SADRÜŞŞERÎA

صدر الشريعة
Müellif:
SADRÜŞŞERÎA
Müellif: ŞÜKRÜ ÖZEN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2008
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 03.07.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/sadrusseria
ŞÜKRÜ ÖZEN, "SADRÜŞŞERÎA", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sadrusseria (03.07.2020).
Kopyalama metni
Buhara’da pek çok âlim yetiştiren bir aileye mensuptur. Bazı modern çalışmalarda muhtemelen yaşadığı coğrafya dikkate alınarak Türk asıllı olduğu ifade edilmişse de kaynaklarda verilen nesep silsilesi soyunun sahâbeden Ubâde b. Sâmit el-Ensârî’ye dayandığını göstermekte ve bu sebeple Ubâdî, bu sahâbînin torunu Mahbûb b. Velîd’den dolayı Mahbûbî nisbeleriyle anılmaktadır. Hâce Muhammed Pârsâ da soyunun baba tarafından Mahbûb’a, anne tarafından Hz. Ömer’e dayandığını belirtir ve annesinin babasının büyük bir ulemâ ailesinden geldiğini gösteren şeceresini nakleder (ed-Dirʿiyye, V/18-19 [2002], s. 148). Büyük dedelerinden Cemâleddin Ubeydullah b. İbrâhim el-Mahbûbî (ö. 630/1233), Ebû Hanîfe es-Sânî diye tanınan ve döneminde Hanefîler’in lideri konumunda olan bir âlimdi. Cemâleddin el-Mahbûbî’nin oğlu Şemseddin Ahmed bir eserinde Hanefî âlimi Şemsüleimme el-Halvânî’yi “dedem” diye anmaktaysa da (Kitâbü’l-Furûḳ, vr. 75a) Mahbûbî ailesinin nesep silsilesiyle Halvânî’nin nesep silsilesi örtüşmemektedir. Sadrüşşerîa’nın hem baba hem anne tarafından dedelerinin babası da Sadrüşşerîa diye tanındığı için büyük dedesinin lakabına “Ekber” ve “Evvel”, kendisininkine “Asgar” ve “Sânî” sıfatları eklenmiştir.

Sadrüşşerîa’nın dedesi ve Cemâleddin el-Mahbûbî’ye kadar olan nesep silsilesiyle ilgili olarak hem klasik kaynaklarda hem modern çalışmalarda birçok karışıklık göze çarpmaktadır. Sadrüşşerîa, Şerḥu’l-Viḳāye ve en-Nuḳāye adlı eserlerinde dedesine kadar nesebini verirken baba tarafından dedesini Tâcüşşerîa şeklinde zikrettikten sonra (ayrıca bk. Taʿdîlü’l-ʿulûm, vr. 1b; et-Tavżîḥ, I, 19) dedesine ait olduğunu belirttiği, kendisinin şerh ve ihtisar ettiği Viḳāyetü’r-rivâye’nin müellifini Burhânüşşerîa Mahmûd b. Sadrüşşerîa diye kaydetmiştir. Bu bilgiden Burhânüşşerîa’nın anne tarafından dedesi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Fasîh-i Hâfî, Kuhistânî, Mahmûd b. Süleyman el-Kefevî, Temîmî ve Kadızâde gibi müellifler bunu açıkça belirtmekte ve Tâcüşşerîa’nın isminin Ömer, Burhânüşşerîa’nın isminin Mahmûd olduğunu ifade ederek her ikisinin de babasını Sadrüşşerîa (el-Evvel) olarak vermektedir (Mücmel-i Faṣîḥî, III, 17, 42, 73; Câmiʿu’r-rumûz, I, 9-10; Ketâʾib, vr. 213a, 257a-b; Ṭabaḳātü’s-seniyye, IV, 429). Şerḥu’l-Viḳāye yazmalarından birinin sonunda yer alan “Nesebnâme-i Sadrüşşerîa” da onun nesep silsilesini iki yönden Sadrüşşerîa el-Evvel’e bu şekilde bağlamaktadır (İstanbul Müftülüğü Ktp., nr. 321, vr. 125a). Dedesi Nihâyetü’l-kifâye müellifi Ebû Abdullah Tâcüşşerîa da eserinin “Kitâbü’l-Eymân” bölümünün sonunda kendi adını Ebû Abdullah Ömer b. Sadrüşşerîa diye kaydetmektedir (vr. 244b). Dolayısıyla baba ve anne tarafından dedeleri kardeş olup Sadrüşşerîa el-Evvel’in oğullarından Tâcüşşerîa Ömer’in oğlu ile diğer oğlu Burhânüşşerîa Mahmûd’un kızı birbiriyle evlenmiş ve bu evlilikten doğan Mes‘ûd, Sadrüşşerîa es-Sânî’nin babası olmuştur. Ancak bunun farkında olmayan bazı müellifler iki şahsı aynı şahıs gibi göstermişlerdir. Nitekim Kemalpaşazâde, Viḳāye ve en-Nuḳāye’nin mukaddimelerinde bu farklılığa dikkat etmeksizin el-Iṣlâḥ ve’l-îżâḥ adlı eserinde Viḳāye müellifini sık sık Tâcüşşerîa diye anar. Kadızâde Ahmed Şemseddin, Kemalpaşazâde’nin bu yanlışını bir gaflet olarak niteleyip dedelerle ilgili yukarıda geçen açıklamayı yapar ve bazı kitaplarda bu şekilde kaydedilmesi bir yana bizzat eserin dîbâcesinden bunun anlaşılabileceğini söyler (Ḥâşiye, vr. 32a). Taşköprizâde de Viḳāye ile Nihâyetü’l-kifâye’yi aynı müellife ait göstererek ismini Mahmûd b. Ubeydullah b. Mahmûd el-Mahbûbî diye zikreder. Bir başka yerde ise Viḳāye’yi Tâcüşşerîa’ya ait gösterir ve onu kızı tarafından torunu Sadrüşşerîa’nın şerh ve ihtisar ettiğini belirtir (Miftâḥu’s-saʿâde, II, 267, 282).

Sadrüşşerîa el-Evvel’in ismi ve Cemâleddin el-Mahbûbî’ye kadar olan nesep silsilesinde yer alan kişiler hakkında da kaynaklarda çelişkili ifadeler yer almaktadır. Hâce Muhammed Pârsâ, bu zatın nesebini diğer kaynaklardan farklı olarak Ubeydullah b. Mahmûd b. Muhammed b. Muhammed b. İmâm Cemâleddin el-Mahbûbî şeklinde kaydeder (ed-Dirʿiyye, V/18-19 [2002], s. 145). Fasîh-i Hâfî, Kuhistânî, Kefevî, Temîmî gibi müellifler de Sadrüşşerîa el-Evvel’in adını Ubeydullah b. Mahmûd şeklinde gösterir. Ancak Kuhistânî ve Temîmî, Mahmûd’dan sonraki ismi Muhammed olarak verirken Kefevî silsilenin devamını Ahmed b. Ubeydullah b. İbrâhim el-Mahbûbî diye göstermekte ve bu zatın torunu Viḳāyetü’r-rivâye sahibi Burhânüşşerîa Mahmûd’un kendisinden fıkıh öğrendiğini belirtmektedir (Ketâʾib, vr. 213a, 233b, 257a. Kefevî Ahmed b. Ubeydullah’ın Telḳīḥu’l-ʿuḳūl ve teşḥîẕü’l-fuḥûl fî furûḳı’l-menḳūl veya Kitâbü’l-Furûḳ adıyla bilinen eserini de Kitâbü’l-Furûḳ adıyla Cemâleddin el-Mahbûbî’ye, Telḳīḥu’l-ʿuḳūl fi’l-furûḳ adıyla Şemseddin Ahmed’e nisbet eder, bk. a.g.e., vr. 213b, 233b). Pârsâ’nın verdiği nesep silsilesine göre Telḳīḥu’l-ʿuḳūl müellifi Ahmed b. Ubeydullah b. İbrâhim el-Mahbûbî aynı aileden olmakla birlikte Sadrüşşerîa’nın nesep silsilesinde doğrudan yer almamakta, Sadrüşşerîa’nın nesebi Cemâleddin el-Mahbûbî’nin diğer oğlu Muhammed’e dayanmaktadır. Bununla birlikte Kâtib Çelebi bir yerde Sadrüşşerîa el-Evvel’in Telḳīḥu’l-ʿuḳūl sahibi Ahmed b. Ubeydullah el-Mahbûbî, bir başka yerde ise Burhânüşşerîa Mahmûd’un babası Ubeydullah olduğunu ifade etmektedir (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 481; II, 2020; krş. Leknevî, s. 25).

Hayatı Moğol istilâsının hüküm sürdüğü bir döneme rastlayan Sadrüşşerîa’nın memleketi Buhara 671’de (1273) İlhanlılar tarafından işgal edilerek şehir ve halkı tamamen imha edildi ve bir müddet burada insan yaşamadı. Dedesi Tâcüşşerîa’nın Nihâyetü’l-kifâye’nin mukaddimesinde kısaca tasvir ettiği bu olaydan sonra 675 yılı başlarında (Haziran 1276; Fasîh-i Hâfî yanlışlıkla 673 yılı diyor) Sadrüşşerîa’nın anne ve baba tarafından dedeleri olan iki kardeş Tâcüşşerîa ve Burhânüşşerîa Moğol istilâsından kaçıp Kutluğhanlılar’ın hüküm sürdüğü Kirman’a sığındılar. Hükümdar Kutluğ Türkân’ın ihsan ve iltifatına mazhar olup Kutbiyye Medresesi’ne müderris tayin edilen bu iki zat Kirman’da vefat etti (Fasîh-i Hâfî, II, 343-344). Muhtemelen Sadrüşşerîa da küçük yaşta onlarla birlikte buraya geldi. Her ne kadar kaynaklarda Kirman’da bulunduğuna dair bir kayıt yer almazsa da himayesinde yetiştiği ifade edilen anne tarafından dedesi Burhânüşşerîa’dan eserlerinde “hocam”, 672-698 (1273-1299) yılları arasında Kirman’da ikamet eden ve kendisine yetiştiğini belirttiği Selâhaddin Hasan el-Bulgārî’yi de “şeyhimiz” diye anması onun çocukluk ve gençlik yıllarını burada geçirdiğini düşündürmektedir (Taʿdîlü’l-ʿulûm, vr. 130b, 138b). Kirman’a gelmeden önce üç yıl Buhara’da kalmış olan Bulgārî ile orada görüşmüş olması muhtemelse de anne ve babasının -belki bu istilâ sırasında öldürülmüş olmaları dolayısıyla- Buhara’da medfun olmaları ve çocukluğundan itibaren dedesinin himayesinde büyüyerek ondan eğitim aldığı (Mahmûd b. Süleyman el-Kefevî, vr. 277a), hatta dedesinin Viḳāyetü’r-rivâye adlı eserini kendisinin ezberlemesi için telif ettiği göz önüne alındığında ilk ihtimal daha güçlü görünmektedir. Muhammed b. Mübârekşah el-Mantıkî’nin kendisinden Herat’ta öğrenim gördüğüne dair rivayetle İbn Battûta’nın 733 (1333) yılında Buhara’ya uğradığında Herat’tan yeni dönen Sadrüşşerîa ile buluştuğunu söylemesinden muhtemelen dedesinin vefatından sonra Herat’a geçtiği ve daha sonra memleketine yerleştiği, günümüze intikal eden eserlerinin ferâğ kayıtlarındaki bilgilerden hareketle ömrünün sonlarına kadar burada ders verip eser telif etmekle meşgul olduğu anlaşılmaktadır. Sadrüşşerîa, son eseri Şerḥu Taʿdîli’l-ʿulûm’u tamamladıktan yaklaşık iki buçuk ay sonra 747 Cemâziyelâhir ayı sonlarında (Ekim 1346 ortaları) Buhara’da vefat etti (Fasîh-i Hâfî, III, 73). Ali el-Kārî ölüm tarihini “680 (1281) küsur” olarak gösterirse de (Fetḥu bâbi’l-ʿinâye, I, 34) Leknevî bunun müstensih hatası olabileceğini belirtir. Kâtib Çelebi de Keşfü’ẓ-ẓunûn’da vefat tarihini muhtelif yerlerde 745 (1344), 747 ve 750 olarak vermiştir. Kefevî’nin belirttiğine göre Sadrüşşerîa, anne ve babası, çocukları ve ebeveyninin dedeleri Buhara’da Şer‘âbâd Kabristanı’nda, baba tarafından dedesi Tâcüşşerîa ve anne tarafından dedesi Burhânüşşerîa Kirman’da vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir (Ketâʾib, vr. 277a).

Sadrüşşerîa fıkıh usulü, fıkıh, kelâm, tefsir, hadis gibi ilimler yanında belâgat, felsefe, astronomi ve tabiat bilimlerinde geniş bilgi birikimine sahipti. Eserleri ve düşünceleriyle etkisini günümüze kadar sürdürmüş, kendisinden çağdaşları ve daha sonraki birçok âlim tarafından övgüyle söz edilmiştir. Teftâzânî kendisini eleştirmek üzere yazdığı et-Telvîḥ mukaddimesinde onun için “muhakkik imam, büyük müdekkik âlim, hidayet sancağı, dirâyet âlimi, akıl ve nakil terazisinin dili, fıkıh ve usul ilimlerinin dallarını ayrıştıran” sıfatlarını kullanır. Devletşah ise öğrencilerinden Şemseddin et-Tabesî’nin biyografisinde Sadrüşşerîa’dan “sultânü’l-ulemâ” diye söz eder; onu devrin ileri gelenlerinden ve büyük âlimlerinden, Buhara’nın önemli şahsiyetlerinden biri olarak anar (Teẕkire, s. 161-163).

Eserlerinde önceki bilgi birikimini nakletmekle yetinmeyip eleştirel bir üslûp kullanarak kendi görüşlerini öne çıkarmaya ve yeni bakış açısı getirdiği konuları belirtmeye ayrı bir önem veren Sadrüşşerîa bu yönüyle çağdaşlarının takdirini kazanmıştır (bu konuda bir örnek için bk. MUHAMMED b. MÜBÂREKŞAH). Sadrüşşerîa önceki âlimleri eleştirmekle kalmamış, çağdaşı bazı âlimlerle de uzun süren tartışmalara girmiştir. İmanın tasdikten ibaret olamayacağını, imanın geçerliliği için ayrıca teslimin şart olduğunu ileri sürüp bu görüşü kabul etmeyenleri tekfir eden ve kendisine uyanlarla Herat’ta bir iç karışıklığa yol açması sebebiyle 737 (1337) yılında öldürülen, Pîr-i Teslîm diye meşhur İmam Nizâmeddin Herevî ile yaptığı tartışma bunlardandır (Taʿdîlü’l-ʿulûm, vr. 141a; Teftâzânî, I, 411; Hândmîr, III, 384).

Hanefî-Mâtürîdî ekolünün önde gelen temsilcilerinden olan Sadrüşşerîa, kelâm ve usul konularındaki yeni yaklaşımlarını açıklayıp savunurken iktibas ve referanslara geniş yer veren geleneksel anlatım yerine mantık, felsefe ve kelâm ilimlerinin dilini öne çıkaran Fahreddin er-Râzî ekolünün yöntemini kullanmıştır. Kelâm tartışmalarında eleştirilerini özellikle felâsife ile Mu‘tezilî ve Eş‘arî düşünceye yöneltir; bu ekollerin isimlerini açıkça kullanırken kendi ekolünün önderlerini “meşâyihunâ, ulemâünâ, ashâbünâ” gibi ifadelerle anar. et-Tavżîḥ’te (I, 339) “şeyh imam” unvanıyla zikrettiği bir yer istisna edilirse Mâtürîdî’yi pek anmaz, fakat eserlerinde onun düşüncelerini müdafaa eder. et-Tavżîḥ’te hüsün-kubuh konusunda Mâtürîdî anlayışını dört mukaddime ile temellendirerek savunurken Eş‘arî’yi ağır şekilde tenkit eder. Teftâzânî tarafından geniş biçimde ele alınıp eleştirilen bu orijinal bölüm üzerine müstakil bir literatür oluşmuştur. Yaklaşık bir asır sonra Fâtih Sultan Mehmed, kendi huzurunda bu iki düşünürün konuyla ilgili görüşlerinin ele alındığı ve Alâeddin Ali el-Arabî, Hatibzâde Muhyiddin Efendi, Hacıhasanzâde Efendi, Molla Lutfi, Molla Abdülkerim, Hasan b. Abdüssamed-i Samsunî, Kestelî gibi dönemin önde gelen âlimlerinin iştirak ettiği bir toplantı düzenlemiştir (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 498-499).

Sadrüşşerîa aklî delillerin hakka ulaştırmada yetersiz kaldığını, vicdanın bu hususta aklî delillerden daha güçlü olduğunu savunur (Taʿdîlü’l-ʿulûm, vr. 130b); özellikle Allah’ın zâtı ve sıfatları, varlığın başlangıcı ve âhiret konularında salt akla güvenilemeyeceğini ifade eder; bu tür meseleleri İslâmî esaslar çerçevesinde ele alan kelâm ilminin peygamberlerin tembihleri doğrultusunda bunlara aklî deliller göstermek suretiyle ortaya çıktığını vurgular (a.g.e., vr. 1b). Bu bakımdan Taʿdîlü’l-ʿulûm’un kelâm bölümünü, bütün kelâm konularına zımnen işaret ettiğini söylediği Fâtiha sûresinin tertibine göre yedi alt başlıkta ele alması ve bu ilmi bu sûreden çıkardığını ifade etmesi oldukça manidardır.

Tasavvufa ve mutasavvıflara karşı muhabbeti bulunduğu anlaşılan Sadrüşşerîa’nın Taʿdîlü’l-ʿulûm adlı eserinin kelâm bölümünün sonlarındaki tasavvufa dair kısım (makāmâtü’l-ârifîn) kendisinin bu alanın literatürüne ve kavramlarına derin vukufunu göstermektedir. Kelâbâzî’nin et-Taʿarruf, Necmeddîn-i Kübrâ’nın Fevâʾiḥu’l-cemâl ve Sühreverdî’nin ʿAvârifü’l-maʿârif’i temel kaynakları arasındadır. Ancak, “Sâlihleri (sûfîleri) severim, fakat onlardan değilim” diyerek sâlihlerden olmayı nasip etmesi için Allah’a dua eden Sadrüşşerîa bölümün sonunda burada anlattıklarını taliplere rehberlik için anlattığını ve kendisinin bunları yapmadığını söyler. Ayrıca Mevlânâ’nın hocası Şems-i Tebrîzî’den hırka giyen Sühreverdiyye tarikatının önde gelenlerinden Selâhaddin Hasan el-Bulgārî hakkında “şeyhimiz” ifadesini kullanarak hem onun hem müridlerinden bir arkadaşının birer keşfine yer verir ve şeyhin sürekli okuduğu bir duayı kaydeder (Taʿdîlü’l-ʿulûm, vr. 130b, 157b, 159a). M. Murad Remzî, bu kayıtlara dayanarak Sadrüşşerîa’nın Bulgārî’nin müridlerinden olduğu sonucuna ulaşır (Telfîḳu’l-aḫbâr, I, 329). Velînin nebîden üstün olamayacağını savunan Sadrüşşerîa vahdet-i vücûd (vücûd-i mutlak) anlayışını şiddetle reddeder ve bu anlayışı müdafaa için yazılmış bir risâleye reddiye olarak müstakil bir risâle kaleme aldığını söyler (Taʿdîlü’l-ʿulûm, vr. 85a, 133a). Veliyyüddin Cârullah Efendi, bu açıklamanın kenarına düştüğü bir notta kendisinin görmediği bu eserin muhtevasını esas alarak Alâeddin Muhammed el-Buhârî’nin 834 (1431) yılında Kahire’de el-Fâḍıḥa (Fâḍıḥâtü’l-mülhidîn ve nâṣıḥatü’l-muvaḥḥidîn) adlı eserini telif ettiğini kaydederse de söz konusu eserde Sadrüşşerîa’dan söz edilmediği gibi eserin Dımaşk’ta yazıldığı açıkça belirtilmiştir.

Bazı tarihî kayıtlardan Sadrüşşerîa’nın şairlik yönünün de bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim aruzla ilgili bir eserinin başındaki takdim yazısında “zübdetü’ş-şuarâ” unvanıyla anılmaktadır (Der Teṣârîf-i ʿİlel-i Müfrede ve Mürekkebe der ʿİlm-i ʿArûż, Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 987, vr. 10a). Devletşah da onun şairlikte emsalsiz olduğunu söylerek Farsça bir kasidesinin altı beyitlik kısmı ile öğrencisi Tabesî’nin bu kasideye yazdığı nazîreyi, ayrıca kendisinin bir kıtasını kaydeder (Teẕkire, s. 161-163). Ancak Sadrüşşerîa’ya ait bir divan bilinmemektedir.

Sadrüşşerîa, özellikle Şerḥu’l-Viḳāye adlı kitabı ile et-Tenḳīḥ ve buna yazdığı et-Tavżîḥ adlı eserleri yanında Teftâzânî’nin bu şerh için kaleme aldığı et-Telvîḥ adlı hâşiye ile kendinden sonraki ilim çevreleri üzerinde daima etkili olmuş bir âlimdir. Bu eserler özellikle Osmanlı medreselerinde okutulan temel metinler haline gelmiş ve bir dönem Semâniye medreselerine müderris olacak âlimlerin imtihan edildiği metinler arasında yer almıştır. Osmanlı sultanlarından II. Bayezid’in Şerḥu’l-Viḳāye’ye özel bir ilgi gösterdiği ve devrin âlimlerinden Hatibzâde Muhyiddin Efendi’ye bir hâşiye yazmasını emrettiği, eserin yazımına başlanıldığı, ancak tamamlanamadığı bilinmektedir (Taşköprizâde, eş-Şeḳāʾiḳ, s. 150). Bu eserlerin Osmanlı ilim hayatı üzerindeki derin etkileri gerek üzerlerine yazılan şerh ve hâşiyelerde, gerekse ihtiva ettikleri bazı konuların âlimler arasında tartışmalara sebep olmasında kendini göstermektedir. Bu eserler halen İslâm dünyasındaki pek çok yüksek öğretim kurumunda ders kitabı olarak okutulmaktadır. Öte yandan Ebû Tâhir Hâfızüddin Muhammed b. Muhammed et-Tâhirî, Şemseddin et-Tabesî ve Muhammed b. Mübârekşah el-Mantıkî gibi âlimlere hocalık yapan Sadrüşşerîa’nın öğrencileri aracılığı ile Osmanlı âlimlerinin yetişmesine katkı sağladığı bilinmektedir. Muhammed b. Mübârekşah el-Mantıkî, Mısır’da iken hem Osmanlı âlimlerinden Şeyh Bedreddin Simâvî ve Hacı Paşa’ya hem de Osmanlı ilim muhitinde derin etkileri bulunan Seyyid Şerîf el-Cürcânî’ye hocalık yapmıştır. Hâfızüddin et-Tâhirî de Muhammed Pârsâ’nın hocası olmuş, ondan da Osmanlı âlimlerinden Molla İlyâs b. Yahyâ Buhara’da öğrenim görmüştür.

Eserleri. 1. Tenḳīḥu’l-uṣûl*. Fahrülislâm el-Pezdevî’nin Kenzü’l-vüṣûl adlı eseri esas alınarak hazırlanan kitapta Fahreddin er-Râzî’nin el-Maḥṣûl’ü ile İbnü’l-Hâcib’in el-Muḫtaṣar’ındaki konuların özeti verilmiş ve bir bakıma Hanefî ve mütekellimîn metotları mezcedilmiştir. Müellif daha sonra bu eserini et-Tavżîḥ fî ḥalli ġavâmiżi’t-Tenḳīḥ adıyla şerhederek birçok konuda kendi görüşlerini ortaya koymuştur. Kendisinden sonraki usul düşüncesini derinden etkileyen bu çalışma medreselerin temel kitapları arasında yer almış, üzerine birçok şerh, hâşiye ve ta‘lik yazılmıştır. Bunların en meşhuru Sa‘deddin et-Teftâzânî’nin et-Telvîḥ ilâ keşfi ḥaḳāʾiḳi’t-Tenḳīḥ’idir. Tenḳīḥu’l-uṣûl müellifin şerhi ve Teftâzânî’nin hâşiyesiyle birlikte birçok defa basılmıştır (Kalküta 1245, 1278, 1309; Delhi 1267 [taşbaskı]; Leknev 1281, 1287; İstanbul 1282/1865, 1283, 1304, 1310; Kazan 1301/1883, 1311, 1902; Kahire 1327, 1377/1957; Beyrut 1980, 1996; nşr. Muhammed Adnân Dervîş, Beyrut 1419/1998; Kûittah [Quetta] 1398/1978, Ḥâşiyetü’t-Tevşîḥ ile birlikte). 2. Şerḥu’l-Viḳāye (Leknev 1872-1873, 1883; Delhi 1888, 1889; Kazan 1318; Kahire 1318-1322/1900-1904, Abdülhakîm el-Efgānî’nin Keşfü’l-ḥaḳāʾiḳ şerḥu Kenzi’d-deḳāʾiḳ adlı eserinin kenarında; Karaçi 1407/1987, Keşfü’l-ḥaḳāʾiḳ şerḥu Kenzi’d-deḳāʾiḳ adlı eserin kenarında). Müellifin lakabıyla özdeşleşip Ṣadrü’ş-şerîʿa olarak da anılan bu eser, dedesi Burhânüşşerîa Mahmûd’un kendisi için kaleme aldığı ve Hanefî mezhebinde dört muteber fıkıh metninden biri kabul edilen Viḳāyetü’r-rivâye’nin en meşhur şerhidir. Sadrüşşerîa daha önce en-Nuḳāye adıyla ihtisar ettiği bu eseri oğlu Mahmûd’un isteği üzerine şerhetmeye başlamış, ancak onun vefatından sonra Safer 743’te (Temmuz 1342) tamamlayabilmiştir. Medreselerde okutulan temel eserlerden biri haline gelen şerh üzerine pek çok hâşiye, ta‘lik ve risâle yazılmıştır. Başlıca hâşiyeleri arasında Hayâlî, Kara Sinan, Niksârî, Yâkub Paşa, Ahîzâde Yûsuf Efendi (Ẕaḫîretü’l-ʿuḳbâ fî şerḥi Ṣadri’ş-şerîʿati’l-ʿuẓmâ, Kalküta 1245; Leknev 1873, 1882, 1304; Kanpûr 1878), Fenârî Hasan Çelebi, Hüsâm Çelebi, Amasyalı Hatibzâde Muhyiddin Mehmed Karabâğî, Kutbüddin Merzifonî, Hâfız-ı Acem, Hafîd et-Teftâzânî (el-Hidâye li-îżâḥi mâ fî Şerḥi’l-Viḳāye), İsâmüddin el-İsferâyînî, Birgivî, Şeyhülislâm Kadızâde Ahmed Şemseddin, Hasan Kâfi Akhisârî, Kara Kemal el-Karamânî, Abdülhay el-Leknevî (ʿUmdetü’r-riʿâye fî ḥalli Şerḥi’l-Viḳāye, Leknev, ts.; Delhi 1916; Kûittah [Quetta] 1986; es-Siʿâye fî keşfi mâ fî Şerḥi’l-Viḳāye, Lahor 1976, 1987) ve Salâh Muhammed Ebü’l-Hâcc’ın (Müntehe’n-niḳāye ʿalâ Şerḥi’l-Viḳāye, Amman 2006) çalışmaları sayılabilir. 3. en-Nuḳāye muḫtaṣarü’l-Viḳāye (Kazan 1260, 1290, 1902; Petersburg 1895; Kalküta 1274, 1858; Leknev 1873, 1888, 1889; Kahire 1318; Beyrut 2005, Necmeddin Muhammed ed-Derekânî’nin İḫtiṣârü’r-rivâye adlı şerhiyle birlikte). Müellifin dedesi Burhânüşşerîa’nın Viḳāyetü’r-rivâye adlı eserinin ihtisarı olup Muḫtaṣarü’l-Viḳāye olarak da tanınır. Aslından daha meşhur olan bu esere Celâleddin Mahmûd b. Ebû Bekir es-Semerkandî, Nizâmüddin el-Bircendî, Abdülvâcid b. Muhammed el-Kütahyevî es-Seyrâmî (el-İḫtiyârât), Takıyyüddin eş-Şümünnî (Kemâlü’d-dirâye fî şerḥi’n-Nuḳāye), Musannifek, İbn Kutluboğa, Mahmûd b. İlyâs er-Rûmî, Abdurrahman b. Ebû Bekir b. Muhammed el-Aynî, Abdurrahman-ı Câmî, Mahmûd b. Ahmed el-Emşâtî el-Ayntâbî (el-Kifâye fî tavżîḥi’n-Nuḳāye), Ebü’l-Mekârim b. Abdullah b. Muhammed es-Sabbâgī, Kuhistânî (Câmiʿu’r-rumûz fî şerḥi’n-Nuḳāye, Kalküta 1858; İstanbul 1289, 1291/1874, 1299; Kazan 1880, 1890, 1902-1903; Leknev 1874, 1291, 1298), Ali el-Kārî (Fetḥu bâbi’l-ʿinâye bi-şerḥi’n-Nuḳāye, Kazan 1320, 1328; Delhi 1351; nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde, Halep 1967; nşr. Muhammed Nizâr Temîm – Heysem Nizâr Temîm, Beyrut 1418/1997) gibi âlimler şerh yazmıştır. Muhammed b. Hasan el-Kevâkibî tarafından el-Ferâʾidü’s-seniyye adıyla nazma çekilen (İstanbul 1329) ve el-Fevâʾidü’s-semiyye ismiyle şerhedilen eser Muhammed Salâh tarafından Kazan Türkçesi’ne çevrilerek Tercüme-i Muhtasarü’l-Vikāye adıyla ve Arap alfabesiyle basılmıştır (Kazan 1887). 4-5. Taʿdîlü’l-ʿulûm ve Şerḥu Taʿdîli’l-ʿulûm. Müellif önce mantık, kelâm ve astronomi ilimlerini kapsayan ansiklopedik bir metin yazmış, ardından bunu şerhetmiştir. Nüshalarının birinin sonundaki kayda göre (Murad Molla Ktp., nr. 1333, vr. 200b) metin 20 Safer 742’de (5 Ağustos 1341) Buhara’da tamamlanmıştır. Müstakil nüshası bilinmeyen metnin mevcut yazmaları müellifin en son eseri olan, 6 Rebîülâhir 747’de (27 Temmuz 1346) Buhara’da bitirdiği şerhle birlikte günümüze kadar gelmiştir. Eser müellifin mantık, kelâm ve astronomi alanlarındaki mevcut anlayışlara eleştirilerini ve kişisel görüşlerini içerir. Sadrüşşerîa’nın, mukaddimede mantık ve kelâm ilimlerini ele alıp bu ilimlerde düzeltmeler yaptıktan sonra diğer aklî ve naklî ilimleri incelemeyi düşündüğünü belirtmesinden eserin tamamlanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Taşköprizâde, Sadrüşşerîa’nın bu eserinde öncekilerin ve sonrakilerin halletmekten âciz kaldıkları birçok meseleyi açıkladığını, mantık bölümünde eski mantıkçıların açmaza düştüğü birçok kapalı konuyu açıklığa kavuşturduğunu söyleyerek mantık ilminde son noktaya ulaşmak isteyen kimselere bu bölümü okumalarını tavsiye eder (Miftâḥu’s-saʿâde, I, 303; II, 182, 191). Müellif de eserinin girişinde mantık bölümünü benzer ifadelerle över. Astronomi bölümünde Batlamyus astronomisini ıslah etmeyi hedefleyen XIII. yüzyıl revizyonist Merâga okulundan etkilendiği ve bu astronomi geleneğini yeniden gözden geçirdiği görülmektedir. Türkiye kütüphanelerinde kırktan fazla yazma nüshası tesbit edilen eserin nüshalarının bir kısmı bir veya iki bölüm içermektedir. Kâtib Çelebi’nin, eseri mantık ve kelâm bölümlerinden ibaret olmak üzere iki kısım olarak göstermesi (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 419) muhtemelen eksik bir nüshasını görmesinden kaynaklanmıştır (tam nüshalar: Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1350, Antalya-Tekelioğlu, nr. 798, Ayasofya, nr. 2198, Hamidiye, nr. 721, Hasan Hüsnü Paşa, nr. 1131; Murad Molla Ktp., nr. 1332, 1334; Râgıb Paşa Ktp., nr. 724, 725; eksik nüshalar: Murad Molla Ktp., nr. 1333 [mantık ve kelâm]; Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2199 [kelâm ve astronomi], Damad İbrâhim Paşa, nr. 1150 [mantık ve astronomi], Süleymaniye, nr. 749, Lâleli, nr. 2166, Şehid Ali Paşa, nr. 1644 [kelâm], Cârullah Efendi, nr. 1455, Hasan Hüsnü Paşa, nr. 1280 [astronomi]). Ahmed Sâlim Dellâl, metnin astronomiyle ilgili kısmının tenkitli neşrini İngilizce tercümesi ve metnin sonuna eklediği notlarla birlikte önce doktora tezi olarak hazırlamış, ardından yayımlamış (An Islamic Response to Greek Astronomy: Kitāb Taʿdīl Hayʾat al-Aflāk of Ṣadr al-Sharīʿah, Leiden 1995) ve ileride eserin şerhiyle birlikte tamamını neşretmeyi düşündüğünü belirtmiştir. Şeyhzâde Abdürrahim Efendi, Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye mezhepleri arasında tartışmalı olan konuları ele aldığı Naẓmü’l-ferâʾid ve cemʿu’l-fevâʾid adlı eserinde (Kahire 1323/1905) Taʿdîlü’l-ʿulûm’dan büyük ölçüde faydalanmıştır. Mahmut Ay Taʿdîlü’l-ʿulûm’un kelâm bölümünü esas alarak Sadrüşşerîa’nın varlık anlayışı üzerine bir çalışma yapmıştır (bk. bibl.). 6. el-Vişâḥ fî żabṭi meʿâḳıdi’l-Miftâḥ (Nuruosmaniye Ktp., nr. 4479; Kütahya Vahîd Paşa İl Halk Ktp., nr. 2804; Konya Bölge Yazma Eserler Ktp., Konya İl Halk Ktp., nr. 4974). Sadrüşşerîa, Tenḳīḥu’l-uṣûl’de (et-Tavżîḥ, I, 219) Kitâbü’l-Vişâḥ adıyla atıfta bulunduğu bu eseri Sekkâkî’nin Miftâḥu’l-ʿulûm ve Fahreddin er-Râzî’nin Nihâyetü’l-îcâz adlı eserlerinde yer alan konuları özetleyip bunlara bazı ilâveler yapmak suretiyle meydana getirmiştir. Abdurrahman b. Ebû Bekir b. Muhammed el-Aynî esere Ḥallü’l-Vişâḥ fî żabṭi meʿâḳıdi’l-Miftâḥ adıyla bir şerh yazmıştır (Adana İl Halk Ktp., nr. 832; Princeton Üniversitesi Ktp., Garrett Collection, nr. 553). 7. Taʿlîḳāt ʿale’l-Miftâḥ (Ecvibetü iʿtirâżâtin ẕükiret fi’t-Telḫîṣ ve’l-Îżâḥ ʿalâ ṣâḥibi’l-Miftâḥ, Süleymaniye Ktp., İzmir, nr. 805). Hatîb el-Kazvînî’nin Telḫîṣü’l-Miftâḥ ve el-Îżâḥ’ında Sekkâkî’ye yönelttiği itirazlara cevap olarak yazılan bu kitap Rebîülevvel 745’te (Ağustos 1344) Buhara’da tamamlanmıştır. 8. Risâle fî ʿilmi’l-ʿarûż. Aruz bahirlerine dair beş beyitlik Arapça bir manzume olup kataloglarda Risâle fî uṣûli buḥûri’s-sittete ʿaşer, Ebyât fî esmâʾi’l-buḥûr, Buḥûrü’l-uṣûl, Risâle der Uṣûl-i Buḥûr ve el-ʿArûż gibi adlarla anılmakta ve yazma nüshalarında genellikle anonim bir şerhiyle birlikte yer almaktadır (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 4795, vr. 374a, Beşir Ağa, nr. 656, Kılıç Ali Paşa, nr. 1031, Lâleli, nr. 706, 1007, Reşid Efendi, nr. 987, Şehid Ali Paşa, nr. 1007; Konya Bölge Yazma Eserler Ktp., nr. 416, vr. 63a-65b; Saraybosna Gazi Hüsrev Bey Ktp., nr. 1171, 1592, 2418, 5772). Bu manzumenin Hâfız Mahmûd el-Vârdârî tarafından yapılan Risâletü’t-taḳṭîʿ adlı bir şerhi daha vardır (Süleymaniye Ktp., Kılıç Ali Paşa, nr. 1031, 39b-40a vr. sayfa kenarında). Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki (Reşid Efendi, nr. 987, vr. 6a) nüshanın devamında yer alan Fennü’l-erâcîf ve’l-ʿileli’l-müstaʿmele fî ʿilmi’l-ʿarûż adlı Farsça manzume de Sadrüşşerîa’ya ait olmalıdır. Yine aynı nüshada (vr. 10a-b) Sadrüşşerîa’ya nisbet edilen Der Teṣârîf-i ʿİlel-i Müfrede ve Mürekkebe der ʿİlm-i ʿArûż adlı on iki beyitlik Farsça bir başka manzume bulunmaktadır. 9. Risâletü teʾvîli ḳıṣṣati Yûsuf (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 1980, vr. 94b-104a). Yûsuf kıssasının edebî ve tasavvufî bir üslûpla anlatıldığı Farsça bir metindir. Eserde bazısı Arapça olmak üzere birçok şiire yer verilmiştir. 10. Şerḥu’l-Fuṣûli’l-ḫamsîn. İbn Mu‘tî ez-Zevâvî’nin nahve dair eserinin şerhidir. Kâtib Çelebi, Sadrüşşerîa’nın bu şerhi oğlu Mahmûd için yazdığını belirtir (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1270).

Başında yer alan el-Eḥâdîs̱ü’l-erbaʿûn li’l-imâmi’l-fâżıl ṣâḥibi’t-Tavżîḥ şerḥi’t-Tenḳīḥ (Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 2057) şeklindeki kayda istinaden Sadrüşşerîa’ya nisbet edildiği anlaşılan kırk hadis şerhi (Erbaʿûne hadîs̱en ve şerḥuhâ) ona ait olamaz (krş. Brockelmann, GAL, II, 214; Suppl., II, 301). Zira Sadrüşşerîa’nın üslûp ve eser telif tarzıyla uyuşmayan bu eserin içinde ayrıca İbn Hişâm en-Nahvî’nin 756’da (1355) yazdığı Muġni’l-lebîb’inden ve bu esere İbnü’d-Demâmînî (ö. 827/1424) tarafından yapılan şerhten iktibaslar bulunmaktadır (vr. 8b-9a). Kimliği tesbit edilemeyen müellif et-Tavżîḥu’l-muṣaḥḥaḥ ʿale’t-Tenḳīḥi’l-münaḳḳaḥ adlı eserine referans yapmaktadır (vr. 13b). Yine kataloglarda Erbaʿûne ḥadîs̱ ismiyle Sadrüşşerîa’ya izâfe edilen bir başka eser de (Beyazıt Devlet Ktp., Bayezid, nr. 2672, vr. 9b-24b) mukaddimesinde verilen bilgilerden anlaşılacağı üzere Sadrüşşerîa Burhânülislâm Mahmûd b. Muzaffer b. Mahmûd en-Nîsâbûrî’nin şürût ilmine dair el-Erbaʿûne’l-müsteṭâbe adlı eseridir ve Kefevî ile müteakip kaynakların eş-Şürûṭ ve’l-meḥâḍır adıyla Sadrüşşerîa’ya nisbet ettikleri eserle aynı olmalıdır. Brockelmann’ın (GAL, II, 214) el-Ḥavâşî ve’n-nikât ve’l-fevâʾidü’l-muḥarrerât ʿalâ Muḫtaṣari’l-meʿânî adıyla Sadrüşşerîa’ya nisbet ettiği eser (Beyazıt Devlet Ktp., Bayezid, nr. 5998) Teftâzânî’nin Muḫtaṣarü’l-meʿânî’sinin hâşiyesi olup İbn Kāsım el-Abbâdî’ye aittir. Sadrüşşerîa’ya ayrıca Fî ʿİlmi’ṣ-ṣarf ve Fetâvâ Mâverâʾünnehr adlı eserler izâfe edilmektedir (GAL, II, 214; Suppl., II, 301). Bazı kaynaklarda ona el-Muḳaddemâtü’l-erbaʿa adlı bir eser nisbet edilmişse de bu müstakil bir kitap olmayıp et-Tavżîḥ’te yer alan ve üzerine birçok hâşiye yazılan kısımdan ibarettir. Ömer Aydın, Sadruşşerîa es-Sânî’ye Göre İnsan Hürriyeti ve Fiilleri adıyla bir doktora tezi (1996, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), Süleyman Tuğral Sadruşşeria’da İyilik ve Kötülük Problemi (1995, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) ve Mehmet Erel Sadruşşerîa, Ubeydullah b. Mes‘ûd Hayatı ve Fıkıh Usûlündeki Yeri (2001, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) isimleriyle birer yüksek lisans tezi hazırlamışlardır.

BİBLİYOGRAFYA
Şemseddin Ahmed b. Ubeydullah el-Mahbûbî, Kitâbü’l-Furûḳ, İstanbul Müftülüğü Ktp., nr. 207, vr. 1b, 75a; Ebû Abdullah Tâcüşşerîa Ömer b. Sadrüşşerîa, Nihâyetü’l-kifâye li-dirâyeti’l-Hidâye, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 826, vr. 1b, 140b, 244b, 259a, 285a; Sadrüşşerîa, Taʿdîlü’l-ʿulûm, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1350, vr. 1b, 69b, 85a, 98b, 130b, 133a, 138b, 141a, 157b, 159a; a.mlf., et-Tavżîḥ (nşr. M. Adnân Dervîş), Beyrut 1419/1998, I, 19, 219, 339; a.mlf., An Islamic Response to Greek Astronomy (ed. Ahmad S. Dallal), Leiden 1995; İbn Battûta, er-Riḥle (nşr. Abdülhâdî et-Tâzî), Rabat 1417/1997, III, 24; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XXII, 345-346; Kureşî, el-Cevâhirü’l-muḍıyye, II, 490; IV, 369, 404; Teftâzânî, et-Telvîḥ (nşr. M. Adnân Dervîş), Beyrut 1419/1998, I, 15, 25-26, 411; Fîrûzâbâdî, el-Mirḳātü’l-vefiyye fî ṭabaḳāti’l-Ḥanefiyye, Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb, nr. 671, vr. 73b-74a; Muhammed Pârsâ, “Nesebü Ṣadri’ş-şerîʿa ʿUbeydillāh el-Maḥbûbî el-Enṣârî el-Buḫârî” (nşr. Yahyâ Mahmûd İbn Cüneyd), ed-Dirʿiyye, V/18-19, Riyad 1423/2002, s. 135-170; Fasîh-i Hâfî, Mücmel-i Faṣîḥî (nşr. Seyyid Mahmûd Horasânî), Meşhed 1340 hş., II, 343-344, 379-380; a.e. (nşr. Mahmûd Ferruh), Meşhed 1339 hş., III, 17-18, 42, 52, 73; İbn Kutluboğa, Tâcü’t-terâcim fî men ṣannefe mine’l-Ḥanefiyye (nşr. İbrâhim Sâlih), Beyrut 1412/1992, s. 29; Devletşah, Teẕkire, s. 161-163; Hândmîr, Ḥabîbü’s-siyer, III, 367, 384; Kuhistânî, Câmiʿu’r-rumûz, İstanbul 1291, I, 9-10; Taşköprizâde, Miftâḥu’s-saʿâde, I, 60-61, 214, 303; II, 182, 191-192, 267, 282; a.mlf., eş-Şeḳāʾiḳ, s. 104-105, 150, ayrıca bk. İndeks; Mahmûd b. Süleyman el-Kefevî, Ketâʾibü aʿlâmi’l-aḫyâr, Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb, nr. 690, vr. 213a-b, 233b, 257a-b, 276b-279a; Kadızâde Ahmed Şemseddin, Ḥâşiye ʿalâ şerḥi’l-Viḳāye, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 847, vr. 32a; Temîmî, eṭ-Ṭabaḳātü’s-seniyye, I, 376; IV, 416, 429-430; Kınalızâde Ali, Ṭabaḳātü’l-Ḥanefiyye (nşr. Süfyân b. Âiş b. Muhammed – Firâs b. Halîl Meş‘al), Amman 1425/2003, s. 259-260, 266-267; Ali el-Kārî, Fetḥu bâbi’l-ʿinâye (nşr. M. Nizâr Temîm – Heysem Nizâr Temîm), Beyrut 1418/1997, I, 34; Atâî, Zeyl-i Şekāik, bk. İndeks; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 109, 419, 481, 496-499; II, 1047, 1257, 1270, 1971, 2011, 2020, 2022-2024; Leknevî, el-Fevâʾidü’l-behiyye, s. 25, 108-112, 199, 207; M. M. er-Remzî, Telfîḳu’l-aḫbâr ve telḳīḥu’l-âs̱âr fî veḳāʾiʿi Ḳazân ve Bulġār ve mülûki’t-Tatâr (nşr. İbrâhim Şemseddin), Beyrut 1423/2002, I, 329-330; M. Seyyid Bey, Usûl-i Fıkıh: Medhal, İstanbul 1335, s. 56-59; Serkîs, Muʿcem, II, 1199-1200; Brockelmann, GAL, II, 213-214; Suppl., II, 300-301; Hediyyetü’l-ʿârifîn, I, 649-650, 787; II, 406; Kehhâle, Muʿcemü’l-müʾellifîn, VI, 246; Ahmad Dallal, “Sadr al-Shari‘ah”, Encyclopaedia of the History of Science, Technology and Medicine in Non-Western Cultures (ed. H. Selin), Dordrecht 1997, s. 874; Mahmut Ay, Sadruşşerî’a’da Varlık: Taʿdīlu’l-ʿulūm Temelinde Kelam-Fıkıh Karşılaşması, Ankara 2006; Hayrettin Yılmaz, “Ubeydullah bin Mes‘ûd Sadruşşeria, Hayatı, Eserleri ve Ta‘dîlu’l-kelâm Adlı Eserinin Muhtevası”, TDA, XCV (1995), s. 204-217; Ömer Aydın, “Türk Kelâm Bilgini Sadru’ş-Şerîa es-Sânî”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, sy. 3, Erzurum 1995, s. 181-196; a.mlf., “Sadr al-Shari‘ah al-Thani: An Ignored Theologian (Mutakallim)”, HI, XXIX/3 (2006), s. 15-20.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2008 yılında İstanbul'da basılan 35. cildinde, 427-431 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER