DEVVÂNÎ

الدوّاني
Müellif:
DEVVÂNÎ
Müellif: HARUN ANAY
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1994
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 20.09.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/devvani
HARUN ANAY, "DEVVÂNÎ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/devvani (20.09.2019).
Kopyalama metni
Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber kaynakların verdiği farklı bilgilere göre 827-830 (1424-1427) yılları arasındaki bir tarihte İran’ın Kâzerûn şehrine bağlı Devvân köyünde dünyaya geldi. Âlim ve soylu bir aileye mensup olduğu anlaşılan Devvânî’nin babası Es‘ad, Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin talebelerinden olup es-Sevâdü’l-azam adlı tefsirin müellifidir. Devvânî ilk tahsiline Kâzerûn’da başladı. Burada babasından sarf, nahiv, mantıkla bazı şer‘î ve aklî ilimleri okudu. Daha sonra Şîraz’a giderek pek çoğu Cürcânî’nin talebesi olan Safiyyüddin el-Îcî, Ebü’l-Mecd Abdullah el-Geylî, Mazharüddin Muhammed el-Kâzerûnî, Rükneddin Rûzbihân eş-Şîrâzî, Muhyiddin Muhammed el-Gûşekenârî, Hümâmeddin Gülbârî, Hasan Şah Bakkal ve Muhyevî Lârî gibi âlimlerden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Meşhur muhaddis İbn Hacer el-Askalânî’den doğrudan rivayette bulunduğunu bizzat kendisi ifade etmekte, talebesi Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi’ye verdiği icâzetnâmeden de döneminin tarikat ve tasavvuf erbabıyla yakın ilişki içinde olduğu, hatta hırka giydiği anlaşılmaktadır (İcâzetnâme, vr. 44b-45a). Kaynaklarda Molla Celâl, Celâl, Celâleddin ed-Devvânî şeklinde de anılan Devvânî, muhtemelen şeceresinin Hz. Ebû Bekir’e ulaşmasından dolayı eserlerinde “Sıddîkı” nisbesini kullanmıştır. Özellikle bazı yeni araştırmalarda Devvânî nisbesinin “Devânî” şeklinde okunması gerektiğine dair görüşler bulunmakla birlikte onun yaşadığı döneme yakın kaynaklar Devvânî telaffuzunu benimsemiştir.

Daha talebeliği sırasında üstün zekâsı, ilmi ve faziletiyle temayüz eden Devvânî’nin tahsilini tamamladıktan sonra Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah’ın oğlu Ebû Yûsuf tarafından sadâret görevine getirildiği bilinmektedir. İlk müderrisliğine de Cihan Şah tarafından 1465 yılında Tebriz’de yaptırılan Gökmedrese’de (Muzafferiye Medresesi) başladığı bazı eserlerine bizzat koyduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır (Şevâkilü’l-hûr, vr. 92b). Akkoyunlular’ın Tebriz’i ele geçirmesinin ardından Irak’a giden Devvânî bir müddet sonra tekrar Şîraz’a dönerek bundan sonraki hayatının büyük bir kısmını burada geçirdi. Devvânî’nin bazı eserlerini Uzun Hasan ve Sultan Halil gibi Akkoyunlu hükümdarlarına ithaf etmesi onun bu hükümdarlarla iyi ilişkiler içinde bulunduğunu göstermektedir. 1478 yılında Akkoyunlu Devleti’nin başına geçen Sultan Yâkub, Devvânî’yi merkezi Şîraz olan Fars eyaleti kādılkudâtlığına tayin etmiş ve Devvânî muhtemelen Şîraz’dan kaçışına kadar bu görevde kalmıştır. Akkoyunlular’ın son dönemlerinde yaşanan siyasî karışıklık sırasında tahta geçen (1497) Göde Ahmed Bey Celâleddin ed-Devvânî’ye büyük saygı göstermekteydi. Ancak bu sultanın aynı yıl öldürülmesi üzerine o sırada Fars valisi bulunan Purnek Kasım Bey mallarını müsadere ederek Devvânî’yi hapsetti. Bir müddet sonra hapisten kurtulan Devvânî Şîraz’ı terketmek zorunda kaldı. Önce Fars eyaleti sınırları içindeki Lâr bölgesine, ardından Hürmüz Boğazı’ndaki Cerûn (Hürmüz) adalarına kaçtı. Tefsîru sûreti’l-Kâfirûn ve Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’l-ʿAḍudiyye adlı eserlerini bu adada yazdı (905/1499). Siyasî karışıklığın biraz durulması üzerine memleketine dönmek üzere buradan Kâzerûn’a doğru yola çıkan Devvânî, yolda ordusuna katıldığı Akkoyunlu Ebü’l-Feth Bey’den büyük saygı ve itibar gördü. Bu yolculuk sırasında doğum yeri olan Devvân’ın yakınındaki Fûliâbgîne mevkiinde hastalanarak 9 Rebîülâhir 908’de (12 Ekim 1502) vefat etti ve kendi köyünde halen mevcut olan mezara defnedildi. Devvânî’nin aynı yılın Receb ayı içinde öldüğü de rivayet edilir.

Kaynaklar, Devvânî’nin Abdülhâdî ve Sa‘deddin adlı iki oğlunun ve talebesi Muzafferüddin Ali eş-Şîrâzî ile evlenen bir kızının olduğunu nakletmektedir. Abdülhâdî babasından önce vefat etmiş, Sa‘deddin ise Şîraz’da eğitim ve öğretimle meşgul olmuştur.

Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri zamanında yetişip önemli görevler üstlenen Devvânî yaşadığı yüzyılın büyük âlimlerinden biridir. Osmanlı Padişahı II. Bayezid ile mektuplaşarak onun iltifat ve hediyelerine mazhar olması (Feridun Bey, I, 364), eserlerinin vefatından önce başta İran ve Osmanlı toprakları olmak üzere İslâm dünyasının birçok yerinde tanınması, henüz kendisi hayatta iken şöhretinin yayıldığını göstermektedir. Bu şöhreti sebebiyle çeşitli İslâm ülkelerinden pek çok talebe kendisinden ilim tahsil etmek için Şîraz’a gelmiş, daha sonra bu öğrenciler vasıtasıyla oldukça geniş bir “Devvânî ekolü” oluşmuştur. Kaynaklarda birçok talebesinin adı zikredilmekle birlikte ilmî faaliyetlerini İran’da devam ettiren en meşhur talebelerinin Cemâleddin Mahmûd eş-Şîrâzî ile Kādî Mîr Hüseyin el-Yezdî olduğu söylenebilir. Safevîler’in İran’a hâkim olması üzerine buradan kaçarak İstanbul’a giden damadı Muzafferüddin Ali eş-Şîrâzî ile Hekimşah Muhammed el-Kazvînî de onun tanınmış öğrencilerindendir. Şîraz’a giderek Devvânî’den yedi yıl tahsil gördükten sonra İstanbul’a dönen, II. Bayezid döneminde Anadolu ve Rumeli kazaskerliği yapan Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi de hocasının eser ve görüşlerinin yaygınlaşmasında önemli rol oynamıştır.

Felsefî ve Kelâmî Görüşleri. Teftâzânî ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi büyük üstatlardan sonra gelmesine rağmen onlar kadar etkili bir şahsiyet olan Devvânî’nin bazı eserleri Osmanlı medreselerinde okutulmuş ve bunlar üzerinde birçok şerh ve hâşiye yazılmıştır. Felsefe ile kelâmın birleştirildiği dönemin bâriz özelliklerini taşıyan eserlerinin birçoğunda Eş‘arî kelâmının, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye ait vahdet-i vücûd görüşünün ve işrak felsefesinin izlerini görmek mümkündür. Devvânî, tefsirle ilgili risâleleri dahil hemen her eserini kelâmî, felsefî ve tasavvufî bir zemine oturtmaya çalışmıştır. Düşüncelerinde çok defa kelâm ve tasavvuf yönü ağırlık kazandığı halde kendisinden sonra felsefeye ilgi duyanlar tarafından örnek alınmıştır. Devvânî’nin felsefeye ve özellikle işrak felsefesine olan ilgisi, daha ilmî hayatının başlarında iken Sühreverdî’nin Heyâkilü’n-nûr adlı eserini şerhetmesinden anlaşılmaktadır. Bundan başka Devvânî, işrak felsefesinin en önemli özelliklerinden biri olan İşrâkī sezgiyi de kabul etmekte, hatta hikmete ilişkin birçok meselenin bu sezgi olmadan anlaşılamayacağını savunmakta (Şevâkilü’l-hûr, s. 130, 149, 179) ve İşrâkıyye mensuplarını büyük övgü ile anmaktadır (Risâle-i Tehlîliyye, II, 25 vd.). Bunun yanında Meşşâî felsefeye de âlemin kıdemi gibi bazı konular hariç sert tenkitler yöneltmemekte, aksine birçok eserinde İbn Sînâ ve Fârâbî’nin fikirlerinden istifade etmesinin yanı sıra hükemânın nurlarını “nübüvvet kandili”nden aldıklarını söylemektedir (Risâle-i Adâlet, s. 69; Ahlâk-ı Celâlî, s. 33). Devvânî bu görüşlerinin yanında sudûr teorisi gibi çok tenkit edilen felsefî görüşleri bile benimsemiştir (Şevâkilü’l-hûr, s. 184). Gazzâlî’nin Tehâfütü’l-felâsife’sinde İslâm filozoflarını tekfir etmesine gerekçe olarak gösterdiği üç meseledeki görüşlerinden âlemin kıdemiyle ilgili olanını Devvânî de birçok eserinde reddetmiş, ancak Allah’ın cüz’iyyâtı bilmesi ve haşrin cismanîliği konularında Gazzâlî’den farklı düşünmüştür. Ona göre filozoflar Allah’ın bazı şeyleri bilmediğini söylememiş, sadece cüzleri kül (tümel) olarak bildiğini savunmuşlardır. Gazzâlî’nin tekfiri ise Allah’ın bazı şeyleri bilmediğini savunanlara yönelik olup İslâm filozoflarıyla ilgili değildir (Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 29-30). Benzer bir tavrı cismanî dirilişe dair tartışmalarda da göstererek buna inanmanın gerekli olduğunu ve inkâr edenin tekfir edileceğini belirtmekle birlikte İbn Sînâ’nın cismanî dirilişi felsefeye göre değil şeriata göre kabul ettiğini, ruhanî dirilişi ise felsefî metotla ispat ettiğini ve böylece felsefe ile şeriatı birleştirmek istediğini savunmuştur (a.g.e., s. 61, 63-64).

Devvânî, Allah’ın varlığını ve birliğini ispat etmek için aklî delile güvenmektedir (Risâle-i Tehlîliyye, s. 22). Bununla birlikte bir eserinde vahdâniyyetin akıl, nakil, çeşitli burhanlar ve keşf*le sabit olduğunu, bu konuda şüphe edenlerin ise akıl eksikliği veya selim yaratılışlarının bozulması sebebiyle böyle düşündüklerini savunmaktadır (Risâle-i Sayha ve Sadâ, s. 139). İsbât-ı vâcib konusunda kaleme aldığı müstakil risâlelerden başka hemen her eserinde Allah’ın varlığı, birliği vb. hususlara yer vermesi Devvânî’nin bu konulara özel bir önem atfettiğini gösterir. Devvânî, isbât-ı vâcib konusunda hudûs ve imkân delillerinin her ikisini de kullanmakta ve imkân delilinin tek başına yetersiz olacağını savunmaktadır (er-Risâletü’l-kadîme fî isbâti’l-vâcib, s. 8).

Devvânî Allah’ın sıfatları konusunu birçok eserinde tartışmasına rağmen isbât-ı vâcib için benimsediği aklî metodun aksine sıfatların naklî delillerle ispat edilmesinin en sağlam yol olduğunu belirtmektedir (Risâle-i Tehlîliyye, II, 22-23). Sıfatların zât üzerine zâit olup olmadığı meselesinde ise bunun temel inanç konularından olmadığını, bu sebeple de iki görüşten birini benimseyenin tekfir edilemeyeceğini ifade eder; ayrıca bu konunun ancak keşf yoluyla anlaşılabileceğini söyler (Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 28). İhtiyarî fiiller mevzuunda gerçek etkenin Allah olduğunu, kulun ise sadece kesbde bulunduğunu kabul eden Devvânî, ilk dönemde yazdığı eserlerinde bu görüşün karşısında yer alan Mu‘tezile hakkında özellikle kulların fiilleriyle ilgili olarak ilhâd suçlamalarına varan çıkışlar yapmışsa da (Şevâkilü’l-hûr, s. 217) son eserlerinde daha mutedil bir tavır sergileyerek bu görüşte olanları tekfir etmenin uygun olmayacağını belirtmiştir (Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 79).

Eklektik görüşleri ahlâk ve siyaset düşüncesine de yansımış olan Devvânî, bu alanda felsefî muhteva itibariyle Nasîrüddîn-i Tûsî’yi ve onun Ahlâk-ı Nâsırî adlı eserini yakından takip etmiştir. Devvânî, bu konudaki en önemli eseri olan Ahlâk-ı Celâlî’de felsefî ahlâkla dinî ahlâkın ıstılah ve muhtevalarını birleştirmiştir. Bunun neticesi olarak sırât-ı müstakīm ile özdeşleştirdiği felsefî ahlâktaki itidal anlayışı ve dinî bir kavram olan insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi oluşu, Devvânî’nin ahlâk düşüncesinde önemli bir yer işgal eder (Ahlâk-ı Celâlî, s. 20, 25 vd., 88; Risâle-i Adâlet, s. 65). Kendisinden sonra Ahlâk-ı Celâlî olarak şöhret bulan eserini Levâmiu’l-işrâk fî mekârimi’l-ahlâk, şeklinde adlandırması da onun tasavvufî ve İşrâkī bakış açısının sonucudur. Nitekim Devvânî bu kitabının girişinde ahlâk meselelerini ele alırken âyet ve hadislerle sahâbe, tâbiîn, din büyükleri ve işrak filozoflarından istifade edeceğini belirtmektedir (s. 17). Benzeri eklektik tavrı siyaset düşüncesinde de sürdüren Devvânî, daha önce fıkıhçıların yazdığı siyasetle ilgili eserlerle nasihatnâme ve siyâsetnâme türü kitaplarda işlenen meseleleri siyaset felsefesinin içinde ele almıştır.

Daha çok bir kelâmcı olarak tanınan Devvânî’nin Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye ve vahdet-i vücûd felsefesine olan alâkası onun ilginç ve farklı bir yönünü oluşturur. Devvânî, İbnü’l-Arabî’den büyük bir saygıyla bahsedip onu tekfir edenlere cevap vermekte (Risâle fî îmâni Firavn, s. 11), onun Firavun’un iman ettiğine dair düşüncesiyle gölge âlem, insân-ı kâmil, zuhûr, tevhid mertebeleri ve varlıkla ilgili görüşlerini savunmaktadır. Tasavvufa olan bu meyline rağmen muhtemelen İbn Miskeveyh’in Tehzîbü’l-ahlâḳ’ından etkilenerek uzlete çekilmeye karşı çıkışına ve böyle yapanları, ihtiyaçlarını sürekli başkalarına yüklediklerinden dolayı zulümde bulunduklarını söyleyerek tenkit edişine bakılırsa (Ahlâk-ı Celâlî, s. 236-237; krş. İbn Miskeveyh, s. 49, 128-129), Devvânî’nin bu konudaki fikirlerinin pasif değil aktif, münzevi değil sosyal bir düzeyde olduğu söylenebilir. Esasen kendisinin sadâret, kadılık ve müderrislik görevleriyle geçen hayatı da onun inzivaya dayanan bir tasavvuf anlayışını benimsemediğini göstermektedir.

Devvânî İslâm düşüncesinin üç ana ekolünü oluşturan kelâm, felsefe ve tasavvufu birleştirmek istemekte ve ele aldığı konuları bu üç disiplinin metot ve görüşlerini dikkate alarak açıklamaya çalışmaktadır. Bundan dolayı zaman zaman bunlardan birine veya diğerine meyledebilmektedir. Daha sonraki dönemlerde eserlerinin rağbet görmesinin sebeplerinden biri de onun yer yer çatışan söz konusu bu üç düşünce ekolüne atıflarda bulunması, savunmalar yapması ve bunları birleştirme denemelerine girişmiş olmasıdır.

Tahsil hayatı, Sünnî bir hânedan olan Akkoyunlular tarafından getirildiği görevler, yetiştirmiş olduğu öğrenciler ve telif ettiği eserler itibariyle itikadda Eş‘arî ekolünün fikirlerini, fıkıhta Şâfiî mezhebinin görüşlerini benimsediği anlaşılan Devvânî’nin aslında bir Şiî olduğu, ancak takıyye* gereği Sünnî görüşleri benimser göründüğü ileri sürülmüştür. Bu iddianın ispatı için de Devvânî’nin bazı eserlerinde yer alan bir kısım ibarelerin te’viline çalışılmış ve ispatı mümkün görünmeyen bazı rivayetlere dayanılmıştır (Nûrullah et-Tüsterî, II, 222-224). Ayrıca bazı son dönem Şiî müelliflerince Devvânî’ye nisbet edilen (meselâ bk. Bahrülulûm-i Tabatabâî, II, 141; Fursat-ı Şîrâzî, s. 310-311; Muhammed-i Ali Devvânî, VII/3-4, s. 452) Nûrü’l-hidâye adlı apokrif bir risâlenin de onun Şiîliğini ortaya koyan bir eser olduğu iddia edilmektedir. Muhteva, üslûp, kullanılan dil ve terimler açısından incelendiğinde söz konusu eserin Devvânî’ye ait olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Devvânî’nin takıyye yapan bir Şiî olduğu iddiasını ilk defa ileri süren Mecâlisü’l-müminîn müellifinin, tezini güçlendirecek bir muhtevaya sahip böyle bir risâleye hiç temas etmemesi de Nûrü’l-hidâye’nin uydurma bir eser olduğu görüşünü desteklemektedir.

Eserleri. Devvânî’nin Arapça ve Farsça olarak kaleme aldığı, büyük bir kısmı günümüze ulaşmış olan çeşitli alanlardaki eserlerinin önemli bir bölümünü, kendisinden önce yazılmış bazı meşhur eserlerin şerh ve hâşiyeleri teşkil etmektedir. Bu eserlerin yazma nüshalarının çeşitli ülkelerdeki birçok kütüphanede bulunması, ayrıca büyük bir kısmının neşredilmiş olması onun eser ve fikirlerinin yaygınlığını ortaya koymaktadır. Devvânî’nin geniş bir liste oluşturabilecek olan eserlerinin en önemlileri aşağıdaki şekilde gruplandırılabilir:

Tefsir. Devvânî’nin Kur’an’ın tamamını kapsayan bir tefsiri yoktur. Ancak onun Kâfirûn, İhlâs, Felak ve Nâs gibi “kul” lafzıyla başlayan bazı küçük sûrelerin tefsirlerinden oluşan ve “Tefsîrü’l-kalâkil” diye anılan küçük risâleleri yanında bazı âyetlere istinat ederek önemli kelâmî ve fıkhî konuları tartıştığı müstakil risâlelerinin de bulunduğu bilinmektedir (Nûrullah et-Tüsterî, II, 227; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 447, 449, 457, 850). 1. Tefsîru sûreti’l-Kâfirûn. Devvânî’nin Cerûn adalarında iken yazdığı bu risâle Seyyid Ahmed Toyserkânî tarafından tahkik edilerek yayımlanmıştır (Selâsü Resâil içinde, Meşhed 1411, s. 35-74). Cevdet Akbay, yüksek lisans tezi olarak hazırladığı Celâleddin ed-Devvânî ve Tefsîru Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn adlı çalışmasında müellifin hayatını, ilmî şahsiyeti ve eserlerini incelemiş, daha sonra da söz konusu risâlenin Âtıf Efendi (nr. 2793), Köprülü (nr. 1602) ve Süleymaniye (Hacı Mahmud Efendi, nr. 385) kütüphanelerindeki nüshalarına dayanarak eserin edisyon kritiğini gerçekleştirmiştir (İstanbul 1987, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü). Devvânî’nin bu risâlesi, müellifin tefsire dair iki eseri üzerinde bir çalışma yapan Mehnâz-ı Abbâsî tarafından Farsça’ya tercüme edilmiştir (Berresî-yi Bahşî ez Âsâr-ı Tefsîrî-yi Celâleddîn-i Devânî içinde, s. 34-140). 2. Tefsîru sûreti’l-İhlâs. Süleymaniye Kütüphanesi’nde çeşitli nüshaları bulunan (meselâ bk. Hamidiye, nr. 1441, vr. 131b-137b) bu küçük risâle Toyserkânî tarafından neşredilmiştir (er-Resâilü’l-muhtâre içinde, İsfahan 1405, s. 35-61). 3. Tefsîru âyeti “Yâ benî Âdeme huzû zîneteküm”. A‘râf sûresinin 31. âyetinin tefsiri olan ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde nüshası bulunan (Esad Efendi, nr. 1143, vr. 83b-89a) bu risâle de Mehnâz-ı Abbâsî tarafından tahkik edilerek Farsça’ya çevrilmiştir (Berresî-yi Bahşî ez Âsâr-ı Tefsîrî-yi Celâleddîn-i Devânî içinde, s. 142-216).

Kelâm. 1. Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’l-Aḍudiyye. Eş‘arî kelâmcılarından Adudüddin el-Îcî’nin el-ʿAḳāʾidü’l-ʿAḍudiyye adlı risâlesine yapılan şerhtir. Müellifin en meşhur eserlerinden biri olan bu şerhe çeşitli hâşiyeler yazılmıştır (bk. el-AKĀİDÜ’l-ADUDİYYE). Osmanlı medreselerinde uzun müddet ders kitabı olarak okutulan eser Siyâlkûtî, Gelenbevî ve Edirnevî hâşiyeleriyle birlikte birkaç defa yayımlanmıştır. Eserin Serbestzâde Ahmed Hamdi (ö. 1939) tarafından yapılan bir Türkçe tercümesi de bulunmaktadır (Trabzon 1309, 1310, 1311). 2. Hâşiye alâ Şerhi’t-Tecrîd. Bu başlık, Nasîrüddîn-i Tûsî’nin kelâm ilmine dair Tecrîdü’l-kelâm adlı eserine Ali Kuşçu tarafından yazılan eş-Şerhu’l-cedîd üzerine Devvânî’nin kaleme aldığı üç hâşiyenin (el-Hâşiyetü’l-kadîme, el-Hâşiyetü’l-cedîde, el-Hâşiyetü’l-eced) ortak adıdır (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 349-350). Devvânî’nin söz konusu şerhe yazdığı ilk hâşiyesine, çağdaşı Sadreddîn-i Şîrâzî’nin aynı şerhe yazdığı bir hâşiye ile itirazda bulunmasıyla bu iki müellif arasında başlayan ilmî tartışma, her iki âlimin aynı esere birden fazla hâşiye yazması sonucunu doğurmuştur (ayrıca bk. TECRÎDÜ’l-KELÂM). 3. Risâle fî isbâti’l-vâcib. Devvânî’nin Allah’ın varlığı konusunu işleyen ve aynı adla anılan iki risâlesinden birincisine er-Risâletü’l-kadîme fî isbâti’l-vâcib, ikincisine er-Risâletü’l-cedîde fî isbâti’l-vâcib adı verilmiştir. Yazma nüshalarının bazısında Yâkub Bahadır Han’a, bazısında ise Osmanlı Sultanı II. Bayezid’e ithaf edildiği belirtilen er-Risâletü’l-kadîme basılmıştır (İstanbul, ts.). İki bölüm ve bir hâtimeden ibaret olan eserin isbât-ı vâcib konusuna yeni bir şey kattığını söylemek pek mümkün değilse de imkân delili ile devir* ve teselsül*ün iptali konusunda daha önce söylenenleri bir araya getirmesi, eksik olan hususları tamamlaması, bazı zayıf noktaları takviye etmesi sebebiyle başarılı bir eser kabul edilmektedir. Fahreddin er-Râzî ve onu takip eden kelâmcılardan nakillerin yapıldığı risâlenin pek çok şerh ve hâşiyesi bulunmaktadır (bk. Topaloğlu, s. 119-120). Eserin geniş bir ilgiyle karşılanmasında, müellifinin şöhreti yanında konusunda ilk müstakil eser hüviyeti taşımasının rolü büyüktür. Risâle Seyyid Muhyiddin Sâcidî tarafından yüksek lisans tezi olarak tahkik edilmiştir (Tahran, ts., Dânişkede-i İlâhiyyât ve Maârif-i İslâmî Ktp., nr. 492). Risâle fi’l-mebdei’l-evvel ve sıfâtih ve esmâih adını taşıyan ve er-Risâletü’l-cedîde fî isbâti’l-vâcib diye tanınan ikinci risâle ise sadece isbât-ı vâcib konusunu değil klasik bir kelâm kitabının ilâhiyyât bölümünde yer alması gereken meselelerin hemen hepsini ihtiva etmektedir. Bu risâle de Ali Rızâ Celâlî tarafından yüksek lisans tezi olarak tahkik edilmiş (Tahran 1369 hş., Medrese-i Âlî-i Şehîd Mutahharî Ktp., nr. 14), ayrıca Farsça’ya kısmî tercümeleri yapılmıştır (İsmâil Vâiz Cevâdî, s. 341-347; Münzevî, II, 730). Eserin Abdülkādir el-Cezâirî’ye ait bir şerhi Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (Fâtih, nr. 3031). 4. Risâle fî îmâni Firavn. Ölüm anında veya bir felâketle karşılaştıktan sonra iman etmenin geçerli olup olmadığı şeklindeki kelâmî münakaşanın işlendiği bu eserde Devvânî be’s* halindeki imanın makbul olduğunu, dolayısıyla Firavun’un da imanlı olarak öldüğünü ileri süren Muhyiddin İbnü’l-Arabî ile aynı kanaati paylaşmaktadır. Risâlede, bu fikri destekler mahiyette bulduğu Yûnus sûresinin 90. âyetini ele alan müellif bazı aklî delillerle de görüşünü güçlendirmeye çalışmaktadır. Süleymaniye Kütüphanesi’nde pek çok yazma nüshası bulunan esere (TÜYATOK, IV, nr. 2339) Ali el-Kārî Ferrü’l-avn min müddeî îmâni Firavn adıyla bir reddiye yazmıştır. Bu iki eserin İbnü’l-Hatîb tarafından gerçekleştirilmiş tahkikli bir neşri bulunmaktadır (Kahire 1964). 5. Risâle fî (meseleti) halki’l-amâl. İnsan fiillerinin Allah tarafından yaratılmış olduğu görüşünü işleyen küçük bir risâledir. Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan üç nüshasına (Ayasofya, nr. 399; Lâleli, nr. 2433; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 1129) dayanılarak İlyas Üzüm tarafından yüksek lisans tezi olarak tahkik edilen bu risâle (Celâleddin ed-Devvânî ve er-Risâle fî mes’eleti halki’l-a’mâl Adlı Eseri, İstanbul 1985, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), ayrıca Toyserkânî tarafından da tahkik edilerek yayımlanmıştır (er-Resâilü’l-muhtâre içinde, İsfahan 1405, s. 67-76). 6. ez-Zevrâ ve’l-Havrâ. Kelâmcı, filozof ve sûfîlerin mebde ve meâd*la ilgili görüşlerini İşrâkī bakış açısından tenkide tâbi tutan eserin çeşitli baskıları vardır (meselâ İstanbul 1286; Kahire 1326). 7. Risâle fi’r-rûh. Süleymaniye Kütüphanesi’nde nüshaları bulunan eseri (Hafîd Efendi, nr. 443, vr. 22b-31a; Yazma Bağışlar, nr. 606, vr. 7a-9b) M. Zâhid Kevserî neşretmiştir (Kahire 1366/1947; Erzurum 1979). Ayrıca eserin Ali b. Ömer ile (Diyanet İşleri Başkanlığı Ktp., nr. 195, vr. 2b-9a) Abdülaziz Mecdi Tolun (Ankara Millî Kütüphane, nr. FB 587, vr. 1b-5b) tarafından yapılmış iki Türkçe tercümesi vardır.

Felsefe-Mantık. 1. Şevâkilü’l-hûr fî şerhi Heyâkili’n-nûr. Sühreverdî el-Maktûl’ün Heyâkilü’n-nûr adlı eseri üzerine kaleme alınmış bir şerh olup müellif nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (Ayasofya, nr. K 2332). İlk defa Muhammed Abdülhak ve Muhammed Yûsuf Kokan’ın (كوكن) tahkikiyle yayımlanmıştır (Madras 1953). Eserin Toyserkânî tarafından yapılan bir başka neşri de vardır (Selâsü resâil içinde, Meşhed 1411, s. 99-261). Şevâkilü’l-hûr’a, Devvânî’nin bazı eserlerine reddiyeleri bulunan çağdaşı Gıyâseddin Mansûr eş-Şîrâzî tarafından İşrâku Heyâkili’n-nûr li-keşfi zulumâti’l-gurûr adıyla bir reddiye yazılmıştır. Bu eseri Nâsır Muhammedî yüksek lisans tezi olarak tahkik etmiştir (I-II, Tahran 1369 hş., Medrese-i Âlî-i Şehîd Mutahharî Ktp., nr. 181). 2. Şerhu Tehzîbi’l-mantık ve’l-kelâm. Teftâzânî’ye ait Tehzîbü’l-mantık ve’l-kelâm’ın mantık kısmının tamamlanmamış şerhidir. Üzerine pek çok âlim tarafından hâşiyeler yazılan eserin (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 515-516) çok sayıdaki yazma nüshası (meselâ bk. Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, nr. 330; Hamidiye, nr. 815; Lâleli, nr. 2635) yanında çeşitli baskıları da bulunmaktadır (Leknev 1288, 1293; İstanbul 1305, 1312). 3. Hâşiye alâ Şerhi’ş-Şemsiyye. Ali b. Ömer el-Kâtibî’nin mantığa dair eş-Şemsiyye adlı risâlesine Kutbüddin er-Râzî tarafından Tahrîrü’l-kavâidi’l-mantıkıyye fî Şerhi’ş-Şemsiyye ismiyle yazılan şerhin “Tasavvurât” bölümünün hâşiyesidir. Eser birçok defa basılmıştır (İstanbul 1290, 1292, 1307, 1309; Kahire 1323, 1328).

Tasavvuf ve Edebiyat. 1. Risâle-i Sayha ve Sadâ. Allah’ın birliği, isimleri, sıfatları ve bunların tecellisiyle ilgili bazı meselelerin ele alındığı risâle Muhammed Rızâ Ezhârî tarafından neşredilmiştir (Faslnâme-i Mişkât, sy. 29 içinde, Meşhed 1369 hş., s. 137-147). 2. Şerh-i Rubâiyyât. Devvânî’nin, bazı tasavvufî rubâîlerini şerhederek Osmanlı Padişahı II. Bayezid’e ithaf ettiği bir eseri olup çeşitli neşirleri bulunmaktadır (meselâ nşr. Mehdî Dehbâşî, Tahran 1368 hş./1990; Zuhûrüddin Ahmed, Quarterly Research Journal, Lahor 1990, XII/1-4, s. 89-116). 3. Şerh-i Yek Gazel-i Hâce Hâfız. Devvânî bu risâlesinde Hâfız-ı Şîrâzî’ye ait bir gazeli şerhederken kendi tasavvufî görüşlerine de yer vermiştir. Armagan’da (Tahran 1319 hş., y. 21, sy. 7, s. 365-368; sy. 10, s. 537-546) yayımlanan risâle Necîb Mâyil-i Herevî tarafından da neşredilmiştir (Der Şebistân-ı İrfân, Mecmûa-i Resâil-i Fârisî ez Pîrân-ı Îrân, Tahran 1369 hş., s. 227-249). 4. Şerh-i Beytî ez Gülşen-i Râz. Şebüsterî’nin ünlü eseri Gülşen-i Râz’ın bir beytinin şerhi olup İsmâil Vâiz Cevâdî tarafından yayımlanmıştır (Tahran 1342 hş., Taḥḳīḳ der Mebde-i Âferîneş, I/9, s. 13-25).

Ahlâk. 1. Ahlâk-ı Celâlî*. Asıl adı Levâmiu’l-işrâk fî mekârimi’l-ahlâk, iken sonraları Ahlâk-ı Celâlî ismiyle meşhur olan eserin özellikle Hindistan’da birçok baskısı yapılmıştır (Kalküta 1810; Leknev 1283, 1296, 1302, 1309, 1316, 1334, 1337; Bombay, ts.; Lahor 1923). 2. Risâle-i Adâlet. Devvânî’nin bu adı taşıyan iki risâlesi İran’da birkaç defa neşredilmiştir (meselâ nşr. İsmâil Vâiz Cevâdî, Taḥḳīḳ der Mebde-i Âferîneş, I/1, Tahran 1342, s. 13-23; Necîb Mâyil-i Herevî, Mecmûa-i Resâil-i Hattî-yi Fârisî içinde, Meşhed 1368, I, 60-72).

Diğer Konulardaki Eserleri. 1. Ünmûzecü’l-ulûm. Devvânî’nin usûl-i hadis, fıkıh, ilm-i hilâf, kelâm-felsefe, tıp, tefsir, hendese, hey’et, mantık ve aritmetik gibi çeşitli ilimlere dair bazı mütalaalarını ihtiva eden eser, mukaddimesinde verilen otobiyografik bilgiler bakımından ayrı bir önem taşır. Ünmûzecü’l-ʿulûm Toyserkânî tarafından tahkik edilerek yayımlanmıştır (Selâsü resâil içinde, Meşhed 1411, s. 263-340). 2. Arznâme. 1476 yılında Fars eyaleti valisi Sultan Halil’in huzurunda Şîraz’da düzenlenen bir geçit törenine katılan müellifin bu törende gördüklerini yazmasıyla oluşan eser, Akkoyunlu dönemi askerî ve idarî teşkilâtıyla ilgili önemli kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde Devvânî’nin talebesi Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi hattıyla bir nüshası bulunan (Revan Köşkü, nr. 2042, vr. 13b-33a) Arznâme ilk defa Kilisli Rifat (Millî Tetebbûlar Mecmuası, II/5 [İstanbul 1311], s. 273-305, 385-386), daha sonra da Îrec Efşâr tarafından (Tahran 1335 hş.) yayımlanmıştır. V. Minorsky eseri İngilizce’ye özet halinde tercüme edip değerlendirmiştir (“A Civil and Military Review in Faris in 881/1476”, BSOAS, X/1 [London 1939], s. 141-178). 3. Risâle der Dîvân-ı Mezâlim. Halkın şikâyetlerini dinlemek ve bunların giderilmesi için gerekli tedbirleri almakla görevli, devlet başkanınca teşkil edilecek özel bir divanın lüzumunu şer‘î ve aklî deliller ışığında savunan bu risâle, A. Cevdet Paşa tarafından şer‘iyye mahkemeleri yanında nizâmiye mahkemelerinin de kurulabileceğini gösteren klasik bir metin telakki edilmiş, bu mahkemelerin kurulması fikrine karşı ilmiye sınıfından gelebilecek tepkileri önlemek maksadıyla özet olarak tercüme edilip Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye’nin bir toplantısında okunmuştur. Söz konusu tercüme Tezâkir’de bulunmaktadır (IV, 85-90).

Klasik kaynaklar, Devvânî’nin bu eserlerinden başka sayıları azımsanmayacak irili ufaklı bazı eserleri de ona nisbet etmektedir (Devvânî’ye nisbet edilen bu eserlerle genel olarak onun eser ve görüşleriyle ilgili daha geniş bilgi için bk. Harun Anay, Celâleddin Devvânî, Hayatı, Eserleri, Ahlâk ve Siyaset Düşüncesi, doktora tezi, İstanbul 1993, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü).

Literatür. Devvânî’nin eserleri hakkında yapılan ve yukarıda belirtilen tahkik, inceleme ve lisans üstü çalışmaları yanında onun muhtelif yönlerini ele alan bazı ilmî araştırmalar da bulunmaktadır. Bunlar arasında Ali Devvânî’nin eseriyle (Şerh-i Zindegânî-yi Celâleddîn-i Devânî, Kum 1375) Ali Şehbâzî’nin doktora tezini (Molla Celâleddîn-i Devânî ve Berresî-yi Ahvâl ü Âsâr-ı Û, Tahran 1363 hş., Dânişkede-i İlâhiyyât ve Maârif-i İslâmî Ktp., Dânişgâh-ı Tahran, nr. 166-D), Devvânî’nin hayatı ve eserleri hakkında yapılan incelemeler olarak kaydetmek gerekir. Bunlardan başka Muhammed Hasan Halîl Ebû Hatab, Devvânî’nin kelâmla ilgili görüşlerini (Celâleddîn ed-Devvânî el-Mütekellim, Kahire 1982, Külliyyetü Usûliddîn, Câmiâtü’l-Ezher Ktp., nr. 1459), Muhammed Enzârü’l-Hak ise onun sosyal felsefeye katkılarını (A Critical Study of Jalâl al-Dîn al-Dawwânî’s Contribution to Social Philosophy, Aligarh Muslim University) doktora tezlerinde incelemişlerdir (son tez için bk. Muhammed Âdil Usmânî, A Bibliography of Doctoral Dissertations on Islam, Karachi 1985, s. 95). Devvânî ile ilgili olarak yazılan makalelerden, Mehmet Ali Ayni’nin Devvânî’nin idealist görüşlerini inceleyen yazısı ile (“Noté sur l’idéalisme de Djelaleddin Davânî”, Revue néo-scolastique de philosophie, [Paris] 1931, XXXIII, 236-240) M. Gazi’nin Devvânî’nin siyasetle ilgili düşüncelerini ele alan makalesi (“Political Thought of Jalâl al-Dîn Dawwânî”, Journal of Pakistan Historical Society, Karachi 1977, II, 139-149) kayda değer mahiyettedir.

BİBLİYOGRAFYA
Devvânî, Ünmûzecü’l-ulûm (nşr. S. A. Toyserkânî, Selâsü resâil içinde), Meşhed 1411, s. 275-279; a.mlf., Şevâkilü’l-hûr (nşr. S. A. Toyserkânî, a.e. içinde), s. 130, 149, 179, 184, 209, 217; a.e., Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2332, vr. 92b; a.mlf., İcâzetnâme, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3733, vr. 40b-46a; a.mlf., Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, İstanbul 1305, s. 4-5, 28-30, 53, 61, 63-64, 79; a.mlf., Risâle fî halki’l-amâl (nşr. İlyas Üzüm, yüksek lisans tezi, 1985), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 11, 21; a.mlf., er-Risâletü’l-cedîde fî isbâti’l-vâcib, Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, nr. 442, vr. 110b, 113a, 118a; a.mlf., er-Risâletü’l-kadîme fî isbâti’l-vâcib, İstanbul, ts., s. 8; a.mlf., Risâle fî îmâni Firavn (nşr. İbnü’l-Hatîb), Kahire 1964, s. 11; a.mlf., Şerh-i Beytî ez Gülşen-i Râz, Süleymaniye Ktp., Hamidiye, nr. 1468, vr. 324a; a.mlf., Ahlâk-ı Celâlî, Leknev 1302/1884, s. 17, 20, 25, 33, 88, 236-237; a.mlf., Risâle-i Sayha ve Sadâ (nşr. Muhammed Rızâ Ezhârî, Faslnâme-i Mişkât, sy. 29 içinde), Meşhed 1369, s. 139, 141; a.mlf., Risâle-i Tehlîliyye (nşr. S. A. Toyserkânî, Mecmûa-i Resâil-i Hattî-yi Fârsî içinde), Meşhed 1368, II, 22-23, 25, 28-32; a.mlf., Risâle-i Adâlet (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî, a.e. içinde), Meşhed 1368, I, 65, 69; a.mlf., Tefsîru sûreti’l-İhlâṣ (nşr. S. A. Toyserkânî, er-Resâilü’l-muhtâre içinde), İsfahan 1405, s. 38; Risâle-i Nûrü’l-hidâye (nşr. S. A. Toyserkânî, a.e. içinde), İsfahan 1405, s. 109-128; İbn Miskeveyh, Tehẕîbü’l-aḫlâḳ, s. 49, 128-129; Sehâvî, ed-Davü’l-lâmi, IV, 133; Ali Şîr Nevâî, Mecâlisü’n-nefâis (trc. Muhammed Fahrî Herâtî – Hakimşah Muhammed Kazvînî, nşr. Ali Asgar Hikmet), Tahran 1323 hş., s. 141, 309-311; Hândmîr, Ḥabîbü’s-siyer, III, 111-112; Emîn Ahmed-i Râzî, Heft İklîm, Tahran, ts. (Kitâbfurûşî-i Ali Ekber İlmî), I, 178-180; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 378; Taşköprizâde, eş-Şeḳāʾiḳ, s. 137, 149, 290-295, 329-331, 356; Sâm Mirza, Tuhfe-i Sâmî, Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 4241, vr. 50a-51b; Âşık Çelebi, Meşâirü’ş-şuarâ, vr. 101a, 260a-262b; Hasan-ı Rûmlû, Ahsenü’t-tevârîḫ (nşr. C. N. Seddon), Kalküta 1931, s. 71-72, 82, 189-190; Feridun Bey, Münşeât, I, 270-271, 364; Mecdî, Şekāik Tercümesi, I, 308-311, 341-342; Kummî, Hulâsatü’t-tevârîḫ (nşr. İhsân İşrâkī), Tahran 1359 hş., I, 78-79, 84; Hoca Sâdeddin, Tâcü’t-tevârîh, II, 477, 554, 556, 565, 567, 572-573; Nûrullah et-Tüsterî, Mecâlisü’l-müʾminîn, Tahran 1365 hş., II, 221-229; , s. 41-44; Gazzî, el-Kevâkibü’s-sâʾire, I, 232-233; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 35-40, 92-93, 243-244, 346-351, 447, 449-450, 457, 515-516, 850, 877-878; II, 1043, 1063-1064, 1116-1117, 1144, 1537-1539; Bahrülulûm-i Tabatabâî, Ricâlü’s-seyyid Bahrü’lulûm: el-Fevâidü’r-ricâliyye (nşr. M. Sâdık Bahrülulûm – Hüseyin Bahrülulûm), Tahran 1363 hş., II, 141-143; Şevkânî, el-Bedrü’t-tâli, II, 130; Cevdet, Tezâkir, IV, 85-91; Hânsârî, Ravżâtü’l-cennât, Kum 1391, II, 239-244; Rieu, Catalogue, II, vr. 442b, 828b; TÜYATOK, I, nr. 10, 117-119, 122-124, 250-259, 275-278, 859-861, 1005-1008; IV, nr. 2339; Brockelmann, GAL, II, 217-218; Suppl., II, 306-309; Îrec Efşâr v.dğr., Fihrist-i Kitâbhâne-i Meclis-i Şûrâ-yı Millî, Tahran 1325 hş., XI, 1-4, 117-121, 176-177, 232-233, 237-238; Îrec Efşâr, Fihrist-i Makalât-ı Fârsî, Tahran 1348 hş., I, 527, 832, 851-852; II, 18, 22-23, 156, 573-575; Münzevî, Fihrist, I, 650; II, 730, 771, 808, 810, 1069, 1084, 1672-1673; Hânbâbâ, Fihrist, I, 193-194; V, 5341; Fursat-ı Şîrâzî, Âsâr-ı Acem, Tahran 1362 hş., s. 309-311; Mehnâz-ı Abbâsî, Berresî-yi Bahşî ez Âsâr-ı Tefsîrî-yi Celâleddîn-i Devânî (doktora tezi), Kütübhâne-i Danişkede-i İlâhiyyât ve Maârif-i İslâmî Danişgâh-ı Tahran, nr. 499-F; Bekir Topaloğlu, İslâm Kelâmcıları ve Filozoflarına Göre Allah’ın Varlığı (İsbât-ı Vâcib), Ankara 1981, s. 117-121; Muhammed-i Ali Devânî, “Risâleî der Şerh-i Hâl-i Celâleddîn-i Devânî” (nşr. Muzaffer Bahtiyâr), Mecelle-i Dânişkede-i Edebiyyât ve Ulûm-i İnsânî, VII/34, Tahran 1349, s. 447-457; İ. Vâiz Cevâdî, “Risâle-i İsbâtü’l-vâcib-i Cedîd-i Allâme Devânî”, Mecelle-i Vahîd, V/4, Tahran 1347 hş., s. 341-347; Muammer Eroğlu, “Devvânî”, İA, III, 565; Ann K. S. Lambton, “al-Dawānī”, EI2 (İng.), II, 174.
Bu madde ilk olarak 1994 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 9. cildinde, 257-262 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.