HADİS

الحديث
Madde Planı
I. TARİHÇE
II. ŞÎA ve HADİS
III. ŞARKİYATÇILAR ve HADİS
IV. İSLÂM DÜNYASINDA HADİS MUHALİFLERİ
V. LİTERATÜR
HADİS
Müellif: M. YAŞAR KANDEMİR
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1997
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 15.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/hadis
M. YAŞAR KANDEMİR, "HADİS", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hadis (15.11.2019).
Kopyalama metni

I. TARİHÇE
A) Etimoloji ve Kapsam. “Eski” anlamındaki kadîmin zıddı olan hadîs kelimesi (çoğulu ehâdîs) tahdîs masdarından isim olup “haber” mânasına gelir. İnsana uyanıkken veya uykuda duyurulmak yahut vahyedilmek suretiyle iletilen her söze, ayrıca anlatılan kıssaya (“hadîsü Mûsâ” [Tâhâ 20/9; en-Nâziât 79/15], “hadîsü’l-cünûd” [el-Burûc 85/17]) ve yapılan konuşmaya da hadis denmektedir. Çeşitli âyetlerde Kur’ân-ı Kerîm’den “hâze’l-hadîs” (el-Kehf 18/6; en-Necm 53/59; el-Vâkıa 56/81), “ahsenü’l-hadîs” (ez-Zümer 39/23) diye bahsedilmektedir. Hz. Peygamber de Kur’an’ı ifade etmek üzere “ahsenü’l-hadîs, hayrü’l-hadîs, asdaku’l-hadîs” tabirlerini kullanmıştır (Buhârî, “Edeb”, 70, “İʿtiṣâm”, 2; Müslim, “Cumʿa”, 43; Nesâî, “Ṣalâtü’l-ʿîdeyn”, 22). Ehâdîs kelimesi, Ferrâ’nın belirttiğine göre “konuşulan şey” anlamındaki uhdûsenin çoğulu olmakla beraber sonradan hadisin çoğulu olarak kullanılmaya başlanmıştır. “Hadîsü’n-nebî” ifadesi yaygın olduğu halde “uhdûsetü’n-nebî” denmemesi de bunu göstermektedir.

Hadis kelimesi İslâmiyet’le birlikte farklı bir anlam kazanmış, âdeta onunla kadîm olan Kur’ân-ı Kerîm’in mukabili kastedilerek Resûl-i Ekrem’in sözlerine “el-ehâdîsü’l-kavliyye”, fiillerine “el-ehâdîsü’l-fi‘liyye” ve tasvip ettiği şeylere de (takrir) “el-ehâdîsü’t-takrîriyye” denilmiştir (Ebü’l-Bekā, s. 370, 402). Hadis âlimleri, Hz. Peygamber’in yaratılışıyla ilgili özelliklerini (şemâil) ve ahlâkî vasıflarını da hadisin kapsamı içine almışlardır. Kendi sözleri hakkında hadis kelimesini ilk defa Resûl-i Ekrem’in kullandığı anlaşılmaktadır. Nitekim Ebû Hüreyre’nin, kıyamet gününde kendisinin şefaatine ilk önce kimin nâil olacağını sorması üzerine Resûlullah, “Ey Ebû Hüreyre! Hadise olan merakını bildiğim için bu hadis hakkında ilk soruyu senin soracağını tahmin ediyordum” demiştir (Buhârî, “ʿİlim”, 33; “Riḳāḳ”, 51). Kadın sahâbîlerin, Hz. Peygamber’den, “Senin sözünden (bihadîsike) sadece erkekler faydalanıyor” (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 9) diyerek kendileriyle sohbet etmek üzere bir gün ayırmasını isterken hadis kelimesini kullanmalarını tasvip etmiş, sahâbe devrinde ve daha sonraki dönemlerde bu kelime, Resûl-i Ekrem’in sözleriyle onun fiillerini ve tasviplerini bildiren haberler anlamında kullanılmıştır.

Bazı âlimler, hadis teriminin kapsamını daha da genişleterek sahâbe ve tâbiînin şahsî beyan ve fetvalarını da bu kapsama almışlar, Hz. Peygamber’e ait olan hadislere merfû, sahâbeye ait olanlara mevkuf, tâbiîne ait olanlara da maktû adını vermişlerdir (İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, VII, 33). Sonraları merfû, mevkuf ve maktû terimlerinin hepsini ifade etmek üzere haber kelimesi kullanılmaya başlanınca bir kısım âlimler sadece merfû rivayetlere, bazıları da merfû ve mevkuf rivayetlere hadis demeyi uygun görmüşlerdir. Yine ilk devirlerde Resûl-i Ekrem’in söz, fiil ve takrirleriyle birlikte sahâbe ve tâbiîne ait her türlü haberi ifade etmek üzere eser kelimesi de kullanılmıştır. Hadis ile sünnetin kapsamları konusunda farklı görüşler bulunmakla beraber bu iki terimin eş anlamlı olarak Resûlullah’ın söz, fiil ve takrirleri için kullanılması özellikle hadis âlimleri arasında daha fazla kabul görmüştür. Sünnet ve hadisin çerçevesini daha da genişleterek Hz. Peygamber’in ahlâkını, şemâilini, peygamberlikten önce söylediklerini ve yaptıklarını da bu çerçeve içine alanlar olmuştur (İbn Teymiyye, XVIII, 10; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 635-636). II. (VIII.) yüzyıldan itibaren hadisi ifade etmek üzere kullanılan terimlerden biri de ilimdir. İlk dönemlerde ilim kelimesinin kapsamına Kur’an, hadis ve fıkhın girdiği, fakat sonraları ilim sözüyle daha çok hadisin kastedildiği anlaşılmaktadır (İmtiyâz Ahmed, s. 110-123).

B) Önemi. Hadisler, ihtilâfa düştükleri konularda insanları aydınlatan, böylece onlar için hidayet ve rahmet kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm’in kendisine indirildiği (en-Nahl 16/44, 64) bir peygamberin sözü olarak üstün bir değer ifade ettiği gibi Kur’an’ı herkesten iyi anlayan ve âyetlerdeki ilâhî maksadın ne olduğunu en iyi bilen Allah resûlünün görüşü olarak da büyük önem taşır. Hz. Peygamber’in insanlara sözleriyle açıkladığı, fiilleriyle uygulanışını gösterdiği ilâhî emirlerin başında namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler gelir. Namazların hangi vakitlerde, kaçar rek‘at ve nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, zekâtın hangi mallardan, ne kadar verileceği, haccın nasıl yapılacağı gibi hususlar Kur’an’da yer almayıp hadislerle açıklık kazanmış, İslâm hukukunun birçok meselesi hadislerde verilen bilgilerle çözüme kavuşturulmuştur. Ayrıca Kur’an’da birkaç türlü yorumlanabildiği için mânası kolayca anlaşılmayan (müşkil) âyetler, şirkin “zulüm” kelimesiyle tefsir edilmesinde olduğu gibi geniş kapsamlı ifadelerle daha dar anlamların kastedildiği âyetler de hadis rivayetleri sayesinde yorumlanabilir. Hadisler aynı zamanda Kur’an’da yer almayan birçok meseleye açıklık getirmiş, bu konulardaki uygulama şekillerini göstermiştir. Meselâ bir kadının âdet halinde kılamadığı namazları kazâ etmeyeceği, bir erkeğin hanımının üzerine onun teyzesi ve halasıyla evlenemeyeceği, nesep yakınlığı dolayısıyla evlenilmesi haram olan kimselerle süt yakınlığı sebebiyle de evlenmenin haram olduğu gibi hususlar, ayrıca şüf‘a hakkı ile ilgili hükümler, nineye ve baba tarafından akrabaya düşecek miras gibi meseleler Hz. Peygamber tarafından halledilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de temas edilmekle beraber hakkında fazla bilgi verilmeyen âhiret hayatıyla ilgili hususlar, kabir hayatı, yeniden dirilme, mahşer, hesap, mîzan, cennet ve cehennemdeki hayat gibi konular da hadisler sayesinde öğrenilebilmektedir. Ahlâkî faziletler, mânevî ve ruhî gelişimi sağlayacak kurallar, düzenli bir aile hayatı için gerekli olan davranış biçimleri, insanlar arasında içtimaî ve ticarî münasebetleri düzenleyen hükümler, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkiler vb. konularda da hadislerde geniş bilgi bulunmaktadır.

Otuzdan fazla âyette Hz. Peygamber’e itaatin emredilmesi (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṭvʿa”, “resûl” md.leri) ve özellikle, “Resulün size verdiğini alın, yasakladığından da sakının” (el-Haşr 59/7) şeklinde kesin bir tâlimatın bulunması, Kur’an’da açıkça zikredilmeyen hususlarda Resûl-i Ekrem’in ortaya koyduğu uygulamanın benimsenmesi gerektiğini göstermektedir. Allah ile Peygamber’in verdiği hükümlere müslümanların aykırı davranma muhayyerliğinin bulunmadığını (el-Ahzâb 33/36), aralarında çıkan anlaşmazlıklarda Peygamber’i hakem tayin edip onun verdiği hükme gönül hoşnutluğu ile boyun eğmedikçe iman etmiş sayılmayacaklarını (en-Nisâ 4/65), Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlarla Allah’ı çok zikredenler için Resûlullah’ın güzel bir örnek olduğunu” (el-Ahzâb 33/21) belirten âyetler, Hz. Peygamber’in söz ve fiillerinin müslümanlar için vazgeçilmez bir önem taşıdığını ortaya koymaktadır. “Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi, sana bilmediğin şeyleri öğretti” (en-Nisâ 4/113) ve, “Evlerinizde okunan Allah’ın âyetleriyle hikmeti hatırlayıp üzerinde düşünün” (el-Ahzâb 33/34) meâlindeki âyetlerde Kur’an ile birlikte anılan hikmetin, özellikle Kur’an ile yan yana zikredildiği zaman Resûlullah’ın kavlî ve fiilî sünnetini belirttiği kabul edilmektedir (Şâfiî, er-Risâle, s. 78, 93, 103). Allah’a imanı ve itaati emreden âyetlerde Resûlullah’a iman ve itaatin de şart koşulması âlimlerin bu kanaatini pekiştirmektedir. Bazı hadislerde yer alan, “Allah şöyle buyurdu” veya, “Rabbim bana şöyle emretti” gibi ifadeler Resûl-i Ekrem’in bazı hadislerinin vahiy mahsulü olduğunu göstermektedir. “Kutsî hadis” diye anılan bu nevi rivayetlerin aynı hadis kitabının değişik bahislerinde tekrarlandığı veya bir başka hadis kitabında yer aldığı zaman onun kutsî hadis olduğunu gösteren, “Allah şöyle buyurdu” ifadesinin görülmemesi, kutsî hadislerin tesbit edilemeyecek kadar fazla olduğu kanaatini uyandırmaktadır (İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî, I, 174). Kur’ân-ı Kerîm yanında hadislerin de vahiy ürünü olduğuna dair görüşün en azından Hassân b. Atıyye’ye (ö. 130/748 [?]) kadar gittiği bilinmektedir (Dârimî, “Muḳaddime”, 49). İslâm âlimlerinin büyük bir kısmıyla birlikte aynı görüşü benimseyen İmam Şâfiî Kur’an’ı vahy-i metlüv (okunan vahiy) saymış, bunun karşılığında sünnet veya hadislere de vahy-i gayr-i metlüv (okunmayan vahiy) denilmiştir. Ancak hadisler anlamla birlikte lafzın da Allah’a ait olmaması, hem lafzı hem mânasıyla mûciz olmaması, bizzat Hz. Peygamber’in emriyle tamamının yazıya geçirilmemesi ve ibadet maksadıyla ezberlenip okunmaması bakımından Kur’an’dan ayrılmaktadır.

İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre hadislerin lafızları Peygamber’e, mâna ve mefhumu Allah’a aittir. Bu sebeple kutsî ve nebevî hadislere vahy-i gayr-i metlüv yanında “vahy-i hafî” de denilmiştir. Muhammed Hamîdullah’a göre Resûl-i Ekrem Allah’ın gönderdiği bir elçi olduğu için her elçi gibi onun da göreviyle ilgili hususlarda kendisini gönderenin tâlimatına göre konuşması ve davranması gerekir. Nitekim, “Elçinin size getirdiği şeyleri alın ve sizi menettiği şeylerden kaçının” (el-Haşr 59/7) meâlindeki âyet de bunu kanıtlamaktadır (İA, XI, 243). Esasen İmam Şâfiî de Allah’ın Peygamber’e iki türlü emri olduğunu belirterek bunların ilkini “vahiy” (Kur’an) ikincisini “risâlet” diye anarken aynı mantıkla hareket etmiş olmalıdır (el-Üm, V, 127).

Hadislerin mâna ve mefhumlarının vahiy kaynaklı olduğunu savunanlar bunların ya Cebrâil vasıtasıyla bildirildiğini (Dârimî, “Muḳaddime”, 49; Şâtıbî, IV, 24) veya uykuda yahut uyanıkken ilham edildiğini söylerler. Cebrâil’in zaman zaman insan şeklinde Hz. Peygamber’in yanına gelerek bazı ibadetlerin mahiyeti ve uygulama şekilleri konusunda açıklamalarda bulunması (Müsned, II, 325; IV, 129, 161, Müslim, “Mesâcid”, 166, 167), ayrıca yahudi âlimlerinin Resûl-i Ekrem’i denemek amacıyla sordukları veya soracakları soruların (Müsned, III, 108, 113), yahut bazı müslümanların bilmedikleri hususlarda ona yönelttikleri soruların (Buhârî, “Ḥac”, 17, “ʿUmre”, 10, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 2) cevaplarını öğretmesi hadis ve sünnetin vahiyle yakın ilgisini göstermektedir. Âlimler, Hz. Peygamber’in Allah’tan Kur’an vahyinden başka vahiy aldığına bazı âyetlerde de işaret edildiğini belirtirler. Meselâ Hz. Hafsa’ya bir sır veren Resûl-i Ekrem’in bunu kimseye söylememesini tenbih ettiği halde Hafsa’nın o sırrı Âişe’ye söylemesi üzerine Allah’ın bu durumu resulüne bildirmesi ve daha sonra bu olayın Kur’an’da anlatılması (et-Tahrîm 66/3); 6. yılın Zilkade ayında (Mart 628) umre yapmak için Mekke’ye hareket etmeden önce Resûl-i Ekrem’in rüyasında Mekke’ye girip tavaf ettiğini görmesi ve bunu ashabına haber vermesi, fakat Hudeybiye’den öteye gidemeyip burada Mekkeliler’le bir antlaşma yapmak zorunda kalınca bazı sahâbîlerin üzüntülerini Resûlullah’a bildirerek vaadinin gerçekleşmediğini hatırlatmaları üzerine Peygamber’in rüyasının doğruluğunu belirten âyetin nâzil olması (el-Feth 48/27) ve diğer bazı örnekler, Resûl-i Ekrem’e Kur’an vahyinin dışında da Allah tarafından bilgi ulaştırıldığını ortaya koymaktadır. Şu halde hadislerde Peygamber’in rolü söyleyeceği bir şeyi kendi söz kalıplarına dökmek veya fiil ve davranışlarıyla sergilemekten ibarettir. Buna karşılık Hanefî imamlarının vahiy tasnifine göre (Erdoğan, s. 77-78) hadislerin oluşmasında Resûlullah’ın re’y ve ictihadının da rolü vardır. Ancak onun sürekli vahyin kontrolünde bulunması, risâletiyle ilgili konularda nâdiren vuku bulmuş olan hatalı görüş ve ictihadlarının vahiyle düzeltilmesi sebebiyle (meselâ bk. el-Enfâl 8/67; et-Tevbe 9/43; et-Tahrîm, Abese 80/1-10) bu nevi hadisler de bir tür vahiy sayılmıştır.

Resûl-i Ekrem’in “ismet” sıfatıyla da ilgili olan, ayrıca onun yüksek aklî ve zihnî melekesi (fetânet), geniş tecrübeleri sayesinde isabetli ictihadlarda bulunması gerektiği fikrinden kaynaklandığı anlaşılan bu son görüş dikkate alındığında, hadislerin vahiy mahsulü veya Peygamber’in re’y ve ictihadları sayılması hususundaki görüş farklılıklarının, hadislerin değeri bakımından pratikte fazla önemi kalmamaktadır. Zira Resûl-i Ekrem’in geniş anlamda dini ilgilendiren söz, fiil ve takrirlerinin ilâhî otoritenin denetimi altında tutulup gerektiğinde tashih edilmesi, hadislerin genel olarak vahyin maksadına uygunluğunu ve hükümlerinin bağlayıcılığını kabul etmeyi gerekli kılmaktadır. Bütün bu hususlar, Hz. Peygamber’in hadis ve sünnetinin hukukî bakımdan taşıdığı değeri de göstermektedir. Resûl-i Ekrem’in saygınlığına, verdiği hükümlerin önemine işaret eden âyetler onun sözlerinin, emir ve yasaklarının Kur’an’daki hükümlerden ayrı tutulamayacağını, bunların İslâmî hükümlerin bir parçası olarak kabul edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır (Şâtıbî, IV, 14-15). Hz. Peygamber bu durumu, “Bana kitapla birlikte onun bir benzeri daha verildi” (Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 5) sözüyle ifade etmiştir. Muâz b. Cebel’in, Yemen’e vali olarak gönderileceği sırada orada nasıl hükmedeceğini soran Hz. Peygamber’e Kur’an’da bulamadığı konularda Resûlullah’ın sünnetine başvuracağını söylemesi ve bunun Resûl-i Ekrem tarafından memnuniyetle karşılanması, Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in de hilâfetleri süresince Kur’an’da bulamadıkları konularda hadise müracaat etmeleri, sünnet ve hadisin Kur’an’dan sonra başvurulacak ikinci kaynak olduğunu göstermektedir. Bütün mezhep imamları, kanaatleri sahih bir hadise ters düştüğü takdirde şahsî görüşlerinden vazgeçerek o hadisi benimsediklerini söylemişlerdir. İmam Şâfiî’nin, “Resûlullah’ın sözü yanında kimin başka bir hücceti bulunabilir” (Şa‘rânî, I, 212) demesi ilk imamların hadise bakış açısını yansıtır.

C) Tesbiti. Eskiden beri şiir, hitabet, savaş kıssaları (eyyâmü’l-Arab) ve nesep bilgilerinden oluşan kültürlerini şifahî yolla nakletme geleneğine sahip olan Araplar’ın ezberleme yetenekleri çok gelişmişti. Bununla beraber İslâmiyet’in doğuşu sırasında önemli bir ticaret merkezi konumunda bulunan Mekke’de okuma yazma bilenlerin sayısı Medine’ye nisbetle daha çoktu. Bunlardan müslüman olanlar, İslâmiyet’in ilk devirlerinde Hz. Peygamber’in emirleri doğrultusunda hareket ederek Kur’ân-ı Kerîm’i yazmakla meşgul olmuştu. Öte yandan kendi sözlerinin ilâhî kitapla karışması ihtimalini veya hadisleri yazmakla uğraşırken Kur’an’ın ihmal edilebileceğini göz önünde bulunduran Resûl-i Ekrem hadislerin sadece şifahî olarak rivayet edilmesine izin vermiştir (Müslim, “Zühd”, 72). Esasen sahâbîler, Allah ile devamlı surette irtibatta bulunduğunu bildikleri Peygamber’e samimiyetle inanıp bağlandıkları için onun her buyruğunu ve hareketini büyük bir dikkatle takip ederek hâfızalarına nakşediyorlardı. Yazılı kaynaklara önem veren çağdaş zihniyetin aksine o günün insanları fevkalâde bir hâfıza gücüne sahipti (Seyyid Hüseyin Nasr, s. 89). Sade ve tabii yaşayışları sebebiyle zihinleri berrak olan bu insanların içinde, işittikleri uzun bir şiiri veya hitabeyi hemen ezberleyebilecek kadar güçlü hâfızaya sahip bulunanlar vardı. Hz. Peygamber’in bazı önemli sözlerini üçer defa tekrarlaması (Buhârî, “ʿİlim”, 30) ve kelimeleri “sayılacak derecede” yavaş telaffuz etmesi (Buhârî, “Menâḳıb”, 23) sebebiyle dinleyiciler söylediklerini kolayca öğrenebiliyorlardı. Ziraat ve ticaret gibi işlerle meşgul olduklarından Resûl-i Ekrem’in yanında bulunamayan sahâbîler ilk fırsatta onun söylediği sözleri öğrenmeye çalışırlardı. Resûlullah’ın meclislerine nöbetleşe katılan ve emirlerini dinleyip bellemeye gayret eden sahâbîler de (Buhârî, “ʿİlim”, 27) duyup öğrendikleri hadisleri kendi aralarında müzakere ediyorlardı (Hatîb, el-Câmiʿ li-aḫlâḳı’r-râvî, I, 236-239). Ashabın son derece önem verdiği bu müzakere geleneği daha sonra da devam ettirilmiştir (Dârimî, “Muḳaddime”, 51). Hz. Peygamber’in, sahâbîlere kendi sözlerini dinleyip öğrenmelerini emretmesi ve öğrendiklerini başkalarına tebliğ edenlere hayır duada bulunması (Buhârî, “ʿİlim”, 9, “Ḥac”, 132; Ebû Dâvûd, “ʿİlim”, 10; Tirmizî, “ʿİlim”, 7), onların hadisleri bir ibadet vecdiyle öğrenip başkalarına nakletmelerini sağlamıştır. Ayrıca Mescid-i Nebevî’nin bitişiğinde oturan ve sayıları genellikle yetmiş civarında olan (Buhârî, “Ṣalât”, 58) ehl-i Suffe de Resûlullah’tan hadis tahsil etmişlerdir. Bazı hadislerin değişik sayıda sahâbî tarafından rivayet edilmesi, Hz. Peygamber’in onu söylediği veya huzurunda bir olay meydana geldiği sırada yanında bulunanların sayısıyla ilgilidir. Sahâbîlerin Resûl-i Ekrem’den bizzat duymadıkları hadisleri öğrenme gayretleri onun vefatından sonra da devam etmiştir. Câbir b. Abdullah’ın, Abdullah b. Üneys’in bildiği bir hadisi ondan öğrenmek için Medine’den Şam’a yolculuk yaptığı (Buhârî, “ʿİlim”, 19), Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin, Resûl-i Ekrem’den duyduğu bir hadisi Mısır’da bulunan Ukbe b. Âmir el-Cühenî ile görüşerek kontrol etmek maksadıyla Medine’den oraya kadar gittiği (Müsned, IV, 159) bilinmektedir.

Hz. Peygamber’in hadisleri yazmak isteyen herkese izin vermediği bilinmekle birlikte onun hadisleri yazmayı kesinlikle yasakladığını söylemek de mümkün değildir. Nitekim Abdullah b. Amr b. Âs gibi okuma yazma bilen genç ve dikkatli sahâbîlerle (Müsned, II, 403; İbn Kuteybe, s. 365-366) hâfızasının zayıflığından şikâyet edenlere (Tirmizî, “ʿİlim”, 12; Hatîb, Taḳyîdü’l-ʿilm, s. 65-68) hadisleri yazma konusunda izin vermiş, bir konuşmasının yazılıp kendisine verilmesini isteyen Yemenli Ebû Şah gibi kimselerin isteklerini de reddetmemiştir (Buhârî, “Luḳaṭa”, 7, “Diyât”, 8). Daha sonraki yıllarda ise âyetlerin çoğunun nâzil olması, bunların yazımında gerekli titizliğin gösterilmesi, Kur’an hâfızlarının çoğalması, müslümanların ekseriyeti tarafından Kur’an üslûbunun kavranması ve artık kendi sözlerinin Kur’an’la karışması ihtimalinin veya hadisle meşgul olup Kur’an’ı ihmal etme endişesinin kalmaması üzerine hadisleri yazmak isteyenlere izin vermiştir (Tirmizî, “ʿİlim”, 12; Dârimî, “Muḳaddime”, 43; ayrıca bk. KİTÂBET). Vefatından bir müddet önce Resûlullah’ın müslümanlara doğru yoldan ayrılmamaları için bir mektup yazmayı düşünmesi (Buhârî, “ʿİlim”, 39) ve sözlerinin Ebû Şah için yazılmasına izin vermesi, onun hayatının son döneminde de hadislerin yazılmasına karşı olmadığını göstermektedir.

Resûl-i Ekrem’den bu konuda izin alan sahâbîler duyup öğrendikleri hadisleri hem ezberlediler hem de yazdılar (Müsned, II, 403). “Sahîfe” adıyla anılan bu belgeleri kaleme alan sahâbîler arasında, 1000 civarında hadis ihtiva eden eṣ-Ṣaḥîfetü’ṣ-ṣâdıḳa’nın sahibi Abdullah b. Amr b. Âs başta olmak üzere Sa‘d b. Ubâde, Muâz b. Cebel, Ali b. Ebû Tâlib, Amr b. Hazm el-Ensârî, Semüre b. Cündeb, Abdullah b. Abbas, Câbir b. Abdullah, Abdullah b. Ebû Evfâ ve Enes b. Mâlik bulunmaktadır. Bu ilk yazılı kaynaklardan biri olup Ebû Hüreyre tarafından talebesi Hemmâm b. Münebbih’e yazdırılan ve içinde 138 hadis bulunan Ṣaḥîfetü Hemmâm b. Münebbih (eṣ-Ṣaḥîfetü’ṣ-ṣaḥîḥa) ilk defa Muhammed Hamîdullah tarafından yayımlanmıştır (sahîfeler için bk. literatür). Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’den oğlunun, ondan da torununun rivayet ettiği, Müsnedü Büreyd adıyla tanınan kırk hadislik cüz de burada zikredilmelidir (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 541, vr. 136a-174b). el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inde, Hz. Peygamber devrinde hadislerin yazılmasıyla ilgili olarak “Kitâbetü’l-ilm” adıyla bir bab açan Buhârî’nin (“ʿİlim”, 39), aksi görüşe dair bilgi nakletmemesine bakarak Asr-ı saâdet’te hadislerin yazıldığı kanaatini taşıdığı söylenebilir. İlk devirlerde hadislerin kitap haline getirilmesi durumunda onların Allah’ın kitabına denk tutulacağı veya Kur’an’dan çok hadislerle meşgul olunacağı endişesini taşıyanlar hadislerin ezberlenmesini tavsiye etmiş, daha müsamahakâr olanlar ise ezberlemeden önce yazılabileceğini, fakat ezberledikten sonra yazılı metinlerin imha edilmesi gerektiğini söylemişlerdir (Hatîb el-Bağdâdî, Taḳyîdü’l-ʿilm, s. 58-63). Ayrı şehirlerde bulunan sahâbîlerin Hz. Peygamber’den bizzat duymadıkları hadisleri birbirlerinden istedikleri, bu arada Muâviye’nin talebi üzerine Mugīre b. Şu‘be’nin ona bazı hadisleri yazıp gönderdiği bilinmektedir (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 3; başka yazışma örnekleri için bk. İmtiyâz Ahmed, s. 299-302, 500-540). Kur’an’ın ihmal edileceği düşüncesiyle başlangıçta hadislerin yazılmasına karşı olan sahâbîler arasında Abdullah b. Mes‘ûd, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Ebû Hüreyre, Abdullah b. Abbas, Ebû Saîd el-Hudrî ve Abdullah b. Ömer de bulunmaktadır. Fakat onların hemen hepsi sonradan dikkatsiz ve samimiyetsiz râvileri görünce bu kanaatlerinden vazgeçerek hadislerin yazılmasını tavsiye etmiş, talebelerine hadis yazdırmış, hatta kendileri de hadislerin yazılı olduğu metinler edinmişlerdir.

D) Rivayeti. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi bazı idarecilerin çok hadis rivayet edilmesine karşı tavır almalarına bakarak onların hadislere veya hadis râvilerine güvenmedikleri sonucunu çıkarmak doğru değildir. Hulefâ-yi Râşidîn’in çözümünü Kur’an’da bulamadığı birçok meselede hadise başvurduğu, hatta ortaya çıkan problemlere çözüm getirecek hadislerin mevcut olup olmadığını tesbit etmek için sahâbîlerle istişare ettiği bilinmektedir (Buhârî, “Ṭıb”, 30; Müslim, “Selâm”, 98; Ebû Dâvûd, “Ferâʾiż”, 5; Tirmizî, “Ṭalâḳ”, 23; Dârimî, “Muḳaddime”, 20). İlk halifelerin hadis rivayetindeki titizliği, hâfızaya dayanan rivayete ağırlık vermek suretiyle rivayetin içerdiği konular üzerinde yeterince düşünmeyi ihmal etme gibi bir endişeden kaynaklanmış olabilir. Hz. Ömer’in, Irak bölgesine gönderdiği adamlarıyla birlikte Medine dışına kadar yürüyerek onlara gittikleri yerdeki insanların yeni müslüman olduklarını, bu sebeple henüz Kur’an’ı doğru okuyamadıklarını hatırlatması ve bu durumdaki kimselere önemli meselelerde ihtiyaçlarına yetecek kadar hadis rivayet edip fazlasından kaçınmalarını özellikle tenbih etmesi de (İbn Mâce, “Muḳaddime”, 3; Dârimî, “Muḳaddime”, 28) aynı endişeye dayanmalıdır. Ferâiz ve sünneti Kur’an öğrenir gibi öğrenmeyi tavsiye eden (Dârimî, “Ferâʾiż”, 1), Kādî Şüreyh’e çözümünü Kur’an’da bulamadığı bir mesele için Resûlullah’ın sünnetine başvurmasını emreden (Dârimî, “Muḳaddime”, 20) Hz. Ömer’in hadislerin rivayetine karşı olduğunu düşünmek mümkün değildir. Onun sahâbîleri az hadis nakletmeye zorlamasının bir sebebi de rivayet konusunda onları mümkün olduğu kadar titiz davranmaya sevketmek istemesidir.

Bazı sahâbîler, çok hadis rivayet etmenin hadis metinlerinde fazlalık veya eksiklik türünden hatalara sebebiyet verebileceği ve böylece Hz. Peygamber’e yanlış sözler isnad edileceği endişesini taşımışlardır. Esasen her duyduğunu rivayet etmesinin insanı yalancı durumuna sokabileceğini belirten hadis de (Müslim, “Muḳaddime”, 5) onları bu konuda ihtiyatlı davranmaya ve az hadis rivayet etmeye sevketmiştir. Nitekim ilk dört halife ile Zübeyr b. Avvâm, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Zeyd b. Erkam, Abdullah b. Ömer gibi sahâbîler bu konuda son derece ihtiyatlı davranmış ve hadisleri lafzen rivayet etmeye itina göstermişlerdir. Hadis rivayetinde ihtiyatlı olmakla beraber bilgisini başkalarından esirgeyenleri kınayan âyet ve hadislerin tesiriyle (el-Bakara 2/159-160, 174-176; Buhârî, “ʿİlim”, 42; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 24; Müsned, II, 296, 499, 508) Hz. Âişe, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Mes‘ûd, Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre gibi sahâbîler bu konuda daha rahat davranmış ve hadislerin mâna ile rivayet edilmesine karşı çıkmamışlardır (ayrıca bk. RİVAYET).

Hz. Peygamber zamanında müslümanlar, hadis rivayetinde yanılma veya unutma sebebiyle hata edilebileceğini dikkate almakla beraber sahâbîlerin yalan söyleyebileceğini düşünmemişlerdir. “Kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir sûrenin indirilmesinden” (et-Tevbe 9/64) korkan münafıklar da Resûl-i Ekrem’in söylemediği bir sözü ona isnat etmekten çekinmişlerdir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra hadislerin kabulünde daha titiz davranma gereğini duyan Hulefâ-yi Râşidîn ve önde gelen sahâbîler, Resûlullah’tan bizzat duymadıkları bir hadisi rivayet edenlerden ya Hz. Ömer’in yaptığı gibi o hadisi Allah’ın resulünden duyan bir şâhid getirmelerini istemiş (Buhârî, “İstiʾẕân”, 13, “İʿtiṣâm”, 13) veya Hz. Ali’nin yaptığı gibi hadisi Hz. Peygamber’den duyduğuna dair yemin ettirmiş (Müsned, I, 2, 10), yahut da Hz. Âişe’nin yaptığı gibi râvisinin iyi öğrenip öğrenmediğini anlamak için aradan uzun zaman geçtikten sonra tekrar sorarak hadisi kontrol etmiştir (Müslim, “ʿİlim”, 14).

Hz. Ebû Bekir’in Resûlullah’tan duyan sahâbîlerden derleyip yazdığı 500 hadisi yakması, rivayet sırasında bir hata yapılmış olabileceği endişesinden kaynaklanmıştır (Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, s. 5). Hadislerin yazılmasını düşünen Hz. Ömer’in, ileri gelen sahâbe ile bir ay boyunca istişare ettikten sonra bu düşüncesinden vazgeçmesi de bu işin Kur’an’ın ihmaline yol açabileceği kaygısına dayanmaktadır (Hatîb, Taḳyîdü’l-ʿilm, s. 50-51). Zira ilk iki halife ile önde gelen diğer sahâbîlerin Resûlullah tarafından yasaklanmış bir işi yapmaya teşebbüs etmesi söz konusu olamazdı.

Hadisleri bir kitapta toplamayı düşünen kimseleri haklı çıkaran sebepler zamanla yoğunluk kazanmıştır. Halife Ömer devrinden itibaren fetihlerin gittikçe çoğalması, hadisleri bilen sahâbîlerin vefat etmesi, sahâbenin Medine’den ayrılmasını doğru bulmayan Hz. Ömer’in vefatından sonra halife Osman’ın buna engel olmaması üzerine birçok sahâbînin Medine’den ayrılması bu konuda tedbir almayı gerekli kılmıştır. Yeni fethedilen ülkelerin halkından kötü niyetli kimselerin özellikle son iki halifenin şehid edilmesinden sonra dini bozmaya teşebbüs etmeleri, hadisleri yazıyla tesbit edip koruma altına almayı icap ettirdiği için başlangıçta bu işe karşı olanların çoğu daha sonra buna taraftar olmuş, tanınmış sahâbîlerin öğrencileri onlardan duyduklarını kaydetmek için kâğıt bulamadıkları zaman elbiselerine, semerlerin arkasına, hatta duvarlara bile yazacak kadar bu konuyu önemsemişlerdir (Dârimî, “Muḳaddime”, 43). Böylece hadisler, onları rivayet etmeyi ibadet sayan gayretli kişilerin himmetleri sayesinde kaybolmaktan kurtulmuştur. Bir tesbite göre hicretin I. asrında tâbiînden olan talebelerine hadis yazdıran sahâbîlerin sayısı elliyi bulmuştur (M. Mustafa el-A‘zamî, İlk Devir Hadis Edebiyatı, s. 34-58).

Hadis rivayetiyle meşgul olan tâbiîler sahâbîlerden çok daha fazladır. Bunlar arasında, bir hadis için günlerce yolculuk yapmayı göze alan Saîd b. Müseyyeb, duydukları rivayetleri hemen kaydetmeleriyle tanınan Saîd b. Cübeyr ve İbn Şihâb ez-Zührî gibi birçok muhaddis zikredilebilir. Tâbiîler içinde, önceleri hadislerin yazılmasına karşı iken sonradan bu fikirden vazgeçenlerle hayatlarının ilk dönemlerinden itibaren hadisleri yazmadığına pişmanlık duyanların çok oluşu, bu nesilde hadisleri yazma işinin büyük tasvip gördüğünü ortaya koymaktadır.

E) Tedvîni ve Tasnifi. Hadislerin tedvînini çabuklaştıran sebeplerin başında, Hz. Osman’ın şehid edilmesi olayından hemen sonra Havâric ve Gāliyye gibi siyasî fırkaların, I. (VII.) yüzyılın sonlarından itibaren Kaderiyye ve Mürcie, bir müddet sonra da Cehmiyye ve Müşebbihe gibi itikadî mezheplerin ortaya çıkması gelir. Muhafazakâr çoğunluğa karşı olan bu fırka ve mezhep taraftarlarının işlerine gelmeyen hadisleri inkâr etmeleri, görüşlerini takviye etmek maksadıyla hadis uydurmaları, hadisleri toplamakla meşgul olan kişileri konu üzerinde düşünmeye ve önlem almaya sevketmiştir. Özellikle Şîa’nın kendi grupları, daha sonra Abbâsî hilâfeti taraftarlarının halifeler lehinde rivayetler icat etmeleri, ayrıca bazı menfaatçilerle ırk ve mezhep taassubuna kapılmış cahillerin ve İslâm aleyhtarlarının kendi düşünceleri doğrultusunda hadis uydurup yaymaları, bazı kimselerin iyi niyetle de olsa bunlara hadis uydurarak karşılık vermesi (bk. MEVZÛ), tedvîne taraftar olmayan muhaddislerin bu konuya yaklaşımlarını değiştirmiştir. Ayrıca bu tür gelişmeler onları dikkatsiz ve samimiyetsiz râvilere karşı daha temkinli davranmaya, rivayet ettikleri hadisleri kimden aldıklarını sormaya, bid‘atçıların rivayetlerinden kaçınmaya sevketmiş (Dârimî, “Muḳaddime”, 38) ve I. (VIII.) yüzyılın ilk yarısından itibaren rivayette isnad konusu gündeme gelmiştir. İsnadın başlamasından itibaren Ehl-i sünnet’e mensup râvilerin rivayetleri kabul görmüş, ehl-i bid‘atın rivayetleri alınmamıştır (Müslim, “Muḳaddime”, 5). Bunun sonucu olarak hadisi bir ihtisas sahası olarak gören kimseler tarafından râviler titizlikle takip edilmiş; yaşayışları, dindarlık ve dürüstlükleri, bid‘atla ilgileri bulunup bulunmadığı, özellikle yalan söyleyip söylemedikleri, hâfızalarının zayıf olup olmadığı araştırılmış ve böylece daha I. yüzyılda cerh ve ta‘dîl* ilmi doğmuş, bunun sonucunda râvilerin hal tercümeleri hakkında geniş bir birikim meydana gelmiştir.

684-705 yılları arasında Emevîler’in Mısır valisi olan Abdülazîz b. Mervân’ın bir mektubu, erken devirlerden itibaren hadisleri kötü niyetli kişilerden korumak amacıyla devlet adamlarının bile gayri resmî olarak hadis tedvîniyle ilgilendiklerini göstermektedir. Abdülazîz b. Mervân, Bedir Gazvesi’ne katılan yetmiş sahâbî ile görüştüğü söylenen muhaddis Kesîr b. Mürre el-Hadramî’ye yazdığı bu mektupta, Ebû Hüreyre’nin rivayetlerine sahip olduğunu belirttikten sonra ondan diğer sahâbîlerden duyduğu hadisleri yazıp kendisine göndermesini istemektedir. Bu mektubun sonucu bilinmemekle beraber Halife Ömer b. Abdülazîz, ileri gelen âlimlerin hadisleri yazma işine artık karşı çıkmayacağını anlayınca hem samimiyetsiz kişilerin hadislere zarar vermesini önlemek, hem de o güne kadar bir araya getirilmemiş olan sahih hadisleri kaybolmaktan kurtarmak için tedvîn işini resmen başlatmaya karar vermiştir. Halife valilere, Medine halkına, tanınmış âlimlere ve bu arada Medine valisi ve kadısı Ebû Bekir b. Hazm’e gönderdiği yazıda âlimlerin ölüp gitmesiyle hadisin yok olmasından endişe duyduğunu, bu sebeple Hz. Peygamber’in hadislerinin ve sünnetlerinin araştırılıp yazılmasını istediğini ifade etmiştir (Dârimî, “Muḳaddime”, 43; Buhârî, “ʿİlim”, 34; Hatîb, Taḳyîdü’l-ʿilm, s. 106). Ashabın fetvalarını sünnet olduğu düşüncesiyle yazan, hatta duyduğu her rivayeti kaydettiği çok sayıda kitaba sahip bulunan İbn Şihâb ez-Zührî (ö. 124/742), ulaşabildiği hadisleri derleyerek halifeye göndermek suretiyle onun emirlerini ilk uygulayan muhaddis olmuştur. Ömer b. Abdülazîz de toplanan bu hadisleri çoğaltarak çeşitli bölgelere göndermiştir (İbn Abdülber, I, 331). Sahâbe tarafından kaleme alınan sahîfeler bir yana, bir tesbite göre I. (VII.) yüzyılın ikinci yarısı ile II. (VIII.) yüzyılın ilk yarısında 400 kadar muhaddis tarafından hadislerin yazıldığı artık belgeleriyle bilinmektedir (M. Mustafa el-A‘zamî, İlk Devir Hadis Edebiyatı, s. 58-161; İmtiyâz Ahmed, s. 416-590).

Hadislerin tedvîni tamamlanınca bunların sistemli birer kitap haline getirilmesi ve böylece aranan hadisleri kolayca bulmaya imkân verecek usullerin geliştirilmesi yönündeki çalışmalar ağırlık kazanmıştır. Bazı âlimler hadisleri konularına göre tasnif etmeyi ve bu şekilde “musannef” adı verilen türde eserler yazmayı denerken bazıları da hadisleri ilk râvileri olan sahâbîlerin adlarına göre sıralayarak “müsned” denen türde kitaplar telif etmeyi tercih etmiştir. Hadisleri bablara göre sıralamaya kimin daha önce başladığı bilinmemekle beraber Tirmizî (Kitâbü’l-ʿİlel, s. 738) ve daha geniş bir şekilde Râmhürmüzî’nin verdiği bilgiye göre bu konuda ilk çalışmayı, genellikle el-Muṣannef (el-Câmiʿ, es-Sünen, el-Muvaṭṭaʾ) diye anılan eserleriyle Mekke’de İbn Cüreyc (ö. 150/767), Yemen’de Ma‘mer b. Râşid, Basra’da İbn Ebû Arûbe ile Rebî‘ b. Sabîh (Subeyh), Kûfe’de Süfyân es-Sevrî, Medine’de Mâlik b. Enes, Horasan’da Abdullah b. Mübârek, Rey’de Cerîr b. Abdülhamîd, Şam’da Velîd b. Müslim gibi muhaddisler yapmıştır (el-Muḥaddis̱ü’l-fâṣıl, s. 611-614). İlk tasnif çalışmalarıyla tanınan bazı muhaddislerin II. (VIII.) yüzyılın ortalarında vefat etmesi, bu çalışmaların aynı yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren hazırlanmış olduğunu göstermekte, dolayısıyla tedvîn ve tasnif işlerini kesin bir çizgiyle birbirinden ayırmaya imkân bulunmadığını ortaya koymaktadır. Yemenli muhaddis Ma‘mer b. Râşid’in günümüze ulaşan el-Câmiʿ adlı eseri ilk tasnif mahsullerinin genel yapısı hakkında fikir vermektedir (bk. literatür). II. (VIII.) yüzyılda tasnif edilen eserlerle III. (IX.) yüzyılın ilk yarısında kaleme alınan hadis kitaplarının çoğunda Hz. Peygamber’in hadisleri sahâbeye ait görüşlerden ve tâbiînin fetvalarından ayrılmamıştır. Mâlik b. Enes’in el-Muvaṭṭaʾ adlı eseri bu nevi teliflerin belirgin özelliğini taşımaktadır. II. (VIII.) yüzyılda sağlam hâfızaları, güvenilir rivayetleri ve isabetli tenkitleriyle hadislerin daha sonraki nesillere aktarılmasını sağlayan diğer muhaddisler arasında Abdurrahman el-Evzâî, Şu‘be b. Haccâc, Hammâd b. Seleme, Leys b. Sa‘d, Cerîr b. Abdülhamîd, İsmâil b. Uleyye, Abdullah b. Vehb, Vekî‘ b. Cerrâh, Süfyân b. Uyeyne, Yahyâ b. Saîd el-Kattân ve Abdurrahman b. Mehdî bulunmaktadır.

Genellikle III. (IX.) yüzyılda hadis kitaplarında değişik ihtiyaçlara göre muhtelif sistemler uygulanmıştır. Bunların en yaygın iki şekli, hadislerin râvi adlarına (ale’r-ricâl) ve konularına (ale’l-ebvâb) göre tasnif edilmesidir. Hadislerin ilk râvisi olan sahâbîlerin adlarını esas alarak her sahâbînin bütün rivayetlerini sağlamlık derecesine bakmadan bir araya getiren müsnedlerin ilk musannifleri olarak Esed b. Mûsâ (ö. 212/827), Ubeydullah b. Mûsâ el-Absî, Yahyâ b. Abdülhamîd el-Himmânî, Müsedded b. Müserhed ve Nuaym b. Hammâd’ın adları zikredilmektedir. Bunların eserleri hakkında fazla bilgi bulunmamakla beraber Ebû Dâvûd et-Tayâlisî’nin (ö. 204/819) el-Müsned’i ile Mekke’de kaleme alınan ilk müsnedler arasında sayılması gereken Abdullah b. Zübeyr el-Humeydî’nin (ö. 219/834) el-Müsned’i, ve en hacimli hadis külliyatından biri olan Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) el-Müsned’i günümüze ulaşmıştır (bk. Literatür). Râvi adlarına göre tasnif edilen kitaplardan olan mu‘cemlerde rivayetler sahâbe adına veya mu‘cemi tasnif eden muhaddisin hocalarının adlarına yahut râvilerin yaşadığı şehirlere göre tertip edilmiştir. Taberânî’nin üç mu‘cemi bu türün en tanınmış örnekleridir. Konularına göre tasnif edilen, bu sebeple genel olarak “musannef” diye anılan hadis kitaplarının ilk örnekleri de Ma‘mer b. Râşid’in el-Câmiʿi ile Mâlik b. Enes’in el-Muvaṭṭaʾıdır. Bu türün III. (IX.) yüzyıldaki ilk örnekleri arasında Abdürrezzâk es-San‘ânî’nin (ö. 211/826-27) el-Muṣannef’i ile Ebû Bekir b. Ebû Şeybe’nin el-Muṣannef’i gösterilebilir (bk. Literatür). III. yüzyılda tasnif edilen en önemli hadis kitapları olarak Kütüb-i Sitte kabul edilmektedir. Bunların içinde, sadece sahih hadisleri toplamayı hedef aldıklarından Buhârî ile Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’leri Kur’an’dan sonra İslâm’ın en güvenilir iki kitabı sayılır. Bu altı kitabın sonuncusu olarak Mâlik b. Enes’in el-Muvaṭṭaʾını veya Abdullah b. Abdurrahman ed-Dârimî’nin es-Sünen’ini (el-Müsned) gösterenler olmuşsa da yaygın kanaate göre altıncı kitap İbn Mâce’nin es-Sünen’idir. Diğerleri Ebû Dâvûd’un es-Sünen’i, Tirmizî’nin es-Sünen diye de anılan el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i ve Nesâî’nin el-Müctebâ diye de bilinen es-Sünen’idir. Bu yüzyılda birçok muhaddisin yetişmesinde emeği geçen, hadislerle râvileri ve hadis kitaplarına dair tenkitlerinden faydalanılan diğer muhaddisler arasında Affân b. Müslim, Saîd b. Mansûr, İbn Sa‘d, Yahyâ b. Maîn, Ali b. Medînî, İshak b. Râhûye, Ebû İshak el-Cûzcânî, Ebü’l-Hasan el-İclî, Ebû Zür‘a er-Râzî, Bakī b. Mahled, Ebû Hâtim er-Râzî, Ebû Zür‘a ed-Dımaşkī, İbn Ebû Âsım ve Bezzâr’ın adları sayılabilir.

III. (IX.) yüzyılda hadislerin muhtevasıyla ilgili çalışmalar da yapılmış olup Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm’ın kırk yılda meydana getirdiği Ġarîbü’l-ḥadîs̱ adlı eseri bu yeni türün örneği olarak zikredilmelidir. Daha sonra da bu türde pek çok kitap yazılmıştır.

IV. (X.) yüzyılda da hadis tahsili için seyahat etme geleneği sürmekle beraber artık hadislerin kitaplarda toplanmış olması sebebiyle şifahî rivayet yavaşlamaya başlamış, genellikle orijinal kitap telifi yerine daha önceki yüzyıllarda meydana getirilen hadis kitaplarından derleme ve ihtisarlar yapılmaya başlanmıştır. Bundan dolayı âlimler IV. yüzyılın başını mütekaddimîn döneminin sonu, müteahhirîn devrinin başlangıcı olarak değerlendirmişlerdir. Bu dönemin en tanınmış muhaddislerinden Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî’nin (ö. 307/919) el-Müsned’i sahâbeye ait birçok haberi de ihtiva eden önemli bir kaynaktır. İbn Cerîr et-Taberî, orijinal bir çalışma olan Tehẕîbü’l-âs̱âr’ında (nşr. Mahmûd Muhammed Şâkir, Müsnedü ʿÖmer b. Ḫaṭṭâb, Müsnedü ʿAlî b. Ebî Ṭâlib, Müsnedü ʿAbdillâh b. ʿAbbâs, I-IV, Kahire 1403/1982; nşr. Nâsır b. Sa‘d er-Reşîd, I-IV, Mekke 1404) aşere-i mübeşşere, Ehl-i beyt ve mevâlî*nin müsnedleriyle İbn Abbas’ın müsnedinin bir bölümünü bir araya getirmiş; hadislerin tariklerini, illetlerini, âlimlerin bu hadisler hakkındaki ihtilâflarını ve sonunda da kendi tercihini belirtmiştir. İbn Huzeyme de bugün tam nüshası elde bulunmayan eṣ-Ṣaḥîḥ’ini tasnif etmiştir (nşr. M. Mustafa el-A‘zamî, I-IV, Beyrut 1395/1975). Ebû Avâne el-İsferâyînî, el-Müsnedü’l-muḫrec ʿalâ Kitâbi Müslim b. el-Ḥaccâc (eserin bir bölümü Müsnedü Ebî ʿAvâne adıyla yayımlanmıştır: Haydarâbâd 1362/1943), İsmâilî de el-Müstaḫrec adlı eserleriyle yeni bir tasnif türü olan “müstahrec” çalışmalarını başlatmışlardır. Daha sonra Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ve Ṣaḥîḥ-i Müslim üzerine çeşitli müstahrecler hazırlanmıştır. Ebû Ca‘fer et-Tahâvî, seçtiği ahkâm hadislerini değerlendirdiği Şerḥu Meʿâni’l-âs̱âr’ını, İbn Hibbân, daha önceki hadis kitaplarından tamamen farklı bir tertipte hazırladığı el-Müsnedü’ṣ-ṣaḥîḥ’ini (et-Teḳāsîm ve’l-envâʿ), Taberânî, hocalarının adlarına göre tertip ettiği el-Muʿcemü’l-evsaṭ ve el-Muʿcemü’ṣ-ṣaġīr adlı eserlerinden daha hacimli olup sahâbe adlarına göre alfabetik olarak tasnif ettiği el-Muʿcemü’l-kebîr’ini, Dârekutnî, hadislerin farklı rivayetlerine büyük ölçüde yer verdiği es-Sünen’ini ve Hâkim en-Nîsâbûrî el-Müstedrek ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn adlı eserini meydana getirmiştir.

IV. yüzyılda daha sonraki çalışmalara kaynaklık eden önemli dirâyet kitapları da telif edilmiştir. İbn Ebû Hâtim’in, râvileri bütün yönleriyle tanıyan hadis münekkidi babası Ebû Hâtim er-Râzî ile hocası Ebû Zür‘a er-Râzî’nin görüşlerine dayanarak kaleme aldığı, hem sika hem de zayıf hadis râvilerinin tenkidine dair ilk eserlerden biri olan el-Cerḥ ve’t-taʿdîl’i; Râmhürmüzî’nin derli toplu ilk usûl-i hadîs çalışması olduğu kabul edilen el-Muḥaddis̱ü’l-fâṣıl beyne’r-râvî ve’l-vâʿî adlı eseri; İbn Adî’nin, zayıf râviler hakkında münekkitlerin görüşlerini aktardığı ve bu râvilerin rivayetlerinden örnekler verdiği el-Kâmil fî ḍuʿafâʾi’r-ricâl’i; Hattâbî’nin, önce Ebû Dâvûd’un es-Sünen’ine Meʿâlimü’s-Sünen, ardından Buhârî’nin el-Câmiʿu’ṣ-Ṣaḥîḥ’ine Aʿlâmü’s-sünen adıyla yazdığı sahasında ilk çalışmalar olarak kabul edilen hadis şerhleri; Halef el-Vâsıtî’nin etrâf* kitaplarının ilk örneklerinden olan Eṭrâfü’ṣ-Ṣaḥîḥayn’i ile Ebû Mes‘ûd ed-Dımaşkī’nin Eṭrâfü’ṣ-Ṣaḥîḥayn’i; Hâkim en-Nîsâbûrî’nin usûl-i hadîse dair ilk ve önemli kaynaklardan biri olan Maʿrifetü ʿulûmi’l-ḥadîs̱’i bu tür eserlerdendir.

V. (XI.) yüzyılda ve daha sonraki dönemlerde yapılan çalışmaların temel özelliği değişmemiş, tanınmış hadis kitaplarının farklı şekillerde yeniden tertip edilmesinden ibaret olan tasnifler devam etmiştir. Bu yüzyılın başlarında Ebû Nuaym el-İsfahânî (ö. 430/1038) el-Müsnedü’l-müstaḫrec ʿalâ Ṣaḥîḥi Müslim adlı eseriyle sahâbenin hayatına dair Maʿrifetü’ṣ-ṣaḥâbe’sini, Mısırlı muhaddis ve tarihçi Kudâî, hadislerden kolayca faydalanılmasını sağlamak amacıyla kısa metinli 897 hadisi yarı alfabetik olarak sıraladığı Şihâbü’l-aḫbâr’ını (Bağdat 1327) yazmıştır. Hadise dair çeşitli eserleri bulunan Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī es-Sünenü’l-kübrâ’da diğer hadis kitaplarında bulunmayan pek çok hadisi, sahâbe ve tâbiîn sözlerini muhtelif rivayetleriyle birlikte bir araya getirmiş; Maʿrifetü’s-sünen ve’l-âs̱âr adlı eserinde de Şâfiî fıkhının dayandığı 20.881 hadisi, sahâbe ve tâbiîn sözünü toplamıştır. Endülüslü muhaddis İbn Abdülber en-Nemerî, bütün sahâbîlerin hayatını yazmak amacıyla başladığı el-İstîʿâb fî maʿrifeti’l-aṣḥâb’da mükerrerleriyle birlikte 4225 kadar sahâbîye yer vermiş; Câmiʿu beyâni’l-ʿilm’de ilme ve ilim tahsiline dair Hz. Peygamber, ashap, tâbiîn ve daha sonraki âlimlerin tavsiye ve tecrübelerine dair rivayetleri senedleriyle birlikte derlemiş; fıkhü’l-hadîs*e de büyük yer verdiği et-Temhîd limâ fi’l-Muvaṭṭaʾ mine’l-meʿânî ve’l-esânîd’de İmam Mâlik’in el-Muvaṭṭaʾını şerhetmiştir. Dirâyetü’l-hadîsin çeşitli dallarında eser veren Hatîb el-Bağdâdî hadislerin yazılmasıyla ilgili Taḳyîdü’l-ʿilm (nşr. Yûsuf el-Iş, Dımaşk 1949), hadis öğrenim ve öğretim usullerine dair hemen hemen yarısı merfû olan 1924 rivayeti ihtiva eden el-Câmiʿ li-aḫlâḳı’r-râvî (nşr. Muhammed Re’fet Saîd, Küveyt 1401/1981) ve usûl-i hadîsin önemli kaynaklarından biri olan el-Kifâye fî ʿilmi’r-rivâye adlı eserlerini yazmıştır. Buhârî ile Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’leri, özellikle el-Cemʿ beyne’ṣ-Ṣaḥîḥayn adlı eserlerde ve okuma kolaylığı sağlamak için genellikle senedleri zikredilmeden alfabetik şekilde veya müsned tertibinde bir araya getirilmiş, Humeydî müsned tarzındaki el-Cemʿ beyne’ṣ-Ṣaḥîḥayn adlı kitabıyla (nüshaları için Brockelmann, GAL Suppl., I, 578) bu türün en güzel örneğini ortaya koymuştur.

V. (XI.) yüzyılın ikinci yarısından itibaren önemli hadis kitaplarından seçmeler yapmak, hatta bütün hadisleri bir araya getirmek düşüncesiyle çeşitli boyutlarda derleme eserler kaleme alınmıştır. Geniş kapsamlı hadis kitapları tasnif etme gayretleri arasında Hasan b. Ahmed es-Semerkandî’nin (ö. 491/1098), İslâm dünyasında bir benzerine rastlanmadığı ve 800 cüz içinde muhtemelen mükerrer rivayetlerle birlikte 100.000 hadis ihtiva ettiği belirtilen (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIX, 206) Baḥrü’l-esânîd fî ṣıḥâḥi’l-mesânîd adlı eserinin önemli bir yeri vardır. Ancak bu eser günümüze kadar gelmemiştir. Ferrâ el-Begavî’nin (ö. 516/1122) 4931 (veya 4719) hadis ihtiva eden Meṣâbîḥu’s-sünne adlı eseri yüzyıllar boyunca büyük bir ilgi görmüştür. Begavî, Kütüb-i Sitte başta olmak üzere güvenilir hadis kaynaklarından senedlerini çıkararak seçtiği hadisleri önce konularına göre sıralamış, ardından Buhârî ile Müslim’in veya bunlardan birinin sahihlerine aldığı hadisleri “sıhâh” başlığıyla, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve Dârimî’nin sünenlerine aldıkları hadisleri de “hisân” başlığıyla bir araya getirmiştir. Bu eser üzerinde çoğu şerh olmak üzere muhtelif çalışmalar yapılmış, Hatîb et-Tebrîzî, Meṣâbîḥ’in kaynaklarında bulunduğu halde Begavî’nin eserinde yer almayan 1350 hadisi üçüncü bir babda toplayarak eserine Mişkâtü’l-Meṣâbîḥ adını vermiş, bu çalışma da büyük rağbet görmüştür. Endülüslü muhaddis Rezîn b. Muâviye es-Sarakustî (ö. 535/1140), İbn Mâce’nin es-Sünen’i yerine İmam Mâlik’in el-Muvaṭṭaʾını koyarak Kütüb-i Sitte’deki hadisleri et-Tecrîd li’ṣ-ṣıḥâḥ ve’s-sünen (el-Cemʿ beyne’l-uṣûli’s-sitte veya et-Tecrîd fi’l-cemʿ beyne’l-Muvaṭṭaʾ ve’ṣ-ṣıḥâḥi’l-ḫams) adlı eserinde toplamış, bu eseri yetersiz gören Mecdüddin İbnü’l-Esîr kitap adlarını alfabetik sıraya koyarak eseri yeniden tertip etmiş ve çalışmasına Câmiʿu’l-uṣûl li-eḥâdîs̱i’r-Resûl adını vermiştir. Bu arada Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî de Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inin büyük bir kısmı ile Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’lerini müsned tertibine koyarak Câmiʿu’l-mesânîd ve’l-elḳāb (Brockelmann, GAL, I, 662; Suppl., I, 917; Abdülhamîd el-Allûcî, s. 89-90) adlı yedi ciltlik eserini meydana getirmiştir.

VII. (XIII.) yüzyılda ve daha sonraki dönemlerde hadis rivayeti geleneği eskiye göre azalarak devam etmiş, bu arada İbnü’s-Salâh eş-Şehrezûrî, ʿUlûmü’l-ḥadîs̱ olarak da bilinen ve usûl-i hadîs çalışmalarının mihverini teşkil ederek yüzlerce çalışmaya konu olan Muḳaddime’sini kaleme almıştır. Radıyyüddin es-Sâgānî’nin, Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ile Ṣaḥîḥ-i Müslim’den seçtiği 2267 merfû hadisi senedlerini vermeden yarı alfabetik sıra ile topladığı Meşâriḳu’l-envâri’n-nebeviyye adlı eseri (nşr. Eşref b. Abdülmaksûd, Beyrut 1409/1989, el-Cemʿ beyne’ṣ-Ṣaḥîḥayn adıyla) uzun yıllar ders kitabı olarak okutulmuştur. Hadis alanındaki telifleriyle bilinen Münzirî, büyük rağbet gören et-Terġīb ve’t-terhîb’ini (I-II, Hindistan 1300) pek çok kitabı taramak suretiyle meydana getirmiştir. Bu yüzyılın en velûd âlimlerinden olup usûl-i hadîs alanında da önemli eserler yazan Nevevî, el-Minhâc fî şerḥi Ṣaḥîḥi Müslim’den başka daha çok içtimaî ve ahlâkî mahiyetteki hadisleri ihtiva etmesi sebebiyle günümüzde de elden düşmeyen Riyâżü’ṣ-ṣâliḥîn adlı eseri (Mekke 1302), dua ve zikir konusundaki hadisleri bir araya getiren el-Eẕkâr’ı (Kahire 1306) tasnif etmiştir. Özellikle râvilere ve tanınmış şahsiyetlere dair kaleme aldığı pek çok kitabıyla bilinen Zehebî de (ö. 748/1348) Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, zayıf râvilere dair Mîzânü’l-iʿtidâl ve tanınmış muhaddislere dair Siyeru aʿlâmi’n-nübelâʾ (I-XXIII, Beyrut 1401-1405/1981-1985) adlı kitapları yazmıştır.

Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr’in Kütüb-i Sitte, Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’i, Taberânî’nin üç mu‘cemi, Bezzâr ve Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî’nin müsnedlerini esas kabul ederek kaleme aldığı, fakat gözlerini kaybettiği için Ebû Hüreyre’nin bir kısım rivayetlerini derleyemediği, bununla beraber 35.463 rivayeti bir araya getirdiği Câmiʿu’l-mesânîd ve’s-sünen el-hâdî li-aḳvemi sünen adlı eseri (nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, I-XXXVII, Beyrut 1415/1994) büyük bir gayretin mahsulüdür. Süyûtî, Cemʿu’l-cevâmiʿi ile İbn Kesîr’in başlattığı çalışmayı daha ileriye götürmüştür.

IX. (XV.) yüzyılın dikkate değer çalışmalarından biri “zevâid” kitaplarının tasnifidir. Nûreddin el-Heysemî’nin (ö. 807/1405) Mecmaʿu’z-zevâʾid’i, Mısırlı muhaddis Ahmed b. Ebû Bekir el-Bûsîrî’nin pek çok zevâid çalışması, asrının yegâne hadis hâfızı olarak bilinen İbn Hacer el-Askalânî’nin, Ahmed b. Hanbel’in de aralarında bulunduğu tanınmış sekiz muhaddisin müsnedlerinde bulunmakla beraber Kütüb-i Sitte’de yer almayan hadisleri bir araya getirdiği el-Meṭâlibü’l-ʿâliye’si bu türün örneklerindendir. İbn Hacer’in hadisle ilgili yüzlerce telifi arasında Fetḥu’l-bârî bi-şerḥi Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî ile el-İṣâbe fî temyîzi’ṣ-ṣaḥâbe adlı eserleri özellikle kaydedilmelidir. Halk arasında yaygın olan hadisleri, hadis diye bilinen hikmetli sözleri ve mevzû hadisleri bir araya getiren Muhammed b. Abdurrahman es-Sehâvî’nin (ö. 902/1497) el-Maḳāṣıdü’l-ḥasene’si ile (Leknev 1303) İsmâil b. Muhammed el-Aclûnî’nin (ö. 1162/1749) kaleme aldığı, bu eseri de ihtiva eden aynı konudaki geniş eseri Keşfü’l-ḫafâʾ ve müzîlü’l-ilbâs ʿamme’ştehere mine’l-eḥâdîs̱i ʿalâ elsineti’n-nâs (I-II, Kahire 1351) adlı kitabı önemli çalışmalardır. Çeşitli eserleri yanında hadis derlemeciliğiyle de tanınan Süyûtî’nin, 200.000 civarında olduğunu tahmin ettiği bütün hadis rivayetlerini bir araya getirmek amacıyla, bir kısmı günümüze ulaşmayan yetmiş bir kaynağı tarayarak kaleme almaya başladığı, ancak vefatı sebebiyle tamamlayamadığı Cemʿu’l-cevâmiʿ adlı eseriyle, bu eserden seçtiği ve alfabetik olarak sıraladığı kısa metinli 10.000 hadisi ihtiva eden el-Câmiʿu’ṣ-ṣaġīr’i bu dönemin önemli hadis çalışmalarıdır. Müttakī el-Hindî’nin Kenzü’l-ʿummâl fî süneni’l-aḳvâl ve’l-efʿâl’i hadis metinlerini ihtiva eden en hacimli kitap sayılabilir. Eserde, Süyûtî’nin adı geçen iki çalışması ile Ziyâdetü’l-Câmiʿi’ṣ-ṣaġīr’indeki hadisler kitap ve bablara göre sıralanmış, ardından bu kitaplar adlarına göre alfabetik sıraya konmuştur.

F) Öğrenimi. İslâmiyet’i daha geniş kitlelere ulaştırma gayesiyle başlatılan askerî harekât sonunda daha I. (VII.) yüzyıl sona ermeden İspanya’dan Orta Asya’ya kadar olan geniş toprakların İslâm coğrafyasına katılması sahâbîleri bu geniş topraklar üzerine dağılmaya mecbur etti. Ashabın bir kısmı bu topraklarda bir süre kaldı veya oralara yerleşti. Hz. Peygamber’in talebeleri olan sahâbîlerle onların yetiştirdiği tâbiîn neslinin yerleştiği bu coğrafî merkezler büyük önem kazandı. Ancak İslâmiyet’in ilk merkezi olan Medine’nin özel bir konumu vardı. İlk dört halife ile en çok hadis rivayet edenlerden Ebû Hüreyre, Hz. Âişe, Abdullah b. Ömer ve Ebû Saîd el-Hudrî Medine’de yaşamışlardır. Tâbiîn neslinin “fukahâ-yi seb‘a” diye anılan yedi büyük fakihi ve hadis ilmine büyük hizmetleriyle tanınan İbn Şihâb ez-Zührî de Medine’nin yetiştirdiği büyük âlimlerdendir. Diğer ilim merkezlerinden Mekke’de Abdullah b. Abbas, Attâb b. Esîd, İkrime b. Ebû Cehil ve Osman b. Talha gibi sahâbîler; Mücâhid b. Cebr, Atâ b. Ebû Rebâh, Amr b. Dînâr gibi tâbiîler; 10.000 sahâbînin ayak bastığı rivayet edilen Şam bölgesinde Muâz b. Cebel, Ubâde b. Sâmit ve Ebü’d-Derdâ gibi sahâbîler; Ebû İdrîs el-Havlânî, Ömer b. Abdülazîz gibi tâbiîler; Ehl-i Bedir’den yetmiş, Bey‘atürrıdvân ehlinden 300 kişinin yerleştiği Kûfe’de (İbn Sa‘d, VI, 9) Hz. Ali, Sa‘d b. Ebû Vakkās, Abdullah b. Mes‘ûd gibi sahâbîler; Alkame b. Kays, İbrâhim en-Nehaî ve Şa‘bî gibi tâbiîler; Basra’da Enes b. Mâlik, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, İmrân b. Husayn gibi sahâbîler; Hasan-ı Basrî, İbn Sîrîn, Katâde b. Diâme gibi tâbiîler hadis öğrenimine hizmet etmişlerdir. Diğer ilim merkezlerinden Mısır’da Abdullah b. Amr b. Âs; Mağrib ve Endülüs’te Mikdâd b. Esved, Misver b. Mahreme ve Seleme b. Ekva‘; Buhara, Semerkant, Merv, Herat, Rey, İsfahan gibi yerleri içine alan Horasan ve Mâverâünnehir bölgesinde Büreyde b. Husayb, Ebû Berze el-Eslemî ve Hakem b. Amr el-Gıfârî gibi sahâbîler yerleştikleri bu yerleri birer hadis öğretim merkezi haline getirmişlerdir (ilk devirlerdeki belli başlı hadis merkezleri ve buralarda yetişen âlimler hakkında geniş bilgi için bk. Sandıkçı, tür.yer.).

Sahâbe neslinin Hz. Peygamber’den bizzat duymadığı hadisleri diğer sahâbîlerden öğrenmek amacıyla yaptığı yolculuklar daha sonraki dönemlerde “talebü’l-hadîs” veya “rihle” adıyla devam etmiş, bu arada gittikleri ilim merkezlerindeki bütün hadisleri öğrenip ezberleyen güçlü hadis hâfızları yetişmiştir. Hadis hâfızı ve fakih Mekhûl b. Ebû Müslim (ö. 112/730) kölelikten âzat edildikten sonra Mısır, Irak, Hicaz (Medine) ve Şam’ı dolaşmış, kendi ifadesine göre bu bölgelerde rivayet edilen hadislerin tamamını öğrenmiştir (Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 146). Yetmiş beş yıllık ömrünün otuz dört yılını belli başlı ilim merkezlerinde hadis tahsiliyle geçiren Endülüslü muhaddis Bakī b. Mahled gibi hadis talebeleri az değildir. Kendi memleketlerinde pek çok hadis âlimi bulunsa bile hadis talebelerinin önemli ilim merkezlerini bazan birkaç defa dolaşarak devrin tanınmış muhaddislerinden hadis rivayet etmeleri bir gelenek halini almıştı. Kendisinden hadis öğrenilecek muhaddis rivayetlerini bir kitapta toplamış olsa dahi bu kitabın sağlam bir nüshasını önce istinsah etme, ardından bizzat muhaddisinden dinleme veya ona okuma, yahut daha sonraki devirlerde geliştirilen usullerle bir kitabın ya da çeşitli kitapların rivayeti için icâzet alma geleneği tahsil süresinin uzamasına tesir etmiştir. Bütün bu zor şartlara rağmen muhaddislerin tükenmeyen gayretleri sonunda Hz. Peygamber’in hadisleri bir araya getirilmiş, hadisler arasındaki rivayet farkları azaltılmış, isnad zincirlerinin gereksiz yere uzaması önlenmiş, bu arada hadisleri rivayet eden kimselerin hayatları, şahsiyetleri, bilgilerinin ve hâfızalarının sağlamlık derecesi en ince noktasına kadar tesbit edilmiştir. İlk devirlerde yapılan seyahatler hadisleri toplamayı hedef almakla beraber daha sonraları âlî isnad elde etmek veya duyulmamış bir hadisi tesbit edebilmek amacıyla sürdürülmüştür. Zira muhaddisler, ancak uzun ve yorucu bir tahsilden sonra öğrendiklerini başkalarına öğretme hakkını elde edebilmişlerdir.

Hadis öğrenimi (tahammül) tarihî seyri içinde çeşitli metotlarla yapılmıştır. Bir hocanın (şeyh) rivayet ettiği hadisi hangi tarzda öğrendiği onu öğretirken kullandığı edâ* sîgalarından anlaşılır. Rivayet usullerinin en makbulü, “hocanın ağzından duymak” anlamına gelen “semâ”dır. Bir kimse semâ yoluyla öğrendiği hadisi başkalarına rivayet ederken en çok “haddesenâ” (bize rivayet etti) lafzını kullanır. Talebe hocanın dersini, daha önce istinsah ettiği bir kitaptan takip etmeyip onun söylediği hadisleri huzurunda yazmak (imlâ) suretiyle öğreniyorsa bunları naklederken en güçlü rivayet şekli sayılan “haddesenâ imlâen” ifadesini kullanır. Hocanın rivayet ettiği hadisler onun huzurunda talebelerden birinin okumasıyla öğreniliyorsa buna “kıraat” veya “arz” denir. Bu usulle alınan hadisler ilk zamanlarda “haddesenâ” diye nakledilirken sonraları daha çok “ahberenâ” lafzıyla öğretilmiştir (bk. İHBÂR). Bu iki yolla bizzat hocadan hadis öğrenme fırsatı bulamayan talebe, onun rivayetlerini kendisinden alacağı bir icâzetle başkalarına rivayet etme hakkını elde edebilir ve bu şekilde aldıklarını “nebbeenâ” (bize rivayet etti) sîgasıyla nakledebilir. Hadislerin yazılı olduğu metinleri hocanın talebeye elden vermesi ve onun kendisinden rivayette bulunmasına izin verdiğini söylemesi (münâvele) daha makbul sayılmış ve bu tarzda alınan hadislerin rivayetinde “enbeenâ” (bize haber verdi) sîgası kullanılmıştır (bk. İNBÂ). Bizzat görüşmediği bir muhaddise, rivayet etmekte olduğu hadisi yazıp kendisine göndermesi için başvuruda bulunma âdeti sahâbenin de kullandığı bir öğrenim yolu olup “mükâtebe” veya “kitâbet” adıyla anılır. Hocanın mektubunda hadislerin rivayet yetkisini de (icâzet) verdiğine dair bir ifade kullanması, öğrencinin o hadisleri daha büyük bir yetkiyle rivayet etmesini sağlar. Hayatta bulunmayan bir râvinin ele geçirilen nüshasının rivayet edilmesi tartışmalı olmakla beraber bu durumun belirtilmesi şartıyla rivayet edilebileceği söylenmiştir (bk. VİCÂDE).

Genellikle II (VIII) ve III. (IX.) yüzyıllarda yapılan hadis tahsili yolculukları IV. (X.) yüzyılın sonuna doğru azalmakla beraber V. (XI.) yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür. Bu seyahatlerin eski canlılığını yitirmesinin bir sebebi hadislerin kitaplarda toplanması, diğer bir sebebi de IV. (X.) yüzyıldan itibaren “dârüssünne” adıyla bazı hadis öğretim müesseselerinin kurulmaya başlanmasıdır. V. (XI.) yüzyılda ilki Bağdat’ta olmak üzere teşekkül eden ve tanınmış ilim adamlarını bünyesinde toplayan Nizâmiye medreseleri VI. (XII.) yüzyıldan itibaren “dârülhadîs” adıyla önce Dımaşk’ta, daha sonra Mısır ve Bağdat’ta, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar devrinde ise pek çok İslâm ülkesinde kurulup yaygınlık kazanmış, böylece hadis tahsilinin belli mekânlarda yapılması sağlanmıştır.

G) Hadis Çeşitleri. Kendilerine güvenilmeyen hadis talebelerinin daha I. (VII.) yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkması ile birlikte râvileri ve rivayetleri güvenilir olup olmama açısından, mahiyet ve muhteva bakımından belli terimlerle değerlendirme ihtiyacı doğmuş, bununla ilgili çalışmalar sonraki iki asırda gelişerek devam etmiştir. Bu terimleri birkaç grup altında toplamak mümkündür:

1. Hadisin Kaynağına Göre. Hz. Peygamber’in bazı hadisleri kendi ifadesi ve üslûbu ile söylerken, “Allah Teâlâ şöyle buyuruyor” demesine bakarak bu sözlerin mânasının onun gönlüne Allah tarafından ilham edildiği dikkate alınmış ve bunlara kutsî hadis denmiştir. İlâhî hadis, rabbânî hadis adları da verilen bu rivayetlerin içinde sahih, zayıf, hatta mevzû olanlar bulunabileceğinden tenkit ölçüleri kutsî hadislere de uygulanmıştır. Resûl-i Ekrem’in diğer hadislerinin bu niteliği taşımadığını kabul edenler, onlara “kutsî hadis” ifadesinin karşıtı olarak “nebevî hadis” demeyi uygun görmüşlerdir. Sahâbeden itibaren günümüze kadar herhangi bir kimsenin senedli veya senedsiz olarak, “Hz. Peygamber şöyle buyurdu” veya “şöyle yaptı” deyip doğrudan Resûl-i Ekrem’e isnad ettiği sahih, zayıf, hatta uydurma söze, fiile veya takrire merfû hadis (Peygamber’e ulaşan hadis) adı verilmiştir. Bu bir değerlendirme terimi olmayıp sözün Hz. Peygamber’e nisbetini ifade eder. Aynı şekilde sahâbîlerden birine senedli veya senedsiz nisbet edilerek, “Falan kimse şöyle söyledi” veya “yaptı” diye nakledilen söz, fiil veya takrire Peygamber’e kadar ulaşmayıp sahâbe neslinde kaldığı için mevkuf hadis denmiş, tâbiîn veya tebeu’t-tâbiîn neslinden bir âlime nisbet edilenlere de maktû hadis adı verilmiştir.

2. Râvi Sayısına Göre. Bazı hadisler onları ilk defa söyleyenden bir veya birden çok senedle gelmektedir. Senedlerin azlığına veya çokluğuna göre hadisler mütevâtir ve âhâd olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Mütevâtir hadisler, yalan bir haberi rivayet etme hususunda birleştiklerini aklın kabul etmeyeceği kadar kalabalık râviler topluluğunun yine kendileri gibi bir topluluktan alıp naklettikleri, görülen veya duyulan bir olayla ilgili hadislerdir. Diğer rivayetlerin aksine mütevâtir hadisler kesin bilgi veren sağlam haberler olduğu için tenkide tâbi tutulmaz. Kendileriyle amel edilmesi gerekli olan bu haberlerden sözleri birbirinin aynı olanlara “lafzî mütevâtir” denmekte olup bunların sayısı çok azdır. Sözleri arasında fark bulunmakla beraber muhtevaları aynı olan rivayetlere de “mânevî mütevâtir” adı verilir. Mütevâtir hadislerin sayısı hakkında 100 ile 300 arasında değişen rakamlar zikredilir.

Râvilerinin sayısı bakımından mütevâtir derecesine ulaşmayan rivayetler âhâd hadis sayılmıştır (bk. HABER-i VÂHİD). Mütevâtir derecesine ulaşmamakla beraber muhaddisler, fakihler, hatta diğer âlimler ve müslümanlar arasında yayılması sebebiyle bir nevi mânevî tevâtür özelliği taşıyan rivayetlere meşhur hadis denmiştir. Ashap ve tâbiîn dönemlerindeki râvileri bir veya iki kişi olsa bile daha sonra her nesilde ikiden fazla râvi tarafından rivayet edilen bu hadislere fıkıh âlimleri yaygın olmalarını göz önünde bulundurarak müstefîz adını vermişlerdir. Bir hadisin meşhur olması tenkit dışı kalmasını gerektirmediğinden bu tür hadisler güvenilirlik açısından sahih, hasen, zayıf, mevzû gibi kısımlara ayrılmıştır. Senedinin râvi sayısı baştan sona her tabakada en az iki olan hadislere azîz adı verilmiştir. Bu tarifi benimsemeyip bir hocadan iki veya üç kişinin rivayet ettiği hadislere azîz adını verenler de vardır. Senedinin herhangi bir yerinde râvi sayısı bire düşen hadisler garîb diye anılmıştır. Tek olan râvi sahâbî tarafında ise bu rivayetlere mutlak garîb (mutlak ferd), diğer kısımlarında ise nisbî garîb (nisbî ferd) denmiştir.

3. Sıhhat Derecesine Göre. Hadislerin hüccet (delil) değeri taşıması sıhhat (sağlamlık) derecesine bağlıdır. Sened ve metninin sağlamlığı sebebiyle delil olmaya elverişli hadisler genel bir ifadeyle makbul, böyle olmayanlar da merdud diye anılır. Öte yandan hadisler güvenilir olup olmama yönünden üçlü bir taksime tâbi tutulmuştur. Sahih hadis, güvenilir râvilerin rivayetlerine ters düşmemek (şâz), senedinde ve metninde gizli bir kusuru (illet) bulunmamak şartıyla, ilâhî emirleri yerine getirip günahlardan kaçınan (âdil) ve hadisi başkasına rivayet edinceye kadar hocasından aldığı gibi koruyan (zabt sahibi) râvilerin yine kendileri gibi râvilerden baştan sona kesintisiz (muttasıl) bir senedle rivayet ettikleri hadistir. Sahih hadislerin en üstünü mütevâtir rivayetlerdir. Diğer hadis kitaplarında da çok miktarda sahih hadis bulunmakla birlikte en güvenilir hadisler, Buhârî ve Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’lerinde bir araya getirilmiştir. Sahihten bir derece aşağıda bulunan hasen hadis, râvisi zabt açısından biraz kusurlu olan hadistir. Bu hadisleri fıkıh âlimleri delil olarak kullanmışlardır. Hasen hadislerin çokça bulunduğu kaynakların başında Tirmizî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i ile Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce’nin sünenleri gelmektedir. Sahih ve hasen hadislerin makbul ve delil olmaya elverişli durumda bulunduklarını ifade etmek üzere “ceyyid, mücevved, sâbit, kavî, mahfûz, ma‘rûf, sâlih” gibi terimler de kullanılmıştır. Sahih ve hasen hadisin şartlarını taşımayan rivayetler ise zayıf kabul edilmiştir. Âlimlerin önemli bir kısmı sahih veya hasen hadisin bulunmadığı konularda fazla kusurlu olmamak şartıyla zayıf hadislerle de amel edilebileceğini söylemiştir. Zayıf hadis, sahih hadiste bulunması gereken özelliklerden birini veya birkaçını taşımamasına göre değişik adlarla anılır.

4. Senedinde Kopukluk Bulunmamasına Göre. Hadisin senedinde yer alan ilk râviden son râviye kadar isnad zincirinin halkalarında kopukluk bulunmayan hadislere -bunlar ister merfû ister mevkuf isterse maktû olsun- muttasıl ve mevsul adı verilmektedir. Senedlerinde kopukluk bulunmamasına bakarak bu rivayetlere müsned de denilmektedir. Fakat genellikle müsned hadisler senedinde kopukluk olmadan Hz. Peygamber’e ulaşan rivayetlerdir. Resûl-i Ekrem’in müsned ve muttasıl olan bir hadisi söylediği sırada yaptığı bir hareketi (meselâ sahâbînin elini tutması) veya kullandığı bir sözü (meselâ yemin ederek hadise başlaması), yahut hem hareketi hem sözü o hadisi rivayet ederken her bir râvinin aynen tekrarlaması halinde bu hadis müselsel adını alır. Müselsel hadislerin muttasıl olması onların sağlamlığını göstermez. Hadisin senedindeki râvilerin, o hadisi birbirlerinden duyduklarını açıkça belli eden “semi‘tü, haddesenâ, ahberenâ” gibi sîgalar yerine “an” sîgasıyla rivayet etmeleri halinde hadis muan‘an, “enne” sîgasıyla rivayet ettiklerinde de müen’en diye anılır. Muan‘an ve müen’en hadislerin muttasıl kabul edilebilmeleri için senedlerindeki râvilerin adâlet sahibi olup “tedlîs” (aş.bk.) yapmadıklarının ve hadisleri birbirleriyle görüşerek muteber bir yolla rivayet ettiklerinin bilinmesi gerekir.

5. Senedinde Kopukluk Bulunmasına Göre. Senedinde kopukluk bulunan hadisler zayıf sayılmış, kopukluğun bulunduğu yere ve eksik olan râvi sayısına göre değişik adlarla anılmıştır. Bunlardan mürsel olanlar, bir tâbiînin kendisinden o hadisi aldığı sahâbînin adını atlayarak Hz. Peygamber’e nisbet ettiği hadislerdir. Ancak mütekaddimûndan olan muhaddislerle fıkıh ve usûl-i fıkıh âlimleri daha sonraki muhaddislerin aksine senedi kopuk olan her hadise mürsel adını vermişlerdir. Âlimlerin çoğu mürsel hadisin zayıf olduğunu söylerken bazı âlimler sika râviler tarafından rivayet edilen mürselleri sahih kabul etmişlerdir. Münkatı‘ hadis, senedinden en az bir veya ardarda olmamak şartıyla birden çok râvi eksik olan veya sadece tâbiî râvisi düşen yahut senedinde bilinmeyen bir râvi bulunan hadistir. Mu‘dal hadis, senedinin herhangi bir yerinden birbiri ardınca iki veya daha fazla râvinin düştüğü hadistir. Senedinde birer râvinin eksik olduğu mürsel ve münkatı‘ rivayetler zayıf sayılmakta, iki veya daha fazla râvinin düştüğü mu‘dallar ise onlardan da zayıf kabul edilmektedir. Müdelles hadis, kusuru râvisi tarafından gizlenerek hiçbir kusuru yokmuş gibi rivayet edilen hadistir. Meselâ râvinin, kendisinden hadis duymadığı bir kimseden duymuş gibi rivayet etmesi, yahut durumunu gizlemek istediği zayıf bir hocasını bilinmeyen lakabı veya nisbesiyle anması birer kusur (tedlîs) sayılmıştır. Senedin son râvi ile başlayan kısmından bir veya birkaç râvisi, hatta senedin sonuna kadar bütün râvileri düşürülerek rivayet edilen hadise muallak adı verilmektedir. Buhârî gibi bazı muhaddisler, genellikle bir meseleyi kısaca ifade etmek istedikleri zaman senedinde hiçbir kopukluk bulunmayan hadisleri bütün senedlerini veya senedin bir kısmını atarak zikretmişlerdir. Onların maksatları bilindiği için bu nevi muallak rivayetler zayıf sayılmamıştır.

6. Râvisinin Kusuruna Göre. Râviler, hadis âlimleri tarafından ya yalancılık, ibadette gevşeklik gibi ahlâkî ve dinî kusurlar bakımından (adâlet) veya çok yanılma, hâfıza bozukluğu, dikkatsizlik gibi zihnî yetersizlikler (zabt) açısından tenkide uğramışlardır. Râvilerin rivayet ettiği hadisler buna göre değişik adlar alır ve farklı mertebelerde değerlendirilir. Râvinin bir kelimeyi yanlış okuması veya hocasından dinlerken yanlış duyması sebebiyle senedinde yahut metninde hata yapılan hadise musahhaf denir. Daha sonraki dönemlerde bu mâna değişmiş, kelimenin yazılışı bozulmamakla beraber noktalama hatası yapılan hadislere musahhaf, hareke ve harf yanlışı yapılanlara da muharref adı verilmiştir. Bu hadisler sened ve metinlerinin durumuna göre sahih, hasen veya zayıf olabilir. Muztarib hadis, râviler tarafından birbirine muhalif olarak rivayet edilen, biri ötekine tercih veya birbiriyle telif edilemeyen rivayetlerdir. Râvisinin hâfıza kusurundan kaynaklanan ıztırâb metne göre senedde daha çok görülür ve hadisin zayıf sayılmasına yol açar. Râvilerden birinin metin veya seneddeki kelimelerin yerini değiştirmesi, yahut bir kelimenin yerine bir başka kelimeyi koyması suretiyle rivayet ettiği hadis maklûb adını alır. Hadisi rivayet edenin açıklama yapmak amacıyla söylediği, ancak talebeleri tarafından hadisin metninde veya senedinde bulunduğu zannıyla hadisle birlikte rivayet edilen kelime veya cümleye ve dolayısıyla bu fazlalığın bulunduğu hadise müdrec denir. Bazı hadisler, dış görünüşü bakımından kusursuz sanılsa bile sahih olmalarına engel teşkil eden ve ancak hadis âlimleri tarafından farkedilen gizli bir kusur (illet) taşıyabilir. Bu tür hadislere muallel veya ma‘lûl denir. Güvenilir bir hadis râvisinin kendinden daha güvenilir olan bir râvinin veya râvilerin rivayetine ters düşecek şekilde naklettiği hadise şâz adı verilir. Bu hadislerden daha güvenilir râvinin rivayetine mahfuz denir ve bu hadis delil olarak kullanmada ötekine tercih edilir. Sika bir râvi, arkadaşlarıyla birlikte bir muhaddisten aldığı hadisi onların söylemediği bir fazlalıkla rivayet ederse bu fazla kısma “ziyâdetü’s-sika” adı verilir ve ilâve kısım delil olarak kullanılabilir. Râvisi güvenilir de olsa sadece bir senedi bulunan hadis bazı âlimlerce şâz kabul edilmiştir. Şâz hadisin aksine zayıf bir râvinin güvenilir kimsenin rivayetine ters düşecek şekildeki nakline münker adı verildiği gibi münkerin karşıtı olan güvenilir râvinin rivayeti de ma‘rûf diye anılır ve bu hadis delil olarak kullanılır. Hadiste yalan söylemekle itham edilen veya özel hayatında yalan söylediği, büyük günah işlediği, çok yanıldığı bilinen râvinin tek başına rivayet ettiği hadise metrûk (matrûh) denmektedir.

Yalancılar tarafından uydurulup Hz. Peygamber’e nisbet edilen rivayetlere mevzû adı verilir. Bazı kötü niyetli kimseler, maddî veya mânevî çıkar elde etmek düşüncesiyle, yahut bir kısım iyi niyetli kişiler sevap kazanmak arzusuyla uydurdukları veya duyup beğendikleri bazı sözleri hadis diye nakletmişler, bu şekilde müslümanların dinlerini saf kaynağından almalarını bir ölçüde zorlaştırmışlardır. Muhaddisler, mevzû rivayetleri tesbit edip ayıklamak için çeşitli usuller geliştirmişler ve bu maksatla büyük gayretlerin ürünü olan çalışmalar ortaya koymuşlardır. Hadis diye uydurulan sözleri veya bizzat kendilerinin uydurduğu rivayetleri menfaatleri uğruna halka yaymaya çalışan kimselere “kussâs” adı verilmiştir.

II. ŞÎA ve HADİS
İmâmiyye Şîası’na göre hadis, Hz. Peygamber ile onun gibi mâsum kabul ettikleri on iki imamın sözleri, fiilleri ve takrirleri olup bunlar arasında fark yoktur. Çünkü Resûl-i Ekrem’e gelen “ruh” onun vefatından sonra imamlara intikal etmiştir (Küleynî, I, 273-274). Bu anlayışla ilgili olarak altıncı imam Ca‘fer es-Sâdık’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Benim sözüm babamın sözüdür, babamın sözü dedemin sözüdür, dedemin sözü Hüseyin’in sözüdür, Hüseyin’in sözü Hasan’ın sözüdür, Hasan’ın sözü Emîrü’l-müminînin (Hz. Ali) sözüdür, onun sözü Resûlullah’ın, Resûlullah’ın sözü de Allah’ın kelâmıdır” (a.g.e., I, 53). Netice itibariyle peygamberlerinkine benzer bir makama sahip olan ve onlar gibi Allah tarafından tayin edilen imamların (M. Hüseyin Âl-i Kâşifi’l-Gıtâ, s. 58) sözü Allah’ın sözüdür; çünkü onlar meleklerin ve peygamberlerin bildiği her şeyi bildikleri gibi öğrenmek istedikleri bilgiyi doğrudan Allah’tan alma imkânına sahiptirler (Küleynî, I, 255-258). Ayrıca Resûl-i Ekrem’in Hz. Ali’ye yazdırdığı yetmiş zirâ uzunluğundaki “Câmi‘a” adlı sahîfede insanların muhtaç olduğu her şey, kıyamete kadar vuku bulacak her olay, bütün helâl ve haramlar, hatta cennetliklerin isimleri bile yazılıdır; çürümesi ve yıpranması mümkün olmayan bu sahîfe Hz. Ali vasıtasıyla imamlara intikal etmiştir. Hz. Peygamber’e Mi‘rac gecesi verilen, ondan da Hz. Ali’ye ve imamlara intikal eden “Dîvânü’ş-Şî‘a” adlı bir kitapta da bu tür bilgiler mevcuttur. Ca‘fer es-Sâdık’ın yanındaki “el-Cifrü’l-ebyaz” adlı eserde Zebûr, Tevrat, İncil, Hz. İbrâhim’e verilen sahîfeler ve Hz. Fâtıma’nın mushafı bulunmaktadır (Meclisî, XXVI, 18-67, 121-125). Ehl-i sünnet kaynaklarına göre ise Hz. Ali, Kur’ân-ı Kerîm’den başka Resûlullah tarafından kendisine verilmiş bir şey olup olmadığını soranlara, bazı hükümlere dair üç beş hadisi ihtiva eden küçük bir sahîfeden başka yanında bir şey bulunmadığını, böyle bir iddiayı ileri sürenlerin yalancı olduğunu belirtmiştir (Müslim, “ʿItḳ”, 20; Nesâî, “Ḳasâme”, 9, 13).

Şîa’ya göre Hz. Peygamber sözlerinin yazılmasını hiçbir zaman yasaklamamış, bu sebeple başta Hz. Ali olmak üzere İbn Abbas gibi bazı sahâbîler Asr-ı saâdet’te hadis yazmışlar, Şiîler de daha Hulefâ-yi Râşidîn devrinden itibaren hadisleri tedvin etmeye başlamışlardır. Resûl-i Ekrem’in Hz. Ali’ye bizzat yazdırdığı sahîfe (bazı kaynaklardaki adıyla Kitâbü ʿAlî, bk. Hasan es-Sadr, Teʾsîsü’ş-Şîʿa, s. 279) hacimli bir eser olup bütün helâl ve haramları ihtiva etmekteydi. Resûlullah’ın âzatlısı olup onun zamanında önde gelen Şiîler’den biri sayılan Ebû Râfi‘ el-Kıbtî’nin, Kitâbü’s-Sünen ve’l-aḥkâm ve’l-ḳaḍâyâ adlı eserinde hadisleri ilk defa toplayıp tedvin ettiği söylenmektedir. Yine onlara göre Şiî sahâbîlerden olup Kitâbü Ḥadîs̱i Câselîk’in (Câsîlîk) müellifi kabul edilen Selmân-ı Fârisî ile, Hz. Peygamber’den sonraki olaylar hakkında bilgi ihtiva eden Kitâbü’l-Ḫuṭbe’nin müellifi Ebû Zer el-Gıfârî’den, ayrıca Hz. Ali ve Ammâr b. Yâsir’den rivayette bulunan ve aşırı bir Şiî olarak bilinen Asbağ b. Nübâte (Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, I, 271), Hz. Ali’nin kâtibi Ubeydullah b. Ebû Râfi‘, sonraları Seccâd lakabıyla tanınan Zeynelâbidîn ilk musanniflerdendir. Ehl-i sünnet mensupları hadisleri yazmaktan çekindikleri ve ancak II. (VIII.) yüzyıldan itibaren hadis tedvin etmeye başladıkları halde Hz. Ali’yi kendilerine örnek alan Şîa grupları hadis yazmayı hiçbir zaman ihmal etmemiştir. Hz. Ali’den on birinci imam Hasan b. Ali el-Askerî’ye (ö. 260/874) kadar Şîa tarafından hadis konusunda 6600’den fazla eser kaleme alınmakla beraber (Hasan es-Sadr, eş-Şîʿa ve fünûnü’l-İslâm, s. 36) 400 kitabın (el-usûlü’l-erbaa mie) her biri “asıl” sayılmakta ve bunların bir başka kitaptan faydalanılmadan doğrudan mâsum imamlardan duyularak yazıldığı kabul edilmekte, ancak altmış veya yetmiş kadarının müellifi zikredilebilmektedir (İbn Şehrâşûb, s. 2; Hasan el-Emîn, [1401/1981], II, 33-46). Bu eserlerden meydana getirilen ve Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en çok itibar edilen şu dört kitap (Kütüb-i Erbaʿa) Sünnîler’in Kütüb-i Sitte’sinin önemine sahiptir: 1. Küleynî’nin (ö. 329/940) el-Kâfî’si (Tebriz 1281; Tahran 1311; I-VIII, Tahran 1375-1378, 1961). Müellifin otuz (veya yirmi) yılda meydana getirdiği belirtilen İmâmiyye’nin bu en değerli hadis kitabı 16.099 hadis ihtiva etmekte olup “usul”, “fürû” ve “ravza” adlı üç bölümden oluşmaktadır. Eserdeki rivayetlerin çoğu Ca‘fer es-Sâdık’ın ve diğer mâsum imamların sözlerinden ibaret olup pek azı Hz. Peygamber’e aittir. 2. İbn Bâbeveyh el-Kummî’nin (ö. 381/991) Men lâ yaḥḍuruhü’l-faḳīh’i (I-IV, Leknev 1306-1307; I-IV, Necef 1377; Beyrut 1401/1981). 5963 (9044: Hasan es-Sadr, Teʾsîsü’ş-Şîʿa, s. 288) hadis ihtiva etmektedir. İbn Bâbeveyh eserini fazla uzatmamak için senedleri çıkarmış ve hadisleri kendince güvenilir bazı Şiî müelliflerin kitaplarından seçtiğini söylemiştir (Men lâ yaḥḍuruhü’l-faḳīh, I, 3). 3. Şeyhüttâife unvanıyla bilinen Ebû Ca‘fer et-Tûsî’nin (ö. 460/1067) Tehẕîbü’l-aḥkâm’ı (I-II, Tahran 1316-1318; I-IX, Necef 1377-1382; Beyrut 1401/1981). 393 babdan meydana gelen eserde özellikle ahkâma dair 13.590 hadis yer almaktadır. 4. Yine Ebû Ca‘fer et-Tûsî’nin el-İstibṣâr’ı (I-III, Leknev, ts.; I-IV, Necef 1375-1376). 920 (915 veya 925) babdan meydana gelen ve Tehẕîbü’l-aḥkâm’ın ihtisarından ibaret olan eserde 5511 ahkâm hadisi bulunmaktadır (a.g.e., s. 288-289; Aʿyânü’ş-Şîʿa, I, 144). Ebû Ca‘fer et-Tûsî, bu iki eserdeki hadisleri büyük ölçüde el-Kâfî’den seçmiş olup bütün rivayetlerin isnadı muttasıl değildir (üzerlerine pek çok şerh, hâşiye ve ta‘lik yazılmış olan bu eserler hakkında geniş bilgi için bk. KÜTÜB-i ERBAA).

Önem bakımından dört kitaptan hemen sonra gelen üç kitap daha bulunmaktadır. Bunların birincisi Feyz-i Kâşânî’nin (ö. 1090/1679) usul, fürû, sünen ve ahkâmı ihtiva eden el-Vâfî adlı eseri olup (I-II, Tahran 1310-1314; I-III, Tahran 1322-1324; I-III, Kum 1404/1984) Kütüb-i Erbaʿa’daki hadislerin tekrarından ibarettir. Müellif bu eserini daha sonra eş-Şâfî adıyla ihtisar etmiştir. İkinci kitap Hür el-Âmilî’nin (ö. 1104/1693 [?]) Hz. Peygamber, Hz. Ali ve imamlardan rivayet edilen hadisleri tam isnadlarıyla ve çeşitli rivayetleriyle topladığı Vesâʾilü’ş-Şîʿa ilâ taḥṣîli mesâʾili’ş-şerîʿa’sıdır (I-III, Tahran 1269-1271, 1283-1288, 1313-1314, 1323-1324; Tebriz 1313; nşr. Abdürrahim Rabbânî Şîrâzî, I-XX, Tahran-Kum 1376-1389 ve bu neşrin ofset baskısı: Beyrut 1412/1991). Müellif, eserden daha kolay faydalanılmasını sağlamak amacıyla hadislerin isnadlarını çıkararak kitabını Hidâyetü’l-ümme ilâ aḥkâmi’l-eʾimme adıyla ihtisar etmiştir. Mirzâ Hüseyin b. Muhammed Takī en-Nûrî et-Tabersî Müstedrekü’l-Vesâʾil’inde (I-III, Tahran 1318-1321), Hür el-Âmilî’nin eserinde yer almayan hadislerle birlikte toplam 23.000 rivayeti toplamış, Âyetullah Âgā Hüseyin Burûcirdî de Tehẕîbü’l-Vesâʾil’inde Vesâʾil’in bazı yanlışlarını tashih etmiştir. Üçüncü eser, Muhammed Bâkır el-Meclisî’nin (ö. 1110/1698 [?]), Şiî müelliflerine ait 400 kadar eserdeki Şiî-İmâmî rivayetleri bir araya getiren Biḥâru’l-envâr’ıdır (I-CX, Tahran 1376-1394; Beyrut 1403/1983).

Şiî âlimlerinin, kendi hadis kitapları hakkında Ehl-i sünnet’in aksine tutucu olmadıklarını, bu kitaplardaki hadislerin tamamını delil olmaya elverişli görmediklerini, dolayısıyla gerektiğinde onları tenkit ettiklerini, fakat Ehl-i sünnet’in başta Ṣaḥîḥayn olmak üzere Kütüb-i Sitte’deki hadislerin hemen hemen tamamını hatasız kabul edip onları tenkide izin vermediklerini ileri sürmeleri (Dâʾiretü’l-maʿârifi’l-İslâmiyye eş-Şîʿiyye, III, 118, 120) gerçeği yansıtmamaktadır. Ebû Dâvûd ve Tirmizî gibi muhaddisler, Kütüb-i Sitte arasında yer alan kendi kitaplarında zayıf hadisler bulunduğunu belirttikleri gibi Sünnî mezhep imamları da bu kitaplardaki bazı hadisleri tenkit etmişler ve delil olarak kullanılmasını doğru bulmamışlardır (bk. KÜTÜB-i SİTTE).

Şîa’ya göre hadisler mütevâtir ve âhâd olmak üzere iki ana bölümde toplanır. Âhâd hadisler önce sahih, hasen, müvessak ve zayıf olmak üzere dört kısma, bunlar da kendi arasında otuz kadar türe ayrılır. Bir hadisin sahih olabilmesi için onu, mâsum olan Hz. Peygamber’e veya imama varıncaya kadar İmâmiyye’den âdil bir râvinin her tabakada yine kendisi gibi âdil ve İmâmiyye’den olan râviden alarak muttasıl bir senedle rivayet etmesi gerekir. Bir hadisin şâz olması sahih olmasına engel değildir (Şehîd-i Sânî, s. 77-80). Müvessak hadis Şiî olmamakla birlikte, başka bir ifadeyle “akîdesi bozuk olmakla beraber” nakil hususunda güvenilir olduğu yine Şiîler tarafından kabul edilen diğer müslümanların rivayet ettiği hadistir. Buna “kavî” de denir (a.g.e., s. 84-85). Âdil olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber övülmüş bir râvinin rivayeti hasen sayılmakta, sahih, hasen ve müvessak hadislerin şartlarına sahip olmayan rivayetler ise zayıf kabul edilmektedir. İmâmiyye için yeni bir terminoloji geliştirerek hadisleri sahih, hasen, müvessak ve zayıf olarak dört kısma ayıran kişinin Ebü’l-Fezâil Seyyid Cemâleddin Ahmed b. Tâvûs (ö. 673/1274) olduğu (Hasan es-Sadr, eş-Şîʿa ve fünûnü’l-İslâm, s. 40) veya bu ayırımı İbnü’l-Mutahhar el-Hillî’nin (ö. 726/1325) yaptığı söylenmektedir. Şîa ulemâsının güvenilir saydığı Sünnî râvilerin rivayetlerini kabul etmesine karşılık Sünnîler’in, yalancı olduklarını ve hadis uydurduklarını ileri sürerek Şiîler tarafından rivayet edilen hiçbir hadisi kabul etmedikleri yönündeki iddialar (Hâşim Ma‘rûf el-Hasenî, el-Mevżûʿât fi’l-âs̱âr ve’l-aḫbâr, s. 53) gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Nitekim Buhârî’nin, dâî* olmamak kaydıyla güvenilir Şiîler’in rivayet ettikleri hadisleri eṣ-Ṣaḥîḥ’ine aldığı bilinmektedir. Şîa’nın Sünnî hadis kitaplarında yer alan hadisleri güvenilir kabul etmemesinin en önemli sebebi, bu hadislerin çoğunun onların âdil saymadığı kişiler ve sahâbîler tarafından rivayet edilmiş olmasıdır. Onlara göre bir hadisin muteber sayılabilmesi için oğuldan babaya doğru Ca‘fer es-Sâdık - Muhammed el-Bâkır - Zeynelâbidîn - Hz. Hüseyin - Hz. Ali - Resûlullah yoluyla gelmesi gerekir. Ehl-i beyt’ten olmayan sahâbîlerden, meselâ Ebû Hüreyre, Semüre b. Cündeb, Amr b. Âs gibi kişilerden gelen rivayetlerin hiçbir değeri yoktur (M. Hüseyin Âl-i Kâşifi’l-Gıtâ, s. 79). Genellikle Şiîler yalancı, hatta mürted, kâfir, fâsık ve münafık saydıkları sahâbîlerin rivayetlerini ihtiva etmesi sebebiyle Kütüb-i Sitte’nin hadislerine güvenilemeyeceği görüşündedirler (Bakan, s. 72, 74). Mâsum imamlardan Ca‘fer es-Sâdık’ın, ashabın Hz. Peygamber hakkında doğru söylediğini belirtmesine rağmen (Küleynî, I, 65) Şîa’nın sadece Selmân-ı Fârisî, Ebû Zer el-Gıfârî, Mikdâd b. Esved ve Ammâr b. Yâsir gibi belirli sahâbîleri güvenilir kabul etmesini (Hasan es-Sadr, eş-Şîʿa ve fünûnü’l-İslâm, s. 31) anlamak kolay değildir.

Şiî âlimleri, Hz. Ali’ye ve Ehl-i beyt’e muhabbetiyle tanınan Hâkim en-Nîsâbûrî’yi (ö. 405/1014) İmâmî bir Şiî olarak kabul ederler ve onun Ehl-i sünnet tarafından da kabul gören Maʿrifetü ʿulûmi’l-ḥadîs̱’ini yaygın kanaatin aksine usûl-i hadîs sahasında kaleme alınan ilk eser sayarlar. Şehîd-i Sânî lakabıyla anılan Zeynüddin b. Ali el-Âmilî’nin el-Bidâye fî ʿilmi’d-dirâye adlı eseri de Şîa’nın önemli usûl-i hadîs kitapları arasında yer alır. Kitap müellifi tarafından er-Riʿâye fî ʿilmi’d-dirâye adıyla şerhedilmiştir (nşr. Abdülhüseyin Muhammed Ali Bakkāl, Kum 1408/1987). Ayrıca Hüseyin b. Abdüssamed el-Hârisî’nin Dirâyetü’l-ḥadîs̱’i (Tahran 1306) ve oğlu Bahâeddin el-Âmilî’nin er-Risâletü’l-Vecîze diye de anılan Dirâyetü’l-ḥadîs̱’i de (Süleymaniye Ktp., Çelebi Abdullah Efendi, nr. 39, vr. 5-8; ayrıca bk. Brockelmann, GAL Suppl., II, 597; Âgā Büzürg-i Tahrânî İran’da birçok defa basıldığını söylemektedir: eẕ-Ẕerîʿa, XXV, 51) kayda değer eserlerdendir.

Şîa hadis ricâli konusunda da dört kitabı asıl kabul etmekte (Ebû Ca‘fer et-Tûsî, s. 4), daha sonraki eserlerin bunlara dayandığını söylemektedir. Bunların ilki, Ebû Amr Muhammed b. Ömer el-Keşşî’nin (ö. 340/951) Sünnî ve Şiî râvileri ihtiva eden Maʿrifetü’n-nâḳılîn adlı eseri olup Ebû Ca‘fer et-Tûsî kitaptan Sünnîler’i çıkararak Şiî râvilerden oluşan İḫtiyâru maʿrifeti’r-ricâl adıyla yeni bir eser meydana getirmiştir (bk. bibl.). İkinci ve üçüncü eserler de yine Ebû Ca‘fer et-Tûsî’ye ait olup bunlardan Ricâlü’t-Tûsî’de (nşr. Muhammed Sâdık Âl-i Bahrülulûm, Necef 1381/1961) Hz. Peygamber’in ashabı ile on iki imamın yakınları kronolojik sıraya göre ele alınmakta, Fihrisü’t-Tûsî’de ise (Kalküta 1873; nşr. Muhammed Sâdık Âl-i Bahrülulûm, Necef 1961; Beyrut 1983) eserleri Şîa’ya göre asıl mahiyetinde olanlarla diğer müellifler incelenmektedir. Dördüncü eser, Ahmed b. Ali en-Necâşî’nin ilk Şiî müelliflerine dair Kitâbü’r-Ricâl’idir (Ricâlü’n-Necâşî) (Bombay 1317; nşr. Muhammed Cevâd en-Nâînî, I-II, Beyrut 1408/1988).

En çok hadis rivayet ettiği söylenen Şiî râvilerinin başında Câbir el-Cu‘fî (ö. 128/746) gelmekte, onun naklettiği 140.000 hadisin yarısını bizzat Muhammed el-Bâkır’dan aldığı belirtilmektedir (Hür el-Âmilî, XX, 151). Ancak Ebû Hanîfe ve İbn Kuteybe başta olmak üzere Sünnî âlimler Câbir için “zayıf, kezzâb, metrûk” değerlendirmesini yapmışlardır. İmâmiyye Şîası içinde Ahbâriyye kolunun ileri gelen hadis âlimleri arasında yer alan Hür el-Âmilî’nin belirttiğine göre Şiîler, 300 yıldan fazla bir süre boyunca hadisleri mâsum imamların huzurunda yazdıkları için Kütüb-i Erbaʿa’yı tasnif eden üç imam döneminde, hatta daha sonraki zamanlarda bile sened tenkidini bir mesele olarak görmemişlerdir. Sahih rivayetleri zayıflarından ayırt eden bu musannif imamların eserlerindeki rivayetlerin güvenilir olduğunu belirtmeleri onların senedlerinin sağlamlığı için bir garanti sayılmıştır. Fakat Şiîler, kitaplarındaki hadislerin senedleri bulunmadığını söyleyerek bunları tenkide tâbi tutan Ehl-i sünnet’e karşı hadis kitaplarını savunmak zorunda kalınca yüzyıllar sonra Sünnîler’inkine benzer hadis terimleri ve isnad sistemi geliştirmeye gayret etmişlerdir (a.g.e., XX, 96-100). İmâmiyye’nin Ahbâriyye koluna mensup âlimlerin Ehl-i sünnet taklitçiliği sayarak karşı çıkmasına rağmen İbnü’l-Mutahhar el-Hillî VII. (XIII.) yüzyıldan itibaren hadisleri sahih, zayıf gibi gruplara ayırmış, X. (XVI.) yüzyılda da ilk Şiî hadis usulü kitabı kaleme alınmıştır. Cerh ve ta‘dîl ilminin daha sonra ortaya çıkması sebebiyle de Şiîler aslında var olmayan pek çok ismi hadislerin senedine eklemişlerdir. Zira gerçek anlamda tenkit sistemi kullanılsaydı, İmâmiyye fakihlerinin ileri gelenlerinden İbn Usfûr el-Bahrânî’nin dediği gibi, Şiî hadis külliyatındaki rivayetlerden çok azı geride kalabilecekti (Nâsır b. Abdullah el-Kafârî, s. 384-388).

III. ŞARKİYATÇILAR ve HADİS
Şarkiyatçılar, Hz. Peygamber’in hadisleri yazmayı yasaklaması sebebiyle sahâbîler tarafından pek az hadisin rivayet edildiğini, hadis külliyatını dolduran rivayetlerin çoğunun Hz. Muhammed’le ilgisi bulunmadığını, bunların, ortaya çıkan yeni meselelere çözüm getirmek için II (VIII) ve III. (IX.) yüzyıllarda İslâm hukukçuları tarafından uydurulduğunu ileri sürerler. Ayrıca hadislerin farklı görüşlere mensup kimseler tarafından ortaya atılması yüzünden birbiriyle çeliştiğini, esasen bir kısmının Tevrat’tan, İncil’den ve eski hurafelerden derlendiğini iddia ederler. Şarkiyatçıların hadis konusunda farklı sonuçlara varmasının sebepleri arasında, İslâm âlimleri tarafından güvenilir kabul edilmeyen Vâkıdî, Ebü’l-Ferec el-İsfahânî gibi kişilere, ayrıca delil olarak kullanılmayan şâz, garîb, hatta mevzû rivayetlere fazlaca değer vermeleri zikredilebilir. Şarkiyatçıların, ilmîlik iddiasıyla hadisleri tarihî olaylara göre uygun düşüp düşmediğine bakarak açıklamaya kalkışmalarını, en sahih hadislerin bile belli bir zamanda ve belli maksatlarla uydurulduğunu ileri sürmelerini ilmîlikle bağdaştırmak mümkün değildir. Onların bu tutumunun ardında yatan temel fikir ise İslâm’ın ilâhî vahye dayanmadığı ön yargısıdır (Seyyid Hüseyin Nasr, s. 91).

G. H. A. Juynboll’ün belirttiğine göre hadislerin büyük bir kısmının uydurma olduğunu ilk defa Avusturyalı şarkiyatçı Aloys Sprenger iddia etmiştir. Juynboll, onun Ṣaḥîḥ-i Buḫârî’deki hadislerin en az yarısının sahih bulunduğunu kabul eden Reinhart Dozy, Weil ve William Muir’den daha şüpheci olduğunu ortaya koymuştur (The Authenticity of the Tradition Literature, s. 1). Hadis hakkında en geniş araştırmayı yapan ve daha sonraki şarkiyatçılar tarafından sözü senet kabul edilen Ignaz Goldziher’in kendini tarafsız göstermeye gayret eden tavrı ile, açıkça İslâm aleyhtarlığı yapmaktan kendilerini alamayan İtalyan şarkiyatçısı Leone Caetani ve papaz Henri Lammens gibilerinin tavırları arasında fark vardır. Bununla beraber hepsinin kanaati, hadisin Kur’an’dan sonra İslâm’ın ikinci kaynağı sayılabilecek güvene sahip olmadığı noktasında birleşmektedir. Hadisler hakkındaki görüşlerini Muhammedanische Studien (I-II, Halle 1889-1890) adlı eserinin II. cildinde (Etudes sur la tradition islamique, trc. Leon Bercher, Paris 1952) ortaya koyan Goldziher’in bazı kanaatleri, şarkiyatçıların hadise bakışları hakkında genel bir fikir verecek mahiyettedir. Goldziher başlangıçta hadislerin fazla bir yekün tutmadığını, fakat sonradan uydurulan rivayetlerle bu miktarın arttığını ileri sürmekte, buna delil olmak üzere sahâbîlerin pek az hadis rivayet ettiklerini, rivayet sırasında son derece titiz davrandıklarını, ayrıca ilk zamanlarda Peygamber’in hadislerin yazılmasına izin vermediğini, bunun sonucu olarak daha sonraki zamanlarda birçok âlimin hadislerin yazılmasını uygun görmediğini söylemekte ve buradan hareketle, “Bana kitapla birlikte onun bir benzeri verildi” meâlindeki hadisi müslümanların uydurduğunu iddia etmektedir (Goldziher, AÜİFD, XIX, 223-235). Hadislerin, başta sahâbîler olmak üzere son derece titiz râviler tarafından daha sonraki nesillere aktarıldığını gösteren delilleri Goldziher’in yaptığı gibi hadislerin aleyhine olacak şekilde değerlendirmek, en iyimser bir yorumla İslâm’ın ilk temsilcilerinin dinî heyecanlarını, Resûlullah’a bağlılıklarını ve dinin ancak onun uygulamalarıyla doğru şekilde anlaşılabileceğine olan inançlarını bilmemekle izah edilebilir. Nitekim bazı sahâbîler, hadis rivayetinde titiz olmakla beraber kişiyi bildiğini gizlemekten sakındıran âyetler karşısında ölüm döşeğinde bile kendilerini hadis rivayetine mecbur hissetmişlerdir. Öte yandan uzun bir hayat süren bir kısım sahâbîlerin karşılaştıkları olaylar üzerine Resûlullah’tan duyup öğrendiklerini aktarmaları ve kısa ömürlü arkadaşlarına nisbetle daha fazla hadis rivayet etmeleri tabii görülmelidir. Aşere-i mübeşşerenin ittifakla naklettiği, Kütüb-i Sitte müellifleri başta olmak üzere birçok hadis âliminin eserlerinde yer verdiği, en titiz muhaddislerin bile mütevâtir hadisin yegâne örneği kabul ettikleri, “Kim benim ağzımdan bilerek hadis uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın” meâlindeki hadisi, uydurma hareketini önlemek amacıyla muhaddislerin ürettiğini söylemesi (Etudes sur la tradition islamique, s. 162-163), esasen Goldziher’in hiçbir bilimsel ölçüye değer vermediğini göstermektedir. Dinde önemli bir yeri bulunan, “Yapılan işler niyetlere göre değer kazanır” meâlindeki hadisin de güvenilir bütün hadis kitaplarında yer almasına, hem İslâm’ın ruhuna hem de, “Herkes kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar” meâlindeki âyete (el-İsrâ 17/84) uygun olmasına, ayrıca Goldziher’in hadisleri değerlendirirken dikkate aldığı tarihî gelişmeyle ilgili bir yanının bulunmamasına rağmen sonradan uydurulduğunu ileri sürmesi (el-ʿAḳīde ve’ş-şerîʿa, s. 44) şaşırtıcıdır.

Goldziher’in “hadislerin büyük bir kısmının eyaletlerde kendiliğinden ortaya çıktığı”, bunların “mevziî bir görüşü desteklemek için vücut bulduğu” (Etudes sur la tradition islamique, s. 217) şeklindeki iddiası şarkiyatçıların hadisler hakkındaki genel kanaatini yansıtmaktadır. Onun, bizzat müslüman münekkitlerin pek çok rivayetin bölgesel özelliğine işaret ettiğini söyleyerek görüşünü desteklemek üzere Sünenü Ebî Dâvûd ve Sünenü Tirmizî’den verdiği örnekler, aslında bir şehre yerleşen bir sahâbînin belki de tek başına Resûlullah’tan duyduğu veya başka sebeplerle bölgesel özellik taşıyan rivayetleridir. Bir sahâbîden rivayette bulunan şehir halkının ondan duydukları hadisleri sadece kendi bölgelerinde rivayet etmeleri sebebiyle, “Bu Şamlılar’ın hadisidir; Bu Hicazlılar’ın hadisidir” gibi ifadelerle anılan bazı hadisler “nisbî ferd” denilen rivayetlerdir. Subhî es-Sâlih’in, “hadisin tedvîninde muhitin tesiri” başlığı altında incelediği bu gibi rivayetler (Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları, s. 39-41) hadislerin tedvin edilmeden önceki bazı özelliklerini yansıtmaktadır. “Efrâdü’l-büldân” diye anılan bu rivayetler, Goldziher’in iddia ettiğinin aksine hadislerin büyük bir kısmını meydana getirmemektedir. Efrâdü’ṣ-Ṣaḥîḥayn gibi eserlerden öğrenildiğine göre binlerce hadis ihtiva eden Buhârî ile Müslim’in sahîhlerinde bu türden en çok 200 kadar ferd ve garîb hadis bulunmaktadır. Siyasî veya itikadî görüşlerini desteklemek üzere hadis uyduranlarla titiz ve güvenilir hadis râvilerini aynı kefeye koymayı ilmî tarafsızlıkla bağdaştırmak mümkün değildir. “İslâm’da Hadisin Yeri” adlı makalesinde, müslümanların hadisleri Kur’an’dan sonra ikinci dinî kaynak durumuna getirebilmek için hikmet kelimesine “Hz. Peygamber’e ihsan edilen vahiy” anlamı yüklediklerini iddia eden Goldziher, diğer peygamberlere de hikmet verildiğini belirten âyetlere işaret ederek hikmetin sadece Hz. Muhammed’e mahsus olmadığını söylemektedir. Gerçekte hikmetin yalnız Resûlullah’a verildiğini iddia eden hiçbir İslâm âlimi bulunmadığı gibi, diğer peygamberlere hikmet verilmesinin hikmetin Resûl-i Ekrem’e de verilmesine engel teşkil etmeyeceği açıktır. Goldziher’in, İslâm dünyasında yeni meselelerin ortaya çıkmasıyla hadisin ikinci kaynak kabul edildiği yolundaki iddiasını tekrarlayanlar arasında James Robson da bulunmaktadır (EI2 [Fr.], III, 24-25).

Hadislerin Hz. Peygamber zamanında yazılmaya başlandığı konusundaki delilleri görmezlikten gelen, ayrıca tedvîn ve tasnif çalışmalarını birbirine karıştıran Goldziher (Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, s. 11-15) meselenin içinden çıkamayınca İslâmî kaynaklarda bu konuda çelişkili bilgiler bulunduğunu ileri sürmekte ve bu sebeple tedvînin başlangıcını III. (IX.) yüzyıla kadar götürmektedir. Böyle düşünen şarkiyatçılarla tedvîn faaliyetinin II. (VIII.) yüzyılda başladığını söyleyerek daha mutedil görünenlerin maksatları farklıdır. Bu ikinci gruptakilerin amacı o tarihten itibaren yazıya güvenildiği, bu sebeple hadisleri ezberleyerek muhafaza etme geleneğinin terkedildiği düşüncesini ortaya atmaktadır. III. (IX.) yüzyılda başlatanların gayesi ise geç bir tarihe kadar yazılmadığı için hadislerin sağlam bir şekilde korunamadığı kanaatini uyandırarak hadis tedvin edenlerin kendi görüşlerine uyan rivayetleri topladıkları ve işlerine geldiği şekilde hadis uydurdukları hususundaki görüşlerine zemin hazırlamaktır.

Goldziher, hadislerin sonraki dönemlere güvenilir bir şekilde intikal etmediği şeklindeki tezine dayanak hazırlamak üzere önemli bazı hadis otoritelerinin güvenilirliği hakkında şüphe uyandırmaya çalışmış, bunun için de hadislerin resmî tedvîninde birinci derecede rol oynayan İbn Şihâb ez-Zührî’yi seçmiştir. Zührî’nin Mekke’deki Mescid-i Harâm’a karşılık Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’yı hac merkezi yapmak, Kubbetü’s-sahre etrafında yapılacak tavafın Kâbe’de yapılan tavaftan farksız olduğunu kabul ettirmek isteyen Halife Abdülmelik b. Mervân’ın arzusu üzerine, “Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ dışında hiçbir mescide sefer yapılması doğru değildir” (Buhârî, “Ṣalât fî mescidi Mekke”, 1, 6, “Ṣavm”, 67; Müslim, “Ḥac”, 415, 511, 512) meâlindeki hadisi uydurduğunu iddia etmiştir (Etudes sur la tradition islamique, s. 41-53). Bu konuda görüşlerinden faydalandığı Şiî tarihçi Ya‘kūbî, Mekke ve Medine’ye hâkim olan Abdullah b. Zübeyr’in hacca giden Suriyeliler’i kendine biat etmeye zorlaması üzerine Abdülmelik’in hacı adaylarına Zührî’nin rivayet ettiği yukarıdaki hadisi okuyarak Mescid-i Aksâ’ya da hac maksadıyla gidilebileceğini söylediğini, oradaki kayanın üzerine bir kubbe yaptırıp bu kubbeye ipek örtü örttüğünü ve hac maksadıyla Mekke’ye gidilmesine engel olduğunu ileri sürmekle beraber (Târîḫ, II, 261) Zührî’nin bu hadisi uydurduğundan söz etmemiştir. Fakat Goldziher, bu asılsız olayı gerçek kabul ettiği gibi Zührî’nin güvenilirliği hakkında şüphe uyandırmak için hadisi onun uydurduğunu özellikle söylemiş, daha sonra diğer şarkiyatçılar da bu iddiayı aynen benimsemişlerdir (İA, VI, 945, 957). Fakihliği ve hadis rivayetindeki titizliğiyle tanınan Abdülmelik b. Mervân’ın, birçok sahâbînin ve büyük tâbiîlerin henüz hayatta bulunduğu bir tarihte hiçbir müslümanın cesaret edemeyeceği ve kimseye kabul ettiremeyeceği böyle bir icraata teşebbüs edebileceği düşünülemez. Müslümanlar için son derece önemli olan böyle bir hadise cereyan etseydi bunun diğer kaynaklarda da mutlaka yer alması gerekirdi. Ayrıca Kubbetü’s-sahre’nin 72’de (691) tamamlandığı, bu tarihten itibaren Mekke’nin esasen Emevîler’in elinde olduğu (M. Mustafa el-A‘zamî, Menhecü’n-naḳd ʿinde’l-muḥaddis̱în, s. 127-131), daha da önemlisi Zührî ile Abdülmelik’in ilk defa 80 (699) yılı civarında tanıştıkları bilinmektedir. Goldziher’in bazı İslâmî konuları bilmediğini yahut maksatlı olarak yanlış yorumladığını gösteren örnekler az değildir (M. Mustafa el-A‘zamî, İlk Devir Hadis Edebiyatı, s. 10-18; Goldziher’in metodu ve görüşleri için bk. DİA, XIV, 105-111).

İtalyan şarkiyatçısı Leone Caetani Annali dell’Islam (İslâm Tarihi) adlı eserinde, “en mükemmel olan ve en şâyân-ı i‘timad isimlerden terekküb eden isnadların bile II. asır nihayetinde, belki III. asr-ı hicrîdeki hadis ulemâsı tarafından tertip ve âdeta icad edilmiş olduğunu” iddia etmiştir (I, 86). Hadislerin güvenilirlik ölçüsünü ilk kademede ortaya koyan isnad sistemi hakkındaki bu ağır ithamını hiçbir belgeye dayandırmaması, onun en önemli konularda bile zan ve tahminle konuşmakta sakınca görmediğini kanıtlamaktadır. Kendi kaynaklarından biri olan ve II. (VIII.) yüzyılın başlarında yazılan İbn İshak’ın küçük hacimli es-Sîre’sinde bile 200’e yakın isnadın kullanılmış olduğunu görmezlikten gelmesi, tıpkı hadis metinleri gibi isnadların da daha sonraları icat edildiğini kabul etmesi (a.g.e., I, 88) sebebiyledir. Caetani’nin hadisler hakkındaki peşin hükmünün örneklerinden biri de şudur: Hollandalı şarkiyatçı Reinhart Dozy’nin, bütün müsteşrikler gibi Hz. Peygamber’in uydurup Allah’a nisbet ettiğini ileri sürdüğü Kur’an’a ve Resûlullah’a ağır hakaretler etmesi yanında Ṣaḥîḥ-i Buḫârî’nin yarısını “en titiz münekkitlerce bile sahih sıfatına lâyık” bulması, hadislerin çoğunun şifahî olarak korunduğunu ve bunların genellikle hicretin II. asrında yazıldığını söylemesi (Dozy, I, 161-165) gibi olumlu sayılabilecek tavırlarını Caetani, “ihtiyatsızca kendisini bırakıvermiş iyimser bir güven” olarak nitelemektedir (İslâm Tarihi, I, 90). Zira ona göre Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ve Ṣaḥîḥ-i Müslim’deki hadisler İslâmiyet’in en gelişmiş bir devresindeki dinî, siyasî ve içtimaî şartların bir çerçevesinden ibarettir. Bu hadisler Hz. Peygamber’in söylediği sözler değil hicretin II. yüzyılındaki müslümanların onun söylemiş olmasını istedikleri şeylerdir (a.g.e., I, 91).

Henri Lammens, Hz. Muhammed’in erken vefat etmesinin Kur’an’ı yeniden ele alıp ondaki bazı boşlukları doldurmasına fırsat vermediğini söylemekte, var olmayan sünneti ortaya çıkarmak veya mevcut fikirleri yerleştirmek için hadisin başvuru kaynağı olması gerektiğini, bu sebeple de hadis metinlerinin çok dikkatli ve titiz bir şekilde yeniden üretildiğini ileri sürmektedir. Hadislerde Kitâb-ı Mukaddes’ten alıntılar bulunduğunu, “Rab Îsâ’nın Duası” (Lord’s Prayer) gibi hemen hemen hiç değiştirilmeyen nakiller yapıldığını iddia etmekte ve buna örnek olarak, “Sağ elinin verdiğini sol elin bilmesin” meselini zikretmektedir (Islam Beliefs and Institutions, s. 70-72). Bu hikmetli ifadenin, “Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne âlâ! Şayet onu fakirlere gizlice verirseniz işte bu sizin için daha hayırlıdır” (el-Bakara 2/272) şeklindeki ilâhî kaynaktan çıkmış olması ona göre hiçbir önem taşımamaktadır.

David Samuel Margoliouth, Hz. Muhammed’in kendinden sonra bir hüküm ve dinî bir karar bırakmadığını söylemekte, ilk İslâm cemaatinin uyguladığı sünnetin eski Araplar’ın örfü olduğunu, bunların onun sünnetiyle bir ilgisi bulunmadığını, Peygamber’in temeli Kur’an’da olmayan bir kural ortaya koymadığını ileri sürmekte (The Early Development of Mohammedanism, s. 66, 70, 76), şarkiyatçıların, fıkhî hüküm ve kararların Hz. Peygamber’e izâfe edildiği şeklindeki genel kanaatini paylaşmaktadır (MW, II/2, s. 115).

Reynold Alleyne Nicholson da muhaddislerin birbirine zıt birçok hadisi Hz. Peygamber’e isnat ettiklerini ve bunları telif imkânı bulamadıklarını iddia etmekte, buna misal olarak köpeklerin bir yerde öldürülmesini emreden, başka bir yerde de bunu yasaklayan rivayetleri göstermekte, ayrıca Ebû Hüreyre gibi bazı sahâbîlerin tarlaları bulunduğu için köpek beslemeyi mubah gördüklerini, nitekim İbn Ömer’in, “Ebû Hüreyre’nin tarlası vardır” diyerek onun bu konudaki açığını ortaya çıkardığını ileri sürmektedir (İzziyye Ali Tâhâ, Mecelletü’l-buḥûs̱i’l-İslâmiyye, s. 284-285). Nicholson’un, birbirini nakzeden pek çok hadis bulunduğu yolundaki iddiasını sürdüren Alfred Guillaume da “Lâ ilâhe illallah diyen bir kimsenin hırsızlık yapıp zina etse bile cennete gireceğini” belirten hadisle (Buhârî, “Tevḥîd”, 33), “kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimsenin cennete giremeyeceğini” (Müslim, “Îmân”, 147), “zina eden kimsenin o sırada mümin olamayacağını” (İbn Mâce, “Fiten”, 3) belirten hadisleri zikrederek bunları birbiriyle telif etmenin imkânsız olduğunu söylemekte, ayakta su içmenin veya ayakta abdest bozmanın lehinde ve aleyhindeki hadisleri de bu arada zikrederek bu kabil rivayetlerin ciddi metin tenkidinden geçirilmesini teklif etmektedir (Islam, s. 106-111).

Bu iki şarkiyatçının, birbirini nakzeden pek çok hadis bulunduğu ve bunların metin tenkidine tâbi tutulmadığı yolundaki iddiaları gerçeği yansıtmamaktadır. Esasen birbirine zıt gibi görünen hadisler bulunmakla beraber bunlar diğer hadislere nisbetle oldukça azdır. İslâm âlimleri çok erken devirlerden itibaren hadisleri doğru anlamak, onların sahihini zayıf ve mevzû olanından ayırmak için sened tenkidi yanında metin tenkidiyle ilgili prensipler de ortaya koymuşlar, özellikle birbirine muarız görünen rivayetler için geliştirdikleri şâz, münker, muztarib, mensuh gibi ölçüler sayesinde bu tür problemleri halletmeye çalışmışlardır. İmam Şâfiî’nin İḫtilâfü’l-ḥadîs̱’i, İbn Kuteybe’nin Teʾvîlü muḫtelifi’l-ḥadîs̱’i (Guillaume ve Nicholson’un söz konusu ettiği hadislerin te’vili için bk. s. 143-145, 164-169, 212-215, 432-433), muhaddisler tarafından başından beri uygulanan bu prensiplerin erken bir devirde kitap haline getirildiğini ortaya koymaktadır (ayrıca bk. MUHTELİFÜ’l-HADÎS). Ebû Hüreyre’nin tarlası bulunduğu ve bekçi köpeğine ihtiyacı olduğu için köpek beslemeyi mubah gördüğü, İbn Ömer’in de, “Ebû Hüreyre’nin tarlası vardır” diyerek onu bu konudaki hadisi uydurmakla suçladığı iddiasının gerçekle ilgisi yoktur. “Ebû Hüreyre benden daha hayırlıdır, rivayet ettiklerini de benden daha iyi bilir” (İbn Hacer, el-İṣâbe, VII, 438) diyen, daha sonra bu hadisi “tarla köpeği” ilâvesiyle bizzat rivayet eden (Müslim, “Müsâḳāt”, 56) İbn Ömer’in Ebû Hüreyre’yi suçlaması mümkün görünmemektedir (bk. EBÛ HÜREYRE).

Zührî’nin hadislerin tedvîni hususundaki meşhur sözünü Alfred Guillaume’un anlamamış olması düşünülemez. Zührî, kendisi gibi düşünenlerin emîrler tarafından zorlanıncaya kadar hadisleri yazmaya taraftar olmadıklarını belirtmekte, Guillaume ise onun bu sözünü emîrlerin baskısıyla muhaddislerin hadis uydurduklarının en açık delili saymaktadır (The Traditions of Islam, s. 50). Hadis uydurmakla hiçbir ilgisi bulunmayan bu sözü, Zührî’nin kendisini ve diğer muhaddisleri ele vermesi olarak değerlendirmenin mantıklı görünmediği ortadadır. Duncan Black Macdonald da aynı konuyu bir başka açıdan ele almakta, hâfızalarına güvenen ve hadislerin yazılmasına karşı çıkan bazı muhaddislerin tedvîn hareketinin II. (VIII.) yüzyılın ortalarına kadar gecikmesine sebep olduklarını, bunun da hadislerin kaybolmasına yol açtığını iddia etmektedir (The Development of Muslim Theology, s. 76-77).

Hadislerin yazılması belli bir süre yasaklanmakla beraber bazı sahâbîlerin Hz. Peygamber’den özel izin alarak yazmayı sürdürdüğü, ayrıca bu yasağın sahâbîleri ve tâbiîleri hadisleri titizlikle ezberlemeye sevkettiği bilinmekte, tedvîn hareketinin de sanıldığı gibi geç bir tarihe kalmadığı görülmektedir (yk.bk.). Guillaume ile Macdonald sadece iddiaları doğrultusundaki bazı rivayetleri dikkate almışlar, konuya açıklık getirecek diğer rivayetlere önem vermemişlerdir.

Joseph Schacht, Hz. Peygamber’in hukukî mahiyette bir şey yapıp söylemeyi hiçbir zaman düşünmediği, esasen onun buna yetkisinin bulunmadığı kanaatini taşıdığı için, Goldziher gibi bu nevi hadislerin II (VIII) ve III. (IX.) yüzyılda yaşayan İslâm âlimleri tarafından uydurulduğunu ileri sürmüştür. Schacht’ın müsteşrikler tarafından çok beğenilen Origins of Muhammadan Jurisprudence adlı eserindeki cüretkâr iddialarını Muhammed Mustafa el-A‘zamî On Schacht’s Origins of Muhammadan Jurisprudence (trc. Mustafa Ertürk, İslâm Fıkhı ve Sünnet, İstanbul 1995) adlı çalışmasıyla cevaplandırmıştır. Siyasî, itikadî, hatta hukukî konularda hadis uydurulduğu tarihî bir vâkıa olmakla beraber bunların hadis otoriteleri tarafından zamanında tesbit edilip değerlendirilmesi sebebiyle muteber fıkıh kitaplarında yer almadığı da bir gerçektir. Schacht’ın, isnad sistemine II. (VIII.) yüzyılın başlarında veya en erken I. (VII.) yüzyılın sonunda başlandığı, senedlerin, fikir ve inançlarını ilk otoritelere dayandırmak isteyen kimseler tarafından keyfî ve dikkatsiz bir şekilde hazırlandığı yolundaki iddiaları (tenkidi için bk. A‘zamî, İslâm Fıkhı ve Sünnet, s. 202-252, hadisle ilgili diğer görüşleri için ayrıca bk. s. 30-32, 43, 45, 54-58, 144-145; a.mlf., İlk Devir Hadis Edebiyatı, s. 194-222), I. (VII.) yüzyılda Hz. Peygamber’in hiçbir hadisinin mevcut olmadığı görüşünün tabii bir sonucudur. Schacht, isnadın İslâm’daki ilk fitne ile birlikte başladığını söyleyen İbn Sîrîn gibi âlimlerin sözlerini de asılsız saymak suretiyle bu konuda sadece kendi iddialarına geçerlilik tanımıştır.

Philip Khuri Hitti, müslümanların hadisleri tıpkı Kur’an gibi vahiy mahsulü olarak kabul ettiklerini, halbuki hadislerin çoğunun Kitâb-ı Mukaddes’ten, özellikle de İnciller’den alındığını iddia etmekte; bunu ispatlamak amacıyla da suç işleyen kölesini dövmek için izin isteyen birine Hz. Peygamber’in izin vermediği gibi onu günde yetmiş defa affetmesini öğütlediğine dair hadisin (Müsned, II, 90; Tirmizî, “Birr”, 31) Matta İncili’nden (18/21, 22), Câbir b. Abdullah’ın, Medine’de Hendek Gazvesi’ne hazırlanıldığı sırada pişirdiği az bir yemeğin Resûl-i Ekrem’in bereketiyle 1000 kişiyi doyurmasına dair hadisin de (Müslim, “Eşribe”, 141) Hz. Îsâ’nın aynı şekilde 4000 kişiyi doyurduğuna dair Matta İncili’ndeki rivayetten (15/30-38) alındığını ileri sürmektedir (Islam and the West, s. 105-107). Bu konuda aynı görüşü benimseyen James Robson’a göre bu nevi rivayetler müslümanların hıristiyanlarla olan temasları sonucunda ortaya çıkmış olup bunlarla mûcize sergilemede Hz. Peygamber’in Hz. Îsâ’dan geri kalmadığı inancı yayılmak istenmiştir (MW, XLI/1-4, s. 174).

Müslümanların, hadisleri Kur’an gibi vahiy mahsulü kabul ettikleri iddiası gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Her ne kadar bazı âlimler, Cebrâil’in Kur’an gibi sünneti de Hz. Peygamber’e getirdiğini söylemişlerse de (Dârimî, “Muḳaddime”, 49; Abdülganî Abdülhâliḳ, s. 337) İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu hadisleri Kur’an’dan sonra ikinci kaynak, Kur’an’dan farklı bir vahiy ve ilham eseri görmüşler ve onu hiçbir zaman tıpkı Kur’an gibi bir vahiy mahsulü saymamışlardır (yk.bk. Önemi). Öte yandan müslümanları Ehl-i kitaba benzemekten şiddetle sakındıran Hz. Peygamber’in (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 50; Müslim, “ʿİlim”, 6) Kitâb-ı Mukaddes’ten faydalanması söz konusu olamaz. Tahrifata uğrayan Kitâb-ı Mukaddes’teki sözlerin Hz. Îsâ’ya aidiyeti kesin olmadığı, bu sebeple Resûl-i Ekrem’in bu ifadeleri kabul veya reddetmeyi yasakladığı bilindiğine göre (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 25; “Tevḥîd”, 51) onun kendi yasağına uymaması, muhaddislerin de Hz. Peygamber’in bu emrine karşı gelmeleri imkânsızdır. Eğer Kitâb-ı Mukaddes’teki bu sözler tahrif edilmemişse aynı ilâhî kaynaktan beslenen iki peygamberin birbirine yakın sözler söylemesi ve benzer mûcizeleri göstermeleri tabiidir.

Theodorus Willem Juynboll, Encyclopedie de l’Islam’ın ilk baskısına yazdığı “Hadis” maddesinde hadis uydurmacılığı konusunu Goldziher’in görüşlerine dayanarak genişçe ele almış; muhaddislerin Peygamber’e ait söz ve fiilleri yeni zamanın düşüncelerine uygun şekle soktuklarını ve gayelerine uygun birçok hadis ortaya çıkardıklarını belirterek bütün muhaddisleri suçlamış; Juynbol da diğer müsteşrikler gibi hıristiyan akîdelerinden, İncil’in ve apokrif kitapların fıkralarından, yahudi fikriyatından, Yunan filozoflarının nazariyelerinden faydalanıldığını ileri sürmüş; akaid esasları, ahkâm, helâl ve haram, medenî ve cezaî hukuk, muaşeret, âhiret hayatı, yaratılış ve geçmiş peygamberler hakkında vb. dinî konulara dair hadis uydurulduğunu belirterek bütün hadisler üzerinde şüphe uyandırmak istemiştir. Buna karşılık kötü niyetli uydurmacıların oyununu boşa çıkarmak maksadıyla gerçek muhaddislerin verdikleri mücadele ve geliştirdikleri tenkit metodundan söz etmemiş; hadis uyduranların birer hadis otoritesi olmadığı, bu sebeple onların ortaya attığı rivayetlere herkesin itimat etmediği ve bu sözlerin önemli muhaddislerin eserlerinde yer almadığı gerçeğini de dile getirmemiştir. Juynboll, müslümanların hadis uydurma hareketini doğru bulmadıklarını belirtmekle birlikte Peygamber’e izâfe edilen özellikle dinî ve ahlâkî düstur mahiyetindeki sözler için hafifletici sebepler ileri sürdüklerini iddia ederek onların tergīb ve terhîb* konusunda hadis uydurulmasına göz yumduklarını söylemektedir. Halbuki uydurma hadisleri konu alan bütün kitaplarda, Allah rızâsı için hadis uydurduklarını ifade eden sözde zâhidler hadislerin ruhundan ve mânasından haberdar olmayan en zararlı sınıf olarak kabul edilir (Kandemir, s. 56-61). Juynboll’ün, “Ebû Hüreyre’nin doğru sözlülüğü pek çok kimselerce kabul edilmeyerek şiddetli itirazlarla karşılandı” demesi, çok hadis rivayet ettiği için Ebû Hüreyre’yi gözden düşürme maksadına, “En büyük zaman tenâkuzlarını ihtiva eden hadisler bile umumca itimada lâyık görüldü” sözü de hadisler hakkında şüphe uyandırma hedefine yönelik asılsız iddialardan ibarettir. Onun “Hadis” maddesindeki gerçek dışı görüşleri, bu ansiklopedinin Arapça tercümesinde Ahmed Muhammed Şâkir tarafından cevaplandırılmıştır (DMİ, VII, 230-247).

Müsteşriklerin üzerinde en fazla durdukları hususlardan biri de muhaddislerin bütün gayretlerini sened tenkidine yönelttikleri, şeklen kusursuz olan rivayetleri güvenilir sayarak metin tenkidiyle meşgul olmadıkları iddiasıdır. Halbuki hadislerin sağlamlık derecesini tesbit etmek üzere muhaddislerin ortaya koyup geliştirdiği sened tenkidi, rivayetleri bir tür ön elemeden geçirme faaliyeti olup bundan sonra hadis metinleri de incelenerek bunların Kur’an’a, mütevâtir sünnete, te’vil edilemeyecek kadar akla, duyu ve müşahedeye ve tarihî gerçeklere aykırı olup olmadığı tesbit edilmeye çalışılmıştır. Muhaddisler, bu ölçülere göre hadisin lafzında ve mânasında bir bozukluk bulunmasını ondan şüphelenmek için yeterli sebep kabul etmişlerdir. Erken devirlerden itibaren metin tenkidi alanında yapılan çalışmalar geniş araştırmalara konu olmuştur. Bu çalışmalara örnek olarak Selâhaddin b. Ahmed el-Edlibî’nin Menhecü naḳdi’l-metn ʿinde ʿulemâʾi’l-ḥadîs̱i’n-nebevî (Beyrut 1403/1983), Misfir b. Gurmullah ed-Dümeynî’nin Meḳāyîsü naḳdi mütûni’s-sünne (Riyad 1404/1984), Muhammed Lokmân es-Selefî’nin İhtimâmü’l-muḥaddis̱în binaḳdi’l-ḥadîs̱ seneden ve metnen (Riyad 1408/1987) ve Muhammed Tâhir el-Cevâbî’nin Cühûdü’l-muḥaddis̱în fî naḳdi metni’l-ḥadîs̱ (Tunus 1991) adlı eserleri zikredilebilir.

Şarkiyatçıların hadis ve sünnet aleyhindeki görüşlerinin Arapça metinleri yeterince anlayamadıklarından kaynaklandığı fikrinde (Hatiboğlu, s. 84-94) gerçeklik payı bulunmakla beraber söz konusu aleyhtarlığı sadece bu sebebe bağlamak fazla iyimserlik olur. Hadislerin güvenilir olmadığı hususunda müsteşrikler gibi düşünen Émile Dermenghem’in, şarkiyatçıların yazdığı kitapların “kabataslak fikirler ihtiva ettiğini ve yıkıcı mahiyette” olduğunu (Muhammed’in Hayatı, s. 4) söylemesi şüphesiz daha gerçekçidir. Eserlerinde polemiğe girmekten kaçındığı, hadis ve sünnet hakkında daha insaflı bir görüşe sahip olduğu anlaşılan Johann W. Fueck’ün söyledikleri de bu kanaati doğrulamaktadır. Ona göre İslâmî tenkit sistemi, hadise ilâve edilmek istenen sahte unsurları ayıklamakta başarılı olmuştur. Bu sebeple sünnetin dayandığı malzeme sahihtir. “Sünnetin ilk iki yüzyılın bir icadı olduğunu ve onun sadece daha sonraki nesillerin Peygamber ve ashabı hakkındaki düşüncelerini yansıttığını ileri süren bazı şarkiyatçılar, Muhammed’in şahsiyetinin ashabı üzerindeki büyük etkisini ciddi bir şekilde küçümsemektedir” diyen Fueck’e göre müsteşriklerin her hukukî sünneti ispatlanıncaya kadar uydurma kabul etmeleri, hiçbir sınır tanımayan ve tamamen şahsî arzuya dayanan bir şüpheciliği beslemektedir (Studies on Islam, s. 99-111).

IV. İSLÂM DÜNYASINDA HADİS MUHALİFLERİ
İslâmî konuları farklı açılardan ele alıp tartışan siyasî ve itikadî fırkaların ortaya çıktığı hicrî I. yüzyıldan günümüze kadar bazı grup veya şahısların hadisler üzerinde genel kabule ters düşen fikirler ileri sürdükleri bilinmektedir. Günümüzde ve yakın geçmişte büyük ölçüde şarkiyatçıların tesirinde kalan çoğu Mısırlı bazı âlimlerle Hindistan’da ortaya çıkan bazı gruplar, eldeki hadislerin sağlamlığı ve Hz. Peygamber’e aidiyeti hususunda şüphe uyandırmışlar; bunun sonucunda bir kısım aşırı görüş sahipleri hadislere hiçbir şekilde güvenilmemesi ve tamamen Kur’an’la yetinilmesi gerektiğini ileri sürerken nisbeten mutedil bazı kimseler de cennet ve cehennemin tasviri gibi olaylara (gayb) dair hadislere güvenilemeyeceğini savunmuşlardır.

İslâm dünyasındaki hadis muhaliflerinin belli başlı iddialarını şu şekilde sıralamak mümkündür: 1. Hz. Peygamber hadislerin yazılmasını yasaklamışken daha sonraki devirlere binlerce hadis güvenilir şekilde intikal edemez; dolayısıyla III. (IX.) yüzyıl gibi çok geç bir dönemde derlenip tedvin edilen hadis kitaplarına güvenilemez. Hadisin tarihi incelenirken belirtildiği gibi Resûl-i Ekrem, kendi sözlerinin Kur’an ile karışması ihtimalinin bulunduğu ilk dönemlerde hadislerin yazılmasını genel olarak yasaklamakla beraber bazı sahâbîlere özel şekilde yazma izni vermiş ve bir müddet sonra da bu yasak kalkmıştır. Hz. Peygamber’in yaptığı antlaşmalar, krallara, kabile başkanlarına, kendi kumandan ve valilerine gönderdiği mektuplar, zekât memurlarına verdiği yazılı emirler onun hadislerinin ilk yazılı belgeleridir. Bazı sahâbîlerin hadisleri yazdığı veya yazdırdığı sahîfeler de sünnetin ilk yazılı örneklerindendir. Öte yandan Araplar, kültürlerini daha sonraki nesillere aktarma konusunda yazılı edebiyat kadar sözlü rivayete de önem vermişler, ezberlediği hiçbir şeyi unutmadığını söyleyen İbn Şihâb ez-Zührî gibi hadis hâfızları (İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IX, 448) yetiştirmişlerdir. Hadislerin ilk râvileri olan sahâbî ve tâbiîler ise hadislerin nakli hususunda Hz. Peygamber’in, “Size öğrettiklerimi iyice belleyip buraya gelemeyen halka öğretiniz” (Buhârî, “Îmân”, 40); “Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin” (Buhârî, “ʿİlim”, 9, 37) şeklindeki tavsiyelerini dinî sorumlulukla yerine getirerek hadisleri hem yazılı hem de şifahî olarak rivayet etmişlerdir. İleri gelen sahâbîlerin pek az hadis rivayet ettiği iddiası temelsiz olduğu gibi Resûl-i Ekrem’in hadislerin nakledilmesine karşı çıktığı, buna gerek görseydi onları mutlaka yazıyla tesbit ettireceği sözü de isabetli değildir. Hadislerin tedvîni ise daha I. (VII.) yüzyılda başlamış, II. (VIII.) yüzyılda hemen hemen kaydedilmedik hadis malzemesi bırakılmadığı gibi müsnedlerin yanı sıra konularına göre tasnif edilen muvatta’, câmi‘ ve sünen türü eserler meydana getirilmiştir.

2. Hadislerin büyük bir kısmı mâna ile rivayet edildiğinden onların Peygamber’e aidiyeti şüphelidir. Hadislerin Resûl-i Ekrem’in kullandığı lafızlarla değil aynı mânaya gelen ve az çok değişik olan lafızlarla rivayetinin câiz olup olmadığı veya buna ne ölçüde izin verileceği konusu âlimler tarafından ilk devirlerden itibaren tartışılmıştır. Kısa ve özlü hadislerin, veciz konuşmaktan hoşlanan Hz. Peygamber’in bu özelliğiyle bağdaştığı belâgat âlimlerince de kabul edilmekte, ibadet metinlerini oluşturan dua ve zikir hadislerinde mâna ile rivayete izin verilmediği bilinmektedir. Uzun hadislerin çeşitli rivayetleri bir araya getirilip karşılaştırılınca aralarında farklar bulunmakla beraber bunların abartılacak kadar fazla olmadığı, lafızları farklı bile olsa aynı mânanın isabetli bir şekilde ifade edildiği görülür. Sahâbe devrinden itibaren hadis âlimlerinin çoğunun, rivayet esnasında hadisin metninde “vav” ve “fâ” gibi atıf harflerinin bile değişmesine göz yummadığı, hatta Hz. Peygamber’in söylediği bir kelimenin yerine eş anlamlısının konulmasına bile izin vermediği, ilk üç nesilde birçok hadis râvisinin mâna ile rivayeti câiz görmediği bilinmektedir. Hadisin mâna ile rivayetinde sakınca görmeyenler ise bu şekilde rivayet edecek kimselerin sarf, nahiv ve lugat ilimlerini, lafızlar arasındaki anlam farkını iyi bilen, hadisi lahinsiz rivayet eden, lafızların delâlet ettiği mânayı ve maksadı anlayan râviler olmasını şart koşmuşlardır. Bazı âlimler mâna ile rivayeti, fesahat ve belâgattaki üstünlükleriyle tanınan ve Resûl-i Ekrem’in sözünü işitip yaptığını gören sahâbe neslinden başkasının yapamayacağını söylemişler ve lafzen rivayeti esas kabul ettikleri için bu yola sadece ihtiyaç duyulduğunda başvurulabileceğini söylemişlerdir. İmam Mâlik gibi âlimler, merfû olmayan metinlerin mâna ile rivayetine izin vermekle beraber Resûl-i Ekrem’in sözlerinde bunun mümkün olamayacağını belirtmişlerdir (Subhî es-Sâlih, s. 63-69). Resûlullah’tan duyup öğrendiklerini yine onun emri gereğince duymayanlara nakletmek için hadisleri kendi aralarında titizlikle müzakere eden ve kültürlerini ezbere nakletme konusunda geniş bir tecrübeye sahip olan ilk nesillerin gayreti, titizliği ve bu nakli dinî bir heyecanla yaptıkları göz ardı edilmemeli, ayrıca hadislerin tedvîninden sonra mânen rivayete izin verilmediği de unutulmamalıdır.

3. Hicrî I. yüzyılın ilk yarısından itibaren bazı itikadî ve siyasî fırkaların hadislerin yazılmamasını fırsat bilerek kendilerinin lehinde, muhaliflerinin aleyhinde uydurdukları sözler sahih hadis kitaplarına bile girmiş ve bunlar kitaplardan yeterince ayıklanmamıştır. Mensup olduğu grubu başarıya ulaştırmak, insanları dine yöneltmek veya zındıkların yaptığı gibi dinden soğutmak, şahsî çıkar elde etmek vb. amaçlarla hadis uyduranlar ve uydurdukları sözlerin müslümanlar tarafından benimsenmesini temin etmek için çeşitli yollara başvuranlar bulunduğu bir gerçektir. Esasen muhaddisler de hadis diye uydurulan sözlerin İslâm’a getireceği zararı önlemek için isnad sistemini icat etmişlerdir. Bu sistemle birlikte hadislerin bir hocadan alınıp rivayet edilme yöntemleri sağlam esaslara bağlandığı gibi hadis râvisini dürüstlük, güvenilirlik ve rivayet ehliyetine liyakat açılarından titiz bir şekilde değerlendiren cerh ve ta‘dîl prensipleri sayesinde zayıf ve uydurma haberlerin ayıklanması sağlanmıştır. Nitekim her devirde yetişen hadis münekkitleri bu prensipleri uygulamak suretiyle bir râvinin nerede ve ne zaman doğduğunu, nerelerde yaşadığını, hadis tahsiline ne zaman başladığını, kimlerle arkadaşlık yaptığını, hocalarını, talebelerini, hadisi kaynağından alıp rivayet etme usullerine ne ölçüde riayet ettiğini araştırmışlar; öte yandan onun davranışlarını, karakterini, inanç durumunu, akıl ve hâfıza sağlamlığını, dolayısıyla ne ölçüde güvenilir olduğunu ortaya koymuşlardır. Bir râviyi, kendisinden hadis almadan önce böylesine sıkı bir denetimden geçiren hadis münekkitleri bununla da yetinmeyerek onu yaşadığı sürece gözetleyip hâfızasını sık sık kontrol etmişler, zihnî gerileme gibi bir değişiklik tesbit ettikleri andan itibaren ondan hadis alınamayacağını ilgililere duyurmuşlardır. Buhârî ve Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’leri gibi sahih hadis kitaplarının en belirgin özelliği, ihtiva ettikleri hadislerin güvenilir râviler tarafından rivayet edilmesidir. Bunların içinde uydurma rivayetlerin bulunduğu iddiası ise bundan dolayı gerçek değildir. Hadisi Allah elçisinin sözü olarak bilen ve onu Peygamber’in tavsiyesine uyarak daha sonraki nesillere aynen aktarmayı ibadet kabul eden kimselerin icat ettiği isnad sistemiyle gelen rivayetlere güvenmeyenler böyle bir itina ile nakledilmeyen, medeniyetin ayrılmaz bir parçası sayılan tarih, kültür ve edebiyat rivayetlerine nasıl itimat edeceklerdir? Hz. Peygamber’in otoritesini kötüye kullanarak hadis uydurmaya kalkanların ortaya çıktığı günden itibaren muhaddislerin samimi olmayan hadis talebelerini tanımak ve tanıtmak için geliştirdikleri ricâl bilgisi ve edebiyatı ile rivayetleri anlamaya ve onlar arasında görülebilecek uyumsuzluğu gidermeye yönelik ilimler hadisler üzerinde titizlikle çalışıldığını göstermektedir.

4. Hadis kitaplarında Kitâb-ı Mukaddes’ten alınmış pek çok rivayet bulunmaktadır. Bazı hadislerin Kitâb-ı Mukaddes’teki bir kısım metinlere benzemesine bakarak bunların yahudi veya hıristiyan asıllı râviler tarafından hadis kitaplarına sokulduğunu ileri sürmek, eğer bir maksada dayanmıyorsa bir vehim veya bilgisizlik ürünüdür. Bazı Ehl-i kitap âlimlerinin, müslüman olduktan sonra herhangi bir art niyet taşımadan eski kültürleriyle ilgili birtakım rivayetlerden söz ettikleri ve İsrâiliyat denen bu haberlerin cahil insanlar tarafından dine sokulduğu bir gerçektir. Hadis âlimleri bunları belirleyip asılsız olanlarını tenkit etmek için büyük çaba harcamışlardır. Ehl-i kitap’tan intikal eden bilgilerin bir kısmı İslâmî nakillere uyduğu için doğru, bir kısmı gerçeklere ters düştüğü için yanlış, bir kısmı da doğruluğu veya yanlışlığı bilinmeyen haberlerdir (İbn Teymiyye, XIII, 366). Bu sebeple Resûl-i Ekrem, Kitâb-ı Mukaddes’teki mahiyeti bilinmeyen hususlar konusunda ashabına ihtiyatlı davranmayı tavsiye etmiş, bu nevi haberleri doğrulamayı veya yalanlamayı uygun görmemiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 2/11). Buna göre Ehl-i kitabın İslâmiyet’e uygun haberlerini nakletmekte bir sakınca bulunmadığı gibi bu rivayetler peygamberlerin aynı ilâhî kaynaktan beslendiği gerçeğini ortaya koyması bakımından da faydalıdır. Meseleye bu açıdan bakarak bütün semavî dinlerde bazı haber, hüküm ve ahlâk esaslarının birbirinin aynı olacağını kabul etmek yerine, Kitâb-ı Mukaddes’teki rivayetlere benzeyen bazı hadislerin ihtida etmiş olan sahâbî veya tâbiîler tarafından uydurulduğunu iddia etmek, yahut Ehl-i kitap asıllı tâbiî âlimi Kâ‘b el-Ahbâr gibi râvilerin çok hadis rivayet etmekle ünlü sahâbîleri etkileyerek İsrâiliyat’ı onlar vasıtasıyla hadislere karıştırdığını ileri sürmek bu sahâbîlere iftira olur.

5. Kur’an âyetleri tevâtür yoluyla geldiği için kesinlik ifade eder; fakat hadislerin tamamına yakını haber-i vâhid sayıldığı, yani Peygamber’e aidiyeti kesin olmadığı için zan ifade eder; din ise zan üzerine kurulamaz. İmam Şâfiî’nin belirttiğine göre II. (VIII.) yüzyılın sonuna doğru hadislerin, özellikle haber-i vâhidlerin zan ifade etmeleri sebebiyle hukukî bakımdan kaynak olamayacağını ileri süren kimseler görülmeye başlanmıştır (el-Üm, VII, 250, 254). Hadislere güvenmeyenlerin, gerekçe olarak onların Kur’an âyetleri gibi kesinlik ifade etmediğini söylemeleri doğru değildir. Zira sübût ile delâlet tamamen farklı şeylerdir. Sübûtunda şüphe edilmeyen Kur’ân-ı Kerîm’de de delâleti kati olmayan âyetler bulunduğu halde hiç kimse bu âyetlerden şüphe etmemiştir. Öte yandan iki kişinin şehâdetini yeterli gören Kur’an (el-Bakara 2/282; et-Talâk 65/2) tevâtür şartını aramadığı gibi, ne Resûl-i Ekrem ne de kendilerine sadece bir kişi vasıtasıyla mektup veya tâlimat gönderdiği krallar, müslüman kumandanlar veya kabile mensupları habercinin birden fazla olması gerektiğini düşünmüşlerdir. Zira haberi getiren kimsede aranan en önemli şart zabtının sağlam, şahsiyetinin güvenilir olmasıdır. Sahih sünnete zayıf ve mevzû haberlerin karışmaya başladığı tarihten itibaren İslâm âlimlerinin hadisleri koruma amacıyla ortaya koyup geliştirdikleri hadis ilimleri ve metotları, şâhidlik sırasında aranan şartlardan daha hassas ve sağlam ölçülerdir. Hiçbir haber Kur’ân-ı Kerîm gibi en güvenilir şekilde gelmemekle beraber Hz. Peygamber’in sözü olduğu bilinciyle titiz bir surette rivayet edilen haber-i vâhidlerin kesinlik ifade ettiği hususunda İslâm âlimlerinin çoğu, özellikle de muhaddisler görüş birliğine varmışlardır. Esasen bir haberin güvenilir sayılması için onun mütevâtir rivayette olduğu gibi büyük bir kalabalık tarafından nakledilmesi şartı ne diplomatik konularda ne ticarî meselelerde ne de günlük hayatın herhangi bir muamelesinde hiçbir zaman aranmamaktadır. Zira böyle bir şartın gerçekleşmesi nâdiren mümkün olacağı için haberi verenin güvenilirliği sözünün kabul edilmesi için yeterli görülmektedir. Dinin anlaşılıp yaşanmasında Kur’an’ın yeterli olduğunu ileri sürenler, eğer ibadetlerin vazgeçilmezliğini kabul ediyorlarsa, bu dinî merasimlerin Hz. Peygamber zamanındaki şekilleriyle ifa edilebilmesinin ancak hadis ve sünnet sayesinde mümkün olacağını göz ardı etmemeleri gerekir. Dinin anlaşılması hususunda hadislerin dikkate alınmamasının doğuracağı en büyük tehlike, şahsî görüşlerin ön plana çıkması ve bunun tabii sonucu olarak herkesin kendi anlayışını isabetli görmesi yüzünden dinde büyük bir kargaşanın yaşanmasıdır.

Bu gerekçelerin ve benzeri görüşlerin hadislere güvenilemeyeceğini ortaya koyduğu, Kur’an’da her şeyin bulunduğu, dolayısıyla dinin yaşanması hususunda Kur’an’ın yeterli olduğu ve hadise ihtiyaç bulunmadığı yönündeki görüşler ilk devirlerden beri ileri sürülmektedir. Nitekim sahâbî İmrân b. Husayn’ın hadislerden bahsettiği sırada orada bulunan birinin, “Bize Kur’an’dan söz et” demesi bu kanaatlerin eskiliğini ortaya koymaktadır. Ancak İmrân’ın hadisler olmadan namazın ve zekâtın ifa edilemeyeceğini söylemesi üzerine o şahsın itirazından vazgeçmesi (Hâkim, I, 109-110), ilk zamanlarda meseleleri sadece Kur’an’la çözmek isteyenlerin bu görüşü fikrî bir akım haline getirmeyen mutedil kimseler olduğunu göstermektedir. Esasen Kur’an’da her şeyin açıklandığını (en-Nahl 16/89), onda hiçbir şeyin eksik bırakılmadığını (el-En‘âm 6/38) belirten âyetlere dayanarak hadislere ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek doğru değildir. Zira Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’in Allah’ın âyetlerini açıklamakla görevlendirildiğini ifade etmektedir (en-Nahl 16/44, 64). Onun açıklamaları ise ancak hadisle sabit olur. Ayrıca Peygamber’in emrettiğini yapıp yasakladığından uzak durmayı (el-Haşr 59/7) ve ona itaat etmeyi gerekli kılan âyetler, Resûl-i Ekrem’in hadis veya sünnetle tesbit edilebilen buyruklarına ve açıklamalarına uymayı zorunlu hale getirmektedir. Bundan dolayı, hüküm koyma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunu belirten bazı âyetleri öne sürerek ahkâm hadislerini kabul etmeyen kimselerin görüşleri de tutarlı değildir.

Günümüzdeki hadis muhaliflerinin bazan birbirlerine ters düştükleri de görülmektedir. Meselâ bir kısmı, muhaddislerin sadece sened tenkidi yapıp metin tenkidiyle meşgul olmadıklarını ileri sürerken bazıları hadislerin hem senedlerinin hem de metinlerinin tenkit edildiğini, bu sebeple tenkit edilen bir şeyin din sayılamayacağını belirtmektedir (Hâdim Hüseyin İlâhîbahş, s. 233-238). Hadislere karşı kesin şekilde tavır alan Hindistan’daki Ehl-i Kur’ân’ın (Kur’âniyyûn) bazı mensupları Kur’an’ın müslümanları birliğe çağırdığını, ancak rastgele insanların rivayetlerinden meydana gelen ve Hz. Peygamber’e itaati emreden hadis kitapları terkedilmedikçe birliğin ve ilerlemenin sağlanamayacağını ileri sürmektedirler. Bunlar ayrıca Kütüb-i Sitte gibi hadis kitaplarının çok büyütüldüğünü, esasen bu kitapların İslâm’a ve müslümanlara zarar vermek için Arap olmayanlar ve özellikle İranlılar tarafından meydana getirildiğini söylemekte bile sakınca görmezler (a.g.e., s. 238-242). Kur’an ile yetinmenin birliği sağlayacağını iddia edenlerin, namazın rek‘atları ve kılınış şekli bir yana günde kaç vakit kılınacağı konusunda bile fikir birliği edemedikleri, dolayısıyla kendilerini yalanladıkları görülmektedir.

Hadise karşı tavır alan İslâmî grupların sistemleşmemiş mahiyetteki görüşlerini benimseyen çağdaş bazı hadis muhalifleri, bu görüşlere yenilerini ekleyerek kanaatlerini sistemleştirmeye gayret etmişlerdir. İslâm dünyasında XX. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmaya başlayan bu tavrın temelinde, Avrupalı araştırmacıların Kitâb-ı Mukaddes’e yönelttikleri, dinî metinleri insan ürünü gibi düşünerek eleştirme fikri (tarihî tenkit metodu) yatmaktadır. Bu metodu önce şarkiyatçılar, ardından da onlardan etkilenen müslüman araştırmacılar İslâm’ın dinî metinleri olan Kur’an ve hadislere uygulamak istemiş, hadisleri birer birer tenkit etmek yerine kurulacak bir sistem çerçevesinde onları daha kapsamlı bir şekilde değerlendirmeyi düşünmüşlerdir. Buna göre gramer kurallarına bağlı kalarak hadisleri anlamaya çalışmak veya onların Peygamber’e nisbetini araştırmak verimli bir yol olmadığından, hadislerden genel prensipler çıkarıp bu prensiplere göre toplumun ihtiyaçlarına çözümler getirmek daha isabetli bir yoldur. Bu tutum, muhaddislerin ve fakihlerin anladığı İslâm’ın yerine, bundan büyük ölçüde farklı ve modern dünyada yaşanan hayata daha yakın bir din olan onların zihnindeki Müslümanlığı koymakta, Kur’an ve hadisin hüküm vazetme yetkisine bakışları ise bu tavırlarını daha da netleştirmektedir. Buna göre Kur’an’daki hüküm âyetleri son derece azdır; bunlar da nâzil olduğu zaman ve mekânın dışında bir hukukî metin kabul edilmeyip dolaylı hukuk malzemesi niteliğinde görülmelidir. Resûl-i Ekrem, ortaya çıkan meselelere hukukî çözümler getiren bir peygamber değil daha ziyade ahlâkî bir ıslahatçı kabul edilmelidir (Fazlurrahman, Islamic Methodology in History, s. 10-11; a.mlf., IS, I/1, s. 10-11). Modern zihniyetli araştırmacılar müsteşrikler gibi, hadislerin büyük bir kısmının Hz. Peygamber’le ilgisi bulunmayıp ilk devir fukaha ve muhaddislerinin görüşü olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kur’an ve hadislerdeki hukukî çözümleri Peygamber devriyle sınırlayan bu zihniyetin sahipleri, âlimlerin kendi çağlarının ihtiyaçlarına göre kanun koyabileceklerini iddia etmişlerdir.

V. LİTERATÜR
Resûl-i Ekrem’in sözlerinin yazıya geçirilmesiyle ortaya çıkan sahîfeler hadis literatürünün ilk yazılı örneğini teşkil etmiştir. Daha sonra hadislerin tedvîni, ardından da çeşitli metotlarla tasnifi suretiyle erken dönemlerden itibaren çok sayıda hadis kitabı görülmeye başlanmıştır. Hadis kitapları Resûlullah’ın söz ve davranışlarını, dolayısıyla onun İslâm’ı anlama ve uygulama tarzını görüp öğrenen sahâbenin bu konudaki müşahedelerini ve sahâbe neslinin talebesi olan tâbiîlerin dinî yorumlarını daha sonraki müslümanlara aktaran birer kaynak olmuştur. Bu eserlerin ihtiva ettiği malzemenin dikkatli bir şekilde nakli “rivâyetü’l-hadîs” kitaplarını, bunlardaki malzemenin sağlamlık derecesini tesbit etmeyi konu alan çalışmalar da “dirâyetü’l-hadîs”le ilgili eserleri meydana getirmiştir.

A) Rivâyetü’l-hadîs Kitapları. Hadislerin Hz. Peygamber devrinden itibaren sözlü ve yazılı olarak tesbit edilmesi faaliyeti müslümanları değişik türde çalışmalar yapmaya sevketmiştir. Önceleri herhangi bir sistem gözetilmeden hadislerin aynen tesbiti en önemli mesele iken sonraki dönemlerde hadis malzemesinden daha kolay faydalanma ve aranan hadislere daha çabuk ulaşma gibi ihtiyaçlar farklı metotlarla kitap telifini zaruri kılmıştır. Önemli bir kısmı günümüze ulaşan bu eserler çeşitli sistemler altında gruplandırılmıştır.

1. Sahîfeler. Muhtelif vesilelerle Hz. Peygamber tarafından yazdırılan mektuplar, musâlahanâmeler ve ahidnâmelerle (Muhammed Hamîdullah, el-Ves̱âʾiḳu’s-siyâsiyye, tür.yer.; Ahmed Zekî Safvet, I, 25-90) bazı sahâbîler tarafından kaleme alınan sahîfeler Asr-ı saâdet devrinin ilk yazılı belgeleridir. Bu sahîfelerin en önemlileri Abdullah b. Amr (Dârimî, “Muḳaddime”, 42; Râmhürmüzî, s. 364-367), Sa‘d b. Ubâde (Tirmizî, “Aḥkâm”, 13), Muâz b. Cebel (Müsned, V, 228), Ali b. Ebû Tâlib (Ṣaḥîfetü ʿAlî b. Ebî Ṭâlib ʿan Resûlillâh, nşr. Rif‘at Fevzî Abdülmuttalib, Kahire 1406/1986), Amr b. Hazm el-Ensârî (Nesâî, “Ḳasâme”, 44-47), Semüre b. Cündeb (İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IV, 236-237), Abdullah b. Abbas (Hatîb el-Bağdâdî, Taḳyîdü’l-ʿilm, s. 92, 102), Câbir b. Abdullah (Tirmizî, “Büyûʿ”, 72), Abdullah b. Ebû Evfâ (Buhârî, “Cihâd”, 32) ve Enes b. Mâlik’e (a.g.e., s. 95-96) ait olanlardır. Ebû Hüreyre tarafından talebesi Hemmâm b. Münebbih’e yazdırılan Ṣaḥîfetü Hemmâm b. Münebbih (eṣ-Ṣaḥîfetü’ṣ-ṣaḥîḥa) ilk defa Muhammed Hamîdullah tarafından yayımlanmıştır (MMİADm., 1953, 1954; eseri hadislerini şerhederek Rif‘at Fevzî Abdülmuttalib de yayımlamıştır, Kahire 1406/1985). Sahâbe döneminin mahsulü olan, senedinde hadisi Resûl-i Ekrem’den duyan sahâbîden başka kimsenin bulunmadığı sahîfelere “nüsha” da denmiştir (sahîfe ve nüshalar hakkında geniş bilgi için bk. Bekir b. Abdullah Ebû Zeyd, tür.yer.).

2. Cüzler. Bir sahâbînin veya daha sonraki nesilden bir kimsenin rivayet ettiği hadisleri veya belli bir konuya dair rivayetleri ihtiva eden eserler cüz adıyla da anılmış ve bu türde birçok kitap telif edilmiştir (geniş bilgi için bk. Kettânî, s. 132-172; Koçak, tür.yer.; DİA, VIII, 147-148).

3. Kitaplar. Hadislerin tedvîni tamamlandıktan sonra bunlar ya konularına veya râvi adlarına göre tasnif edilmeye başlanmıştır. Kütüb-i Sitte gibi konulara göre tasnif edilen eserlerin “iman”, “ilim”, “edeb” gibi bazı bölümleri ilk devir muhaddislerinden bir kısmı, bazan da câmi‘ ve sünenlerin musannifleri tarafından birer müstakil eser halinde de kaleme alınmış ve bu çalışmalar genellikle “kitâb” adıyla anılmıştır. Abdullah b. Mübârek’in (ö. 181/797), Hz. Peygamber’le ilk iki neslin ibadet, ihlâs, tevekkül, doğruluk, tevazu, kanaat gibi konulara dair sözlerini ihtiva eden Kitâbü’z-Zühd ve’r-reḳāʾiḳ’i (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî, Malegon / Hindistan 1966; Beyrut, ts.), Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm’ın Kitâbü’l-Îmân’ı (nşr. Muhammed Nâsırüddin el-Elbânî, Küveyt 1405/1985), Ebû Hayseme Züheyr b. Harb’in Kitâbü’l-ʿİlm’i (nşr. Muhammed Nâsırüddin el-Elbânî, Küveyt 1405/1985; tahkik ve trc. Salih Tuğ, İstanbul 1984), Buhârî’nin güzel ahlâka dair hadisleri topladığı el-Edebü’l-müfred’i (DİA, X, 411-412), Tirmizî’nin Hz. Peygamber’in ahlâkı, dış görünüşü, giyimi ve yaşayış tarzı hakkındaki hadisleri topladığı Şemâʾilü’n-nebî adıyla da bilinen Kitâbü’ş-Şemâʾil’i (nşr. Tâhâ Abdürraûf Sa‘d, Kahire 1988; nşr. Abdullah eş-Şa‘‘âr, Beyrut 1992) bu türün belli başlı örnekleridir (bu konudaki geniş literatür için bk. Kettânî, s. 42-90).

4. Müsnedler. Müsnedlerin temel özelliği, konularına veya sahih ve zayıf oluşlarına bakılmaksızın hadislerin sahâbe adlarına göre sıralanmasıdır. Bu tertipte, İslâm’a girişteki öncelikleri veya soylarının asaleti yahut kabileleri dikkate alınabildiği gibi sahâbîlerin adları alfabetik olarak da zikredilebilir. Bazı sahâbîlere veya daha sonraki devirlerde yaşayan kimselere nisbet edilen müsnedler yine onların adına vefatlarından sonra tasnif edilmiştir. Meselâ Ebû Bekir Ahmed b. Ali el-Mervezî (ö. 292/905), Hz. Ebû Bekir’in rivayet ettiği 142 hadisi Müsnedü Ebî Bekri’ṣ-Ṣıddîḳ adıyla bir araya getirmiş (nşr. Şuayb el-Arnaût, Beyrut 1390/1970; trc. Ahmed Davudoğlu, İstanbul 1981), daha sonra Süyûtî Cemʿu’l-cevâmiʿinde Ebû Bekir’in naklettiği veya onunla ilgili olarak rivayet edilen 695 hadisi yine Müsnedü Ebî Bekri’ṣ-Ṣıddîḳ adıyla derlemiştir (Bombay 1401/1981). Diğer sahâbîlerin de günümüze kadar ulaşan müsnedleri vardır. Ebû Hanîfe’nin talebelerinin ondan rivayet ettikleri hadisleri derleyerek meydana getirdikleri yirmiyi aşkın müsned bulunmaktadır (Hindistan 1300; İstanbul 1309; Lahor 1312; Leknev 1318; Kahire 1327; Berlin 1929; Beyrut 1985 v.dğr.). Ebü’l-Müeyyed Muhammed b. Mahmûd el-Hârizmî, bu müsnedlerden onunu Câmiʿu’l-mesânîd adlı çalışmasında bir araya getirmiştir (I-II, Haydarâbâd 1913; I-II, Beyrut 1987). Aynı dönemde kaleme alınan Abdullah b. Mübârek’in el-Müsned’i (nşr. Subhî es-Sâmerrâî, Riyad 1987; nşr. Mustafa Osman Muhammed, Beyrut 1411/1991), İmam Şâfiî’nin el-Müsned’i (Erre 1306; el-Üm ile birlikte Kahire 1327, 1952) bu geleneğin devam ettiğini göstermektedir. En tanınmış müsnedler arasında Ebû Dâvûd et-Tayâlisî’nin, 281 sahâbenin rivayetlerini ihtiva eden ve ölümünden sonra onun adına telif edilen el-Müsned’i (Haydarâbâd 1321/1903; Beyrut 1406/1985), Abdullah b. Zübeyr el-Humeydî’nin 1300 rivayeti derleyen el-Müsned’i (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî, I-II, Haydarâbâd 1381-1382/1962-1963), 904 sahâbî tarafından rivayet edilen 30.000 hadisin yer aldığı Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’i (I-VI, Kahire 1313; nşr. Ahmed Muhammed Şâkir – Hamza Ahmed ez-Zeyn, I-XX, Kahire 1416/1995) zikredilebilir. Bakī b. Mahled tarafından kaleme alınan ve 1013 sahâbînin rivayet ettiği 30.969 hadisi ihtiva ettiği belirtilen el-Müsnedü’l-kebîr’i ise günümüze ulaşmamıştır.

Zamanımızda da bazı müsned çalışmalarına rastlanmaktadır. Beşşâr Avvâd Ma‘rûf ile dört arkadaşı İmam Mâlik’in el-Muvaṭṭaʾı, Humeydî, Ahmed b. Hanbel ve Abd b. Humeyd’in müsnedleri, Ṣaḥîḥayn ile dört meşhur süneni, İbn Huzeyme’nin eṣ-Ṣaḥîḥ’i, Buhârî ile Nesâî’nin tanınmış bazı kitapları ve Tirmizî’nin Şemâʾilü’n-nebî’sindeki hadisleri önce sahâbe adlarına göre müsned tarzında, sonra da her bir müsnedi kendi içinde konularına göre tertip ederek meydana getirdikleri 1237 sahâbînin 17.802 hadisini ihtiva eden müsnedlerine el-Müsnedü’l-câmiʿ adını vermişlerdir (I-XX, Beyrut 1413/1993). Muhammed Fuâd Abdülbâkī de Câmiʿu’l-mesânîd adını verdiği eserinde Buhârî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’indeki hadisleri aynı şekilde önce 196 sahâbînin müsnedi olarak tertip etmiş, ardından her bir müsnedi kendi içinde konularına göre sıralamıştır (I-VI, Kahire 1412/1991).

5. Mu‘cemler. Râvi adlarına göre tertip edilen kitap türlerinden biri olan mu‘cemlerde rivayetler, ya müsnedler gibi sahâbe adına veya mu‘cemi tasnif eden muhaddisin hocalarının adına yahut râvilerin şehirlerine, kabilelerine göre alfabetik olarak düzenlenmiştir. Bu türün ilk örneklerinden biri Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî’nin, Muhammed adını taşıyanları başa almak suretiyle alfabetik olarak sıraladığı 330 kadar hocasından birer hadis ihtiva eden el-Muʿcem’idir (nşr. Hüseyin Selîm Esed, Beyrut 1410/1989). Ebû Saîd İbnü’l-A‘râbî de 336 hocasından rivayet ettiği hadisleri aynı şekilde düzenleyerek el-Muʿcem’ini meydana getirmiştir (nşr. Ahmed el-Belûşî, I-VI, Riyad 1412/1992, yayımlanan kısım eserin ilk yarısıdır). Bu tasnif türünün en tanınmış olanları ise Taberânî’nin üç mu‘cemidir. Bunların ilki, müellifin 1000 kadar şeyhinden duyduğu birer hadisi kaydettiği ve eserin son kısımlarında aynı isnadla birden fazla hadisi zikrettiği el-Muʿcemü’ṣ-ṣaġīr olup 1198 hadis ihtiva etmektedir (nşr. Abdurrahman Muhammed Osman, I-II, Medine 1388/1968; Beyrut 1403/1983). Muhammed Şekûr Mahmûd el-Hâc Emrîr, hadislerin senedleri hakkında bilgi vererek bu eseri ilmî usullere göre yayımlamış ve çalışmasına er-Ravżü’d-dânî ile’l-Muʿcemi’ṣ-ṣaġīr adını vermiştir (Beyrut 1405/1985). İkinci kitap Taberânî’nin çok beğendiği, ancak birçok zayıf hadise de yer verdiği el-Muʿcemü’l-evsaṭ’tır (nşr. Mahmûd et-Tahhân, I-XI, Riyad 1405-1416/1985-1995). Müellif, 9485 rivayeti ihtiva eden eserde şeyhlerinin adlarını alfabetik sıraya koymuş ve her birinden duyduğu nâdir rivayetleri isimlerinin altında vermiştir. Taberânî’nin mu‘cemlerinin en muhtevalısı, aşere-i mübeşşereden başlamak üzere adları alfabetik olarak sıralanan ashabın 25.000 kadar rivayetini ihtiva eden el-Muʿcemü’l-kebîr’dir (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî, I-XXV, Bağdat 1401-1415/1980-1994; eserin 200 cüzden meydana gelen yazmasının 14-16 ve 21. cüzleri bulunamadığı için yayımlanamamıştır). Taberânî, Ebû Hüreyre’nin rivayetlerini bu eserine almayarak onları ayrı bir kitapta toplamıştır.

6. Musannefler. II. (VIII.) yüzyılın ortalarından itibaren konularına göre ve “terceme” denen bab başlıkları altında tasnif edilen kitaplar, daha sonra bir kısmı “câmi‘” veya “sünen” gibi adlarla anılsa bile yaklaşık aynı tasnif sistemine sahip oldukları için “musannef” adını almıştır. “Muvatta’” olarak da adlandırılan bu eserleri, fıkıh bablarına göre tertip edilen diğer kitap türlerinden ayıran en belirgin özellik, bunların merfû hadislerin yanı sıra pek çok mevkuf ve maktû haberi de ihtiva etmesidir. Hammâd b. Seleme ile Vekî‘ b. Cerrâh’ın tasnif ettikleri belirtilen ilk musanneflerin günümüze kadar gelip gelmediği bilinmemektedir. Bu tür eserlerin ilk örneklerinden biri, güvenilir rivayetleri ihtiva etmesi sebebiyle Buhârî ve Müslim’in sahîhleriyle birlikte anılan Mâlik b. Enes’in el-Muvaṭṭaʾ adlı eseridir (Dehli 1216, 1323; I-III, Kahire 1303; I-II, Kahire 1318; nşr. Muhammed Fuâd Abdülbâkī, I-II, Kahire 1951; trc. Ahmed Muhtar Büyükçınar v.dğr., I-II, İstanbul 1982, I-IV, İstanbul 1984). Abdürrezzâk es-San‘ânî’nin el-Muṣannef fi’l-ḥadîs̱’inin (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî, I-XI, Beyrut 1971-1975, 1983) ihtiva ettiği 21.033 rivayetin bir kısmı ağır tenkitlere uğramıştır. Ebû Bekir b. Ebû Şeybe’nin aynı özellikleri taşıyan ve -Kemal Yûsuf el-Hût neşrine göre- 37.943 rivayeti ihtiva eden el-Muṣannef’i bu türün en önemli örneklerindendir (nşr. Muhtâr Ahmed en-Nedvî v.dğr., I-XV, Bombay 1386-1403; Karaçi 1406; nşr. Kemal Yûsuf el-Hût, I-VII, Beyrut 1409/1989; nşr. Saîd el-Lehhâm, I-VIII, Beyrut 1414/1994). Sünen ve câmi‘ türlerine dahil hadis kitaplarının daha çok Mağrib’de “musannef” adıyla anıldığı da bilinmektedir.

7. Câmi‘ler. Hadislerde ele alınan bütün meseleleri kapsadığı düşünülen, başlıca sekiz ana konuyu ihtiva eden ve genellikle bablara göre düzenlenen bir tasnif türüdür. Bilinen ilk örneği Ma‘mer b. Râşid’in (ö. 153/770) Kitâbü’l-Câmiʿ adlı eseridir. Talebesi Abdürrezzâk bu eseri hem rivayet etmiş hem de el-Muṣannef’inin sonuna eklemiştir (Beyrut 1971-1975, X, 379-468 ve XI. cilt). Eserin günümüze ulaştığı bilinen iki nüshasından biri Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi’nde (İsmail Saib Sencer, nr. 164), diğeri İstanbul’da Millet Kütüphanesi’nde (Feyzullah Efendi, nr. 541) bulunmaktadır. Büyük kabul gören câmi‘ler ise III. (IX.) yüzyılda tasnif edilmiş olup bunların en meşhurları Ṣaḥîḥayn diye de anılan Buhârî ile Müslim’in eserleridir. Buhârî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i (I-IX, Bulak 1313-1315; nşr. Hacı Zihni Efendi, I-VIII, İstanbul 1315) bazı âlimler tarafından tek başına, bazılarınca da Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i ile birlikte hadislerinin sağlamlığı dolayısıyla Kur’an’dan sonra en güvenilir kitap olarak kabul edilmiştir. Bu eseri, bir hadisin bütün rivayetlerini bir araya getirmesi, ayrıca hadis metinlerinin bir kısmını değil tamamını zikretmesi gibi tertip özellikleriyle Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i (Kalküta 1265; Bulak 1290; nşr. Hacı Zihni Efendi, I-VIII, İstanbul 1329-1332; nşr. Muhammed Fuâd Abdülbâkī, I-V, Kahire 1955-1956) takip etmekte, hemen arkasından da ihtiva ettiği hadislerin sağlamlık derecesini tek tek belirten Tirmizî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i (Bulak 1292; nşr. Ahmed Muhammed Şâkir v.dğr., I-V, Kahire 1356-1382/1937-1962; nşr. İzzet Ubeyd, I-X, Humus, ts.) gelmektedir (bu üç eser için bk. DİA, VII, 114-132). Muhammed Nâsırüddin el-Elbânî, son eserdeki hadisleri Ṣaḥîḥu Süneni’t-Tirmiẕî (I-III, Riyad-Beyrut 1409/1988) ve Żaʿîfü Süneni’t-Tirmiẕî (Beyrut 1411/1990) adlı kitaplarında değerlendirmiştir. Mecdüddin İbnü’l-Esîr, Kütüb-i Sitte’nin tamamını konularına göre alfabetik olarak sıralayıp meydana getirdiği eserine Câmiʿu’l-uṣûl li-eḥâdîs̱i’r-Resûl adını vermiştir (Merut/Hindistan 1346; nşr. Muhammed Hâmid el-Fıkī, I-XII, Kahire 1370/1950; nşr. Abdülkādir el-Arnaût, I-XI + IV, indeks ciltleri, Dımaşk 1389-1412/1969-1991). Bu eser üzerinde çeşitli şerh, ihtisar, zevâid çalışmaları yapılmış olup İbnü’d-Deyba‘ tarafından kaleme alınan Teysîrü’l-vuṣûl ilâ Câmiʿi’l-uṣûl min ḥadîs̱i’r-Resûl (Kalküta 1252; Kahire 1346) adlı muhtasarı önemlidir (DİA, VII, 136). Daha sonra bütün hadisleri bir araya toplama amacıyla yapılan çalışmaların en önemlisi, Süyûtî’nin yetmiş bir kaynaktan derlediği 100.000’e yakın hadisi ihtiva eden Cemʿu’l-cevâmiʿ (el-Câmiʿu’l-kebîr) adlı eseridir (I-IV, Kahire 1970-1992, neşri devam etmektedir). Aynı müellife ait el-Câmiʿu’ṣ-ṣaġīr (DİA, VII, 113-114), bunu ikmal maksadıyla Muhammed Abdürraûf el-Münâvî tarafından yazılan el-Câmiʿu’l-ezher ve bunlara başka ilâvelerle birlikte 34.220 rivayeti ihtiva eden yine Süyûtî’nin Câmiʿu’l-eḥâdîs̱’i kayda değer çalışmalardır (nşr. Abbas Ahmed Sakr – Ahmed Abdülcevvâd, I-IX, baskı yeri ve tarihi yok; bu iki nâşir 332’si el-Câmiʿu’l-kebîr’de, 487’si el-Câmiʿu’l-ezher’de olmak üzere 819 rivayetin mevzû olduğunu göstermek üzere el-Eḥâdîs̱ü’l-mevżûʿa mine’l-Câmiʿi’l-kebîr ve’l-Câmiʿi’l-ezher [Beyrut 1409/1988] adlı bir eser kaleme almışlardır). Müttakī el-Hindî’nin, Cemʿu’l-cevâmiʿ ile yine Süyûtî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaġīr ve Ziyâdetü’l-Câmiʿi’ṣ-ṣaġīr adlı eserlerini birleştirip hadislerini kitap ve bablara göre tertip ettiği Kenzü’l-ʿummâl fî süneni’l-aḳvâl ve’l-efʿâl adlı eseri elde mevcut en kapsamlı hadis kitabıdır (I-VIII, Haydarâbâd 1313; I-XVI, Beyrut 1406/1985).

Adı geçen câmi‘lerle aynı tertipte olmamakla beraber belli konulardaki hadis ve rivayetleri bir araya getirmeleri sebebiyle câmi‘ diye adlandırılan kitaplar da vardır. Abdullah b. Vehb’in (ö. 197/813) fıkhî hadisleri bir araya getirdiği el-Câmiʿ (fi’l-ḥadîs̱, fi’l-ʿilm ve’l-fıḳh) adlı eseri (nşr. J. David-Weill [Le Djâmi‘ d’Ibn Wahb], I-II, Kahire 1939-1948; ayrıca bk. Sezgin, GAS, I, 466), İbn Ebû Zeyd el-Kayrevânî’nin ahlâk ve âdâb konusundaki hadisleri derlediği Kitâbü’l-Câmiʿi (nşr. Abdülmecîd Türkî, Beyrut 1990), İbn Abdülber en-Nemerî’nin ilimle ilgili rivayetleri topladığı Câmiʿu beyâni’l-ʿilm’i (DİA, VII, 107) bunlara örnek olarak zikredilebilir.

8. Sünenler ve Ahkâm Kitapları. Öncelikle ahkâma dair hadisleri fıkıh kitaplarındaki sıraya göre derleyen sünenler genellikle III. (IX.) yüzyıldan itibaren kaleme alınmıştır. Bununla beraber Evzâî’nin (ö. 157/774) Kitâbü’s-Sünen fi’l-fıḳh (çeşitli kaynaklarda iktibas edilen rivayetleri Mervân Muhammed eş-Şa‘‘âr tarafından yetmiş altı kitap halinde düzenlenerek Sünenü’l-Evzâî adıyla yayımlanmıştır [Beyrut 1413/1993]), İbn Ebû Zi’b ve İbn Ebû Zâide’nin Kitâbü’s-Sünen (İbnü’n-Nedîm, s. 281, 282) adlı eserleri gibi daha önceki yüzyılda kaleme alınmış sünenler de vardır. İmam Şâfiî’nin es-Sünenü’l-meʾs̱ûre’si de (Kahire 1315; nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, Beyrut 1406/1986) bu türün zikredilmesi gereken kaynaklarındandır. Büyük kabul görmüş ilk sünenler arasında yer alan Saîd b. Mansûr’un es-Sünen’i (nşr. Sa‘d b. Abdullah b. Abdülazîz Âl-i Humeyyid, I-V, Riyad 1414/1993; nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî, III. cildin I ve II. kısımları, Malegaon [Hindistan] 1387-1388/1967-1968; Bombay 1403/1982; Beyrut 1405/1985), Hz. Peygamber’in ahkâma dair hadisleri yanında sahâbe devrindeki günlük hayatın çeşitli meseleleri hakkında diğer kaynaklarda yer almayan bilgiler ihtiva etmesi bakımından önemlidir. Dârimî’nin el-Müsned adıyla da anılan ve bir hadisi ihtiva ettiği konulara göre çeşitli bölümlerde tekrarlaması sebebiyle Ṣaḥîḥ-i Buḫârî’yi andıran es-Sünen’i (Kanpûr 1293; Haydarâbâd 1309; Delhi 1337; Dımaşk 1349; nşr. Abdullah Hâşim Yemânî, I-II, Kahire 1382/1966; nşr. Fevvâz Ahmed Zemerlî – Hâlid Seb‘ el-Alemî, I-II, Beyrut 1407/1987; nşr. Mustafa Dîb el-Buğâ, I-II, Dımaşk 1991; trc. Abdullah Aydınlı, I-III, İstanbul 1994-1996), mürsel ve maktû rivayetleri de ihtiva etmekte olup bazı âlimler tarafından İbn Mâce’nin es-Sünen’i yerine Kütüb-i Sitte’nin altıncı kitabı olarak kabul edilmiştir. İbn Mâce’nin es-Sünen’i (Dehli 1282, 1322/1905; nşr. Muhammed Fuâd Abdülbâkī, I-II, Kahire 1372-1373; nşr. M. Mustafa el-A‘zamî, I-IV, Riyad 1404/1984), babların fıkıh bakımından mükemmel sıralanışıyla farklı bir özelliğe sahiptir. Muhammed Nâsırüddin el-Elbânî, eserdeki hadisleri Ṣaḥîḥu Süneni İbni Mâce (I-II, Beyrut 1406/1986) ve Żaʿîfü Süneni İbn Mâce (Beyrut 1409/1988) adlı çalışmalarıyla tahriç etmiştir. Ebû Dâvûd es-Sicistânî’nin es-Sünen’i (Leknev 1840, 1877, 1305, 1318; Dehli 1271; Kahire 1280; Haydarâbâd 1321; nşr. Muhammed Muhyiddin Abdülhamîd, I-IV, Beyrut, 1403/1983; Kahire 1348; nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût, I-III, Beyrut 1409/1988) hem sahih hem de zayıf rivayetleri ihtiva etmekte, bu rivayetlerden ileri derecede zayıf olanlar musannifi tarafından belirtilmektedir. Muhammed Nâsırüddin el-Elbânî, eserdeki hadisleri Ṣaḥîḥu Süneni Ebî Dâvûd (I-III, Riyad 1409/1989) ve Żaʿîfü Süneni Ebî Dâvûd (Beyrut 1412/1991) adlı eserlerinde değerlendirmiştir. Nesâî ise önce es-Sünenü’l-kübrâ adlı geniş çaplı eserini kaleme almış (nşr. Abdülgaffâr Süleyman el-Bündârî – Seyyid Kesrevî Hasan, I-VI, Beyrut 1411/1991) bundan daha sahih kabul ettiği hadisleri seçerek el-Müctebâ adını verdiği es-Sünen’i meydana getirmiştir (Kanpûr 1265; I-II, Dehli 1281; I-II, baskı yeri yok, 1312; Süyûtî’nin şerhi ve Sindî’nin hâşiyesiyle birlikte: I-VIII, Kahire 1348/1930; Abdülfettâh Ebû Gudde’nin bu baskıyı esas alarak hadisleri numaralayıp fihristler hazırlayarak yaptığı neşir: I-IX, Beyrut 1406, 1409; trc. Ahmed Muhtar Büyükçınar v.dğr., I-VIII, İstanbul 1981). Muhammed Nâsırüddin el-Elbânî, es-Sünen’deki sahih hadisleri Ṣaḥîḥu Süneni’n-Nesâʾî (I-III, Beyrut 1408/1988), zayıf hadisleri de Żaʿîfü Süneni’n-Nesâʾî (Beyrut 1410/1990) adlı çalışmalarında bir araya getirmiştir. Daha sonra telif edilen bu türün önemli eserlerinden biri de Dârekutnî’nin es-Sünen’idir (IV, Delhi 1306; nşr. Abdullah Hâşim Yemânî, I-IV, Kahire 1386/1966). Eserde bulunan zayıf hadisler üzerinde Ebû Muhammed Abdullah b. Yahyâ b. Ebû Bekir el-Gassânî Taḫrîcü’l-eḥâdîs̱i’ḍ-ḍıʿâf min Süneni’d-Dâreḳutnî adlı bir çalışma yapmıştır (Riyad 1991).

Erken devirlerden itibaren sünenlerden ayrı olarak ahkâm hadislerini yine sünen tertibinde bir araya getirmek üzere eserler kaleme alınmıştır. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin (ö. 189/805), hocası Ebû Hanîfe’den rivayet ettiği merfû, mevkuf ve mürsel hadislerden oluşan el-Âs̱âr adlı derlemesi bu türün ilk örneklerindendir (DİA, III, 460). Ebû Ca‘fer et-Tahâvî’nin, birbirine zıt gibi görünen hadisleri telif etmek amacıyla kaleme aldığı Şerḥu Meʿâni’l-âs̱âr da burada anılmalıdır (I-II, Leknev 1300-1302; nşr. Muhammed Seyyid Câdelhak – Muhammed Zührî en-Neccâr, I-IV, Kahire 1386-1388/1966-1969). Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī’nin, diğer hadis kitaplarında yer almayan pek çok hadisle birlikte sahâbe ve tâbiîn sözlerini toplayıp değerlendirdiği ve Şâfiî fıkhını ön planda tutarak rivayetleri fıkıh bablarına göre tertip ettiği es-Sünenü’l-kübrâ adlı hacimli eseri (I-X, Haydarâbâd 1344-1355) râvilerin tenkidini, muhtelif mezhep imamlarının görüşlerini de ihtiva etmektedir. Müellifin bu esere giriş mahiyetinde kaleme aldığı el-Medḫal ilâ Kitâbi’s-Sünen’i de önemlidir (nşr. Muhammed Ziyâürrahman el-A‘zamî, Küveyt 1985). Eser üzerinde Necm Abdurrahman Halef eṣ-Ṣınâʿatü’l-ḥadîs̱iyye fi’s-Süneni’l-kübrâ adıyla bir doktora çalışması yapmıştır (Mansûre 1412/1992). Yine Beyhakī’nin, Şâfiî fıkhının usul ve fürûda dayandığı hadislerle sahâbe ve tâbiîn sözlerini topladığı ve Ebû Ca‘fer et-Tahâvî’nin adı geçen eserine reddiye mahiyetinde kaleme aldığı Maʿrifetü’s-sünen ve’l-âs̱âr’ı ile (nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, I-XV, Kahire 1411/1991) es-Sünenü’ṣ-ṣuġrâ’sı da (nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, I-IV, Karaçi 1410/1989; nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfî – Ahmed Kabbânî, I-II, Beyrut 1412/1992) bu türün kayda değer örneklerindendir. Şâfiî âlimlerinden Ferrâ el-Begavî Şerḥu’s-sünne’sinde (nşr. Züheyr eş-Şâvîş – Şuayb el-Arnaût, I-XVI, Dımaşk 1390-1400/1970-1980; Beyrut 1403/1983), tanınmış muhaddislerin eserlerinden derlediği hadisleri aynı zamanda âlimlerin ihtilâf ettiği fıkhî problemlere dikkat çekerek açıklamıştır. İbnü’l-Harrât’ın el-Aḥkâmü’ṣ-ṣuġrâ’sı da burada zikredilmelidir (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 696, vr. 35-164; Brockelmann, GAL, I, 458; Suppl., I, 634). Cemmâîlî diye tanınan Abdülganî el-Makdisî’nin, Ṣaḥîḥayn’deki ahkâmla ilgili 420 kadar “müttefekun aleyh” hadisi senedlerini zikretmeden bir araya getirdiği ʿUmdetü’l-aḥkâm’ı (el-ʿUmde fi’l-aḥkâm fî meʿâlimi’l-ḥelâl ve’l-ḥarâm) (Dehli 1895; Kahire 1342; nşr. Mustafa Abdülkādir Atâ, Beyrut 1406/1986) üzerine pek çok şerh, hâşiye ve ta‘lik yazılmıştır. En tanınmış şerhi Takıyyüddin İbn Dakīkul‘îd’in İḥkâmü’l-aḥkâm’ı (Dehli 1313; nşr. Ahmed Muhammed Şâkir, I-II, Beyrut 1374/1955; nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, I-IV, Kahire 1410/1990), en tanınmış hâşiyesi de Emîr es-San‘ânî’nin el-ʿUdde’sidir (nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, I-IV, Kahire 1410/1990). Hanbelî âlimlerinden Mecdüddin İbn Teymiyye’nin Münteḳa’l-aḫbâr min eḥâdîs̱i seyyidi’l-aḫyâr adlı eseri (I-II, Kahire 1369/1950; nşr. Muhammed Hâmid el-Fıkī, I-II, Beyrut 1398/1978), Kütüb-i Sitte ile Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inden seçilmiş ahkâm hadislerinden oluşur. Şevkânî, en çok ahkâm hadisini ihtiva eden bu eseri rivayetlerinin sağlamlık derecesini ortaya koyarak ve hadisin yer aldığı diğer hadis kaynaklarını da belirterek Neylü’l-evṭâr adıyla şerhetmiştir (I-VIII, Kahire 1357/1938). Ahkâm hadisleri konusunda en geniş çalışmayı Taḳrîbü’l-esânîd ve tertîbü’l-mesânîd adlı eseriyle Zeynüddin el-Irâkī yapmıştır (I-VIII, Beyrut, ts.). Şâfiî âlimlerinden İbn Hacer el-Askalânî’nin büyük ilgi gören Bulûġu’l-merâm min edilleti’l-aḥkâm’ında (Leknev 1253/1837, taşbaskı; Lahor 1305/1888, taşbaskı; özel Hint ta‘liki ile 1312; Mısır 1320, 1330/1912; nşr. Abdurrahman Bedrân 1331/1913; 1352/1933; nşr. Rıdvân Muhammed Rıdvân, Beyrut 1373) 1356 (bazı baskılarda 1373, 1400, 1477, 1596) hadisin senedinde sadece sahâbî adı kaydedilmiş ve bunların güvenilirlik derecesi belirtilmiştir. Pek çok şerhinden biri olan Emîr es-San‘ânî’nin Sübülü’s-selâm’ı (Delhi 1302, 1311; Kahire 1911, taşbaskı; nşr. Fevvâz Ahmed Zemerlî – İbrâhim Muhammed el-Cemel, Beyrut 1405/1985) Ahmet Davudoğlu tarafından Bulûgu’l-Merâm Tercümesi ve Şerhi Selâmet Yolları adıyla ve bazı değişikliklerle Türkçe’ye çevrilmiştir (I-IV, İstanbul 1965-1967; diğer şerhleri için bk. DİA, VI, 413).

“Kitâbü’s-Sünne” adıyla anılan ilk dönemlere ait bazı eserler sadece imana dair hadisleri ihtiva etmekte olup bunların ahkâm meseleleriyle ilgisi bulunmamaktadır. Ahmed b. Hanbel’in 1481 rivayeti ihtiva eden Kitâbü’s-Sünne’si (nşr. Ebû Hâcer Muhammed Saîd Besyûnî Zağlûl, Beyrut 1405/1985), İbn Ebû Âsım’ın Kitâbü’s-Sünne’si (nşr. Muhammed Nâsırüddin el-Elbânî, Beyrut 1400/1980) ve Ebû Bekir el-Hallâl’in es-Sünne’si (nşr. Atıyye ez-Zehrânî, Riyad 1410/1989) bu eserlerin en tanınmış olanlarıdır.

9. Müstedrekler. Sahih hadisleri derleyen bazı muhaddislerin kitaplarını kaleme alırken gözettikleri şartlara uyduğu halde göremedikleri veya başka sebeplerle kitaplarına alamadıkları hadisler daha sonraki hadis âlimleri tarafından bir araya getirilmiş ve bu eserlere “ilâve ve zeyil” anlamında “müstedrek” adı verilmiştir. Müstedrek çalışmaları daha çok Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ve Ṣaḥîḥ-i Müslim üzerinde yapılmıştır. Belli başlı müstedrekler arasında Dârekutnî’nin, Ṣaḥîḥayn’de yer almayan yetmiş hadisi müsned tertibinde bir araya getiren el-İlzâmât ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn (ʿalâ ṣaḥîḥayi’l-Buḫârî ve Müslim) adlı eseri anılabilir (nşr. Ebû Abdurrahman Mukbil b. Hâdî el-Vâdiî, Beyrut 1405/1985, 2. bs.). Ebû Zer el-Herevî’nin el-Müstedrek ʿalâ Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî ve Müslim adlı kitabı, Kettânî’nin söylediğine göre Dârekutnî’nin el-İlzâmât’ının bir müstahreci durumundadır (er-Risâletü’l-müstetrafe, s. 23). Sahih hadislerin 10.000’i geçmeyeceğini, bunların da Ṣaḥîḥayn’de bulunanlardan ibaret olduğunu ileri süren bazı çağdaşlarının görüşünü reddetmek üzere Hâkim en-Nîsâbûrî’nin Ṣaḥîḥayn tertibinde kaleme aldığı 8803 rivayeti ihtiva eden el-Müstedrek ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn bu türün en tanınmış örneğidir (I-IV, Haydarâbâd 1334-1342; nşr. Mustafa Abdülkādir Atâ, I-IV, Beyrut 1411/1990). Müellif, Buhârî veya Müslim’in şartlarına uyduğu halde kitaplarına almadıkları kanaatiyle güvenilemeyecek derecede zayıf olan bazı hadisleri de derlemiştir. Zehebî, Muḫtaṣarü’l-Müstedrek’inde (I-IV, Haydarâbâd 1334-1342) Hâkim’in bu çalışmasını özetlemiş, bu arada kitabın dörtte birini oluşturan zayıf ve mevzû rivayetleri de göstermiştir (Zehebî, el-Müstedrek’teki 100 kadar mevzû rivayeti el-Müstedrek ʿale’l-Müstedrek adını verdiği bir eserinde toplamıştır). Zehebî’nin Muḫtaṣar’ını bazı görüşlerini tenkit ederek özetleyen çalışmalar arasında İbnü’l-Mülakkın’ın Muḫtaṣarü’l-Müstedrek’i zikredilmelidir (nşr. Abdullah b. Hamed el-Lehîdân – Sa‘d b. Abdullah Âl-i Humeyyid, I-VII, Riyad 1411).

10. Müstahrecler. Meşhur bir hadis kitabındaki hadisleri çeşitli bakımlardan güçlendirmek amacıyla kaleme alınan eserlerdir. Müstahrecler daha çok Ṣaḥîḥayn veya bunlardan biri üzerine yazılmıştır. Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ile ilgili müstahreclerin en tanınmışları arasında, Ebû Bekir el-İsmâilî ile Gıtrîfî’nin günümüze kadar gelmeyen müstahrecleri; Ṣaḥîḥ-i Müslim üzerine yazılan müstahreclerin en tanınmışları arasında Ebû Avâne el-İsferâyînî’nin el-Müsnedü’l-muḫrec ʿalâ Kitâbi Müslim b. Ḥaccâc’ı (DİA, X, 100), Cevzakī’nin el-Müsnedü’ṣ-ṣaḥîḥ ʿalâ Kitâbi Müslim’i, Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin el-Müsnedü’l-müstaḫrec ʿalâ Ṣaḥîḥi Müslim’i (Brockelmann, GAL, I, 446; Suppl., I, 617); hem Ṣaḥîḥ-i Buḫârî hem de Ṣaḥîḥ-i Müslim üzerine yazılan müstahreclerin en tanınmışları arasında da İbnü’l-Ahrem ve İbn Mencûye gibi muhaddislerin eserleri zikredilebilir (diğer hadis kitapları üzerine yazılan müstahrecler için bk. Kettânî, s. 18-23).

11. Kırk Hadisler. Kırk hadis ezberlemeye teşvik eden zayıf bir hadisin de etkisiyle erken devirlerden itibaren “erbaûn” adıyla anılan kırk hadis kitaplarının yazılmasına başlanmıştır. Bu türde ilk eserlerin Abdullah b. Mübârek ile Muhammed b. Eslem et-Tûsî tarafından telif edildiği bilinmekteyse de bu eserler günümüze ulaşmamıştır. Hasan b. Süfyân’ın (ö. 303/916), ahlâk ve ibadete dair kırk beş hadisi senedleriyle beraber kaydettiği Kitâbü’l-Erbaʿîn’i (nşr. Muhammed b. Nâsır el-Acemî, Beyrut 1414/1993), Ebû Bekir el-Âcurrî’nin Kitâbü’l-Erbaʿîne ḥadîs̱en’i (nşr. Bedr b. Abdullah el-Bedr, Küveyt 1987; nşr. Mecdî Fethi es-Seyyid, Tanta [Mısır] 1411/1990), Dârekutnî’nin Kitâb fîhi erbaʿûne ḥadîs̱ min Müsnedi Büreyd b. ʿAbdillâh b. Ebî Büreyde’si (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 541) ve Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī’nin el-Erbaʿûne’ṣ-ṣuġrâ’sı (nşr. Ebû Hâcer Muhammed Saîd Besyûnî Zağlûl, Beyrut 1407/1987) ilk devirlerde kaleme alınan belli başlı kırk hadis çalışmalarıdır.

Daha sonraki dönemlerde İbnü’s-Salâh’ın, çoğunu Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ile Ṣaḥîḥ-i Müslim’den seçerek talebelerine yazdırdığı dinin esaslarına dair yirmi altı hadise Nevevî’nin on altı hadis daha ekleyerek meydana getirdiği el-Erbaʿûn adlı eser büyük rağbet görmüş ve başta Nevevî olmak üzere kırktan fazla âlim tarafından şerhedilmiştir. Tanınmış İslâm âlimleri akaid, ibadet, ahkâm, ahlâk, cihad vb. konularda kırk hadis kitapları kaleme almışlardır. Hâce Abdullah el-Herevî’nin Kitâbü’l-Erbaʿîn fî delâʾili’t-tevḥîd’i (nşr. Ali b. Muhammed b. Nâsır el-Fukayhî, yer yok, 1404/1984), Ebü’l-Kāsım İbn Asâkir’in, kırk ayrı şehre mensup kırk hadis âliminin kırk sahâbîden kırk ayrı konuya dair rivayetini bir araya getirdiği Kitâbü’l-Erbaʿîne’l-büldâniyye’si (nşr. Muhammed Mutî‘ el-Hâfız, Beyrut-Dımaşk 1413/1992), tabip-filozof Abdüllatîf el-Bağdâdî’nin Sünen-i İbni Mâce ve şerhinden derlediği Kitâbü’l-Erbaʿîne’ṭ-ṭıbbiyye’si (nşr. Abdullah Kennûn, Mağrib 1979), İsmâil b. Muhammed el-Aclûnî’nin kırk ayrı kitaptan kırk hadis derleyerek meydana getirdiği ʿİḳdü’l-cevheri’s̱-s̱emîn fî erbaʿîne ḥadîs̱ min eḥâdîs̱i Seyyidi’l-mürselîn’i (Kahire 1322) bunlara misal olarak zikredilebilir. Şiî âlimlerin Farsça olarak “Çihl hadîs” veya Arapça olarak “Erbaûn hadîs” adıyla kaleme aldıkları pek çok eser arasından Bahâeddin el-Âmilî’nin Ehl-i beyt tarikiyle rivayet edilen hadislerden derlediği Erbaʿûn ḥadîs̱ adlı eseri anılabilir (Tahran 1274, 1310 taşbaskı). Müellifinin bizzat şerhettiği bu eser üzerine pek çok hâşiye yazılmıştır. Ali Şîr Nevâî, Fuzûlî, Âşık Çelebi, Hâkānî Mehmed Bey ve Nâbî gibi ünlü Türk şairleri manzum kırk hadis tercümeleri meydana getirmişlerdir (bk. KIRK HADİS).

12. Etrâf Kitapları. IV. (X.) yüzyıldan itibaren, genellikle hadis kitaplarındaki rivayetlere kolayca ulaşabilmek ve bir hadisin çeşitli rivayetlerini bir arada görebilmek amacıyla kaleme alınan etrâf kitapları, ya sahâbe adına göre müsned türünde düzenlenerek rivayetlerin baş tarafından bir kısmı zikredilmiş veya hadis metinlerine göre alfabetik olarak sıralanmıştır. Etrâf kitaplarının ilk örnekleri Halef el-Vâsıtî’nin (ö. 401/1010) Eṭrâfü’ṣ-Ṣaḥîḥayn’i ile (Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye, Hadis, nr. 31, 42, 56; Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Hadis, nr. 371) Ebû Mes‘ûd ed-Dımaşkī’nin Eṭrâfü’ṣ-Ṣaḥîḥayn’idir (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Hadis, nr. 373). Ebü’l-Abbas Ahmed b. Sâbit et-Tarkī, Eṭrâfü’l-Kütübi’l-Ḫamse diye de anılan ve İbn Mâce dışındaki Kütüb-i Sitte’yi ihtiva eden el-Levâmiʿ fi’l-cemʿ beyne’ṣ-ṣıḥâḥ ve’l-cevâmiʿ adlı eserini (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 533) bu amaçla meydana getirmiştir. Etrâf konusundaki en meşhur eser, Yûsuf b. Abdurrahman el-Mizzî’nin 1391 sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiînin Kütüb-i Sitte dışındaki kitaplarda mevcut 19.626 hadisini bir araya getirdiği Tuḥfetü’l-eşrâf bi-maʿrifeti’l-eṭrâf’ıdır. Eser, İbn Hacer el-Askalânî’nin burada gördüğü bazı hataları tashih ve ikmal maksadıyla yazdığı en-Nüketü’ẓ-ẓırâf ʿale’l-Eṭrâf’ı ile birlikte yayımlanmıştır (nşr. Abdüssamed Şerefeddin, I-XIV, Bombay 1965-1966). İbn Hacer el-Askalânî’nin, bu türün en önemli çalışmalarından biri olan İtḥâfü’l-mehere bi-eṭrâfi’l-ʿaşere’si ile (Millet Ktp., Murad Molla, nr. 349-364) Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’ini müstakil bir çalışma konusu yaptığı İṭrâfü’l-müsnedi’l-muʿtelî bi-Eṭrâfi’l-Müsnedi’l-Ḥanbelî’si de (nşr. Züheyr b. Nâsır en-Nâsır, I-X, Beyrut 1414/1993) burada kaydedilmelidir. Etrâf çalışmalarının son örneklerinden olan Abdülganî en-Nablusî’nin Ẕeḫâʾirü’l-mevârîs̱ fi’d-delâleti ʿalâ mevâżıʿi’l-ḥadîs̱’i (nşr. Mahmûd Rebî‘, I-IV, Kahire 1352/1934) Kütüb-i Sitte ile İmam Mâlik’in el-Muvaṭṭaʾını ihtiva etmektedir. Hadis metinlerine göre alfabetik olarak düzenlenen etrâf kitaplarından, Ebû Hâcer Muhammed Saîd Besyûnî Zağlûl’ün hadis, siyer ve fıkıh ilimlerine dair 150 kitabı tarayarak meydana getirdiği Mevsûʿatü eṭrâfi’l-ḥadîs̱i’n-nebeviyyi’ş-şerîf’i önemli bir çalışmadır (I-XI, Beyrut 1410/1989). Nedîm Mar‘aşlî ile Üsâme Mar‘aşlî’nin, sahih ve hasen hadisleri alfabetik olarak bir araya getirmek üzere hazırlamaya başladıkları Mevsûʿâtü’l-ḥadîs̱i’n-nebeviyyi’ş-şerîf’in henüz iki cildi yayımlanmıştır (Beyrut 1411-1414-/1991-1994-). Wensinck’in başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanan el-Muʿcemü’l-müfehres li-elfâẓi’l-ḥadîs̱i’n-nebevî (Concordance et indices de la tradition musulmane) adlı eser bu türün en tanınmış örneğidir (I-VIII, Leiden 1936-1987).

13. Tahrîc Kitapları. Tefsir, fıkıh, kelâm, tasavvuf ve hadis kitaplarının bir kısmında geçen, fakat kaynağı gösterilmeyen rivayetlerin sağlamlık derecesini tesbit etmek ve bazı rivayetlerin kime ait olduğunu belirtmek amacıyla yapılan çalışmalara “tahrîc” adı verilmektedir. Önemli bazı eserler üzerine yapılan tahrîc çalışmaları arasında, İmam Şâfiî’nin el-Ümm’ü üzerine Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī’nin hazırladığı Kitâbü Taḫrîci eḥâdîs̱i’l-Üm (Brockelmann, GAL, I, 447; Suppl., II, 619), Mergīnânî’nin Hanefî fıkhına dair el-Hidâye’si üzerine Abdullah b. Yûsuf ez-Zeylaî’nin kaleme aldığı Naṣbü’r-râye ile İbn Hacer el-Askalânî’nin yazdığı ed-Dirâye fî (münteḫabi) taḫrîci eḥâdîs̱i’l-Hidâye (Dehli 1882, taşbaskı, 1327; Leknev 1301; nşr. Seyyid Abdullah Hâşim el-Yemânî el-Medenî, Beyrut, ts. [Dârü’l-ma‘rife]), Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî’nin Şâfiî fıkhına dair eş-Şerḥu’l-kebîr’i üzerine İbnü’l-Mülakkın’in kaleme aldığı el-Bedrü’l-münîr fî taḫrîci eḥâdîs̱i’ş-Şerḥi’l-kebîr (nşr. Cemâl Muhammed es-Seyyid v.dğr., I-III, Riyad 1414; nşr. Hamdî b. Abdülmecîd b. İsmâil es-Selefî [Ḫulâṣatü’l-Bedri’l-münîr], Riyad 1410/1989), İbn Hacer el-Askalânî’nin bu eseri ihtisar ettiği et-Telḫîṣü’l-ḫabîr (nşr. Şa‘bân Muhammed İsmâil, I-IV, Kahire 1399/1979), Gazzâlî’nin İhyâʾü ʿulûmi’d-dîn’i üzerine Zeynüddin el-Irâkī’nin yazdığı el-Muġnî ʿan ḥamli’l-esfâri fi’l-esfâr fî taḫrîci mâ fi’l-İḥyâʾi mine’l-aḫbâr (Kahire 1332-1333, 1348, el-İḥyâʾ ile birlikte), Kādî İyâz’ın eş-Şifâʾ adlı eseri üzerine Süyûtî’nin yazdığı Menâhilü’ṣ-ṣafâ fî taḫrîci eḥâdîs̱i’ş-Şifâʾ (nşr. Semîr el-Kādî, Beyrut 1409/1988), Muhammed Abdürraûf el-Münâvî’nin el-Fetḥu’s-semâvî taḫrîcü eḥâdîs̱i’l-Beyżâvî’si (nşr. Ahmed Müctebâ b. Nezîr es-Selefî, I-III, Riyad 1409), Kudâî’nin Şihâbü’l-aḫbâr adlı derleme hadis kitabına İbnü’s-Sıddîk el-Gumârî’nin yazdığı Fetḥu’l-vehhâb bi-taḫrîci eḥâdîs̱i’ş-Şihâb’ı (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî, I-II, Beyrut 1408/1988), yine Gumârî’nin Kādî Beyzâvî’ye ait bir usûl-i fıkıh kitabı olan Minhâcü’l-vüṣûl’deki rivayetlere dair kaleme aldığı el-İbtihâc bi-taḫrîci eḥâdîs̱i’l-Minhâc’ı (Semîr Tâhâ el-Meczûb, Beyrut 1405/1985) anılabilir. Tahrîcin mahiyeti ve tahrîc çalışmaları konusunda ise Mahmûd et-Tahhân’ın Uṣûlü’t-taḫrîc ve dirâsetü’l-esânîd (Riyad 1403/1983), Abdülmevcûd Muhammed Abdüllatîf’in Keşfü’l-lis̱âm ʿan esrâri taḫrîci ḥadîs̱i seyyidi’l-enâm (Kahire 1404/1984) ve Ebû Muhammed Abdülmehdî b. Abdülkādir b. Abdülhâdî’nin Ṭuruḳu taḫrîci ḥadîs̱i Resûlillâh ṣallallāhu ʿaleyhi ve sellem (Kahire, ts., Dârü’l-i‘tisâm) adlı eserleri zikredilebilir.

14. Zevâid Kitapları. Bir veya birkaç eserin Kütüb-i Sitte gibi ana hadis kitaplarından fazla veya farklı olarak ihtiva ettiği hadisleri “zevâid” adıyla konularına göre sıralayarak bir araya getirme çalışmaları VIII. (XIV.) yüzyılda başlamıştır. Zevâid kitapları, ulaşılması kolay olmayan birçok hadis kitabındaki rivayetlere daha kısa zamanda ulaştırması bakımından faydalı çalışmalardır. Bu türdeki muhtelif eserleriyle tanınan Nûreddin el-Heysemî’nin (ö. 807/1405), Taberânî’ye ait üç mu‘cem ile Ahmed b. Hanbel’in, Bezzâr’ın ve Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî’nin müsnedlerinde bulunup da Kütüb-i Sitte’de yer almayan hadisleri bir araya getirdiği Mecmaʿu’z-zevâʾid ve menbaʿu’l-fevâʾid’i (I-X, Beyrut 1967; nşr. Abdullah Muhammed Dervîş, I-X, Beyrut 1414/1994), Mevâridü’ẓ-ẓamʾân ilâ zevâʾidi İbn Hibbân’ı (Muhammed Abdürrezzâk Hamza, Beyrut, ts., [Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye]; nşr. Hüseyin Selîm Esed ed-Dârânî – Abduh Ali el-Kûşek [?], I-VIII, Dımaşk 1411-1412/1990-1992), yine Heysemî’nin, Taberânî’nin iki mu‘cemi ile Ebû Ya‘lâ’nın el-Müsned’ini iki ayrı çalışma konusu yaptığı Mecmaʿu’l-baḥreyn fî zevâʾidi’l-Muʿcemeyn (nşr. Abdülkuddûs b. Muhammed Nezîr, I-VIII, Riyad 1413/1992) ve el-Maḳṣadü’l-ʿalî fî zevâʾidi Ebî Yaʿlâ el-Mevṣılî (nşr. Seyyid Kesrevî Hasan, I-IV, Beyrut 1413/1993) adlı eserleri; zevâid kitapları üzerinde pek çok çalışması olan Ahmed b. Ebû Bekir el-Bûsîrî’nin, İbn Mâce’nin es-Sünen’inde bulunduğu halde Kütüb-i Sitte’nin diğer eserlerinde yer almayan hadisleri derlediği Miṣbâḥu’z-zücâce fî zevâʾidi İbn Mâce’si ile (nşr. Mûsâ Muhammed Ali – İzzet Ali Atıyye, I-II, Kahire, ts.; nşr. Kemal Yûsuf el-Hût, I-II, Beyrut 1986) İtḥâfü’l-ḫıyere bi-zevâʾidi’l-mesânîdi’l-ʿaşere’si (müellifin diğer zevâidleri için bk. DİA, VI, 468); İbn Hacer el-Askalânî’nin el-Meṭâlibü’l-ʿâliye bi-zevâʾidi’l-mesânîdi’s̱-s̱emâniye (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî, I-IV, Küveyt 1393/1973) ve Muḫtaṣaru zevâʾidi Müsnedi’l-Bezzâr (nşr. Sabrî Abdülhâliḳ Ebû Zer, I-II, Beyrut 1414/1993) adlı kitapları bu türün belli başlı eserleridir. Ümmülkurâ Üniversitesi’nde Seyfürrahman Mustafa’nın hazırladığı Zevâʾidü’d-Dârimî ʿale’l-Kütübi’s-Sitte mine’l-eḥâdîs̱i’l-merfûʿa (1397/1977) adlı çalışma ile Muhammed b. Suûd Üniversitesi’nde Yûsuf Muhammed Sıddîk’ın hazırladığı Zevâʾidü Muṣannefi ʿAbdirrezzâḳ ʿale’l-Kütübi’s-Sitte (1401) adlı tez zevâid çalışmalarının günümüzde de devam ettiğini göstermektedir. Zevâidin mahiyeti ve zevâid kitapları konusunda Abdüsselâm Muhammed İllûş da ʿİlmü zevâʾidi’l-ḥadîs̱ adlı bir çalışma yapmıştır (Beyrut 1415/1995).

15. Fevâid Kitapları. Bir âlimin veya çeşitli âlimlerin ferd ve garîb rivayetlerini bir araya getiren fevâid kitaplarının telifi Ali b. Ca‘d (ö. 230/844-45), Ali b. Hucr, Buhârî, Abdân el-Ahvâzî gibi hadis hâfızları tarafından erken bir devirde başlatılmıştır. Dârekutnî, her biri beşer onar varak hacminde on altı kadar fevâid kaleme almıştır. Ünlü fevâidler arasında yer alan Ebû Bekir eş-Şâfiî’nin (ö. 354/965) el-Ġaylâniyyât diye meşhur el-Fevâʾidü’l-münteḫabetü’l-ʿavâlî ʿani’ş-şüyûḫ adlı eseri (yazma nüshaları için bk. Sezgin, GAS, I, 191), hocalarından âlî isnadla rivayet ettiği hadisleri ihtiva eder. Ebû Bekir Ahmed b. Ca‘fer el-Katîî’nin Elf dînâr adıyla tanınan el-Fevâʾidü’l-münteḳāt ve’l-efrâdü’l-ġarâʾibü’l-ḥisân’ı (Küveyt 1414/1993, serinin beşinci kitabı) ve Temmâm er-Râzî’nin muhtelif âlimlerin 395 rivayetini derlediği Fevâʾid’i de (nşr. Ebû Süleyman Câsim b. Süleyman el-Füheyd ed-Devserî, Beyrut 1408/1987) ünlüdür. Âlî isnadla nakledilmiş sahih ve garîb rivayetleri toplayan, belli bir bölgeye mensup muhaddislerin rivayetlerini derleyen, bir hadisin ihtiva ettiği hükümleri ortaya koymak amacıyla yazılan fevâidler de bulunmaktadır (geniş bilgi için bk. DİA, XII, 500-501).

16. Emâlîler. Hadis hâfızlarının bilhassa salı ve cuma günleri genellikle mescidlerde hadis imlâ ettikleri sırada talebelerinin kaydettiği hadislerden meydana gelen emâlîler diğer ilimlerdeki benzerleriyle kıyaslanamayacak kadar çoktur. Leys b. Sa‘d’ın (ö. 175/791) Meclis min fevâʾid’i (nşr. Muhammed b. Rızk b. Tarhûnî, Riyad 1407/1987), İmam Ebû Yûsuf’un el-Emâlî’si (Sezgin, GAS, I, 421), Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin Cüzʾ mine’l-emâlî’si (Haydarâbâd 1360), Abdürrezzâk es-San‘ânî’nin el-Emâlî fî âs̱âri’ṣ-ṣaḥâbe’si bilinen en eski emâlîlerdir. Hüseyin b. İsmâil el-Mehâmilî’nin, farklı konulara dair 533 hadisten meydana gelen ve el-Eczâʾü’l-Meḥâmiliyyât diye de anılan el-Emâlî’si (nşr. İbrâhim İbrâhim el-Kaysî, Amman 1412/1991) bu türün en tanınmış örneklerindendir. Hadis ilminde üstün bir yeri bulunan Selçuklu Veziri Nizâmülmülk’ün Bağdat’ta Nizâmiye Medresesi ile Câmiu’l-Mehdî’de yazdırdığı Emâlî’ler (Abdülhâdî Rızâ, “Emâlî Niẓâmilmülk el-Vezîri’s-Selcûḳī fi’l-ḥadîs̱”, MMMA, V [1959], s. 349-378), bu eserlerin yaygınlığı ve gördüğü kabul hakkında fikir vermektedir. 1150 mecliste çeşitli emâlîler yazdıran ve kendi devrinde bu türün yeniden canlanmasını sağlayan İbn Hacer el-Askalânî’nin Kahire’deki Baybarsiyye Medresesi’nde imlâ ettiği el-Emâli’l-Mıṣriyye el-Baybarsiyye de (Köprülü Ktp., nr. 251; Millet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 265) burada zikredilmelidir (ayrıca bk. DİA, XI, 70-72).

17. Şemâil Kitapları. Hz. Peygamber’in fizikî ve ruhî özellikleri, ibadet ve yaşayışı, giyim ve kuşam tarzı anlamına gelen şemâil, câmi‘ türü hadis kitaplarını meydana getiren sekiz ana konudan biri olması yanında, Resûl-i Ekrem’in sözü edilen sıfatlarına dair hadis kitaplarında geçen rivayetleri derleyen eserlerin de adı olmuştur. Bilindiği kadarıyla şemâile dair ilk yazılan ve mükemmel tertibinden dolayı çok rağbet gören eser, Tirmizî’nin 400 kadar rivayeti ihtiva eden eş-Şemâʾilü’l-Muḥammediyye (Şemâʾilü’n-nebî, Şemâʾilü’r-resûl) adlı kitabıdır (Kalküta 1252, 1262, 1273; İstanbul 1264, 1285; Kahire 1273, 1280, 1290, 1317; Leknev 1288; Lahor 1309; Delhi 1313; nşr. Tâhâ Abdürraûf Sa‘d, Kahire 1988; nşr. Abdullah eş-Şa‘‘âr, Beyrut 1992). Eserin altmıştan fazla şerh ve hâşiyesi arasında Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî’nin Şerḥu Şemâʾili’n-nebî (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 600), İbn Hacer el-Heytemî’nin Eşrefü’l-vesâʾil ilâ fehmi’ş-şemâʾil (Şerḥu Şemâʾili’n-nebî) (Köprülü Ktp., Fâzıl Ahmed Paşa, nr. 314; Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 198), Ali el-Kārî’nin Cemʿu’l-vesâʾil fî şerḥi’ş-Şemâʾil (İstanbul 1290; I-II, Kahire 1317-1318, Münâvî’nin şerhiyle birlikte) ve Bâcûrî’nin el-Mevâhibü’l-ledünniyye (Kahire 1301, 1318) adlı kitapları sayılabilir. Eserin Arapça ve Türkçe şerhleriyle tercümelerini tesbit eden çalışmalar arasında Ali Yardım’ın kapsamlı bir araştırması ile (DÜİFD, I [1983], s. 349-409) İbrahim Bayraktar’ın bu eseri ve diğer şemâil kitaplarını ele aldığı Hz. Peygamber’in Şemâili adlı doktora tezi bulunmaktadır (İstanbul 1990) (ayrıca bk. Sezgin, GAS, I, 156-159). Bu arada genellikle Muḫtaṣarü’ş-Şemâʾili’l-Muḥammediyye adıyla eserin pek çok muhtasarı yapılmış olup Abdülmecîd eş-Şernûbî (Bulak 1318) ve Muhammed Nâsırüddin el-Elbânî’nin (Amman 1985) muhtasarları örnek olarak zikredilebilir. Şemâil konusunda yazılan diğer eserler içinde, Ferrâ el-Begavî’nin 1257 rivayeti ihtiva eden el-Envâr fî şemâʾili’n-nebiyyi’l-muḫtâr’ı da önemlidir (nşr. İbrâhim el-Ya‘kūbî, Beyrut 1409/1989). Kādî İyâz’ın İslâm âleminde büyük kabul gören eş-Şifâʾ bitaʿrîfi ḥuḳūḳi şerefi’l-Muṣṭafâ adlı eseri (Kahire 1276; İstanbul 1290; Fas 1305; nşr. Muhammed Emîn Karaalî v.dğr., I-II, Dımaşk 1392; nşr. Ali Muhammed Bicâvî, I-II, Kahire 1398/1978), Hz. Peygamber’in şemâili yanında insanların ona karşı vazifeleri ve bu vazifeleri yapmayanlara verilecek ceza gibi hususları da ihtiva etmektedir. Eser üzerinde şerh, ihtisar, hâşiye, ta‘lik ve hadislerinin tahrîci gibi çalışmalar yapılmıştır. En tanınmış şerhleri arasında Şehâbeddin el-Hafâcî’nin Nesîmü’r-riyâż’ı (I-IV, İstanbul 1267; Kahire 1312-1317, 1325, 1327), Ali el-Kārî’nin Şerḥu’ş-Şifâʾ adlı eseri (İstanbul 1264, 1285, 1290, 1299, 1307, 1308, 1309, 1312, 1316, 1319; Bulak 1275; Kahire 1327) ve Türkçe tercümeleri arasında Hanîf İbrâhim Efendi’nin Hulâsatü’l-vefâ’sı (Bulak 1257; I-II, İstanbul 1314-1317) anılabilir. Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr’in Şemâʾilü’r-resûl ve delâʾilü nübüvvetihî ve feżâʾilühû ve ḫaṣâʾiṣuhû adlı eseriyle (nşr. Mustafa Abdülvâhid, Kahire, ts., Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî; Beyrut, ts., Dârü’l-ma‘rife) Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî’nin, Hz. Peygamber’in siyeri ve mûcizeleri yanında şemâiline de yer veren el-Mevâhibü’l-ledünniyye bi’l-minaḥi’l-Muḥammediyye’si (Kahire 1281; nşr. Sâlih Ahmed eş-Şâmî, I-IV, Beyrut 1412/1991) ve bu eserin Zürkānî’ye ait şerhi (I-VIII, Bulak 1271/1854), ayrıca divan şairi Bâkî tarafından Meâlimü’l-yakīn fî sîreti seyyidi’l-mürselîn adıyla yapılan tercümesi de (İstanbul 1261, 1313-1316, 1322-1326) burada zikredilmelidir.

Resûl-i Ekrem’in nübüvvetini ispatlayan mûcizelere ve diğer özelliklerine dair rivayetler “delâilü’n-nübüvve” ve “el-hasâisü’n-nebeviyye” adlı telif türlerinde bir araya getirilmiştir.

B) Dirâyetü’l-hadîs Kitapları. Hadislerin sadece nakledilmesini konu alan rivâyetü’l-hadîs ilmine nisbetle daha kapsamlı olan dirâyetü’l-hadîs ilminde hadislerin isnadıyla birlikte çok defa metinleri de ele alındığı için bu tür eserler daha zengin bir çeşitlilik gösterir. Hz. Peygamber’in hadisleri yanında ashap ve tâbiînin söz ve fetvalarının sahih, hasen ve zayıf ölçülerinden hangisine girdiğini belirlemek, bu sözlerin nasıl alınıp rivayet edildiğini tesbit etmek kadar râvilerinin ne ölçüde güvenilir ve rivayet ehliyetine sahip olduğunu bilmeye de bağlıdır. Bu sebeple râvilerin güvenilirliğini tesbite yarayan “ricâlü’l-hadîs”in en önemli dalı olan cerh ve ta‘dîl ilmi yanında hadislerin metinlerini değişik yönlerden inceleyen nâsih-mensuh, muhtelifü’l-hadîs, garîbü’l-hadîs, ilelü’l-hadîs gibi disiplinleri tanımak, hepsinden önce de usûl-i hadîsin terimlerini ve kurallarını öğrenmek gerekir.

1. Usûl-i Hadîs. Dirâyetü’l-hadîsin esasını teşkil eden ve “mustalahu’l-hadîs, ulûmü’l-hadîs” gibi adlarla da anılan usûl-i hadîse ait ilk bilgiler, birer kaide olarak müstakil kitaplarda ele alınmadan önce İmam Şâfiî’nin er-Risâle’sinde, Ṣaḥîḥ-i Müslim’in mukaddimesinde, Ebû Dâvûd’un Mekkeliler’e yazdığı mektupta, özellikle Tirmizî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inin sonuna ilâve ettiği el-ʿİlel’de ve Buhârî’nin tarih kitapları ile cerh ve ta‘dîle ait eserlerde bulunmaktaydı. IV. (X.) yüzyılın ortalarına kadar tesbit edilen bu bilgilerin, bilhassa isnad sistemine ve hadis öğrenim metotlarına dair birikimin rivayet kitaplarında olduğu gibi senedleriyle toplandığı ilk usûl-i hadis kitaplarından biri, Râmhürmüzî’nin (ö. 360/971) el-Muḥaddis̱ü’l-fâṣıl beyne’r-râvî ve’l-vâʿî adlı eseridir (nşr. Muhammed Acâc el-Hatîb, Beyrut 1391/1971). Aynı yüzyılın sonlarına doğru Hâkim en-Nîsâbûrî, elli iki hadis usulü meselesini senedleriyle birlikte ve daha sistemli bir şekilde ele alarak Maʿrifetü ʿulûmi’l-ḥadîs̱’ini meydana getirmiştir (nşr. Seyyid Muazzam Hüseyin, Kahire 1937; bu neşirden ofset: Medine 1397/1977). Hatîb el-Bağdâdî hadis ilimlerini, terimlerini ve usul meselelerini bilmedikleri halde hadis rivayetine kalkışanları eleştirmek üzere aynı teknikle kaleme aldığı el-Kifâye fî ʿilmi’r-rivâye adlı eserinde (Haydarâbâd 1357; nşr. Muhammed Hâfız et-Ticânî, Kahire 1972) daha önceki usul kitaplarında temas edilmeyen pek çok konuyu işlemiştir. Kādî İyâz, Mağrib’de ilk yazılan usûl-i hadîs kitabı olan el-İlmâʿ ilâ maʿrifeti uṣûli’r-rivâye’sinde (nşr. Seyyid Ahmed Sakr, Kahire 1389/1970) rivayet usulüyle ilgili on dokuz önemli meseleye dair bilgileri genellikle senedleriyle birlikte nakletmiştir. Daha sonra metot ve sistem bilgilerinin senedsiz olarak aktarıldığı usul kitapları devri başlamış, bunlardan İbnü’s-Salâh’ın, usul konularını yeni bir tertiple altmış beş nevi altında ele aldığı ʿUlûmü’l-ḥadîs̱ olarak da anılan Muḳaddimetü İbni’ṣ-Ṣalâḥ’ı (Leknev 1304; Kahire 1326; Halep 1350) sonraki çalışmaların mihveri olmuştur. Şerhleri arasından Zeynüddin el-Irâkī’nin et-Taḳyîd ve’l-îżâḥ’ı önemlidir (nşr. Muhammed Râgıb et-Tabbâh, baskı yeri yok, 1350). Üzerinde çeşitli çalışmalar yapılmış olan muhtasarlarından Nevevî’nin et-Taḳrîb ve’t-teysîr li-maʿrifeti süneni beşîri’n-neẕîr’i (nşr. Abdullah Ömer el-Bârûdî, Beyrut 1406/1986), Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr’in İḫtiṣâru ʿUlûmi’l-ḥadîs̱’i (nşr. Salâh Muhammed Muhammed Uveyda, Beyrut 1409/1989) zikredilebilir. Irâkī’nin Muḳaddime’yi 1002 beyitte manzum hale getirdiği eseri Elfiyye fî ʿÛlûmi’l-ḥadîs̱ de büyük ilgi görmüş (Delhi, ts., el-Matbau’l-Fârûkī), kitap önce müellifi (et-Tebṣıra ve’t-teẕkire, Fas 1354), ardından da talebesi Sehâvî ve başkaları tarafından birçok defa şerhedilmiştir (DİA, XI, 29). Nevevî’nin et-Taḳrîb’ini şerhetmek amacıyla Süyûtî’nin kaleme aldığı Tedrîbü’r-râvî de büyük itibar görmüştür (Kahire 1307; nşr. Abdülvehhâb Abdüllatîf, I-II, Kahire 1385/1966). İbnü’s-Salâh’ın Muḳaddime’sinin ünlü muhtasarlarından biri olan İbn Hacer’in Nuḫbetü’l-fiker’i (Delhi 1328; İstanbul 1329; Kahire 1357/1938), değişik tertibi ve ilâve edilen yeni bilgilerle farklı bir mahiyet kazanmış, üzerine çeşitli şerh, hâşiye ve manzumeler yazılmış, aynı zamanda bir ders kitabı olarak kullanılmıştır. Bu eserin en meşhur şerhinin yine İbn Hacer tarafından yazılan Nüzhetü’n-naẓar olduğu söylenebilir (Kalküta 1279/1862; Kahire 1308; İstanbul 1327; nşr. Nûreddin Itr, Dımaşk 1413/1992). Daha sonraki dönemlerde kaleme alınan usûl-i hadîs kitaplarından Ömer (Tâhâ) b. Muhammed b. Fettûh el-Beykūnî ed-Dımaşkī’nin, konuyla ilgili bilgileri otuz dört beyitte özetlediği el-Beyḳūniyye (Manẓûmetü’l-Beyḳūniyye) adlı risâlesi (Mısır 1273, 1276, 1297, 1302, 1306, 1322; Bombay 1274) çok ilgi görmüştür (DİA, VI, 68). Yakın zamanlarda yapılan çalışmalar arasında, Cemâleddin el-Kāsımî’nin usûl-i hadîs meselelerini yeni bir tertiple ele aldığı Ḳavâʿidü’t-taḥdîs̱’i (nşr. Muhammed Behcet el-Baytâr, Dımaşk 1352/1935; Kahire 1380/1961; Beyrut 1408/1987) ve Tâhir el-Cezâirî’nin bu meseleleri tenkit ve tercihler yaparak incelediği Tevcîhü’n-naẓar’ı (Kahire 1328; I-II, nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde, Beyrut 1416/1995) özellikle anılabilir. Türkçe usûl-i hadîs kitapları arasında, Babanzâde Ahmed Naim’in Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi’ne pek çok kaynak eserden faydalanarak yazdığı geniş kapsamlı mukaddime ile (İstanbul 1346) Muhammed Tayyib Okiç’in Bazı Hadis Meseleleri Üzerinde Tetkikler (İstanbul 1959) adlı eseri zikredilebilir.

2. Ricâlü’l-hadîs. Hadis tenkidinin başladığı ilk devirlerden itibaren râvileri hadis rivayetindeki ehliyetleri açısından inceleyen ricâlü’l-hadîs ilmine “esmâü’r-ricâl” de denmektedir. Senedde yer alan râvilerin kimliğini tanıyabilmek için onların bütün yönleriyle hayatları ve rivayet açısından ne derece güvenilir oldukları (cerh ve ta‘dîl durumları) araştırılırken öncelikle bu kişileri yakından tanıyan muhaddislerin kendileri hakkındaki görüş ve kanaatleri dikkate alınmış, ilk zamanlarda bu bilgiler hocadan talebeye şifahî olarak aktarılırken III. (IX.) yüzyıldan itibaren cerh ve ta‘dîl kitapları telif edilmiş, ashap neslinden başlayıp IX. (XV.) yüzyıla kadar devam eden tenkit geleneği içinde önemli tenkitçiler yetişmiştir. Ayrıca râviler hakkında cerh ve ta‘dîl yapan münekkitler de araştırmalara konu olmuştur. Zehebî, tebeu’t-tâbiîn neslinden başlayarak yirmi iki tabaka halinde sıraladığı 715 âlimi Ẕikru men yuʿtemedü ḳavlühüm fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl adlı kitabında kaydetmiştir (nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde, Beyrut 1388/1968, Erbaʿu resâʾil fî ʿulûmi’l-ḥadîs̱ içinde, s. 151-227). Muhammed b. Abdurrahman es-Sehâvî, el-İʿlân bi’t-tevbîḫ li-men ẕemme’t-târîḫ’inin sonunda ashaptan kendi devrine kadar yirmi dokuz tabaka halindeki 209 hadis münekkidini tanıtmış, eserin bu bölümü el-Mütekellimûne fi’r-ricâl (nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde, a.g.e. içinde, s. 81-149) başlığıyla müstakil olarak yayımlanmıştır (ayrıca bk. Kandemir, s. 96-115).

Sahâbe. Hadislerin daha sonraki nesillere aktarılmasında birinci derecede etkili olan ve hadis ricâlinin ilk tabakasını meydana getiren sahâbe neslinin hayatı ve faziletleri hadis, siyer, megāzî, tabakat, ensâb, vefeyât çalışmaları ile şehir tarihleri ve genel İslâm tarihi gibi eserlerde yer aldığı gibi bu nesli kabilelerine, faziletlerine veya alfabetik olarak isimlerine göre sıralayan müstakil çalışmalar da yapılmıştır. Bunlardan Tirmizî’nin Tesmiyetü aṣḥâbi Resûlillâh’ı (nşr. Âmir Ahmed Haydar, Beyrut 1410/1990; nşr. Ali Yardım, “Tesmiyetü ashâbi’n-nebî aleyhisselâm”, DÜİFD, II [1985], s. 247-342) 730 sahâbînin adını vermekte ve bazıları hakkında kısa bilgiler ihtiva etmektedir. Ashabın hayatıyla ilgili en eski ve en muteber kaynaklardan biri İbn Ebû Âsım’ın el-Âḥâd ve’l-mesânî’sidir (nşr. Bâsim Ahmed Faysal el-Cevâbire, I-VI, Riyad 1411/1991). Ebü’l-Kāsım el-Begavî’nin Muʿcemü’ṣ-ṣaḥâbe’si de (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Mecmua, nr. 94/11) kendi türünde ilk çalışmalardandır. İbn Kāni‘in müsned türü bir hadis kitabı olan Muʿcemü’ṣ-ṣaḥâbe’si ashaba dair önemli kaynaklardandır (yegâne nüshası Köprülü Ktp., nr. 452, 195 varak; Halil İbrahim Kutlay üzerinde doktora çalışması yaptığı eseri neşre hazırlamıştır). İbn Hibbân’ın Esmâʾü’ṣ-ṣaḥâbe adıyla da anılan muhtasar eseri Maʿrifetü’ṣ-ṣaḥâbe (İÜ Ktp., nr. 1101, 55 varak; Medine Ârif Hikmet Ktp., Mecmua, nr. 239, 72 varak), Ebû Abdullah İbn Mende’nin oldukça hacimli Maʿrifetü’ṣ-ṣaḥâbe’si (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Hadis, nr. 344, 37 ve 42. cüzler), Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin Maʿrifetü’ṣ-ṣaḥâbe’si (nşr. Muhammed Radî b. Hâc Osman, I-III, Medine-Riyad 1408/1988) gibi çalışmalar yanında özellikle İbn Abdülber en-Nemerî’nin, bütün sahâbîleri ihtiva etmesi düşüncesiyle kaleme almakla beraber mükerrerleriyle birlikte 4225 sahâbî hakkında bilgi verebildiği el-İstîʿâb fî maʿrifeti’l-aṣḥâb’ı (I-II, Haydarâbâd 1318-1319/1900-1901; Beyrut 1327/1909; el-İṣâbe’nin kenarında: I-II, 1323-1324/1905-1906; I-IV, Kahire 1328; nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, I-IV, Kahire 1957-1960) büyük ilgi görmüştür. Bu eseri tamamlamak amacıyla Ebû Ali el-Gassânî, İbn Fethûn diye bilinen Muhammed b. Halef el-Endelüsî, İbnü’d-Devânîkī diye anılan Yûsuf b. Muhammed et-Tenûhî gibi âlimler tarafından zeyilleri, başkaları tarafından da muhtasarları yapılmıştır. Zehebî, kitabın zeyilleriyle birlikte 8000 kadar sahâbînin hayatını ihtiva ettiğini söylemektedir. Eser Sultan I. Ahmed’in emriyle Türkçe’ye tercüme edilmeye başlanmış, fakat onun ölümü üzerine yarım kalmıştır (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 81). İzzeddin İbnü’l-Esîr’in, Ebû Abdullah İbn Mende, Ebû Nuaym el-İsfahânî ve İbn Abdülberr’in yukarıda zikredilen eserleriyle Ebû Mûsâ el-Medînî tarafından İbn Mende’nin Maʿrifetü’ṣ-ṣaḥâbe’sine yazılan zeyli esas alarak yazdığı Üsdü’l-ġābe (I-V, Kahire 1285-1287; I-V, Tahran 1377/1958; nşr. Muhammed İbrâhim el-Bennâ v.dğr., I-VII, Kahire 1390-1393/1970-1973) mükerrerleriyle birlikte 7703 sahâbeyi ihtiva etmektedir. Eser üzerinde çeşitli ihtisar çalışmaları yapılmış olup bunların en tanınmışı, Zehebî’nin 8000 kadar sahâbîyi ihtiva eden zeyil mahiyetindeki Tecrîdü esmâʾi’ṣ-ṣaḥâbe’sidir (I-II, Beyrut, ts.). Ashaba dair çalışmaların en meşhuru, en kapsamlısı ve en güveniliri İbn Hacer el-Askalânî’nin mükerrerleriyle birlikte 12.304 biyografiyi içine alan el-İṣâbe fî temyîzi’ṣ-ṣaḥâbe’sidir (nşr. Muhammed Vecîh v.dğr., I-IV, Kalküta 1272-1290/1856-1873; I-VIII, Kahire 1323, 1325; kenarında el-İstîʿâb olduğu halde: I-IV, Bağdat 1327/1909; I-IV, Kahire 1328/1910; I-IV, Kahire 1359/1940; nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, I-VIII, Kahire 1390-1392/1970-1972). Eser üzerinde bazı ihtisar çalışmaları da yapılmıştır. Ashap neslinden hemen sonra gelen tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîne dair müstakil çalışmalar olmakla beraber onlardan hadis rivayetiyle tanınanlar aşağıda zikredilecek ricâl kitaplarında yer almıştır.

Sika Râviler. Sadece güvenilir (sika) râvileri bir araya getiren çalışmaların en önemlileri arasında, Ebü’l-Hasan el-İclî’nin (ö. 261/875) tâbiîn, tebeu’t-tâbiînden ve onları takip eden nesilden sika kabul ettiği râvileri tabakalar halinde sıraladığı, Nûreddin el-Heysemî’nin alfabetik hale getirdiği, İbn Hacer el-Askalânî’nin bazı ilâveler yaptığı Târîḫu’s̱-s̱iḳāt’ı (nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, Beyrut 1405/1984, bu baskı 2116 râviyi ihtiva etmektedir; nşr. Abdülalîm Abdülazîm el-Bestevî, I-II, Medine 1405/1985, bu baskının dayandığı nüsha Takıyyüddin es-Sübkî tarafından da tertip edilmiş olup 2366 râviyi içine almaktadır), İbn Hibbân’ın tanınmayan bazı râvileri güvenilir kabul ederek tabakalar halinde bir araya getirdiği, Nûreddin el-Heysemî’nin alfabetik sıraya göre düzenlediği es̱-S̱iḳāt’ı (nşr. Muhammed Abdürreşîd, I-IX, Haydarâbâd 1393-1403/1973-1983) zikredilebilir. İbn Hibbân’ın yalnız meşhur sika râvileri ihtiva eden Meşâhîru ʿulemâʾi’l-emṣâr’ı ise (nşr. Manfred Fleischhammer, Wiesbaden 1959) önce tabaka, sonra da bölge esasına göre tertip edilmiştir. İbn Şâhîn’in 1569 râviyi kısa ifadelerle değerlendirdiği Târîḫu esmâʾi’s̱-s̱iḳāt’ı da bu türün önemli kitaplarındandır (nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, Beyrut 1406/1986).

Zehebî’nin muhaddisler arasında büyük kabul gören Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ’ı (I-IV, Haydarâbâd 1315-1334, 1376-1378/1956-1958), hadis rivayetiyle tanınan yirmi üç sahâbî ile birlikte Yûsuf b. Abdurrahman el-Mizzî’ye (ö. 742/1341) kadar toplam 1176 tanınmış şahsiyeti yirmi bir tabaka halinde bir araya getirmiştir. Üç ayrı zeyli bulunan eser genel olarak sika râvileri ihtiva etmekle beraber içinde az da olsa bu özelliğe sahip olmayan râviler de bulunmaktadır. İbn Kudâme el-Makdisî’nin Ṭabaḳātü ʿulemâʾi’l-ḥadîs̱’i (nşr. Ekrem el-Bûşî, I-IV, Beyrut 1409/1989) tertip ve muhteva bakımından Zehebî’nin Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ’ına çok benzemekte ve aynı dönemde yaşayan bu iki âlimden hangisinin ötekinden faydalandığı tesbit edilememektedir. Kāsım b. Kutluboğa’nın Tertîbü’s̱-s̱iḳāt mine’r-ruvât (Köprülü Ktp., nr. 264, 1060, I ve II. cilt; Rabat, el-Hizânetü’l-âmme, nr. 361 K, bir bölümü; Weisweller, nr. 112) adlı eserinin tertibinde Mizzî’nin Tehẕîbü’l-Kemâl’i esas alınmış, ayrıca İbn Ebû Hâtim’in el-Cerḥ ve’t-taʿdîl’i ile İbn Hibbân’ın es̱-S̱iḳāt’ından da faydalanılmıştır (Weisweller, nr. 112).

Zayıf Râviler. Zayıflığı bir ölçüde giderilebilen râvilerle ileri derecede zayıf oldukları için rivayetleri delil olma niteliğini kaybeden kimseler hakkında yazılan kitaplar genellikle “ed-Duafâ’” veya “ed-Duafâ’ ve’l-metrûkûn” adıyla anılmaktadır. Bu tür eserler arasında, Buhârî’nin 418 râviyi ihtiva eden eḍ-Ḍuʿafâʾü’ṣ-ṣaġīr’i (Agra 1323), Nesâî’nin 706 râviyi birer kelimeyle değerlendirdiği eḍ-Ḍuʿafâʾ ve’l-metrûkûn’ü (Agra 1323), Ukaylî’nin 2101 râvi hakkında tanınmış münekkitlerin görüşlerini senedleriyle birlikte naklettiği eḍ-Ḍuʿafâʾü’l-kebîr’i (nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, I-IV, Beyrut 1404/1984), İbn Hibbân’ın Kitâbü’l-Mecrûḥîn’i (nşr. Mahmûd İbrâhim Zâyed, I-III, Halep 1396), İbn Adî’nin hadis râvileri hakkında münekkitlerin görüş ve tenkitleriyle birlikte rivayetlerinden örnekler de verdiği el-Kâmil fî ḍuʿafâʾi’r-ricâl’i (el-Kâmil fî ḍuʿafâʾi’l-muḥaddis̱în ve ʿileli’l-ḥadîs̱) (Beyrut 1405/1985), Dârekutnî’nin 632 râviyi kısa notlarla tanıttığı Kitâbü’ḍ-Ḍuʿafâʾ ve’l-metrûkîn’i (nşr. Muhammed b. Lutfî es-Sabbâğ, Beyrut 1401/1980; nşr. Subhî el-Bedrî es-Sâmerrâî, Beyrut 1406/1986), Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin 4018 râvi hakkında tanınmış münekkitlerin görüşlerini derlediği eḍ-Ḍuʿafâʾ ve’l-metrûkûn’ü (nşr. Ebü’l-Fidâ Abdullah el-Kādî, I-III, Beyrut 1406/1986) ve Zehebî’nin bu konudaki üç eseri zikredilebilir. Zehebî, zayıf olmadıkları halde zayıf sayılan râvilerle hâfızaları yetersiz olduğu için rivayetlerinde çok yanlışlık yapanları ve mevzû hadis rivayet etmeleri sebebiyle terkedilenleri Dîvânü’ḍ-ḍuʿafâʾ ve’l-metrûkîn adlı eserinde toplamış (nşr. Hammâd el-Ensârî, Mekke, ts.) daha sonra bu eseri Ẕeylü Dîvâni’ḍ-ḍuʿafâʾ adıyla genişletmiş (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Mecmua, nr. 369, vr. 227-229; TSMK, III. Ahmed, nr. 3053/1), el-Muġnî fi’ḍ-ḍuʿafâʾ adlı eserinde de 7854 zayıf râviyi kısa ve özlü bilgilerle değerlendirmiştir (nşr. Nûreddin Itr, I-II, Halep 1971). Onun bu konudaki en önemli çalışması, güvenilir bile olsa tenkide uğrayanlarla birlikte 11.053 zayıf ve metrûk râviyi ihtiva eden Mîzânü’l-iʿtidâl fî naḳdi’r-ricâl’dir (Leknev 1301/1884; Kahire 1324-1327; I-III, Kahire 1355; nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, I-IV, Kahire 1382/1963). Bu eserin çeşitli zeyilleri bulunmaktadır. Zeynüddin el-Irâkī, Ẕeylü Mîzâni’l-iʿtidâl’inde (nşr. Abdülkayyûm Abdürabbinnebî, Mekke 1406; nşr. Subhî el-Bedrî es-Sâmerrâî, Beyrut 1408/1987) esere 799 râvi ilâve etmiş, İbn Hacer el-Askalânî ise yine bir zeyil olan Lisânü’l-Mîzân’ında (I-VII, Haydarâbâd 1329-1331; Beyrut 1390/1971, ofset baskı) cerh ve ta‘dîli yapılan râvi sayısını 15.541’e çıkarmıştır.

Sika ve Zayıf Râviler. Ricâl kitaplarının bir kısmında sika ve zayıf râviler bir arada ele alınmıştır. İbn Sa‘d’ın, sahâbe ve tâbiîn nesillerinden 4300 kadar kişiyi, yaşadıkları zaman ve mekân unsurlarını ön planda tutarak tanıttığı eṭ-Ṭabaḳātü’l-kübrâ’sı bu konudaki eserlerin ilki ve en önemlilerinden biridir (nşr. E. Sachau v.dğr., I-VIII, Leiden 1904-1917, 1928; Avrupa baskısındaki nüsha farkları çıkarılarak: I-VIII, Beyrut 1957-1960). İlk devir muhaddislerinin önemli bir kısmı, hadis râvilerinin biyografilerine dair kitaplarına “tarih” adını vermişlerdir. Bunlardan Yahyâ b. Maîn’in alfabetik olarak sıraladığı 5414 râviyi güvenilirlik açısından tanıtan et-Târîḫ (ve’l-ʿilel)’i (nşr. Ahmed Muhammed Nurseyf, I-IV, Mekke 1399/1979), aynı müellifin, çoğu soru cevap şeklinde olup günümüze eksik olarak ulaşan Maʿrifetü’r-ricâl’i (I-II, Dımaşk 1985), Buhârî’nin ashaptan kendi şeyhlerine gelinceye kadar 13.000’e yakın râviyi alfabetik olarak sıralayıp güvenilirlik derecelerini tesbit ettiği et-Târîḫu’l-kebîr’i ile (nşr. Abdurrahman b. Yahyâ el-Yemânî v.dğr., I-IV [I-VIII cüz], Haydarâbâd 1361-1364) bunun bir özeti olup râvileri vefat tarihlerine göre sıralayan et-Târîḫu’ṣ-ṣaġīr’i (nşr. Muhammed el-Ca‘ferî, Allahâbâd 1324, taşbaskı; Ahmedâbâd 1325; nşr. Mahmûd İbrâhim Zâyed, I-II, Kahire 1396-1397/1976-1977), Fesevî’nin et-Târîḫu’l-kebîr diye de anılan, birinci bölümde tarihî bilgiler, şahıslara göre tertiplenmiş ikinci bölümde muhaddislere dair mâlûmat ihtiva eden ve kronolojik sıraya göre düzenlenen el-Maʿrife ve’t-târîḫ’i (nşr. Ekrem Ziyâ el-Ömerî, I-III, Bağdat 1394-1396/1974-1976; I-IV, Medine 1410/1990, bu baskıda indeks müstakil bir cilt haline getirilmiştir), Ebû Zür‘a ed-Dımaşkī’nin Hz. Peygamber, ashap ve hadis ricâline dair 2330 rivayete senedleriyle birlikte yer verdiği et-Târîḫ’i (nşr. Şükrullah b. Ni‘metullah el-Kūcânî, I-II, Dımaşk 1980), Buhârî’nin et-Târîḫu’l-kebîr’i gibi bazı eserlerle Ebû İshak el-Cûzcânî’nin çoğu zayıf olan 388 râvi hakkında kısa değerlendirmeler yaptığı Aḥvâlü’r-ricâl’i (nşr. Subhî el-Bedrî es-Sâmerrâî, Beyrut 1405/1985) bu gruba dahil edilebilir. İbn Ebû Hâtim’in, kendisinden önce yaşayan cerh ve ta‘dîl otoritelerinin hadis râvileri hakkındaki tenkitlerini ve toplam 16.040 biyografiyi ihtiva eden el-Cerḥ ve’t-taʿdîl’i (nşr. Abdurrahman b. Yahyâ el-Muallimî, I-IX, Haydarâbâd 1941-1953) bu konudaki en önemli eserdir (DİA, VII, 401-402). Müellif kitaptaki bilgilerin çoğunu, babası Ebû Hâtim er-Râzî ile hocası Ebû Zür‘a er-Râzî’ye sorarak elde etmiştir. Başka hadis talebeleri de cerh ve ta‘dîl ilminde otorite olan hocalarına hadis râvilerinin güvenilirlik derecesi hakkında sorular sorup aldıkları cevapları genellikle “suâlât” adı verilen kitaplarda bir araya getirmişlerdir. Bunlardan İbnü’l-Cüneyd’in Yahyâ b. Maîn’e sorduğu 890 veya 936 meseleyi, Ebû Ca‘fer İbn Ebû Şeybe’nin Ali b. Medînî’ye sorduğu 260 soruyu, Ebû Dâvûd es-Sicistânî’nin Ahmed b. Hanbel’e sorduğu 595 soruyu, Ebû Ubeyd el-Âcurrî’nin Ebû Dâvûd es-Sicistânî’ye sorduğu 607 soruyu, Dârekutnî’ye cerh ve ta‘dîle dair Hâkim en-Nîsâbûrî tarafından sorulan 531 meseleyi, Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî tarafından sorulan 491 meseleyi, Berkānî tarafından sorulan 621 meseleyi, Hamza b. Yûsuf es-Sehmî tarafından sorulan 413 soruyu ihtiva eden eserler hem sika hem de zayıf râviler hakkında bilgi vermektedir. Günümüz araştırmacılarından Seyyid Ebü’l-Meâtî en-Nûrî ve üç arkadaşı Buhârî, Müslim, Ebü’l-Hasan el-İclî, Ebû Zür‘a er-Râzî, Ebû Dâvûd, Fesevî, Ebû Hâtim er-Râzî, Tirmizî, Ebû Zür‘a ed-Dımaşkī, Nesâî, Bezzâr ve Dârekutnî’nin eserlerini tarayarak 5496 râvi hakkında buldukları değerlendirmeleri el-Câmiʿ fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl adlı eserlerinde bir araya getirmişlerdir (I-III, Beyrut 1412/1992).

Belli Kitapların Ricâli. Tanınmış bir veya birkaç hadis kitabının, özellikle de Kütüb-i Sitte’nin râvilerini alfabetik olarak kısaca tanıtan ricâl kitapları da bulunmaktadır. Bu tür eserlerden Ahmed b. Muhammed el-Kelâbâzî’nin Ricâlü Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî’si (nşr. Abdullah el-Leysî, I-II, Beyrut 1407/1987), Ebü’l-Velîd el-Bâcî’nin et-Taʿdîl ve’t-tecrîḥ li-men ḫarrece lehü’l-Buḫârî fi’l-Câmiʿi’ṣ-ṣaḥîḥ’i (nşr. Ebû Lübâbe Hüseyin, I-III, Riyad 1406/1986), İbn Mencûye’nin Ricâlü Ṣaḥîḥi Müslim’i (nşr. Abdullah el-Leysî, I-II, Beyrut 1407/1987), Süyûtî’nin İsʿâfü’l-mübeṭṭaʾ bi-ricâli’l-Muvaṭṭaʾı (Dehli 1905, el-Muvaṭṭaʾ ile birlikte, s. 277-326; Beyrut, ts., Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, el-Muvaṭṭaʾ ile birlikte, s. 549-614) anılabilir. Ṣaḥîḥayn’in ricâline dair değişik özelliklere sahip birçok eser telif edilmiştir. Bunlardan Dârekutnî’nin Ricâlü’l-Buḫârî ve Müslim’i ile (Âsafiye Ktp., Ricâl, nr. 172, 40 varak) Hâkim en-Nîsâbûrî’nin, râviler hakkında hiçbir değerlendirme yapmadan adlarını alfabetik olarak sıraladığı Tesmiyetü men aḫrecehümü’l-Buḫârî ve Müslim’i (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût, Beyrut 1407/1987) Kütüb-i Sitte’ye dahil dört sünenin ricâli hakkında müstakil eserler bulunmakla beraber bu sahadaki çalışmalar daha çok Kütüb-i Sitte’nin tamamının râvileri üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu konuda ilk çalışmayı Cemmâîlî diye tanınan Abdülganî el-Makdisî yapmış, el-Kemâl fî esmâʾi (maʿrifeti)’r-ricâl adını verdiği eser (Millet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 1506-1508), daha sonraki âlimlerin zeyil ve ikmal mahiyetindeki bir dizi çalışmasının esasını oluşturmuştur. Yûsuf b. Abdurrahman el-Mizzî, İbn Ebû Hâtim’in el-Cerḥ ve’t-taʿdîl’inden aldığı bilgiler ışığında el-Kemâl’i bazı tashihlerle birlikte ikmal ve ihtisar etmiş, Kütüb-i Sitte müelliflerine ait diğer eserlerin bir kısmında geçen râvilerin biyografilerini de eklediği bu çalışmasına Tehẕîbü’l-Kemâl fî esmâʾi’r-ricâl adını vermiştir (nşr. Beşşâr Avvâd Ma‘rûf, I-XXXV, Beyrut 1403-1413/1983-1992). Zehebî, hocası Mizzî’nin bu hacimli eserini bazı isimleri ve ölüm tarihlerini düzeltip yeni biyografiler eklemek suretiyle ikmal ve ihtisar ederek Teẕhîbü Tehẕîbi’l-Kemâl’i meydana getirmiş (Brockelmann, GAL Suppl., I, 606), Safiyyüddin Ahmed b. Abdullah el-Hazrecî bu kitabı Ḫulâṣatü Teẕhîbi Tehẕîbi’l-Kemâl adıyla ihtisar etmiştir (Kahire 1301, 1323, 1979). Zehebî, Tehẕîbü’l-Kemâl’i el-Kâşif fî maʿrifeti men lehû rivâyetün fi’l-Kütübi’s-Sitte adıyla ikinci defa ihtisar etmiş (I-III, Beyrut 1983; I-II, Cidde 1992) ve bu eser âlimlerin büyük ilgisini kazanmıştır. Ebü’l-Mehâsin el-Hüseynî de hocası Mizzî’nin Tehẕîbü’l-Kemâl’indeki biyografilerden Kütüb-i Sitte râvisi olmayanları çıkararak eseri ihtisar etmiş, daha sonra buna dört mezhep imamının el-Muvaṭṭaʾ ve el-Müsned’lerindeki râvileri ilâve ederek et-Teẕkire fî ricâli’l-ʿaşere adlı eserini meydana getirmiştir (Köprülü Ktp., nr. 263, 290 varak). Mizzî’nin eseri Moğultay b. Kılıç, İbnü’l-Mülakkın, Sıbt İbnü’l-Acemî gibi âlimlerin ikmal ve ihtisar türü çalışmalarına konu olmakla beraber en büyük ilgiyi İbn Hacer el-Askalânî’nin çalışmaları görmüştür. İbn Hacer, râvilerin cerh ve ta‘dîline yarayacak bilgilere birinci derecede önem verdiğinden biyografilerde gereksiz gördüğü kısımları atarak eseri üçte bir hacminde ihtisar etmiş, bununla beraber el-Kemâl’de olup da Mizzî’nin çıkardığı biyografileri eserine almış, daha önce yazılan eserlerden, özellikle de Zehebî’nin Teẕhîbü’t-Tehẕîb’inden büyük ölçüde faydalanarak yeni bir tertiple meydana getirdiği 12.415 (12.191) biyografiyi ihtiva eden kitabına Tehẕîbü’t-Tehẕîb adını vermiştir (I-XII, Haydarâbâd 1325-1327; I-VI, Beyrut 1412/1991). Daha sonra tekrarsız olarak 8826, mükerrerleriyle birlikte 11.973 râviyi içine alan bu eserini rumuzlar kullanıp daha da ihtisar etmiş ve bu çalışmasına Taḳrîbü’t-Tehẕîb adını vermiştir (nşr. Abdülvehhâb Abdüllatîf, I-II, Beyrut 1395/1975, 2. bs.; nşr. Muhammed Avvâme, Beyrut 1398/1978, 2. bs.). İbn Hacer’in, dört mezhep imamının kitaplarında adı geçip de Kütüb-i Sitte râvilerinden olmayan 1732 şahsa dair Taʿcîlü’l-menfeʿa bi-zevâʾidi ricâli’l-eʾimmeti’l-erbaʿa adlı bir eseri de vardır (Haydarâbâd 1324).

Belli Memleketlerin Ricâli. İlk yazılan ricâl kitaplarında râviler herhangi bir sınıflandırmaya tâbi tutulmadan genel özellikleriyle ele alındığı halde daha sonra yazılanlarda yaşadıkları bölgelere, güvenilir veya zayıf oluşlarına, lakap ve künyelerine ve daha başka özelliklerine göre incelenmiştir. Ebû Ya‘lâ el-Halîlî’nin (ö. 446/1055), tebeu’t-tâbiîn neslinden kendi zamanına kadar yaşayan ve çoğu muhaddis olan 914 âlimi memleketlerine göre sıraladığı el-İrşâd fî maʿrifeti ʿulemâʾi’l-ḥadîs̱’i (ʿulemâʾi’l-bilâd) bu konudaki ilk eserlerden biridir (nşr. Muhammed Saîd b. Ömer İdrîs, I-III, Riyad 1409/1989). Muhaddisleri yaşadıkları şehirlere göre gruplandıran el-İrşâd gibi eserlerden başka, ünlü râvi ve âlimlerin yaşadığı bazı şehirleri müstakil olarak ele alan eserler de kaleme alınmıştır. Bu eserlerde bir şehirde yaşayan muhaddisler ve diğer âlimler, o şehre kısa bir süre için gelip rivayette bulunanlar rivayetteki yerleri özellikle belirtilip alfabetik olarak incelenmiştir. Zayıf ve güvenilir râvilerin bir arada zikredildiği bu tür eserlerin belli başlıları arasında, Hâkim en-Nîsâbûrî’nin üzerine çeşitli zeyiller, muhtasar ve müntehablar yazılmış olan ve altı cilt olduğu söylenen Târîḫu Nîsâbûr’u (Sezgin, GAS, I, 222), Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin Târîḫu İṣbahân diye de tanınan Ẕikru aḫbâri İṣbahân’ı (nşr. Sven Dedering, I-II, Leiden 1931-1934; nşr. Seyyid Kesrevî Hasan, I-II, Beyrut 1990), Hatîb el-Bağdâdî’nin 450 (1058) yılına kadar yaşayan 7831 âlim hakkında bilgi verdiği, kendinden sonra da Abdülkerîm b. Muhammed es-Sem‘ânî, İbnü’d-Dübeysî ve İbnü’n-Neccâr el-Bağdâdî gibi âlimlerin üzerine önemli zeyiller yazdığı ünlü Târîḫu Baġdâd’ı (I-XIV, Kahire 1931), İbn Asâkir’in, tamamı en az seksen cilt olduğu belirtilen ve üzerine muhtelif zeyiller ve muhtasarlar yazılan kronolojik Târîḫu Medîneti Dımaşḳ’ı anılabilir (eserin bazı ciltleri, bölümleri ve bazı biyografileri çeşitli araştırmacılar tarafından yayımlanmış, İbn Manzûr tarafından yapılan muhtasarı neşredilmiş [nşr. Rûhiye en-Nehhâs v.dğr., I-XXIX, Dımaşk 1404-1408/1984-1988], Zâhiriyye Kütüphanesi’ndeki on dokuz cildinin tıpkıbasımı yapılmış, Abdülkādir Bedrân tarafından da ihtisar edilmiştir [I-VII-, Beyrut 1399/1979]). Ayrıca Mekke, Medine, Kûfe, Basra, Mısır, San‘a ve Kazvin gibi önemli şehirlere ait tarih kitaplarında bu şehirlerde yetişen hadis âlimleriyle ilgili bilgilere de yer verilmiştir.

Esmâ ve Künâ. Genellikle ismiyle tanınan bir râvinin bazı senedlerde yahut kaynaklarda künyesiyle anılması veya künyesiyle bilinen kimsenin ismiyle zikredilmesi râvilerin tanınmasını güçleştirmiş, öte yandan bazı isim ve künyelerin birbirine benzemesi de karışıklığa yol açmış, bundan dolayı rivayet zincirinde yer alan şahısların isim ve künyelerini inceleyen eserlere ihtiyaç duyulmuştur. İbnü’s-Salâh’ın dokuz kısma ayırdığı (DİA, XI, 419) esmâ ve künâ konusunda III. (IX.) yüzyıldan itibaren tanınmış muhaddisler tarafından çeşitli eserler kaleme alınmıştır. Buhârî’nin 1000 kadar râvi hakkında kısa bilgiler ihtiva eden Kitâbü’l-Künâ (Haydarâbâd 1360), Müslim’in Kitâbü’l-Künâ ve’l-esmâʾ (nşr. Abdürrahim Muhammed el-Kâşgarî, I-II, Medine 1404/1984), Ebû Bişr ed-Dûlâbî’nin Hz. Peygamber’in isim ve künyeleriyle ashap, tâbiîn ve diğer muhaddislerin künyelerini alfabetik olarak sıraladığı el-Künâ ve’l-esmâʾ (I-II, Haydarâbâd 1322) adlı eserleri, Hâkim el-Kebîr’in 2096 kişi hakkında önemli bilgiler ihtiva eden Kitâbü’l-Esmâʾ ve’l-künâ’sı (nşr. Yûsuf b. Muhammed ed-Duhayl, I-IV, Medine 1994; Zehebî eseri el-Muḳtenâ fî serdi’l-künâ adıyla alfabetik sıraya koymuştur [Millet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 1531; Mektebetü’l-Ahmediyye, nr. 328]), Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin Keşfü’n-niḳāb ʿani’l-esmâʾ ve’l-elḳāb’ı (nşr. Barbier de Meynard, JA [1907], IX, 173-244, 365-428; X, 55-118, 193-273) bu türün belli başlı eserleridir. Esmâ ve künâ kitapları, genel karakterleri itibariyle Hz. Peygamber ve sahâbe dışında biyografisine yer verdikleri kişilerin rivayetle ilgili durumlarını da inceledikleri için cerh ve ta‘dîl türü eserlerin bir devamı sayılmalıdır.

Mü’telif ve Muhtelif. Adları, lakapları, künyeleri ve nisbeleri yazılış bakımından aynı veya birbirine yakın (mü’telif), okunuşları farklı olan (muhtelif) râvilerin kimliğinin tesbit edilmesi rivayetleri değerlendirebilmek için son derece önemli olup Sellâm-Selâm, Abbâd-Ubâd, Abbâs-Ayyâş gibi mü’telif ve muhtelif isimlerin birbirine karıştırılmasını önlemek maksadıyla çok sayıda eser yazılmıştır. Kabile adlarındaki benzerlikler hakkında Muhammed b. Habîb’in (ö. 245/860) telif ettiği Muḫtelifü’l-ḳabâʾil ve müʾtelifühâ (nşr. Wüstenfeld, Gūta 1850; nşr. İbrâhim el-Ebyârî, Kahire-Beyrut, ts., Dârü’l-kütübi’l-İslâmiyye) bu türün ilk örneklerindendir. Aynı telif türünün özellikle hadis râvilerine dair ilk çalışması ise bilindiği kadarıyla Dârekutnî’nin el-Müʾtelif ve’l-muḫtelif adlı yarı alfabetik eseridir (nşr. Muvaffak b. Abdullah b. Abdülkādir, I-V, Beyrut 1406/1986). Daha sonra Abdülganî el-Ezdî, hocasının bu eserini ikmal etmek amacıyla el-Müʾtelif ve’l-muḫtelif fî esmâʾi’r-ricâl’ini (fî esmâʾi naḳaleti’l-ḥadîs̱) kaleme almış (nşr. Muhammed Ca‘fer ez-Zeynebî, Allahâbâd 1327), Ca‘fer b. Muhammed el-Müstağfirî de buna ez-Ziyâdât fî Kitâbi’l-Müʾtelif ve’l-muḫtelif adıyla bir zeyil yazmıştır (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Hadis, nr. 525, vr. 45-67). Dârekutnî’nin eserini ikmal mahiyetinde başka çalışmalar da yapılmış, Hatîb el-Bağdâdî el-Müʾtenif fî tekmileti’l-Muḫtelif ve’l-müʾtelif’inde (Brockelmann, GAL, I, 401) Abdülgānî el-Ezdî’nin eserini de dikkate alarak buna ilâvelerde bulunmuş, Ruşâtî de bazı bölümleri günümüze gelen el-İʿlâm bimâ fi’l-Muḫtelif ve’l-müʾtelif li’d-Dâreḳutnî mine’l-evhâm’ında çeşitli tashihler yapmıştır. Daha sonra İbn Mâkûlâ, Hatîb el-Bağdâdî’nin el-Müʾtenif’ini esas alarak bu türün en geniş çalışması olan ve öncekilere nisbetle alfabetik sistemi daha düzenli bulunan el-İkmâl fî refʿi’l-irtiyâb ʿani’l-müʾtelif ve’l-muḫtelif fi’l-esmâʾ ve’l-künâ ve’l-ensâb adlı eserini meydana getirmiştir (nşr. Abdurrahman b. Yahyâ el-Muallimî, I-VI, Haydarâbâd 1962-1967; nşr. Nâyif Abbas, VII, Beyrut 1976). Bu eseri tamamlamak amacıyla yapılan çalışmaların en önemlileri İbn Nukta’nın İkmâlü (Tekmiletü)’l-İkmâl’i ile (nşr. Abdülkayyûm Abdürabbinnebî, Mekke 1408/1987) İbnü’s-Sâbûnî’nin kaleme aldığı Tekmiletü İkmâli’l-İkmâl fi’l-ensâb ve’l-esmâʾ ve’l-elḳāb’dır (nşr. Mustafa Cevâd, Bağdat 1377/1958; Beyrut 1406/1986). Sadece Ṣaḥîḥayn’deki mü’telif ve muhtelifler üzerine Ebû Ali el-Gassânî tarafından kaleme alınan Taḳyîdü’l-mühmel adlı eser, tasnif tarzı ve muhtevası itibariyle daha önce yazılanlardan farklı ve önemli bir çalışmadır (DİA, XIII, 396). Ensâba dair eserlerin muhtevası da büyük ölçüde mü’telif ve muhtelifle ilgilidir (bk. NİSBE).

Müttefik ve Müfterik. Adları, lakapları, künyeleri ve nisbeleri hem yazılış hem de okunuş bakımından aynı olan kimselerden özellikle aynı yüzyılda yaşayanların birbirine karıştırılmasının büyük hatalara yol açacağı muhakkaktır. Râviler arasında adları ve baba adlarıyla birlikte bazan dede adları yahut künyeleri ve nisbeleri aynı olan kimseler de bulunmaktadır. Meselâ Halîl b. Ahmed adını taşıyan altı, Ahmed b. Ca‘fer b. Hamdân adında dört kişiye rastlanmaktadır. Müttefik ve müfterik türüne giren eserlerden Ebü’l-Feth el-Ezdî’nin Tesmiyetü men vâfeḳa ismühû isme ebîhi mine’ṣ-ṣaḥâbe ve’t-tâbiʿîn ve men baʿdehüm mine’l-muḥaddis̱în’i (nşr. Bâsim Faysal Ahmed el-Cevâbire, Küveyt 1408/1988), Hatîb el-Bağdâdî’nin oldukça geniş bir muhtevaya sahip el-Müttefiḳ ve’l-müfteriḳ’i (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2097, II. cilt; Millet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 1515, 10-19. cüzler) bu türün en tanınmış örnekleridir. Yine bu türün ensâbla ilgili orijinal bir eseri olan İbnü’l-Kayserânî’nin el-Ensâbü’l-müttefiḳa’sı, Ebû Mûsâ el-Medînî’nin ona zeyil olarak yazdığı ez-Ziyâdât ile birlikte yayımlanmıştır (nşr. P. de Jong, Leiden 1865). Yer ve şehir adlarındaki müttefik ve müfteriki tesbit etmek amacıyla yazılan kitaplar arasında, muhaddis Hâzimî’nin Me’ttefeḳa lafẓuhû ve’ftereḳa müsemmâhu fi’l-emâkin ve’l-büldân ile (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 2140, 197 varak) Yâkūt el-Hamevî’nin Muʿcemü’l-büldân’ından faydalanmak suretiyle telif ettiği el-Müşterik vażʿan ve’l-müfteriḳ ṣuḳʿan (nşr. Ferdinand Wüstenfeld, Göttingen 1846) adlı eserleri zikredilebilir.

Müştebih. Adları aynı, fakat babalarının isimleri veya nisbeleri yazılış bakımından farklı veya birbirine yakın olmakla beraber okunuş bakımından ayrı (Muhammed b. Akīl ile Muhammed b. Ukayl gibi) kimselere dair kaleme alınan eserler müştebih (müteşâbih) türünü meydana getirir. Müştebihin mü’telif ve muhtelif anlamında kullanıldığı da görülmektedir. Abdülganî el-Ezdî’nin nisbelerdeki benzerliklere dair Müştebihü’n-nisbe (nşr. Muhammed Ca‘fer ez-Zeynebî, Allahâbâd 1327, aynı müellifin el-Müʾtelif ve’l-muḫtelif’i ile beraber), Hatîb el-Bağdâdî’nin Telḫîṣü’l-müteşâbih fi’r-resm ve ḥimâyetü mâ eşkele minhü ʿan bevâdiri’t-taṣḥîf ve’l-vehm (nşr. Sükeyne eş-Şihâbî, I-II, Dımaşk 1985) adlı eserleri bu mahiyetteki ilk teliflerdendir. Zehebî’nin daha önceki zengin literatürden faydalanarak meydana getirdiği isim, nisbe, künye ve lakaplardaki benzerliklere dair el-Müştebih fi’r-ricâl adlı eseri büyük ilgi görmüş (nşr. P. de Jong, Leiden 1881; nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, Kahire 1962), üzerinde zeyil ve tashih mahiyetinde çalışmalar yapılmıştır. Bunlardan İbn Râfi‘in Ẕeylü Müştebihi’n-nisbe’si (nşr. Selâhaddin el-Müneccid, Beyrut 1394/1974, 1396/1976) küçük bir risâleden ibarettir. İbn Nâsırüddin, Zehebî’nin bu kitabı üzerinde iki önemli çalışma yapmıştır. Bunlardan biri, sahasında oldukça hacimli bir eser olan Tavżîḥu’l-müştebih fî żabṭı esmâʾi’r-ruvât ve ensâbihim ve elḳābihim ve künâhum (nşr. Şuayb el-Arnaût, I-VI, Beyrut 1403/1982; nşr. Muhammed Naîm el-Araksûsî, I-X, Beyrut 1414/1993), diğeri de bu eserin muhtasarı olan el-İʿlâm bimâ vaḳaʿa fî Müştebihi’ẕ-Ẕehebî mine’l-evhâm’dır (nşr. Abdürabbinnebî Muhammed, Mekke 1405/1984; Medine 1407/1987). Zehebî’nin eseri üzerindeki ikinci önemli çalışma, İbn Hacer el-Askalânî’nin tashih, ikmal ve ilâve mahiyetindeki Tebṣîrü’l-müntebih bi-taḥrîri’l-Müştebih adlı eseridir (nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, I-IV, Beyrut, ts., el-Mektebetü’l-ilmiyye). Belli kitaplardaki müştebih isim ve nesepler konusunda telif edilen eserlerden, İbn Hatîbüddehşe’nin el-Muvvaṭṭaʾ ile Ṣaḥîḥayn’a dair Tuḥfetü’l-ereb fî müşkili’l-esmâʾ ve’n-neseb’i burada zikredilmelidir (nşr. Traugott Mann, Leiden 1905).

Mübhemât. Hadisin senedinde ismi söylenmeden “recül, sika” gibi müphem ifadelerle anılan râviler bulunduğu gibi metninde de aynı şekilde “recül, ibnü fülân, bintü fülân” gibi kimlikleri belirtilmeden zikredilen kimseler olabilmektedir. Seneddeki bazı isimlerin bilinmemesi o rivayete güveni zedeleyeceği için bunların tanıtılması yönünde eserler telif edilmiştir. Abdülganî el-Ezdî Kitâbü’l-Ġavâmıż ve’l-mübhemât (mühmelât) adlı çalışmasıyla bu türde ilk eser verenlerden olmuştur (Millet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 261/2; Bağdat Evkaf Ktp., nr. 2886/1; Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Umumi, nr. 1447, Tasavvuf, nr. 129; Feyzullah Efendi nüshası için bk. Weisweiler, s. 94, nr. 62). Hatîb el-Bağdâdî’nin, müphem şahısların kitaplarda geçtiği şekilde değil isimlerini alfabetik sıraya koyarak tertip ettiği için fazla kullanışlı olmayan Kitâbü’l-Esmâʾi’l-mübheme fi’l-enbâʾi’l-muḥkeme adlı eserini (nşr. İzzeddin Ali es-Seyyid, Kahire 1405/1984) Nevevî daha kullanışlı hale getirmek üzere Kitâbü’l-İşârât ilâ beyâni’l-esmâʾi’l-mübhemât adıyla yeniden tertip ederek birçok ismin okunuşunda farklı kanaat belirtmiştir (Lahor 1341; Hatîb el-Bağdâdî’nin mezkûr eserinin son kısmında, s. 531-622). İbn Beşküvâl’in tertip tarzı ise Kitâbü’l-Esmâʾi’l-mübheme’de olduğu gibidir. Aynı müellifin geniş muhtevalı Kitâbü Ġavâmiżi’l-esmâʾi’l-mübheme el-vâḳıʿa fî mütûni’l-eḥâdîs̱i’l-müsnede adlı eseri (nşr. İzzeddin Ali es-Seyyid, I-II, Beyrut 1407/1987) tanınmış hadis âlimleri tarafından ihtisar edilmiştir. İbnü’l-Irâkī’nin, aranan kişinin kolayca bulunmasını sağlamak amacıyla müphem isimlerin yer aldığı hadisleri fıkıh bablarına göre tertip ederek kaleme aldığı Kitâbü’l-Müstefâd min mübhemâti’l-metn ve’l-isnâd bu türdeki eserlerin en kullanışlı olanıdır (nşr. Abdurrahman Abdülhamîd el-Ber, I-III, Cidde 1414/1994).

Vefeyât. Hadislerin senedini incelerken râvilerin birbirleriyle görüşüp görüşmediğinin tesbit edilebilmesi onların doğum ve ölüm tarihlerini bilmeye bağlı olduğundan hadis usulünde “tevârîhu’r-ruvât ve’l-vefeyât” adıyla anılan çeşitli eserler kaleme alınmıştır. Hadis râvileri yanında hadise hizmeti olanları da ihtiva eden vefeyât kitaplarının ilk örneklerinden biri Ebü’l-Kāsım el-Begavî’nin (ö. 317/929) Târîḫu vefeyâti’ş-şüyûḫ’udur (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Mecmua, nr. 106). Aynı yüzyılda İbn Zebr er-Rebaî’nin yazdığı Târîḫu mevlidi’l-ʿulemâʾ ve vefeyâtihim adlı eser (nşr. Abdullah b. Ahmed b. Süleyman el-Hamed, I-II, Riyad 1410), sahâbe ve tâbiîn nesli başta olmak üzere hicretten 338 (949) yılına kadar yaşayan âlimlerin doğum ve ölüm tarihleriyle bazı önemli olayların vuku bulduğu tarihleri sıralamaktadır. Esere muhtelif zeyiller yazılmış olup bunlardan müellifin talebesi Ebû Muhammed Abdülazîz b. Ahmed el-Kettânî’nin Ẕeylü Târîḫi mevlidi’l-ʿulemâʾ ve vefeyâtihim adlı eseri (nşr. Abdullah b. Ahmed b. Süleyman el-Hamed, Riyad 1409) 338-462 (949-1070) yılları arasında vefat eden âlimleri içine almaktadır. Bu eser üzerine Ebû Muhammed İbnü’l-Ekfânî Hibetullah b. Ahmed’in 463-483 (1071-1090) yıllarını kapsayan zeyli küçük hacimli bir kitaptır (nşr. Abdullah b. Ahmed b. Süleyman el-Hamed, Riyad 1409/1989). Buna zeyil olarak İbnü’l-Mufaddal tarafından kaleme alınan Vefeyâtü’n-naḳale’ye Münzirî’nin yazdığı ve 581-642 (1185-1244) yıllarını kapsayan et-Tekmile li-Vefeyâti’n-naḳale hepsinden daha hacimlidir (nşr. Beşşâr Avvâd Ma‘rûf, I-IV, Beyrut 1401/1981). Zira bu eser, öncekiler gibi sadece hadis âlimlerini değil edip, şair, vezir ve hükümdar gibi çeşitli şahsiyetleri de ihtiva etmektedir. İbn Hallikân’ın kaleme aldığı ünlü Vefeyâtü’l-aʿyân ve enbâʾü ebnâʾi’z-zamân meşhur kişiler biyografisi ve edebiyat tarihi mahiyetinde olup hadis usulünde hedefleri belirlenen ricâl çalışmasıyla ilgisi yoktur. Daha sonra telif edilen vefeyât kitapları arasında, Muhammed b. İbrâhim el-Cezerî’nin Ḥavâdis̱ü’z-zamân adlı eserini (DİA, VII, 506-507), Zehebî’nin el-İşâre ilâ vefeyâti’l-aʿyân el-münteḳā min Târîḫi’l-İslâm’ını (nşr. İbrâhim Sâlih, Beyrut 1411/1991), Ebû Şâme’nin eẕ-Ẕeyl ʿale’r-Ravżateyn’ine Birzâlî tarafından yazılan el-Muḳtefî adlı zeyle (DİA, VI, 216) talebesi İbn Râfi‘in 737’den (1336) vefat tarihi olan 774’e (1372-73) kadar yaşayan muhaddisleri ay sırasıyla yazdığı el-Vefeyât adlı zeyli (nşr. Beşşâr Avvâd Ma‘rûf – Sâlih Mehdî Abbas, I-II, Beyrut 1402/1982) ve muhaddis İbn Kunfüz’ün 11-807 (632-1404) yıllarını kapsayan el-Vefeyât’ı anılabilir (nşr. Âdil Nüveyhiz, Beyrut 1971). İbn Kunfüz’ün Şerefü’ṭ-ṭâlib fî esne’l-meṭâlib diye de anılan bu eseri Mağribli diğer hemşehrileri Venşerîsî’nin Vefeyât’ı (701-912/1302-1506 yılları) ve İbnü’l-Kādî’nin İbn Kunfüz’ün eserine zeyil olarak kaleme aldığı Laḳṭü’l-ferâʾid’i ile birlikte (700-1009/1301-1601 yılları) Elf sene mine’l-vefeyât fî s̱elâs̱e kütüb adıyla yayımlanmıştır (nşr. Muhammed Haccî, Rabat 1396/1976).

3. Hadis İlimleri. a) Cerh ve Ta‘dîl. Râvileri sika veya zayıf oluşlarına göre ele alan ricâlü’l-hadîs kitapları erken bir devirde telif edilmekle beraber cerh ve ta‘dîl kaideleri çok sonraki devirlerde tedvin edilmiştir. Cerh ve ta‘dîl konuları usûl-i hadîs kitaplarında bir ilmî disiplin olarak Hâkim en-Nîsâbûrî’den itibaren ele alınmıştır. Bilindiği kadarıyla cerh ve ta‘dîl ilmine dair ilk usul kitabı Tâceddin es-Sübkî’nin (ö. 771/1370) Ḳāʿide fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl’idir (nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde, Beyrut 1388/1968, 1400/1980, 1410/1990 [Erbaʿu resâʾil içinde]; Kahire 1398/1978). Muhammed Abdülhay el-Leknevî’nin bu konudaki bilgileri derleyip bir araya getirdiği er-Refʿ ve’t-tekmîl fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl’i (nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde, Halep 1383/1963; Beyrut 1388/1968; genişletilmiş baskı, Beyrut 1407/1987), Cemâleddin el-Kāsımî’nin bid‘atçılardan rivayet meselesini ele aldığı el-Cerḥ ve’t-taʿdîl adlı risâlesi (Beyrut 1399/1979, 1405/1985; Kahire, ts.), Muhammed Mustafa el-A‘zamî’nin daha ziyade genel hadis tenkitçiliği üzerinde durarak şarkiyatçıların bu husustaki iddialarını cevaplandırdığı Menhecü’n-naḳd ʿinde’l-muḥaddis̱în’i (Riyad 1982), Muhammed Ziyâürrahman el-A‘zamî’nin bir ders kitabı sayılabilecek olan Dirâsât fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl’i (Benâres 1403/1983), Fârûk Hamâde’nin el-Menhecü’l-İslâmî fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl (Rabat 1409/1989) adlı yüksek lisans tezi ve Emin Âşıkkutlu’nun Hadiste Ricâl Tenkidi adlı doktora çalışması (İstanbul 1992) bu konudaki araştırmalardan bazılarıdır.

b) İlelü’l-hadîs. Hadislerin metin veya senedlerinde bulunup onların sahih kabul edilmesine engel teşkil eden ve ancak hadis otoriteleri tarafından anlaşılabilen gizli kusurları ifade eden “illet” (çoğulu “ilel”) konusunda II. (VIII.) yüzyılın ikinci yarısından itibaren râvi adlarına veya konulara göre eserler telif edilmiştir. Bunların en tanınmışları, Ali b. Medînî’nin üç ayrı ilel kitabının hulâsası mahiyetindeki ʿİlelü’l-ḥadîs̱ ve maʿrifetü’r-ricâl’i (nşr. M.Mustafa el-A‘zamî, Beyrut 1972 [el-ʿİlel adıyla]; nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, Halep 1400/1980), ilel konusunda büyük bir otorite olan Ahmed b. Hanbel’in talebeleri tarafından sorulan sorulara verdiği cevaplardan meydana gelen Kitâbü’l-ʿİlel ve maʿrifeti’r-ricâl ile (nşr. Talât Koçyiğit – İsmail Cerrahoğlu, I, Ankara 1963, II, İstanbul 1987; nşr. Vasiyyullah b. Muhammed Abbas, I-IV [sonuncu cildi fihrist], Beyrut-Riyad 1408/1988; nşr. Muhammed Hüsâm Beyzûn, I-II, Beyrut 1410/1990 [el-Câmiʿ fi’l-ʿİlel ve maʿrifeti’r-ricâl]) yine onun bazı talebeleri tarafından tesbit edilen ilel konusundaki görüşlerinin yer aldığı Min kelâmi’l-İmâm Ebî ʿAbdillâh Aḥmed b. Ḥanbel fî ʿileli’l-ḥadîs̱ ve maʿrifeti’r-ricâl (nşr. Subhî el-Bedrî es-Sâmerrâî, Riyad 1409/1988) başlıklı eserleri yanında Tirmizî’nin konuyla ilgili iki kitabı bu türün en eski örnekleridir. Son iki eserden el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’in sonunda yer alan el-ʿİlelü’ṣ-ṣaġīr İbn Receb el-Hanbelî tarafından ilel hakkında bazı bilgiler ve kaideler de verilmek suretiyle Şerḥu ʿİleli’t-Tirmizî adıyla şerhedilmiştir (nşr. Subhî Câsim el-Humeyd, Bağdat 1396/1976; nşr. Nûreddin Itr, I-II, Dımaşk 1398/1978; nşr. Hemmâm Abdurrahman Saîd, Zerkā/Ürdün 1987). İkinci eser ise Tirmizî’nin, çoğunu hocası Buhârî’den naklettiği 703 hadisi ve bazı râviler hakkındaki değerlendirmeleri ihtiva eden ʿİlelü’t-Tirmiẕî el-kebîr’dir (nşr. Subhî el-Bedrî es-Sâmerrâî v.dğr., Beyrut 1409/1989). Ebû Tâlib el-Kādî tarafından el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’teki kitapların sırasına göre yeniden tertip edilen eser üzerinde Hamza Dîb Mustafa yüksek lisans çalışması yapmıştır (I-II, yer yok, 1402). İbn Ebû Hâtim’in, babası Ebû Hâtim er-Râzî ile hocası Ebû Zür‘a er-Râzî’den bizzat dinlediği 2840 rivayetin ileli hakkındaki değerlendirmeleri ihtiva eden ʿİlelü’l-ḥadîs̱’i ile (I-II, Kahire 1343-1344/1924-1925; I-II, Bağdat 1971; I-II, Beyrut 1405/1985) Dârekutnî’nin talebesi Ebû Bekir el-Berkānî’ye yazdırdığı, onun da müsned tertibine koyduğu el-ʿİlelü’l-vâride fi’l-eḥâdîs̱i’n-nebeviyye’si (nşr. Mahfûzürrahmân Zeynullah es-Selefî, I-VIII, Riyad 1405-1412/1985-1991) bu alanın en tanınmış eserlerindendir. Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, el-ʿİlelü’l-mütenâhiye fi’l-eḥâdîs̱i’l-vâhiye’sinde (nşr. Halîl el-Meys, I-II, Beyrut 1403/1983) 1579 rivayeti otuz dokuz kitap içinde değerlendirmiş, bu değerlendirmeler daha sonraki bazı âlimler tarafından fazla sert bulunarak tenkit edilmiştir. Hem zayıf râvilere hem de sika ve zayıf râvilere dair eserler arasında zikredilen (yk.bk.) Yahyâ b. Maîn’in et-Târîḫ ve’l-ʿilel’i, İbn Adî’nin el-Kâmil fî ḍuʿafâʾi’l-muḥaddis̱în ve ʿileli’l-ḥadîs̱’i gibi bazı çalışmalar ilel konusuyla da ilgilidir.

c) Garîbü’l-hadîs. Hadis metinlerinde geçen nâdir (garîb) kelimeleri açıklamak üzere erken devirlerden itibaren çalışmalar başlamakla beraber bu konuda ilk eseri kimin yazdığı tartışmalıdır. Çok küçük hacimli oldukları bilinen Nadr b. Şümeyl (ö. 204/820) ve Ebû Ubeyde Ma‘mer b. Müsennâ’nın (ö. 209/824 [?]) Ġarîbü’l-ḥadîs̱’lerinin günümüze gelip gelmediği bilinmemektedir. İbnü’n-Nedîm, Asmaî’nin Kitâbü Ġarîbi’l-ḥadîs̱ adlı eserinin 200 varaklık bir nüshasını gördüğünü söylemektedir (el-Fihrist, s. 61). Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm’ın kırk yılda meydana getirdiği Ġarîbü’l-ḥadîs̱’i (nşr. Muhammed Azîmüddin, I-IV, Haydarâbâd 1384-1387/1964-1967; I-II, Beyrut 1406/1986; nşr. Hüseyin Muhammed Şeref, I-II, Kahire 1405/1984) bu eserlerin en hacimlisidir. Kitap üzerinde ikmal, ihtisar, alfabetik sıraya koyma ve manzum hale getirme yönünde birçok çalışma yapılmıştır. İbn Kuteybe’nin konularına göre telif ettiği, Kāsım b. Sellâm’ın eserine almadığı garîb kelimeleri de ihtiva eden Ġarîbü’l-ḥadîs̱’i (nşr. Sâmiye Muhammed Ahmed, Paris 1970; nşr. Abdullah Cübûrî, I-III, Bağdat 1977-1978; nşr. Rızâ es-Süveysî, Tunus 1979; I-II, Beyrut 1408/1988), İbrâhim el-Harbî’nin yirmi bir müsnedi tarayarak sahâbe adına göre alfabetik tertip ettiği ve garîb kelimeleri ihtiva eden hadisleri senedleriyle birlikte zikrettiği Ġarîbü’l-ḥadîs̱’i (nşr. Süleyman b. İbrâhim b. Muhammed el-Âyid, I-V, Cidde 1405/1985), Hattâbî’nin içinde garîb kelimeler bulunan hadisleri aynı tarzda verdiği, ancak alfabetik olmayan Ġarîbü’l-ḥadîs̱’i (nşr. Abdülkerîm İbrâhim el-Azbâvî, I-II, Dımaşk 1402/1982) ve Abdülgāfir el-Fârisî’nin Mecmaʿu’l-ġarâʾib ve menbaʿu’r-reġāʾib’i bu alanda yapılmış önemli çalışmalardır. Sonraki dönemlerin garîbü’l-hadîs kitaplarından Zemahşerî’nin el-Fâʾiḳ fî ġarîbi’l-ḥadîs̱’i (I-II, Haydarâbâd 1324; nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî – Muhammed Ebü’l-Fazl İbrâhim, I-IV, Kahire 1364/1945), kelimelerin ilk iki harfine göre alfabetik olmakla beraber bir hadisteki bütün garîb kelimeleri bir arada zikretmesi sebebiyle fazla kullanışlı değildir. Kādî İyâz’ın Ṣaḥîḥayn ile el-Muvaṭṭaʾdaki garîb kelimeleri açıkladığı Meşâriḳu’l-envâr ʿalâ ṣıḥaḥi’l-âs̱âr’ı (Kahire 1332/1913; I-II, Tunus 1333/1914), Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin kelimelerin ilk üç harfine göre alfabetik olan Ġarîbü’l-ḥadîs̱’i (nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, I-II, Beyrut 1405/1985) ve ihtiva ettiği kelimelerin çokluğu yanında ayrıca tertibiyle kendi dönemine kadar kaleme alınan bu türdeki eserlerin en mükemmeli olan Mecdüddin İbnü’l-Esîr’in en-Nihâye’si de (I-IV, Bulak 1311-1322; Kahire 1333/1905; nşr. Muhammed Mahmûd et-Tanâhî – Tâhir Ahmed ez-Zâvî, I-V, Kahire 1383/1963; Halep, ts. [el-Mektebetü’l-İslâmiyye]) önemli teliflerdir. Bu konudaki eserlerin farklı bir türü de hem Kur’an hem de hadislerdeki garîb kelimelerin birlikte ele alındığı çalışmalardır. Ahmed b. Muhammed el-Herevî’nin (ö. 401/1011) Kitâbü’l-Ġarîbeyn’i (nşr. Mahmûd Muhammed et-Tanâhî, Kahire 1970), kelimelerin geçtiği hadislerin senedlerini terketmesi ve alfabetik sistemi uygulaması bakımından daha sonraki çalışmalara örnek teşkil etmiştir. Bu eseri tamamlamak için Ebû Mûsâ el-Medînî el-Mecmûʿu’l-muġīs̱ fî ġarîbeyi’l-Ḳurʾân ve’l-ḥadîs̱ adlı eserini yazmıştır (nşr. Abdülkerîm el-Azbâvî, I-III, Cidde 1406-1408/1986-1988). Muhammed Tâhir el-Fettenî’nin Mecmaʿu biḥâri’l-envâr fî ġarâʾibi’t-tenzîl ve leṭâʾifi’l-aḫbâr’ı (I-II, Leknev 1248; I-IV, Leknev 1284, 1314; nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî, I-V, Haydarâbâd-Dekken 1967-1973; I-V, Medine 1415/1994) bir Kur’an ve hadis lugatıdır (DİA, XIII, 378).

d) Muhtelifü’l-hadîs. Birbirine zıt gibi görünen bazı hadisleri cem‘ ve te’lîf, nesih, tercih ve tevakkuf gibi metotlarla uzlaştırmak amacıyla erken devirlerden itibaren çalışmalar yapılmıştır. “Te’vîlü’l-hadîs, telfîkü’l-hadîs, müşkilü’l-hadîs” gibi adlarla da anılan bu türün mahiyeti hakkında bilgi vermek üzere İmam Şâfiî İḫtilâfü’l-ḥadîs̱ adlı eserini kaleme almıştır (Kahire 1321, el-Ümm’ün VII. cildinin kenarında; nşr. Âmir Ahmed Haydar, Beyrut 1405/1985; nşr. Muhammed Ahmed Abdülazîz, Beyrut 1406/1987). Daha sonra İbn Kuteybe, bazı kelâm fırkalarının hadislerde tezatlar bulunduğu yolundaki iddialarını reddetmek için Teʾvîlü muḫtelifi’l-ḥadîs̱’ini yazmıştır (Kahire 1326; nşr. Muhammed Zührî en-Neccâr, Beyrut 1393/1973; nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ, Beyrut 1408/1988; trc. M. Hayri Kırbaşoğlu, Hadis Müdafaası, İstanbul 1979). Bu türün diğer önemli çalışmaları arasında Ebû Ca‘fer et-Tahâvî’nin, hadislerde anlaşılmasında güçlük çekilen hususları açıklamak amacıyla bablar halinde kaleme aldığı Müşkilü’l-âs̱âr’ı ile (I-IV, Haydarâbâd-Dekken 1333; eserin Millet Ktp., Feyzullah Efendi’deki nüshasından [nr. 273-279] Şuayb el-Arnaût tarafından Şerḥu Müşkili’l-âs̱âr adıyla yapılan neşri [I-XVI, Beyrut 1415/1994] 6179 rivayeti ihtiva etmektedir) bu eser üzerindeki çalışmalardan Ebü’l-Velîd el-Bâcî’nin Muḫtaṣaru Müşkili’l-âs̱âr’ını ve bunun Cemâl el-Malatî tarafından el-Muʿtaṣar mine’l-Muḫtaṣar adıyla yapılan ikinci bir ihtisarını (I-II, Haydarâbâd 1307, 1317-1318, 1362; I-II, Beyrut, ts., Âlemü’l-kütüb) zikretmek gerekir. Yine Tahâvî, fıkıh bablarına göre tertip ettiği Şerḥu Meʿâni’l-âs̱âr’ında (yk.bk. sünen ve ahkâm kitapları) âlimlerin birbiriyle çelişkili gördüğü ahkâm hadislerini ele almış, bunların nâsih ve mensuhunu belirtmiş ve çelişkili zannedilen hadisleri telif ederek aralarında bir zıtlık bulunmadığını göstermiştir. Bedreddin el-Aynî’nin bu eser üzerine yazdığı Mebâni’l-aḫbâr fî şerḥi Meʿâni’l-âs̱âr ve Nuḫabü’l-efkâr fî tenḳīḥi Mebâni’l-aḫbâr adlarını taşıyan şerhleri önemlidir (her iki eserin müellif hattıyla olan yazma nüshaları, ayrıca muhtasarları için bk. Sezgin, GAS, I, 440). İbn Fûrek, Ehl-i sünnet dışındaki kelâmcıların itiraz ettiği Allah’ın sıfatlarına dair hadisleri Müşkilü’l-ḥadîs̱ ve beyânühû adlı eserinde (nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, Halep 1402/1982; nşr. Mûsâ Muhammed Ali, Beyrut, ts., el-Mektebetü’l-asriyye), Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’nin mezhebine uygun olarak yorumlamaktadır. Bu türde daha sonraki yüzyıllarda başka eserler de kaleme alınmış olup bunlar arasında Abdullah b. Ali en-Necdî el-Kasîmî’nin, günümüzde tartışma konusu yapılan muhtelif meselelere dair otuz kadar hadisi ele alıp savunduğu Müşkilâtü’l-eḥâdîs̱i’n-nebeviyye ve beyânühâ (Beyrut 1405/1985), Muhammed Reşâd Halîfe’nin on sekiz hadisi incelediği et-Teʾlîf beyne muḫtelifi’l-ḥadîs̱ (Kahire 1405/1984) ve İsmail Lütfi Çakan’ın hadislerdeki ihtilâfın nazarî cephesini incelediği Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları (İstanbul 1982, 1996) adlı eserler zikredilebilir.

e) Nâsih ve Mensuh. Hz. Peygamber’in bazı sünnetlerinin daha sonraki dönemlerde yine kendisi tarafından kaldırılması sebebiyle araları telif edilemeyecek derecede birbirine zıt görünen hadislerin ele alındığı nâsih ve mensuh ilmi muhtelifü’l-hadîs ile de yakından ilgilidir. Hadiste nesih konusunda yapılan ilk çalışmalardan biri Ebû Bekir el-Esrem’in (ö. 261/874-75 [?]) Nâsiḫu’l-ḥadîs̱ ve mensûḫuh adlı eseridir (ilk iki cüzü DTCF Ktp., İsmail Saib Sencer, nr. 1323, üçüncü cüzü Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye, nr. 1587’de bulunmaktadır). İbn Şâhin’in, çoğu birbirine benzeyen 650 rivayeti konularına göre sıralayarak değerlendirdiği en-Nâsiḫ ve’l-mensûḫ mine’l-ḥadîs̱’i (nşr. Semîr b. Emîn ez-Züheyrî, Amman 1408/1988; nşr. Ali Muhammed Muavvaz – Âdil Ahmed Abdülmevcûd, Beyrut 1412/1992), Hâzimî’nin nesih meselesine dair geniş bilgi verdikten sonra hakkında nesih bulunan veya öyle zannedilen hadisleri konularına göre sıralayarak değerlendirdiği el-İʿtibâr fî beyâni’n-nâsiḫ ve’l-mensûḫ mine’l-âs̱âr’ı (Haydarâbâd 1319, 1359/1940; Kahire 1346/1927; nşr. Muhammed Ahmed Abdülazîz, Kahire, ts. [Mektebetü Âtıf]; nşr. Muhammed Râgıb et-Tabbâh, Halep 1346/1927; nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, Halep 1403/1982 [?]), Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin yirmi hadisi kısa notlarla değerlendirdiği Aḫbâru ehli’r-rüsûḫ (en-Nâsiḫ ve’l-mensûḫ mine’l-ḥadîs̱) (Kahire 1322/1904; v.dğr.) adlı risâlesiyle Ca‘berî’nin nâsih ve mensuh hadisleri konularına göre tertip ettiği Rüsûḫu’l-aḫbâr fî mensûḫi’l-aḫbâr’ı (nşr. Hasan Muhammed Makbûlî el-Ehdel, Beyrut-San‘a 1409/1989) günümüze gelen önemli çalışmalardır. Ali Osman Koçkuzu, Hadiste Nâsih Mensûh adlı doktora çalışmasında (İstanbul 1985), hadiste neshin mahiyetiyle neshin söz konusu olduğu konuları örnekleriyle birlikte incelemiştir.

f) Esbâbü vürûdi’l-hadîs. Hadislerin daha iyi anlaşılabilmesi için bunların hangi sebeple, nerede ve ne zaman söylendiğini araştırma konusu yapan bir disiplindir. Fazla gelişmediğinden az sayıda eserin telif edildiği bu ilme dair en tanınmış iki eserden biri, Süyûtî’nin farklı rivayetleriyle birlikte doksan sekiz hadisi fıkıh bablarına göre tertip ettiği Esbâbü vürûdi’l-ḥadîs̱’i (el-Lümaʿ fî esbâbi’l-ḥadîs̱) (nşr. Yahyâ b. İsmâil Ahmed, Beyrut 1404/1984; Kahire 1409/1988), diğeri de İbn Hamza el-Hüseynî’nin vürûd sebepleri bilinen 1154 hadisi alfabetik olarak sıraladığı el-Beyân ve’t-taʿrîf fî esbâbi vürûdi’l-ḥadîs̱i’ş-şerîf adlı eseridir (I-II, Halep 1329/1911, 1929-1930; nşr. Hüseyin Abdülmecid Hâşim, I-III, Kahire 1393-1395/1973-1975; nşr. Seyfeddin el-Kâtib, I-II, Beyrut 1401/1981). Ramazan Ayvallı, Esbâbü vürûdi’l-hadîs ve Bunun İslâm Teşrîindeki Yeri ve Önemi adıyla bir doktora çalışması yapmıştır (AÜ İlâhiyat Fakültesi, 1979).

4. Hadis Şerhleri. Hadisleri şerhetmek amacıyla yazılan eserler bir bakıma dirâyetü’l-hadîs ilimlerinin uygulandığı çalışmalardır. Senedlerdeki şahısların kimliklerinin, cerh ve ta‘dîl bakımından durumlarının belirlenmesi, ayrıca hadis metinlerinin sebeb-i vürûdunun, nâsih veya mensuh olup olmadığının tayin edilmesi, nâdir kelimelerinin açıklanması, birbirine zıt gibi görünenlerin telif edilmesi, hadislerden hüküm çıkarılması vb. hususlar hadis şerhlerinin başlıca konularını teşkil eder. Bazı musanniflerin, hadisleri kaydettikten sonra onlarla ilgili açıklamaları da bir nevi şerh olmakla beraber bir hadis kitabının bütün kelimelerini veya açıklanması gereken kısımlarını izah etmek üzere yapılan müstakil çalışmalar, bilindiği kadarıyla IV. (X.) yüzyıldan itibaren Hattâbî ile başlamıştır. Bu arada özellikle Kütüb-i Sitte yoğun şerh çalışmalarına konu olmuştur. Bunlardan Buhârî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i üzerinde yapılan yüz civarındaki çalışmanın en önemlileri arasında Hattâbî’nin Aʿlâmü’s-sünen adlı kısa şerhi (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 687; Millet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 261, 262, 437; TSMK, III. Ahmed, nr. 393), Şemseddin el-Kirmânî’nin eserdeki bütün müşkilleri halletmek üzere kaleme aldığı el-Kevâkibü’d-derârî adlı hacimli şerhi (I-XXV, Kahire 1935-1945), İbn Hacer el-Askalânî’nin Ṣaḥîḥ-i Buḫârî şerhleri arasında en mükemmeli kabul edilen Fetḥu’l-bârî’si (Delhi 1890; I-XIII, Bulak 1300-1301; nşr. Muhibbüddin el-Hatîb v.dğr., I-XIII, Kahire 1407/1986-87), Bedreddin el-Aynî’nin Fetḥu’l-bârî’den de faydalanmak suretiyle hadisleri çeşitli yönlerden incelediği ʿUmdetü’l-ḳārî’si (I-XI, İstanbul 1308-1311; I-XIII, Kahire 1348; I-XXV, Kahire 1348; I-XX, Kahire 1392/1972), Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî’nin, büyük ölçüde Fetḥu’l-bârî’yi esas almakla birlikte diğer şerhlerin aksine her kelimeyi kısa ve özlü bir şekilde açıkladığı İrşâdü’s-sârî’si (I-X, Bulak 1267, 1275, 1276, 1285, 1288, 1292, 1304-1306, kenarında Nevevî’nin Ṣaḥîḥ-i Müslim şerhiyle birlikte; Kahire 1276, 1306, 1307, 1325-1326; Leknev 1876; Nivalkişor 1284) anılabilir. Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inin ilk şerhlerinden biri, Sicilyalı muhaddis ve fakih Mâzerî’nin tamamlamaya fırsat bulamadığı el-Muʿlim bi-fevâʾidi Müslim’i olup (I-VII, Kahire 1328; nşr. Muhammed eş-Şâzelî, I-III, Tunus 1987-1988) eser zaman içinde çeşitli âlimler tarafından ikmal edilmiştir. Nevevî’nin el-Minhâc fî şerḥi Ṣaḥîḥi Müslim b. Ḥaccâc’ı (I-IV, Kahire 1271; I-V, 1283; ayrıca bk. DİA, VII, 126) Ṣaḥîḥ-i Müslim şerhlerinin en önemlisidir. Tirmizî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inin şerhleri arasında Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’nin her hadisin, hatta her babın şerhini ihtiva etmemesi sebebiyle şerhten çok ta‘liki andıran ve Mâlikî mezhebinin görüşlerini esas alan ʿÂriżatü’l-aḥveẕî’si ile (Kanpûr 1299, Tirmizî şerhlerinden üçüyle birlikte; I-XIII, Kahire 1350-1352) Hindistanlı hadis âlimi Mübârekfûrî’nin hadis meselelerine dair iki ciltlik mukaddime ile birlikte kaleme aldığı Tuḥfetü’l-aḥveẕî’si (I-IV, Hindistan 1353) zikredilebilir. Ebû Dâvûd es-Sicistânî’nin es-Sünen’inin şerhleri arasında, bunların ilki olarak bilinen Hattâbî’nin Meʿâlimü’s-sünen’i ile (nşr. Muhammed Râgıb et-Tabbâh, I-IV, Halep 1920-1924, 1932-1934; nşr. İzzet Ubeyd ed-De‘‘âs – Âdil es-Seyyid, I-V, Humus 1389-1394/1969-1974; nşr. Ahmed Muhammed Şâkir – Muhammed Hâmid el-Fıkī, I-VIII, Beyrut 1367-1369/1948-1950 [Münzirî ve İbn Kayyim el-Cevziyye’nin Tehẕîb’leriyle beraber]) Hindistanlı âlimlerden Ebü’t-Tayyib Muhammed Şemsülhak el-Azîmâbâdî’nin ʿAvnü’l-maʿbûd’u (I-IV, Delhi 1918-1923; nşr. Abdurrahman Muhammed Osman, I-XIV, Medine-Kahire 1388-1389/1968-1969) ve Halîl Ahmed es-Sehârenpûrî’nin Beẕlü’l-mechûd’u (nşr. Muhammed Zekeriyyâ, I-XX, Leknev-Kahire 1393/1973) anılabilir. Nesâî’nin es-Sünen’i üzerinde az sayıda şerh çalışması yapılmış olup bunlardan Süyûtî’nin Zehrü’r-rübâ’sı, genellikle Muhammed b. Abdülhâdî es-Sindî’nin 1312 (1894) yılında tamamladığı hâşiyesiyle birlikte yayımlanmıştır (I-II, Kahire 1312, 1348, 1932, I-VIII, 1964; Kanpûr 1848, 1882; Delhi 1272, 1281). İbn Mâce’nin es-Sünen’i üzerinde yapılan çalışmalardan Moğultay b. Kılıç’ın şerhi (Millet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 362, müellif hattı), İbnü’l-Mülakkın’in, Kütüb-i Sitte’ye dahil diğer beş eserde bulunmayan hadisleri (zevâid) şerhettiği Mâ temessü ileyhi’l-ḫâce’si (Edirne Selimiye Ktp., nr. 487), Süyûtî’nin Miṣbâḥu’z-zücâce’si (Delhi 1847), Muhammed b. İsmâil b. Abdülganî ed-Dihlevî’nin İncâhü’l-ḫâce’si (Delhi 1847, 1905) ve Muhammed b. Abdülhâdî es-Sindî’nin bu eser üzerindeki ta‘liklerinden meydana gelen şerhi (Beyrut, ts.) zikredilebilir.

Kütüb-i Sitte dışındaki bazı eserlere de önemli şerhler yazılmıştır. Bunlar arasında, Endülüslüler tarafından Ṣaḥîḥ-i Buḫârî derecesinde güvenilir kabul edilerek Kütüb-i Sitte arasında sayılan İmam Mâlik’in el-Muvaṭṭaʾı, üzerinde en fazla çalışma yapılan eserlerdendir. En önemli şerhlerinden biri, İbn Abdülber en-Nemerî’nin otuz yıldan fazla bir sürede yazdığı et-Temhîd limâ fi’l-Muvaṭṭaʾ mine’l-meʿânî ve’l-esânîd’dir (nşr. Saîd Ahmed A‘râb v.dğr., I-XVIII, Tıtvân 1387-1407/1967-1987). Müellif, İmam Mâlik’in kendilerinden rivayette bulunduğu hocalarını önce alfabetik olarak sıralamış, ardından onlardan rivayet ettiği merfû hadisleri bu sıraya göre şerhetmiştir. Aynı müellif, fıkhu’l-hadîs hususunda değerli bir çalışma kabul edilen bu eserin devamı mahiyetindeki el-İstiẕkârü’l-câmiʿ li-meẕâhibi’l-ʿulemâʾi’l-emṣâr fîmâ tażammenehü’l-Muvaṭṭaʾ min Meʿâni’r-reʾy ve’l-âs̱âr’da (nşr. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî, I-XXX, Beyrut 1414/1993) el-Muvaṭṭaʾdaki mevkuf ve maktû hadisleri onun tertibine uygun olarak şerhetmiştir. el-Muvaṭṭaʾın diğer önemli şerhleri arasında, Bâcî’nin önce geniş olarak kaleme aldığı el-İstîfâʾ adlı şerhini daha sonra özetleyerek meydana getirdiği el-Münteḳā’sı (I-VII, Kahire 1331-1332), Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’nin Kitâbü’l-Ḳabes fî şerḥi Muvaṭṭaʾi Mâlik b. Enes’i (nşr. Muhammed Abdullah Vüld Kerîm, I-III, Beyrut 1992), Süyûtî’nin Tenvîrü’l-ḥavâlik’i (I-III, Beyrut, ts., Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye), Muhammed b. Abdülbâkī ez-Zürkānî’nin şerhi (I-V, Kahire 1381-1382/1961-1962; I-IV, Beyrut 1407/1987, 1990), Muhammed Zekeriyyâ el-Kandehlevî’nin Evcezü’l-mesâlik ilâ Muvaṭṭaʾi Mâlik’i (I-XV, Beyrut 1410/1989) anılabilir. İslâm âleminde ve özellikle Hint müslümanları arasında gördüğü büyük rağbet sebebiyle üzerinde en fazla şerh yazılan eserlerden biri de Ferrâ el-Begavî’nin Meṣâbîḥu’s-sünne’si ile (Kahire 1294, 1318; nşr. Yûsuf Abdurrahman el-Mar‘aşlî v.dğr., I-IV, Beyrut 1407/1987) Hatîb et-Tebrîzî’nin onu tamamlayarak yazdığı Mişkâtü’l-Meṣâbîḥ’idir (Kalküta 1257, 1319; Bombay 1271; Delhi 1300; Lahor 1902; nşr. Muhammed Nâsırüddin el-Elbânî, I-III, Dımaşk 1381/1961). Meṣâbîḥü’s-sünne’nin en tanınmış şerhleri arasında, VII. (XIII.) yüzyıl âlimlerinden Zeynülarab Ali b. Abdullah b. Ahmed en-Nahcuvânî el-Mısrî’nin Şerḥu Meṣâbîḥi’s-sünne adını taşıyan büyük, orta ve küçük hacimli üç şerhi (Nuruosmaniye Ktp., nr. 790, 791, 792; Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 273; diğer nüshaları için bk. Ferrâ el-Begavî, nâşirin mukaddimesi, I, 100-103), Beyzâvî’nin Tuḥfetü’l-ebrâr’ı (Süleymaniye Ktp., Hacı Beşir Ağa, nr. 149; Fâtih, nr. 968; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 235) zikredilebilir. Mişkâtü’l-Meṣâbîḥ’in şerhleri arasında da Hüseyin b. Muhammed et-Tîbî’nin el-Kâşif ʿan ḥaḳāʾiḳi’s-sünen (nşr. Naîm Eşref Şebbîr Ahmed v.dğr., I-XII, Karaçi 1413), Ali el-Kārî’nin Mirḳātü’l-mefâtîḥ (I-V, Kahire 1309; Mültan 1392/1972; nşr. Sıdkī Muhammed Cemîl el-Attâr, I-X, Beyrut 1412/1992) adlı eserleri ve Mişkât üzerinde muhtelif çalışmaları bulunan Abdülhak b. Seyfeddin ed-Dihlevî’nin hadisleri Hanefî mezhebini ön planda tutarak açıkladığı Arapça şerhi Lemaʿâtü’t-tenḳīḥ ile (nşr. Muhammed Ubeydullah, Lahor 1390/1970, ilk iki cildi bu tarihte, diğerleri daha sonra yayımlanmıştır; Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 190, 466) daha hacimli bir şerhi olan Farsça Eşiʿʿatü’l-Lemaʿât fî şerḥi Kitâbi’l-Mişkât (I-IV, Leknev 1277) ve Muhammed İdrîs Kandehlevî’nin et-Taʿlîḳu’ṣ-ṣabîḥ’i (I-IV, Dımaşk 1354) sayılabilir.

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “kẕb” md.; Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, s. 370-374, 402; Kāmus Tercümesi, “ḥds̱” md.; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṭvʿa”, “resûl” md.leri; Şâfiî, er-Risâle, s. 78, 93, 103; a.mlf., el-Üm, VII, 250, 254; a.e. (nşr. M. Zehrâ en-Neccâr), Beyrut, ts., V, 127-128; Sünen-i Dârimî (trc. Abdullah Aydınlı), İstanbul 1994, mütercimin önsözü, I, 7-22; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, VI, 9; İbn Kuteybe, Teʾvîlü muḫtelifi’l-ḥadîs̱, Kahire 1326, s. 143-145, 164-169, 212-215, 365-366, 432-433; Tirmizî, Kitâbü’l-ʿİlel (es-Sünen içinde, nşr. İbrâhim Atve İvaz), Kahire 1395/1975, s. 738; Ya‘kūbî, Târîḫ, II, 261; Küleynî, el-Uṣûl mine’l-Kâfî, I, 53, 65, 255-258, 273-274, ayrıca bk. Hüseyin Ali Mahfûz’un mukaddimesi, I, 4-8; Râmhürmüzî, el-Muḥaddis̱ü’l-fâṣıl (nşr. M. Acâc el-Hatîb), Beyrut 1391/1971, s. 364-367, 611-620; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist (Teceddüd), s. 208, 281-289; İbn Bâbeveyh, Men lâ yaḥḍuruhü’l-faḳīh, Beyrut 1401/1981, I, 3; Ebû Ca‘fer et-Tûsî, İḫtiyâru Maʿrifeti’r-ricâl (nşr. Hasan el-Mustafavî), Necef 1348, nâşirin mukaddimesi, s. 5; Hâkim, el-Müstedrek, I, 109-110; Hatîb el-Bağdâdî, Taḳyîdü’l-ʿilm (nşr. Yûsuf el-Iş), Dımaşk 1974, s. 32-33, 50-51, 58-63, 65-68, 92, 95-96, 102, 106; a.mlf., Şerefü aṣḥâbi’l-ḥadîs̱ (nşr. Mehmed Saîd Hatîboğlu), Ankara 1971, s. 87-93; İbn Abdülber, Câmiʿu beyâni’l-ʿilm (nşr. Ebü’l-Eşbâl ez-Züheyrî), Dammâm 1414/1994, I, 331; II, 1183; Ferrâ el-Begavî, Meṣâbîḥü’s-sünne (nşr. Yûsuf Abdurrahman el-Mar‘aşlî v.dğr.), Beyrut 1407/1987, nâşirin mukaddimesi, I, 63-74, 100-103; Sem‘ânî, Edebü’l-imlâʾ ve’l-istimlâʾ, Beyrut 1401/1981, s. 109; İbn Şehrâşûb, Meʿâlimü’l-ʿulemâʾ (nşr. M. Sâdık Âl-i Bahrülulûm), Beyrut, ts. (Dârü’l-Edvâ), s. 2; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, IV, 159; İbn Teymiyye, Mecmûʿu fetâvâ, XIII, 366; XVIII, 10; Mizzî, Tehẕîbü’l-Kemâl (nşr. Beşşâr Avvâd Ma‘rûf), nâşirin mukaddimesi, I, 37-71; Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, I, 271; a.mlf., Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, I, 109-110; Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt, IV, 3-54; İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Hatîb), I, 174; XIII, 16; a.mlf., el-İṣâbe, VII, 438; a.mlf., Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IV, 236-237; VII, 33; IX, 448; Şehîd-i Sânî, er-Riʿâye fî ʿilmi’d-dirâye (nşr. Abdülhüseyin M. Ali Bakkāl), Kum 1408/1987, s. 77-80, 84-85; Şa‘rânî, el-Mîzân (nşr. Abdurrahman Umeyre), Beyrut 1409/1989, I, 212; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 81, 521-522, 635-641, 834-835; Hür el-Âmilî, Vesâʾilü’ş-Şîʿa (nşr. Muhammed er-Râzî – Ebü’l-Hasan eş-Şa‘rânî), Beyrut 1412/1991, XX, 96-100, 151; Meclisî, Biḥârü’l-envâr, Beyrut 1403/1983, XXVI, 18-67, 121-125; Rahmetullah el-Hindî, İzhârü’l-hak Tercümesi (trc. Ömer Fehmi), İstanbul 1972, s. 572-614; Cemâleddin el-Kāsımî, Ḳavâʿidü’t-taḥdîs̱ (nşr. M. Behcet el-Baytâr), Dımaşk 1353/1935; R. Dozy, Târîh-i İslâmiyyet (trc. Abdullah Cevdet), Kahire 1908, I, 161-165; L. Caetani, İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Cahid), İstanbul 1924-27, I, 86, 88, 90, 91; D. S. Margoliouth, The Early Development of Mohammedanism, London 1914, s. 66, 70, 76; a.mlf., “On Moslem Tradition”, MW, II/2 (1912), s. 115; É. Dermenghem, Muhammed’in Hayatı (trc. Reşat Nuri), İstanbul 1935, s. 1-7; M. Zübeyr Sıddikī, “Ahadith were Recorded During the Lifetime of Muhammad”, Proceedings of the Idara-i Maarif-i Islamia, First Session Held at Lahore (15th and 16th April, 1933), Lahore 1935, s. 63-71; a.mlf., Hadîs Edebiyatı Tarihi (trc. Yusuf Ziya Kavakcı), İstanbul 1966; a.mlf., “İslâm Hukûkunda Hadisin Yeri” (trc. M. Esad Kılıcer), AÜİFD, XII (1964), s. 113-117; Ahmed Zekî Safvet, Cemheretü resâʾili’l-ʿArab, Kahire 1356/1937, I, 25-90; Brockelmann, GAL, I, 401, 446, 447, 458, 662; Suppl., I, 578, 606, 617, 619, 628, 630, 634, 917; II, 597; I. Goldziher, Etudes sur la tradition islamique (trc. Leon Bercher), Paris 1952, s. 41-53, 162-163, 217; a.mlf., el-ʿAḳīde ve’ş-şerîʿa (nşr. M. Yûsuf Mûsâ v.dğr.), Kahire, ts., s. 44; a.mlf., “İslâmda Hadîsin Yeri Etrafında Mücadeleler” (trc. Cihad Tunç), AÜİFD, XIX (1973), s. 223-235; Fuat Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, İstanbul 1956, s. 11-15, 37-40; a.mlf., GAS, I, 53-84, 113, 156-159, 191, 222, 466; M. Tayyib Okiç, Bazı Hadis Meseleleri Üzerinde Tetkikler, İstanbul 1959; M. Acâc el-Hatîb, es-Sünne ḳable’t-tedvîn, Kahire 1963, s. 163-175; Fazlurrahman, Islamic Methodology in History, Karachi 1965, s. 10-11; a.mlf., “Concepts Sunnah, Ijtihād and Ijmāʾ in the Early Period”, IS, I/1 (1962), s. 10-11; Abdülhamîd el-Allûcî, Müʾellefâtü İbni’l-Cevzî, Bağdad 1385/1965, s. 89-90; A. Guillaume, The Traditions of Islam, Beyrut 1966, s. 50; a.mlf., Islam, London 1990, s. 106-111; P. K. Hitti, Islam and the West, New York 1962, s. 105-107; Mübârekfûrî, Muḳaddimetü Tuḥfeti’l-aḥveẕî (nşr. M. Abdülmuhsin el-Kütübî), Kahire 1386/1967; Muhammed Hamîdullah, Hemmâm İbn Münebbih’in Sahîfesi (trc. Talât Koçyiğit), Ankara 1967, s. 69; a.mlf., el-Ves̱âʾiḳu’s-siyâsiyye, Beyrut 1403/1983; G. H. A. Juynboll, The Authenticity of the Tradition Literature, Leiden 1969, s. 1; a.mlf., “Ḥadīth”, Dictionary of Middle Ages, New York 1989, VI, 45-48; M. Nâsırüddin el-Elbânî, Fihrisü maḫṭûṭâti Dâri’l-kütübi’ẓ-Ẓâhiriyye, Dımaşk 1390/1970, s. 348; Subhî es-Sâlih, Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları (trc. M. Yaşar Kandemir), Ankara 1973, s. 1-3, 39-41, 63-69; Hâşim Ma‘rûf el-Hasenî, el-Mevżûʿât fi’l-âs̱âr ve’l-aḫbâr, Beyrut 1973, s. 53; a.mlf., Uṣûlü’t-teşeyyuʿ, Beyrut, ts. (Dârü’l-Kalem), s. 253-258; M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler, Ankara 1975, s. 17-19, 56-61, 96-115; a.mlf., “el-Câmiu’s-sahîh”, DİA, VII, 114-129; a.mlf., “Cüz”, a.e., VIII, 147-148; Talât Koçyiğit, Hadis Tarihi, Ankara 1977; a.mlf., “I. Goldziher’in Hadisle İlgili Bazı Görüşleri’nin Tahlil ve Tenkidi”, AÜİFD, XV (1957), s. 43-55; Şâkir Mahmûd Abdülmün‘im, İbn Ḥacer el-ʿAsḳalânî, Bağdad 1978, I, 506-513; Âgā Büzürg-i Tahrânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ teṣânîfi’ş-Şîʿa, Beyrut 1398, XXV, 51; Mustafa es-Sibâî, es-Sünne ve mekânetühâ fi’t-teşrîʿi’l-İslâmî, Dımaşk 1398/1978; M. Ebû Zehre, el-İmâmü’ṣ-Ṣâdıḳ, Kahire, ts. (Dârü’l-Fikri’l-Arabî), s. 357-460; H. Lammens, Islam Beliefs and Institutions, London 1979, s. 70-72; J. Fueck, “The Role of Traditionalism in Islam”, Studies on Islam (ed. M. L. Swartz), Oxford 1981, s. 99-111; Hasan es-Sadr, Teʾsîsü’ş-Şîʿa, Beyrut 1401/1981, s. 278-295; a.mlf., eş-Şîʿa ve fünûnü’l-İslâm, Beyrut, ts. (Dârü’l-Ma‘rife), s. 29-43; M. Hüseyin Âl-i Kâşifi’l-Gıtâ, Aṣlü’ş-Şîʿa ve uṣûlühâ, Beyrut 1402/1982, s. 58, 79; Abdülvehhâb İbrâhim Ebû Süleyman, Kitâbetü’l-baḥs̱i’l-ʿilmî, Cidde 1403/1983, s. 209-265; Ali Osman Koçkuzu, Hadis İlimleri ve Hadis Tarihi, İstanbul 1983; A. F. L. Beeston v.dğr., Arabic Literature to the End of the Umayyad Period, Cambridge 1983, s. 271-298; Aʿyânü’ş-Şîʿa, I, 140-153; Maʿa’l-Mektebe, s. 403-421; Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm: İdealler ve Gerçekler (trc. Ahmet Özel), İstanbul 1985, s. 89-95; Mehmed S. Hatiboğlu, “Batıdaki Hadis Çalışmaları Üzerine”, Uluslararası Birinci İslâm Araştırmaları Sempozyumu, İzmir 1985, s. 81-94; D. B. Macdonald, The Development of Muslim Theology, Jurisprudence and Constitutional Theory, London 1985, s.76-77; M. Lokmân Selefî, İhtimâmü’l-muḥaddis̱în bi-naḳdi’l-ḥadîs̱ seneden ve metnen, Riyad 1408/1987, s. 417-474; M. Abdülazîz el-Havlî, Târîḫu fünûni’l-ḥadîs̱i’n-nebevî (nşr. Mahmûd el-Arnaût – M. Bedreddin el-Kahvecî), Dımaşk 1408/1988; Fârûk Hamâde, el-Menhecü’l-İslâmî fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl, Rabat 1409/1989, s. 48-85; M. Cevâd Mugniyye, eş-Şîʿa fi’l-mîzân, Beyrut 1409/1989, s. 317-320; İsmail L. Çakan, Hadîs Edebiyâtı, İstanbul 1989; a.mlf., Hadis Usûlü, İstanbul 1990; a.mlf., “el-Câmiu’s-sahîh”, DİA, VII, 129-132; Hâdim Hüseyin İlâhîbahş, el-Ḳurʾâniyyûn ve şübühâtühüm ḥavle’s-sünne, Tâif 1409/1989; M. Mustafa el-A‘zamî, Menhecü’n-naḳd ʿinde’l-muḥaddis̱în [baskı yeri yok] 1410/1990 (Mektebetü’l-Kevser), s. 127-149; a.mlf., İlk Devir Hadis Edebiyatı (trc. Hulûsi Yavuz), İstanbul 1993, s. 10-18, 34-161, 194-222; a.mlf., İslâm Fıkhı ve Sünnet (trc. Mustafa Ertürk), İstanbul 1995; İmtiyâz Ahmed, Delâʾilü’t-tevs̱îḳı’l-mübekkir li’s-sünneti ve’l-ḥadîs̱ (trc. Abdülmu‘tî Emîn Kal‘acî), Kahire 1410/1990; Ali Abdülfettâh Ali Hasan, el-Ḥadîs̱ü’n-nebevî ve rivâyetüh, Mansûre 1990; İzziyye Ali Tâhâ, Difâʿ ʿani’s-sünneti’n-nebeviyyeti’ş-şerîfe, Küveyt 1410/1990; a.mlf., “Min iftirâʾâti’l-müsteşriḳīn ḥavle eḥâdîs̱i’t-tevḥîd”, Mecelletü’ş-Şerîʿa ve’d-dirâsâti’l-İslâmiyye, VI/13, Küveyt 1409/1989, s. 19-76; a.mlf., “Min iftirâʾati’l-müsteşriḳīn ʿalâ eṣâlîbi’l-muḥaddis̱în fi’l-ʿinâyeti bi-mütûni’l-eḥâdîs̱”, Mecelletü’l-buḥûs̱i’l-İslâmiyye, XXXI, Riyad 1411, s. 279-352; S. Kemal Sandıkçı, İlk Üç Asırda İslâm Coğrafyasında Hadîs, Ankara 1991; Ali Yardım, Hadis, İzmir 1992, I-II; Sıddîk Beşîr Nasr, Ḍavâbiṭü’r-rivâye ʿinde’l-muḥaddis̱în, Trablus 1992, s. 162-163, 165-181, 217, 281-354; Bekir b. Abdullah Ebû Zeyd, Maʿrifetü’n-nüsaḫ ve’ṣ-ṣuḥufü’l-ḥadîs̱iyye, Riyad 1412/1992; Emin Âşıkkutlu, Hadiste Ricâl Tenkidi: Cerh ve Ta‘dil İlmi (doktora tezi, 1992), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 20-23 (sahâbenin birbirini tekzîbi); Tevhit Bakan, Ashâbın Adâleti (doktora tezi, 1993), Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 72, 74; Cemal Sofuoğlu, “Şia-i İmâmiye’nin Hadis Anlayışı”, Milletlerarası Tarihte ve Günümüzde Şiilik Sempozyumu, İstanbul 1993, s. 258-287; Yusuf el-Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem (trc. Bünyamin Erul), Kayseri 1993, s. 56-60; Nâsır b. Abdullah el-Kafârî, Uṣûlü mezhebi’ş-Şîʿa [baskı yeri yok] 1414/1993, s. 307-399; Kettânî, er-Risâletü’l-müstetrafe (Özbek), tür.yer.; Faruk Koçak, İstanbul Kütüphanelerindeki Hadis Cüzleri (doktora tezi, 1995), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü; Abdülganî Abdülhâliḳ, Ḥucciyyetü’s-sünne, Riyad 1415/1995, s. 337; Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İstanbul 1995, s. 70-79; James Robson, “Tradition, The Second Foundation of Islam”, MW, XLI/1-4 (1951), s. 22-33; a.mlf., “The Material of Tradition”, a.e., s. 166-180; a.mlf., “Hadit̲h̲”, EI2 (Fr.), III, 24-25; Abdülhâdî Rızâ, “Emâlî Niẓâmilmülk el-Vezîri’s-Selcûḳī fi’l-ḥadîs̱”, MMMA (Kahire), V (1959), s. 349-378; Abdülcebbâr Ulvân en-Nâyile, “el-Ḥadîs̱ü’n-nebeviyyi’ş-şerîf min meṣâdiri’d-dersi’n-naḥvî”, Âdâbü’r-râfideyn, XIII, Musul 1981, s. 499-544; Semîre Halîl, “el-Kütübü’l-merciʿiyye li-terâcimi ruvâti’l-ḥadîs̱ ḥatte’l-ḳarni’s-sâdisi’l-hicrî”, ʿÂlemü’l-kütüb, sy. 14, Riyad 1987, s. 4-14; Yasin Dutton, “Sunna, Hadīth and Madinan ‘Amal”, Journal of Islamic Studies, IV/1, Oxford 1993, s. 1-31; Charles J. Adams, “Bazı Çağdaş Müslümanların Nazarında Hadisin Otoritesi -Mevdûdî’nin Hadis Anlayışı-” (trc. Nedim Alpdemir), İslâmî Araştırmalar, sy. 3-4, Ankara 1994, s. 291-303; Th. W. Juynboll, “Hadîs”, İA, V/1, s. 47-54; a.mlf., “Ḥadîs̱”, DMİ, VII, 230-247; F. Buhl, “Kudüs”, İA, VI, 957; J. Walker, “Kubbetü’s-sahra”, a.e., VI, 945; A. K. C., “Ḥadīth”, EBr. (1981), VIII, 536-538; 0. L. T. Librande, “Ḥadīth”, ER, VI, 143-151; Hasan el-Emîn, “el-Uṣûlü’l-erbaʿa miʾe”, Dâʾiretü’l-maʿârifi’l-İslâmiyye eş-Şîʿiyye, Beyrut 1401/1981, II, 33-46; a.mlf., “Ḥadîs̱”, a.e., III, 117-126; İbrahim Canan, “el-Edebü’l-müfred”, DİA, X, 411-412; Tahsin Görgün, “Goldziher, Ignaz”, a.e., XIV, 105-111; R.Marston Speight, “Ḥadīth”, The Oxford Encyclopaedia of the Modern Islamic World, New York 1995, II, 83-87.

Bu madde ilk olarak 1997 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 15. cildinde, 27-64 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.