civarında yaptırdığı, Gök Saray adıyla anılan dört katlı köşkü, Bâğ-ı Dilgüşâ adlı bahçede bulunan büyük köşkle birlikte Nakş-i Cihân, Bâğ-ı Çenâr, Bâğ-ı Şimâl ve Bâğ-ı Bihişt ile Semerkant çevresinde Keş’te Şehrisebz’deki saray hakkında bilgi edinilebilmektedir. Şehrisebz’deki sarayın kalıntıları halen mevcut olup saraya ait bir eyvan kemeriyle birlikte ayaktadır. Tuğladan yapılan eyvanın sırlı tuğla ve çini mozaik tezyinatı göz alıcıdır ve Timurlu saraylarının da kamu binaları ve türbeler gibi tezyin edildiğini göstermektedir. Tarihî kayıtlarda adı geçen diğer bir saray Uluğ Bey’in, Semerkant’ta yaptırdığı Bâğımeydan içinde yer alan ve Çihilsütun ismiyle bilinen köşküdür.

Mimari Tezyinat, Hat, Minyatür ve El Sanatları. Timurlular, bölgenin mimari geleneğinde önemli bir yeri olan tuğla malzemeyle inşa ettikleri yapıları değişik tekniklerle üretilmiş çini ve sırlı tuğlalarla süslemiştir. Mozaik çinilerle birlikte sır altı ve sır üstü tekniğiyle yapılmış parça, levha ve pano çiniler yaygın olmakla birlikte kalıplanmış ve sırlanmış küçük ve büyük parça tuğlalar da tezyinata büyük ölçüde katkı sağlamıştır. Kullanılan çini ve sırlı tuğla malzemeye bağlı şekilde çok renkli bir tezyinat gösteren Timurlu mimari eserlerinde kompozisyonların esasını bitki, yazı ve geometrik motifler teşkil etmektedir. Bunun yanında din dışı binalarda minyatür benzeri resimlere de yer verildiği anlaşılmaktadır. Timurlu mimarisinin bina içlerinde stuko süslemeler de kullanılmıştır. Yapılar zengin renkli boya ve kalem işi tezyinata sahiptir. Hemen hemen bütün mimari eserlerin en önemli tezyinî elemanı olan hat örnekleri başta kûfî değişik tarzlarda yazılmıştır. Hattatlığa büyük değer veren Timurlu hânedanı içindeki birçok şahsiyetin bizzat hattat olması dikkat çekicidir. Özellikle Timur’un torunu ve Şâhruh’un oğlu Baysungur’un yazdığı bilinen hat örnekleri bugüne ulaşmasa da kaynaklarda bunlardan övgüyle söz edilmekte, onun hattatlığa ve minyatür sanatına ilgi duyarak nakkaş ve hattatlara başkanlık yaptığı kaydedilmektedir. Kaynaklarda adı geçen diğer bir hattat İbrâhim b. Şâhruh Sultan’dır. Tarihî kayıtlarda zikredilen birçok hattat arasında özellikle Baysungur’un emrinde çalışan Ca‘fer-i Tebrîzî hem hattat hem Mirza’nın kurduğu kitap atölyesinin âmiri sıfatıyla dikkat çekmektedir. Diğer bir hattat olarak Herat’ta Hüseyin Baykara’nın sarayında çalışan Mîr Ali Meşhedî ön plana çıkmaktadır.

Timur devrine ve Timur’a atfedilebilecek örnek pek bulunmasa da Timur’un resim ve minyatüre alâka duyduğu bilinmektedir. O dönemde yapılmış bazı türbelerde rastlanan manzara resimleriyle birlikte tarihî kayıtlarda Timur’un Bâğ-ı Şimâl, Bâğ-ı Dilgüşâ köşklerinin resimlerle tezyin edildiğinin bildirilmesi önem taşımaktadır. Saraylarda mevcut resimlerin Timur’un kendisinin, oğullarının, hanımlarının, askerleri ve silâh arkadaşlarının portrelerini, savaşlarını ve aldığı şehirleri gösterdiği anlaşılmaktadır. Bâğ-ı Dilgüşâ’daki resimlerin özellikle Hindistan seferi için yapıldığı kesinlikle bilinmektedir. Bu resimleri çizen kişinin Bağdat’tan getirilen Abdülhay Hâce adlı bir minyatürcü olduğu ve Timur’un hizmetinde faaliyet gösteren atölyenin başında bulunduğu tesbit edilmektedir. Minyatür sanatının en güçlü devri Şâhruh’un hâkimiyetine rastlamaktadır. Başşehir Herat’ta kendisine ait kitap yazma ve resimleme atölyesi olduğu gibi oğlu Baysungur’un da kendi idaresi altında nakkaşlar ve hattatlardan müteşekkil bir atölyesi vardı. Herat’taki bu faaliyet yanında Şîraz’da önce Timur’un torunlarından İskender Sultan’ın, daha sonra diğer torunu İbrâhim Sultan’ın yönetiminde bir atölye mevcuttu. Bu şehirlerdeki minyatür okullarından Şîraz’ın daha serbest ve şahsî anlayışına karşı Herat resmî ve ciddi bir ifade biçimini kabul etmişti. Herat’ta da iki atölyenin birbirinden farklı anlayışları ortaya koyduğu eserlerden anlaşılmaktadır. 1434’te Baysungur’un vefatı üzerine emrinde çalışan nakkaş ve hattatlar dağılmış, bir kısmı Semerkant’a Uluğ Bey’in yanına gitmiştir. Bu devirde faal olduğu tarihî kayıtlarda bildirilen hattat ve nakkaşlar arasında Emîr Şâhî, Gıyâseddin Nakkaş, Mevlânâ Halîl (Emîr Halîl) ve Sultan Ali Bâverdî’nin isimleri öne çıkmaktadır. Çok istisnaî bir sanatkâr diye nitelendirilen Mevlânâ Halîl ile 1420-1423 Çin sefâret heyetinde yer alan ve gördüklerini resmetmesi istenen Gıyâseddin’in mevkileri dikkat çekmektedir. Timurlu minyatür sanatının son parlak devri, XV. yüzyılın son çeyreğinde Hüseyin Baykara’nın idaresi altında Herat’ta ortaya çıkmış olup İslâm ve İran minyatürünün en meşhur sanatkârlarından biri sayılan Bihzâd’ın ismiyle bütünlük arzetmektedir. 1467’den itibaren faal olduğu bilinen Bihzâd, Timurlular’ın yıkılışının ardından Safevîler’in hizmetine girmiş, Timurlu minyatür anlayışını bu hânedana naklederek çok önemli bir görev ifa etmiştir. Önceleri Celâyirliler’den gelen etkilerle teşekkül edilen Timurlu minyatür sanatı, XV. yüzyılın ilk çeyreğinde Çin’le artan münasebetler dolayısıyla Çin resminden de tesirler almış ve yeni bir sentez ortaya çıkmıştır. Bihzâd’ın temsilciliğini yaptığı son dönemde bütün bu etkilerle ve onun kendi şahsî tutumuyla farklı bir üslûp doğmuştur. Orta Asya şahsiyetinin daima kendini hissettirdiği Timurlu minyatürleri şiir sanatının önemli ölçüde etkisine açık kalmış olup sûfî kaynaklı mistik bir ifadeciliği benimsemiştir. Bu devirde nisbeten daha dünyevî bir hususiyet kazanmakla beraber Timurlu minyatürlerinde ifade edilen âlem görünmeyen âlemin hayalinden başka bir şey değildir.

Timurlu halı ve kumaşları hakkında bir fikir ileri sürmek çok zordur. Ancak bu sanat kollarında da faaliyette bulunulduğu ve güzel örneklerin ele alındığı minyatürlerden anlaşılmaktadır. Halıcılıkta önceleri geometrik süslemeler ve motiflerin hâkim olduğu, kûfî kitâbeli bordürlerle desteklenen halıların yerine XV. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bitki ve kıvrımlı dal motiflerinin yer aldığı bir başka uygulamaya geçildiği görülmektedir. Minyatür sanatından önemli ölçüde tesirler alan son devir halıları Safevî halıcılığı için önemli bir çıkış noktası teşkil etmiştir. Timurlu metal sanatı da güzel örneklerle temsil edilmektedir. Çin etkilerinin açıkça belli olduğu bir grup metal eserle birlikte bilhassa dökme pirinç kaplar Timurlu anlayışını aksettirmektedir. Dökme pirinç kaplar üzerinde mevcut bitki ve geometrik süslemeyle beraber kullanılan yazı örnekleri Timurlu tezyinî anlayışına çok uygun bir karakter göstermekte ve yazılarda üstünde bulunduğu kabın görevi hakkında bilgi verildiği gibi şiirlerden alınan ibarelerle birlikte mistik ifadelere de rastlanmaktadır. Çini ve sırlı tuğla tekniklerinde çok ilerlemiş bulunan Timurlu sanat ortamında seramiklerin de önemli bir yer işgal ettiği muhakkaktır. Fakat elde mevcut sınırlı miktardaki eserlerden ancak XV. yüzyılda Çin etkisiyle yapılan seramiklerle ilgili bilgi edinilebilmektedir.

BİBLİYOGRAFYA
L. Binyon v.dğr., Persian Miniature Painting, New York, ts. (Dover Publication), s. 49-61; R. Byron, “Timurid Monuments in Afghanistan”, 3rd International Congress of Iranian Art and Archaeology, Leningrad 1935, s. 34-38; a.mlf., “Timurid Architecture”, A Survey of Persian Art (ed. A. U. Pope – Ph. Ackerman), Tehran 1977, II, 1119-1164; S. N. Polupanov, Arkhitekturnye Pamiatniki Samarkanda, Moskva 1948; E. Kühnel, Doğu İslâm Memleketlerinde Minyatür (trc. Suut Kemal Yetkin – Melahat Özgü), Ankara 1952, tür.yer.; a.mlf., “Die Baysonghar-Handschrift der Islamischer Kunstabteilung”, Jahrbuch der Königliche Preussischer Kunstammlungen, LII, Berlin 1931, s. 135-152; I. V. Stchoukine, Les peintures des manuscrits tîmûrids, Paris 1954; R. Pinder-Wilson, Persian Painting of the Fifteenth Century, London 1958; a.mlf., “Timurid Architecture”, CHIr., VI, 728-759; G. A. Pugacenkova, Semerkand-Buhara, Moskva 1961; a.mlf., Chefs-d’oeuvre d’architecture de l’Asie centrale: XIVe-XVe siècle, Paris 1981; a.mlf., “The Architecture of Central Asia at the Time of Timurids”, Afghanistan, XXII/3-4, Kabil 1970, s. 15-27; K. A. Shakurin, “Eshcherieraz o porabenii Timura”, Materialni po İstorii Uzbekistana, Tashkent 1963, s. 114-122; D. Hill – O. Grabber, Islamic Architecture and Its Decoration, Chicago 1964, tür.yer.; Iu. Z. Shvab, “K istorii slozheniia severnoi gruppi ansambliia Shahki-zinda”, İstoriia Material’ noi Kulturi Uzbekistana, Tashkent 1964, s. 139-154; a.mlf. – N. B. Nemtseva, Ansambl Shahkh-i Zinda, Tashkent 1979; T. W. Arnold, Painting in Islam, New York 1965, tür.yer.; I. E. Pletnev, “Formirovanya slozhinikh arkhitekturnikh kompleksov u mavzoleev Qusam ibn Abbasi i Gur Emir”, Materiali i issledovaiia po istorii i restauratsii arkhitekturnikh pamiatnikov materialnoi kulturi, Tashkent 1967, s. 43-62; C. P. Haase, “Temuridische Baukunst”, Westturkestan Referate zur Turkologischen Exkursion 1966, Hamburg 1968, I, 120-159; H. Liele, “Das Observatorium Ulugh Beys in Semerkand”, a.e., I, 160-164; Y. N. Aleskerov – G. I. Babacanova, Samarkand, Samarkand 1970; Y. Aleskerov – I. Oumniakov, Samarqand: Guide illustré, Moskva 1973; B. N. Zasypkin, “Voprosy izucheniia i restavratsii ansamblia Shakhi-Zinda”, Zodchestvo Uzbekistana, Tashkent 1970, II, 72-108; D. Brandenburg, Samarkand, Berlin 1972; E. Knobloch, Beyond the Oxus, Archeology, Art and Architecture of Central Asia, London 1972, tür.yer.; Nosratallah Meshkati, A List of the Historical Sites and Ancient Monuments of Iran (trc. H. A. S. Pessyan), [baskı yeri ve tarihi yok], tür.yer.; R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu (trc. M. Reşat Uzmen), İstanbul 1980; T. Allen, A Catalogue of the Toponyms and Monuments of Timurid Herat, Cambridge 1981; L. Golombek, “From Tamerlan to the Taj Mahal”, Essays in Islamic Art and Architecture in Honor of Katharina Otto Dorn (ed. Abbas Daneshvari), Malibu 1982, s. 43-50; a.mlf., “Tīmūrids”, EI2 (İng.), X, 519-523; a.mlf. – D. Wilber, The Timurid Architecture of Iran and Turan, Princeton 1988, I-II; L. P. Elwell-Sutton, “A Royal Timurid Nativity Book”, Logos Islamikos: Studia Islamica in Honorem Georgii Michaelis Wickens (ed. R. M. Savory – D. A. Agius), Toronto 1984, s. 119-136; Architecture of the Islamic World (ed. G. Mitchell), London 1984, tür.yer.; Suut Kemal Yetkin, İslâm Ülkelerinde Sanat, İstanbul 1984, s. 52-54, 81-83, 96-97, 164-167, 196-197; J. Hoag, Islam, Stuttgart 1986, s. 137-151; F. Spuhler, “Carpets and Textiles”, CHIr., VI, 698-728; B. Gray, “The Pictorial Art in the Timurid Period”, a.e., VI, 843-877; a.mlf., “Painting under the Timurids”, Journal of the Iran Society, I (1950), s. 23-29; A. P. Kolbincev – L. Y. Mankobskaya, Po Drevnim Groda Uzbekistana, Moskva 1988; T. W. Lentz – G. D. Lowry, Timur and Princely Vision: Persian Art and Culture in the Fifteenth Century, Los Angeles 1989; Z. Schubert-Soldern, “Das Grab Timur in Samarqand”, OA, I (1911), s. 131-139; N. A. Nemtseva, “The Origins and Architectural Development of the Shah-i Zinda”, Iran, XV, London 1977, s. 51-73; B. Brentjes, “Grabungen am “Schah-i Sinda” im Samarkand”, Das Altertum, XXIV, Berlin 1978, s. 95-96; J. Feeney, “Memories of Samarkand”, Saudi Aramco World, XXXV/4, Houston 1984, s. 34-41; J. Lawton, “The Golden Road”, a.e., XXXIX/4 (1988), s. 27-35.
Bu bölüm ilk olarak 2012 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 41. cildinde, 180-184 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.